Lashel Limanı.
Orada, İmparatorluk'tan gelen bir uçan savaş gemisi duruyordu.
Şövalyeler hizaya girmiş, İmparator Hazretleri’nin gelmesini bekliyorlardı.
Buna rağmen, asıl muhatabımız ise biraz ötede benimle laklak etmekle meşguldü.
"Reenkarne olalı elli yıldan fazla mı oldu?"
"Evet, öyle."
Gizlenmek için kullandığı gösterişsiz, yaşlıca adam görünümündeki Karl-san, geçmişi özlemle anarak konuşuyordu.
"Kız kardeşimin oynadığı bir otome oyununun dünyasına reenkarne olacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi."
"Senin de mi kız kardeş mevzusu var yahu?"
—Ben de senin hikayeni duyduğumda nutkum tutuldu gerçi. Neymiş? O otome oyununun ilk serisini sabaha kadar oynayıp merdivenlerden mi yuvarlanmışsın? Sen gerçekten çalışan, yetişkin bir insan mıydın?
Tam can alıcı noktamdan vurduğu için cevap veremedim.
Çok düşünmeye gerek yoktu, bir yetişkin için gerçekten de utanç verici bir davranıştı.
"O sırada, şey... işte öyle oldu."
"Ah, sen tam bir... neyse. Aptal değilsin belki ama budalanın tekisin, değil mi? Senin gibi biri yüzünden İmparatorluk'ta defalarca karşı tedbir toplantısı yaptığımızı düşündükçe kendime acıyorum. Zamanımı geri ver bana."
Ağzına geleni söylüyordu.
"Asıl sen kız kardeşinle o otome oyununu kanka gibi oynuyor muydun? Ben asıl buna inanamıyorum işte."
Lafın altında kalmamak için acizce üste çıkmaya çalıştım ama Karl-san kafasını iki yana salladı.
"Kız kardeşimin oynadığını biliyordum, ismini de hatırlıyordum. Ama detaylarını bilmiyordum."
"Ha?"
Karl-san oradan önceki hayatına dair anlatmaya başladı.
"Kız kardeşimin oynadığı, o otome oyununun üçüncü serisiydi... Şey, neydi o? Özel versiyon mu? Her neyse, satışa çıktıktan sonra tekrar piyasaya sürülen cinsten."
"Ek içeriklerin eklendiği versiyon gibi bir şey mi? Yoksa yeniden yapım mı?"
"Evet, tam üstüne bastın! İnsan yaşlanınca unutkanlaşıyor."
Karl-san önceki hayatını yad ederken, yüzünde bir nebze mutluluk olsa da gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı.
Kim bilir ne hisler besliyordu.
"Sık sık kavga ederdik ama oyun konsolunu sadece oturma odasında kullanmamıza izin vardı. O oyununu bitirene kadar, beklerken onu izlerdim."
Aile içi kurallar yüzünden oyun oynama yeri ve süresi sınırlandırılmıştı herhalde.
Karl-san iç çekti.
"Fakat reenkarne olduğum dönemin, ana hikayenin başlamasından çok öncesi olacağını kim tahmin edebilirdi ki? İlk başta sadece benzer bir dünya olduğunu düşünmüştüm."
Karl-san’ın reenkarne olduğu yer, Vordenoy Kutsal Sihir İmparatorluğu'nun kraliyet ailesiydi.
"Kraliyet ailesinde doğunca, istesem de istemesem de kendimi varislik savaşlarının ortasında buldum, ölüm kalım mücadeleleri verdim. Bir de baktım ki, o otome oyununu tamamen unutmuşum ve çoktan İmparator olmuşum. Ve bana isyan eden erkek kardeşimi idam ettiğimde... Bu dünyaya ne için reenkarne olduğumu sorgulamaya başladım."
Ne amaçla bu dünyada yeniden doğmuştum?
Bu benim de kafamı kurcalayan bir soruydu ama hayatın anlamını sorgulamak kadar zorlu bir mesele olduğunu düşünüyordum.
Belki de hiçbir anlamı yoktu.
Yine de bazen düşünmeden edemiyordum.
'Ben gerçekten burada olmalı mıyım?' diye.
Aynı dertten muzdarip olan Karl-san’a karşı içimde bir yakınlık hissettim.
Fakat...
"Ve gizlice dışarı çıktığım bir gün karşılaştım onunla. Kaderimin kadınıyla."
"Efendim?"
Konunun tuhaf bir yöne kaydığını hissetmiştim, nitekim yanılmamıştım da.
O andan itibaren başlayan şey, Karl-san’ın aşk ilanlarıydı.
"Tesadüfen tanıştığım bir kasaba kızıyla aşk yaşamaya başladım, yaşıma başıma bakmadan çocuk gibi şen şakrak oldum. Siyasi bir evlilikle sevgisiz bir kadınla birleşmiştim ama gerçek anlamda bağ kurduğum kişi o kasaba kızıydı."
—Hey, baksana bir.
Onu durdurmaya çalıştım ama Karl-san beni duymazdan gelerek konuşmaya devam etti.
Bunu öyle alışık bir tonda anlatıyordu ki, bu hikayeyi daha önce defalarca kez anlattığını hissettim.
Yoksa bu herif her seferinde aynı şeyleri mi anlatıyordu?
Finn’in benimle gelmemesinin sebebi bu olabilir miydi?
"Ve bu büyük aşkın sonunda Mia dünyaya geldi."
Bunu söyledikten sonra Karl-san başını öne eğdi.
"İşte o zaman ilk defa, o otome oyunuyla bağlantılı bir karakter olarak reenkarne olduğumu fark ettim. Ne de olsa Mia, o oyunun üçüncü serisinin başkarakteriydi."
Karl-san, "İmparatorun gayrimeşru çocuğu olduğunu biliyordum ama benim çocuğum olarak doğacağını hiç tahmin etmemiştim," diyerek nedense mutlu görünüyordu.
İçimdeki tüm acıma duygusu uçup gitti, sadece ifadesiz bir suratla Karl-san’ın anlattıklarını dinledim.
"İşte durum böyle. O kız, hayatım boyunca gerçekten sevdiğim tek kadından bana kalan yadigar. Bu yüzden onu mutlaka iyileştirmeni istiyorum. İyileştirmezsen, krallığı haritadan silerim. Ona karşı saygısızca bir şey yaparsan da silerim."
Ciddi bir suratla tehditler savuran Karl-san’a karşı alaycı bir şekilde burun kıvırdım.
"Resmi bir eşin varken sadece tek bir kadını sevdiğini iddia etmek de ne bileyim."
"Siyasi bir evlilik olduğunu söyledim ya!"
Buradaki değer yargıları, önceki dünyamızdakilerle büyük ölçüde farklıydı.
Önceki dünyada evlilik iki insanın mutluluğu içinse, bu dünyada evlilik aileler arasındaki bağı güçlendirmek için yapılan bir şeydi.
Bireyin mutluluğu hesaba katılmazdı.
Karl-san burada daha uzun süre yaşadığı için değer yargıları buraya göre şekillenmiş görünüyordu.
—Bu yüzden, yok olmak istemiyorsan Mia sana emanet.
"Bunu söylemenin de bir adabı var herhalde. Düzgünce rica etsene."
"Konumum gereği bu kadarı oluyor ancak. Ah, bir de..."
Karl-san’ın yüzündeki ifade tamamen kayboldu.
"O velet benim Mia’ma karşı uygunsuz bir şey yaparsa, onu ortadan kaldırabilirsin. İmparator olarak sana bu izni veriyorum."
—Yok artık, bu kadarı da fazla ama.
Karl-san sadece bunu söyledi ve arkasını dönüp benden uzaklaştı.
Licorne’un reviri.
Çeşitli tıbbi ekipmanlarla donatılmış odada, bir insanın sığabileceği büyüklükte iki kapsül bulunuyordu.
Kapakları açıktı ve içleri hafif yeşil renkte parıldayan yarı saydam bir sıvıyla doluydu.
Bu kapsüllerin önünde, üzerlerinde hastane önlüğü olan iki kız duruyordu.
Mia ve Erika.
Creare ikisine sordu.
'Evet, şimdi ikinizin de bu kapsüllerin içinde uyuması gerekiyor. O sırada vücudunuzdaki rahatsızlığın sebebini araştıracağız.'
Erika başıyla onayladı, kendini tamamen Creare’ye teslim etmeye hazır görünüyordu.
"Size güveniyorum."
'Bize bırak. Ondan ziyade, yakınlarınla vedalaştın mı?'
"Vedalaşmak dense de sadece birkaç gün sürecek sonuçta. Yine de herkese selam verdim."
'Marie-chan'a da mı?'
—Evet... Ona da düzgünce veda ettim.
Erika başını hafifçe öne eğip gülümsedi, ardından yanındaki gergin görünen Mia’ya döndü.
"Mia-chan?"
"E-Evet!"
Telaşla cevap veren Mia, elini göğsüne götürdü ve yüzü kızardı.
Onun bu halini fark eden Erika, ortamdaki gerginliği dağıtmaya çalıştı.
"Endişelenmene gerek yok, birkaç gün sonra kapsülden çıkmış olacaksın. O zaman herkesle tekrar görüşebilirsin."
Mia kafasını yana eğdi. Erika’nın ne demek istediğini bir an için anlayamamış gibiydi.
Fakat durumun yanlış anlaşıldığını hemen fark etmiş olmalıydı.
Telaşla ellerini salladı.
"E-Endişelenmiyorum ki! Hastalığım iyileşecekse buna kesinlikle katlanmam gerektiğini Şövalye-sama da amcam da söylemişti zaten."
"Öyleyse neden böylesin?"
Bu sefer Erika kafasını yana eğdiğinde, Mia utangaç ve mahcup bir tavır takındı.
"Az önce, Şövalye-sama bana söyledi. Şövalye-sama’nın benim hakkımdaki..."
"Kurosuke, yaptığım seçim doğru muydu acaba?"
'Ortak, hala bunu mu dert ediyorsun? Mia’ya cevabını daha yeni verdin ya.'
Licorne’un güvertesi.
Korkuluklara yaslanmış olan Finn, yaptığı seçimin muhasebesini yapıyordu.
Kararını vermişti.
Ama bunun doğru olduğunu da düşünemiyordu.
Yine de yanlış olduğunu da söyleyemezdi.
—Mia için hayatımı feda edebileceğimi düşünüyorum. Ama bunun farklı bir şey olduğunu da hissediyorum. Yine de o kız mutlu olacaksa...
'Ortak, Mia'ya karşı olan sevgin biraz fazla ağır değil mi?'
Brave onun bu haline hayret ederken Finn de hemen karşı çıktı.
—Ben gayet normalim.
'Hiç de normal olduğunu sanmıyorum. Şu Leon ve Marie'ye baksana, önceki hayatlarından beri abi kardeşler değil mi? Ama sürekli kavga edip duruyorlar.'
Brave'in gözünden bakınca, Leon ve Marie'nin ilişkisi çok daha normal görünüyordu.
Ancak Finn, Brave'in alnına, tam gözünün üzerine parmağıyla hafifçe vurdu.
—Hiçbir şeyden anladığın yok. O ikisi, söyledikleri kadar kötü bir ilişkiye sahip değil. Aksine Leon, kız kardeşine resmen tapıyor.
'—Ortağın yanlış anlaşılması olmasın bu?'
Brave, gözlerini kısarak Finn'e şüpheyle baktı.
—Sadece bunu dile getirmiyor, o kadar. Ama dürüst olmak gerekirse, o ikisinin sürekli birbirine bağırıp durması bana da biraz garip geliyor.
Leon ve Marie'nin ilişkisine hayret etse de Finn yine de güldü.
Krallığa doğru geri dönen Licorne'un içinde.
Ortak salonda, yerinde duramayan Marie odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürüyordu.
Kanepede oturan Carla ve Kyle, Marie'ye seslendi:
—Marie-sama, sonuçlar birkaç gün sonra çıkacak. Şimdiden böyle yaparsanız kendinizi yıpratırsınız.
—Efendim, lütfen sakin olun. Creare de her şeyin yolunda olduğunu söylemedi mi?
Bunun üzerine Marie vücudunu onlara doğru çevirip parmağını salladı:
—Onun lafına hemen inanmayın! Onun geçmişte ne yaptığını unuttunuz mu? Aaron'u Aaron-chan yapan baş şüpheli o!
Her ne kadar yetki Leon tarafından verilmiş olsa da, kontrolünü kaybedip bir fetih hedefi erkeğe cinsiyet değiştirme ameliyatı yapacak kadar çılgın bir yapay zekaydı o.
Marie de inanmak istiyordu ama içinde ufak bir şüphe kalmıştı.
Carla'nın yüzü gerildi.
—Cinsiyeti bile değiştirebilmek inanılmaz bir şey olmalı. Kayıp Eşya... Eski insanlar ne kadar gelişmiş bir medeniyete sahiptiler acaba?
Carla, Luxion ve Creare'yi yaratan antik insanların, yani eski insanlığın böylesine muazzam bir teknolojiye sahip olmasına şaşırıyordu.
Çok eski zamanlarda, şimdikinden çok daha üstün bir medeniyetin var olduğuna inanmak onun için zordu.
Kyle ellerini başının arkasında birleştirdi.
—Bana hiç inandırıcı gelmiyor. Madem o kadar harika insanlardı, neden yok oldular o zaman? Nereden bakarsanız bakın bu işte bir gariplik var.
Carla da kafasını sallayarak Kyle'ın bu şüphesine katıldı.
Onların konuşmalarını dinlerken Marie'nin de aklına takılan bir şey vardı.
Leon'da ve kendisinde eski insanlığın özelliklerinin bulunmasıydı bu.
Sırf bu yüzden Luxion ve Creare, Leon'un emirlerine uyuyordu.
'Sihir kullanabilen insanlar yeni insanlık, değil mi? Öyleyse neden benim ve abimin üzerinde eski insanlığın özellikleri var? Abim reenkarnasyon geçirdiğimiz için olduğunu söylemişti ama bu gerçekten doğru mu acaba?'
Reenkarne oldukları için eski insanlığın özelliklerini taşıyorlar.
Leon'un bu teorisine karşı Marie'nin kafasında soru işaretleri vardı.
'Neyse, ben ne kadar düşünürsem düşüneyim bir cevap bulamam. Bulsam bile ne değişecek ki? Şu an önemli olan tek şey, Erika'nın sağ salim uyanması için dua etmek.'
Yeniden doğan eski hayatındaki kızının, sebebi bilinmeyen bir hastalığı varken endişelenmemesi imkansızdı.
İyileştiğini duymuştu ama ara sıra acı çektiğini gördüğünde kalbi sıkışıyordu.
Bir an önce bu sebebin ortadan kalkmasını ve kızının eski neşeli haline dönmesini istiyordu.
Marie'nin içindeki annelik içgüdüsü, Erika için endişelenmesine neden oluyordu.
Einhorn'un yemek salonu.
Öğle yemeği bitmiş, tabaklar toplanmıştı ama ben kafamı ellerimin arasına almış düşünüyordum.
—Benimle dalga geçiyorlar resmen... Söylentileri yalanlamak için her yeri dolaştım ama nedense her şey daha da gerçekçi bir hal aldı. Ben ne zaman yalanlasam, herkes bunun gerçek olduğunu söylüyor!
Rashel'de kaldığımız süre boyunca benim de kendime göre işlerim vardı.
Rashel ordusunu gözetlemek ve üzerlerinde baskı kurmak benim görevimdi.
Holfort Krallığı'ndan ordu gönderilene kadar orada kalmıştım.
Bu süre zarfında söylentileri yalanlamaya çalışmıştım ama tam tersi bir etki yaratmıştı.
Luxion yaptığım şeyi eleştirdi.
—Söylentileri zorla yalanlamaya çalışmanın ters tepeceğini söylemiştim. Sözümü dinlemeyen efendimin kendisi sorumludur.
—Roland'ın gizli çocuğu olduğum söylentisini bir saniye bile kaybetmeden yok etmek istemem gayet doğal değil mi!
Yemek salonunda sesimi yükseltirken, Livia hafifçe iç çekti.
Tatlı olarak Luxion'un özel yapım pudingini yiyordu.
—Yakınımızdaki insanlar bile bu söylentiye inanıyor çünkü.
Livia'nın bu sözleri üzerine, kendisi de puding yiyen Noel, kaşığını ağzında tutarak yan masaya baktı.
—Şunlar durumdan gayet memnun görünüyor.
Orada duranlar bizim beş budalaydı.
Beşli bir araya gelmiş, bu seferki durumun değerlendirmesini yapıyordu.
Ancak bu değerlendirmeyi öğle vaktinde yaptıkları için sake yerine puding yiyorlardı.
Chris pudinginden bir kaşık alırken konuştu:
—Bu sefer de maskeli şövalye ortaya çıktı demek. Gerçekten de her taşın altından çıkan bir herif.
O böyle homurdanırken, elini çenesine koyan Jilk onu yatıştırmaya çalıştı:
—Yani, askeri güç açısından bize oldukça yardımı dokundu. Tuhaf bir maske takıyor olabilir ama yeteneği şimdiye kadarki savaşlarda fazlasıyla kanıtlandı.
Jilk onu övünce, puding yiyen Julius gururlu bir ifade takındı.
—Siz harbiden onun kim olduğunu anlamadınız mı?
Julius onunla tanışmak istediğini söyleyince, Greg bitirdiği puding kabını masaya sertçe bıraktı.
—Ben o herifi asla kabul etmem. Güçlü olduğu doğru ama her seferinde bilmiş bir tavırla ortaya çıkıyor. Kesin arkasında gizlediği karanlık bir şeyler var.
Yüzü maskeyle kapalıyken nasıl bilmiş bir tavır takındığını anlayabiliyordu ki?
Bunların konuşmalarını dinledikçe başıma ağrılar giriyordu.
Ardından Brad iç çekerek konuştu.
Yanında Rose ve Marie duruyor, ikisi de Brad'in elinden besleniyordu.
—Onu boş verin de beni dinleyin. Nedense Rashel'de bana tapıyorlar. Gökyüzünden süzülen mor şövalye diyorlar bana. İmza istemek için sıraya girdiler, çok zorlandım. İç çeker Keşke beni rahat bıraksalar.
Elini alnına koyup göğe bakarak konuşuyordu ama yüzündeki ifadeye bakan herkes onun ne kadar mutlu olduğunu anlayabilirdi.
Zor durumdaymış gibi davranıyordu ama aslında hava atmak için can atıyordu.
Diğer dördünün bakışları ise buz gibiydi.
Muhtemelen hepsi aynı derecede çabalamışken sadece Brad'in övülmesini çekemiyorlardı.
Jilk bana doğru bir bakış fırlattıktan sonra konuyu değiştirdi:
—Bu arada, Rashel'de inanılmaz bir söylenti dolaşıyor. Leon-kun'un majestelerinin gizli oğlu olduğu söyleniyor.
Julius'un hareketleri aniden dururken, Chris onun bu halini izleyerek konuştu:
—Leon'un sürekli rütbe atlamasının arkasında majestelerinin sevgisi olduğu söyleniyordu, değil mi? Yalan olduğunu bilsek de tamamen göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek bu.
Brad, Rose ve Marie'yi severken ciddi bir ifade takındı.
—Majesteleri geçmişte pek çok kadına sevgi saçmıştı sonuçta.
Lafı ne kadar süslemeye çalışırsa çalışsın, Roland'ın yaptığı tek şey kadınlarla gününü gün etmekti.
Onun yüzünden benim gizli çocuk olduğum iddiasının güçlenmesini asla affedemezdim.
Karşılaştığım ilk anda suratının ortasına bir tane patlatmak istiyordum.
Greg ise bana kaçamak bakışlar fırlatıp duruyordu.
"İhtimal vermiyorum. Gerçekten ihtimal vermiyorum ama... Leon eğer Majesteleri'nin gizli çocuğuysa, sence bundan sonra ne olur?"
Greg'in bu sorusunu yanıtlayan, o ana dek sessizliğini koruyan Julius oldu.
"Veliaht prensliğin en güçlü adayı olur herhalde. Annem de kraliyet sarayı da tüm güçleriyle abimi... Yok, yani Leon'u destekleyip tahta oturtacaktır. Sadece bu bile krallığın on yıllar boyunca barışı korumasını sağlar."
Bu piç... Bana ikide bir "abi" deyip durduğu için etraftakiler gereksiz yere yanlış anlayacak.
Ben de ona bir tane patlatmayı düşünürken pudingini bitiren Angie, muzip bir çocuk gibi bana bakıyordu.
"Kendi adıma üvey annemin sadakatsizliğinden şüphe etmek istemem ama Leon'un Majesteleri'nin gizli çocuğu olması iddiası beni bayağı güldürdü."
"Angie!"
Artık buna bir son vermesini isteyecekken Angie elini ağzına götürüp hafifçe gülümsedi.
"İşte böyle hemen parladığın için etraftakiler seninle uğraşıyor. Neyse, Altesleri siz de daha fazla eğlenmeyi bırakıp gerçeği anlatın lütfen."
Angie, Julius'a doğru sesini biraz yükselterek konuştu.
Dördü birden Julius'un yüzüne bakınca, onun halinden gayet memnun olduğunu gördüler.
"İç çeker Neyse, sadece bir şakaydı."
Jilk, Julius'a çıkışacak gibi oldu ama kendini tutup kelimelerini dikkatle seçti.
"Lütfen en azından komik şakalar yapın. Altesleri öyle bir tavır takınınca biz de inandık."
İnandınız mı gerçekten?! Kafanızın içinde beyin yerine saman mı var sizin?!
Chris derin bir iç çekti.
"Saraydaki görüşmelere döndüğümüzde şakayla karışık bile olsa böyle bir şey söylemeyin lütfen. Yine arı kovanına çomak sokulmuş gibi bir patırtı kopar."
Greg ellerini başının arkasında birleştirip arkasına yaslandı.
"Ne yani, sadece şaka mıymış?"
Fakat Brad durumdan gayet keyif almış görünüyordu.
"Yoo, belki de sadece şakayla kalmaz. Bu yalanı gerçeğe dönüştürmek isteyecek bir sürü insan çıkacaktır nasılsa. Şimdiden Leon'a yaranmaya başlarsak gelecekte yükseleceğimiz kesin."
Bunu duyan Greg, Brad'e sordu.
"Ne o, gözün yükseklerde mi?"
"Şaka yapıyorsun herhalde? Bana şimdiki hayatım ve Marie'nin yanımda olması yeter de artar bile."
"Değil mi ya!"
Karşımda kahkahalar atan bu beşlinin halini gören biri, lütfen benim ne hissettiğimi de anlasın.
Bu heriflerin söylediklerini özetlersek: "Sen bize bakarken biz de Marie ile aşk tazeleyelim."
Ben sanki ağzıma acı bir biber almışım gibi suratımı ekşitirken Noel'in bu beşliye bakışı oldukça soğuktu.
"Marie'ye gerçekten yazık. Hayatını kazanma becerisi ve yükselme hırsı olmayan beş erkeğe bakmak zorunda kalacak. Ama işin aslı, o Marie'yi besleyen de Leon, değil mi?"
Julius ucu ucuna geçer not alabilirdi belki ama diğer dördü tam anlamıyla sınıfta kalmıştı.
Livia ise karmaşık bir ifadeyle duruyordu.
Gözü Angie'deydi.
"Aslında Marie-san'ın başına gelenler için kendi düşen ağlamaz da denilebilir."
Angie, Livia'nın bu yorumuna gülümseyip bakışlarını bana çevirdi.
"Pek bir popülersin, Leon."
Angie'nin bu kışkırtıcı bakışlarına karşılık ben de gayet gamsız bir tavır takındım.
Luxion'un o patavatsızca halleri gibi, bu durum da bana aramızdaki mesafenin kapandığını hissettirip mutlu ediyordu.
"Ooo, bu bir laf sokma mı? Angie-san da laf sokmayı öğrenmiş bakıyorum."
Angie de durumdan memnun bir şekilde mırıldandı.
"Sadece biraz muziplik."
Bizim bu konuşmalarımızı dinleyen Livia, biraz içerlemiş gibi gözlerini kısarak bize baktı.
"Leon-san da Angie de çok adaletsiz davranıyorsunuz."
Adaletsiz olan şeyin ne olduğunu ise kelimelere dökmedi.
Angie, Livia ile uğraşmaya başladı.
"Böyle somurtman da çok sevimli ama ben senin her zamanki halini daha çok seviyorum."
Angie elini uzatıp Livia'nın çenesini hafifçe kaldırdı.
Sadece bu hareket bile Livia'nın yüzünün kızarmasına yetti.
"Yine konuyu saptırıyorsunuz. Angie de iyice Leon-san'a benzemeye başladı."
Livia benim her şeyi geçiştirdiğimi mi düşünüyor acaba?
Haksızlık bu... Diyemem tabii.
Çok şey gizlediğim bir gerçek.
Noel oturduğu yerden kalkıp sol koluma sarıldı.
"Sadece Angelica'ya özel ilgi göstermen haksızlık değil mi? Bu yüzden bir dahaki sefere benimle takılacaksın. Kraliyet başkentine dönünce randevuya çıkalım."
Noel'in bu açık sözlü isteği karşısında biraz bocalasam da kabul ettim.
"İşler bittikten sonra ama, tamam mı?"
"Olur. Hem koskoca yaz tatilinde daha doğru dürüst eğlenemedik bile. Frazer Hanedanlığı topraklarını, hatta Rashel'i bile gezdik ama hiç turistik bir gezi gibi hissettirmedi."
Noel'in bu sözleri bize çok önemli bir şeyi hatırlattı.
Angie gözlerini uzaklara dikerek konuştu.
"Yaz tatili başlar başlamaz Frazer topraklarına doğru yola çıkmıştık. Turistik yerleri gezdik gezmesine ama vaktimizin çoğunu savaşla ilgili işler çaldı."
Livia başını öne eğip üzgün bir sesle mırıldandı.
"Akademideki son yaz tatilimizdi halbuki, böyle bitmesi çok üzücü."
O ana kadar sessizce duran Luxion'a döndüm.
"Kaç günümüz kaldı?"
"On iki gün kalmıştır."
Rashel'in o gereksiz işgüzarlığı yüzünden yaz tatilimizin neredeyse tamamını kaybetmiştik.
Kutsal İmparator'u biraz daha pataklasaydım keşke.
Gelecek planlarımı düşünürken ne kadar eğlenebileceğimin hesabını yapmaya çalıştım.
"Dönünce kabul törenleri, toplantılar falan olacak değil mi? Hem mümkünse ailemin yanına da bir uğramak istiyordum. Hazır fırsat bulmuşken biraz eğlenmek harika olurdu."
"Yolculuk için harcanacak günleri düşüp iş programınızı da hesaba katarsak... Efendimiz'in özgürce kullanabileceği tatil süresi sadece üç gündür."
"Sadece o kadar mı?!"
Ben feryat ederken Luxion bir darbe daha vurdu.
"Ayrıca Efendimiz'e akademiden özel olarak ödevler verilmişti, hatırlıyorsunuz değil mi? Şu anki tamamlanma oranınız yüzde onun bile altında olduğu için bugünden itibaren her gün sekiz saatinizi ödevlerinize ayırmanız gerekiyor. Tabii bu hesap, tüm tatil günlerinizi ödev yaparak geçireceğiniz varsayımı üzerine kurulmuştur."
Birinci sınıftan beri savaşlar yüzünden derslerden çok geri kalmıştım.
Bunu telafi etmek için akademi bize yaz tatili ödevi adı altında bir yığın iş kitlemişti.
Angie'nin bana yönelttiği bakışlarda hafif bir kızgınlık vardı.
"Hey, ödevlerini henüz bitirmediğin doğru mu?"
Ödevlerle vakit kaybetmem, Angie ve diğerleriyle eğlenecek zamanımın kalmaması demekti.
Noel de az önceki neşeli halinden sıyrılıp kolumu bıraktı ve benden hızla uzaklaştı.
"Bu ne ya, inanılmaz kötü. Hiç eğlenemeyeceğiz desene."
Ben ise tam tersini sormak istiyordum.
"Ne?! O kadar yoğunluğun arasında hepiniz ödevlerinizi bitirdiniz mi yani?!"
Herkes çok meşgul olduğu için ödevleri boş vermiştir diye düşünmüştüm.
Angie ise son derece doğal bir şeymiş gibi başını salladı.
"Elbette. Planladığım gibi ilerlettim."
Noel, biraz geride kaldığı için utanmış olacak ki parmağıyla yanağını kaşıdı.
"Ben biraz gerideyim ama rahatça yetiştiririm herhalde. Yine de yarısına bile gelmemiş olmak... Leon, sen ne yapıyorsun?"
Korkarak Livia'ya baktığımda, bana gülümseyerek son darbeyi indirdi.
"Ben tatilin ilk günlerinde hepsini bitirmiştim."
Ben omuzlarımı çöktürmüş bir halde yıkılırken Livia beni teselli etmeye çalıştı.
"Biz de yardım ederiz, birlikte bitiririz Leon-san."
"...Tamam."
O kadar mücadele edip ortalığı kurtardıktan sonra bir de yaz tatili ödevi mi yapacaktım gerçekten? Ben koskoca bir Dük'üm, saygın bir konumum var değil mi? Bana birazcık da olsa müsamaha gösterseler ölürler sanki.
Böyle şeyleri yüksek sesle söylersem Angie kızacağı için sessiz kalmayı tercih ettim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.