Kraliyet başkentine döndükten sonra, Creare’den Erika ve Mia-chan’ın teşhis sonuçlarını dinliyordum.
Akademi yurdunun kendi odasındaydık.
Yanımda sadece Creare ve Luxion vardı.
"Sonuç olarak, hâlâ analiz aşamasında olduğu için detayları tam olarak çözebilmiş değilim."
"Hani o kadar kendinden emindin? Hiçbir şey bulamadın mı yani?"
Creare’ye hayal kırıklığıyla baktığımda, hırslanıp konuşmaya devam etti.
"Sözümü bitirene kadar bekle de öyle karar ver! En azından Mia-chan’ın bünyesine mana aldıkça durumunun stabilizediğini tespit ettim. Düzenli olarak mana takviyesi yapılırsa, aniden fenalaşma ihtimali oldukça düşer."
"Ne bileyim, beklediğim kadar büyük bir gelişme değil sanki. Zaten Finn ve diğerleri de ona sürekli mana vermiyor muydu?"
"En etkili yöntemi bulmuş olmama rağmen bu tepkin gerçekten çok acımasızca! Ama analize devam ediyorum, yakında tam bir tedavi yöntemi de keşfedeceğim."
"O da şüpheli ya, neyse."
"Aman, ne kadar kaba! Ama araştırmalarım sonucunda kesinleşen başka bir şey daha var. Şu malum uyanış olayı var ya... Denemeye değer."
"Ciddi misin? Uyandıktan sonra hastalığı daha da kötüleşmez, değil mi?"
"Efendim, gerçekten çok kötüsünüz. Bana biraz daha güvenmenizi beklerdim."
Arzuladığım sonuçları alamayıp hayal kırıklığına uğramışken, Creare heyecanlı bir ses tonuyla Erika’nın sonuçlarını iletti.
"Bundan çok daha muazzam bir bilgi elde ettim! Bakın, bakın! Meğer Erika-chan, sizden ve Marie-chan’dan çok daha fazla Eski İnsan geni taşıyormuş!"
Bu haberi duymak bende pek bir tepki uyandırmadı.
'Ha, öyle mi...' diye düşünüp geçerken, Luxion’ın tepkisi bambaşka oldu.
"Bu... Gerçek mi? Verileri incelemek istiyorum, lütfen bana da gönderin."
"Anında yolladım bile! Yani efendim, sizin ve Marie-chan’ın odağında bir soy üretimine devam edersek, Eski İnsan neslini yeniden diriltme ihtimalimiz doğuyor!"
"Bu harika bir haber!"
Heyecandan kudurmak üzere olan yapay zekalara bakıp gözlerimi devirdim.
Erika ve Marie ile soy üretmek mi? İçimde kalan o son kırıntı kadarlık ahlak anlayışım bile bu fikri var gücüyle reddediyordu.
Önceki hayatımdaki yeğenime ve kız kardeşime el uzatmak mı? İnsanlıktan bu kadar çıkılır mıydı?
"Kesinlikle reddediyorum. Erika önceki hayatımdaki yeğenim, Marie ise öz kız kardeşimdi. Asla olmaz!"
Bunu kesin bir dille reddettiğimde, Creare beni ikna etmeye çalıştı.
"Genetik olarak öz akrabanız sayılmazsınız ki! O zaman genlerinizi bana verin, gerisini ben hallederim."
"Saçmalamayı kes, elbette hayır!"
Kendi kafasına göre benim genlerimle çocuk üreteceğini söyleyen Creare’ye bakarken, yapay zekaların ahlak anlayışında ciddi bir sorun olduğunu bir kez daha anladım.
Luxion da beni suçlamaya başladı.
"Finn ve Mia çıkmaya başladığında onları kutsamıştınız, değil mi efendim?"
"Evet, öyle yaptım. O da bir an önce kararlılık gösterip kararını verseydi."
"Siz hangi yüzle kararlılıktan bahsediyorsunuz acaba? Neyse, konumuza dönelim. Finn, önceki hayatındaki kız kardeşinin izlerini taşıyan Mia’yı kabul etti. Onları kutsayıp da kendi yeğeniniz ile kız kardeşinizi kabul etmemeniz tamamen çelişkidir."
—Bu heriflerin derdi neydi böyle? Beni Marie ve diğerleriyle ne yapıp edip baş göz etmeye mi çalışıyorlardı?
Yapay zekalar gerçekten korkutucu yaratıklardı.
"Konu kapanmıştır, asla ama asla kabul etmiyorum!"
Lafı kestirip attığımda, Creare’nin mavi merceği tekinsiz bir şekilde parıldadı.
"Peki... Sorun değil. Efendimin çocuklarını takip edip incelemeye alırım, Eski İnsan genleri güçlenirse bu da işimizi görür."
Luxion da Creare’ye hak vererek yardım teklif etti.
"Creare, bu takip araştırması için neye ihtiyacın olursa çekinmeden söyle. Elimden gelen her şeyi tedarik ederim."
"Siz ikiniz... Henüz var bile olmayan çocuklarıma garip şeyler yapmayı mı planlıyorsunuz?"
Daha ortada çocuklarımın esamesi okunmazken kendi aralarında hazırlık yapmaya başlayan Luxion ve Creare’nin bu hali gözüme acınası ve tuhaf görünmeye başladı.
"Eski İnsan neslini diriltmek her şeyden önce gelir! Var gücümle çalışacağım!"
Leon ve Luxion odadan ayrıldıktan sonra...
Creare araştırmalarına devam etmek üzereyken odanın kapısı çalındı.
Gelen kişi Erika’ydı.
"Creare-san."
"Erika-chan! Geleceğini önceden söyleseydin ya! Luxion’ı seni karşılaması için yollardım."
Erika, bünyesinde yoğun miktarda Eski İnsan genleri taşıdığı için Creare ona oldukça samimi davranıyordu.
Creare’nin kendisine her zamankinden daha fazla pervane olduğunu gören Erika, mahcup bir şekilde gülümsedi.
"Sana bir şey sormak istiyordum."
"Ne hakkında? Bana istediğin her şeyi sorabilirsin!"
"Şey... Mia-chan’ın uyanış olayı var ya... Gerçekten gerekli mi?"
Ciddi bir ifadeyle Creare’ye baktı.
Erika’nın bu soruyu hangi düşünceyle sorduğunu idrak edemeyen Creare, dürüstçe yanıt verdi.
"Fiziksel kapasitesinin artırılması gerektiğine karar verdim."
Gerekçelerini tıbbi terimlerle açıklayıp kafa karıştırmak istememişti.
Creare’nin cevabını duyan Erika başını salladı.
"Anlıyorum... Demek gerçekten gerekli."
"Şu anki durumla sadece semptomları hafifletebiliyoruz. Tamamen iyileşmesini istiyorsak bu uyanış şart. Efendim bir sürü laf etti ama uyanış olayının tehlikesiz olduğunu kanıtlamış olmam bile büyük başarı değil mi? Oysa o kadar uğraşmıştım..."
"Teşekkür ederim Creare-san. Sayende ben de kararımı verdim."
"Öyle mi? Ne kararıymış bakayım?"
Erika işaret parmağını dudaklarına götürdü.
"O da bana kalsın."
"Aaa, söylesene ama! Erika-chan için her şeyi yaparım ben!"
Bartfalt Baronluğu’ndaki göl...
Frazer bölgesindeki turist alanlarıyla kıyaslanınca sönük kalsa da, yine de son derece sakin ve huzurlu bir yerdi.
Yeşilliklerle çevrili gölün ortasında Licorne süzülüyordu.
Yaz aylarında ailece bu göle gelmek bir gelenekti ama bu yıl Ange ve diğerleri de bize katılmıştı.
Grupta Yenge Dorothea ve... Akademide canları sıkıldığı için yanımızda getirdiğimiz Finn ile Mia da vardı.
Tek parça bir mayo giymiş olan Mia-chan, elinde deniz yatağıyla güvertede koşup pat diye göle atladı.
"Mia, atlama öyle! Tehlikeli diyorum!"
Şort mayo üzerine hırka geçirmiş olan Finn, küpeştelere tutunup gölde yüzen Mia-chan’a kızıyordu.
Ancak deniz yatağının üzerinde süzülen Mia-chan’ın keyfine diyecek yoktu.
"Şövalye-sama, siz de gelin! Su harika!"
"Aman, sen yok musun..."
Mia-chan’ın o neşeli halini görünce Finn’in de öfkesi uçup gitmiş gibiydi.
Brave, Finn’e seslendi.
"Son birkaç gündür keyfi oldukça yerinde."
"Evet... Gerçekten çok sevindirici."
Kızın neşeyle koşup oynamasını izlerken yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.
Aklına muhtemelen önceki hayatındaki kız kardeşinin dışarıda neşeyle koşuşturduğu zamanlar geliyordu.
Finn’in içindeki o ukteden tamamen kurtulmasını umuyordum.
Bu sırada, bikini giymiş olan Livia, üzerindeki hırkayla vücudunu örtmeye çalışıyordu. Hırkayı aşağı doğru çekiştirip alt bedenini kapatmaya çabaladı.
"Leon-san, bu gerçekten bir mayo mu? Kumaş parçası o kadar az ki, içim bir hoş oldu..."
Başparmağımı kaldırıp başımı salladım.
"Luxion’ın seçtiği bir mayoysa şüphen olmasın."
"Bence şüphe etmekte haklı."
Adı geçince hemen ortaya atılan Luxion, Livia’ya beni ele verdi.
"Bikini giymenizi emreden kişi Efendim’di."
"Hey! Aramızda kalacaktı hani!"
"Ben öyle bir söz verdiğimi hatırlamıyorum."
Nişanlım olan üç kıza da bikini giydiren kişinin ben olduğum ortaya çıkınca, etraftakiler bana tiksintiyle bakmaya başladı.
Ailem... Annem günlük kıyafetleri içindeydi ama Finley tek parça bir mayo giymişti.
Annem ellerini yanaklarına koymuş, Ange ve diğerlerinin mayolarına şaşkınlıkla bakıyordu.
"Şimdiki gençler de pek cesur. Benim zamanımda hayatta düşünülemezdi."
Kız kardeşim Finley de bikinileri pek beğenmemişti.
"İç çamaşırından farksız bu. Abi, zevkin gerçekten berbat."
"İleride moda olacak bunlar, o yüzden sorun yok."
Önceki hayatımdaki gibi bunun da yaygınlaşacağını umuyordum.
Utançtan yerin dibine giren Livia'nın aksine, bikini giyen Ange son derece kendinden emin duruyordu.
Ellerini beline koyup Livia'ya hırkasını çıkarmasını işaret etti.
"Çıkar şu üstündekini. Kendinden emin durursan daha az utanırsın."
"Ama benim... Ange gibi düzgün bir göbeğim yok ki..."
Livia mahzun bir halde söylenirken Ange elini alnına götürdü.
"Sana daha fazla spor yapalım deyip duruyordum, değil mi? Ama... Böyle utangaç halin de hiç fena değilmiş Livia."
İkisinin oynaşmasını izleyen Noel ise önünü açık bıraktığı bir hırka giymişti.
"Uçan gemide barbekü yapmak tam da zengin işi."
Alzel Cumhuriyeti'nde böyle adetler yoktu sanırım.
Bu yüzden Noel'e zenginlerin şımarıklığı gibi geliyordu.
Şort giymiş olan babam, acı acı gülümseyerek Noel'e durumun öyle olmadığını anlattı.
"Normalde göl kenarında yaparız. Sırf bunun için koskoca uçan gemiyi çıkartan Leon'du."
Bir yandan barbekü setini hazırlıyor, kömürleri tutuşturuyordu.
Ona yardım eden ağabeyim Nix ise yarım pantolon ve gömlek giymişti.
Bana söylenmeye başladı.
"Leon, sen de yardım etsen ya!"
"Gemiyi ayarlayan benim, etleri pişiren de sensin... İşte mis gibi iş bölümü, değil mi?"
"Saçmalama. Et yemek istiyorsan ucundan tutacaksın."
"Pekala, pekala..."
Nix'in lafıyla yardıma koyulduğum sırada, küçük kardeşim Colin elinde içeceklerle şemsiyenin altında oturan Dorothea Yenge'nin yanına gitti.
"Abla, al bakalım!"
"Aah, teşekkür ederim."
Dorothea Yenge mayo yerine günlük tek parça bir elbise giymişti.
Ne eğlenmeye çalışıyor ne de barbeküye yardım ediyordu.
O kısmı sorun değildi ama ailedekilerin Dorothea Yenge'nin üzerine titremesi garibimdi.
Annem seslendi:
"Dorothea-chan, iyi misin? Zor geliyorsa Leon'a söyle de sana geminin içinde bir oda hazırlasın."
"Teşekkür ederim, anneciğim."
Yani... Sonuçta o bir Kontluk ailesinin hanımefendisiydi, Baron ailesi olan bizimkilerin ona hürmet etmesi doğaldı.
Fakat önceki Dorothea Yenge her işe koşturan biriydi.
İnsan mı değiştirmişti, yoksa gerçek yüzü mü ortaya çıkıyordu?
Kafamda soru işaretleriyle yardıma devam ederken Noel yanıma yaklaştı.
Dorothea Yenge'ye bakıp bana manidar bir gülümseme attı.
"Aah, bu şey demek değil mi?"
"Şey mi?"
"Henüz fark etmedin mi?"
Kafamı yana yatırınca Noel önce şaşırdı, ardından kafasını sallayarak odunluğuma sitem etti.
"Leon, gerçekten çok anlayışsızsın."
"Madem biliyorsun, söylesene o zaman."
"Iıı-şey, herkes susuyor gibi görünürken benim söylemem pek doğru olmaz."
Noel'in neyi fark ettiğini bir türlü öğrenemedim.
Ağzından lafı alana kadar üstelemeyi düşünürken Colin, Noel'e doğru koşup geldi.
"Noel Abla, birlikte yüzelim!"
"Olur! Hadi görüşürüz Leon."
Noel, Colin'in elini tutup diğer eliyle bana el salladı.
Ben de Luxion'a döndüm.
"Hey, bunlar benden ne saklıyor?"
Luxion kırmızı merceğini Dorothea Yenge'ye çevirip bir süre onu gözlemledi.
Ama o da bana bir şey söylemedi.
"Kişisel gizliliği ilgilendiren bir konu olduğundan bilgi veremem."
"Herkes de bana karşı cephe aldı sanki, ayıp ama!"
Holfort Krallığı Sarayı.
Yaz tatili için saraya dönen Erika, Eliya'yı davet etmiş çay içiyordu.
Eliya yürekten bir sevinç içindeydi.
"Erika, hastalığının iyileşme yolunda olmasına gerçekten çok sevindim."
"Evet... Öyle."
Erika gözlerini hafifçe öne eğip gülümsedi ama bakışlarında belli belirsiz bir keder vardı.
Bunu fark eden Eliya endişelendi.
"Bir şey mi oldu? Sıkıntın varsa benimle paylaşabilirsin. Merak etme! Benim de az da olsa bir faydam dokunur."
Göğsünü kabartan Eliya'yı gören Erika, onun boyundan büyük işlere kalkışan bir çocuk gibi olduğunu düşündü.
Yine de kendisi için çabalaması hoşuna gitmişti.
Eliya'nın büyüdüğünü görmek Erika'ya huzur veriyordu.
"Teşekkür ederim. Ama iyiyim, içimde hiçbir endişe kalmadı."
"Öyle mi?"
Erika'nın sözlerinden şüphelenir gibiydi ama Eliya daha fazla üstelemedi.
Erika içinden Eliya'ya... Ve onunla bağı olan herkese özür diledi.
'Özür dilerim Eliya. Ve... Dayı, anne...'
Gözlerini odanın penceresine çeviren Erika, dışarıdaki manzarayı seyretmeye başladı.
Yaz tatilinin bitmesine sadece birkaç gün kalmıştı.
Kraliyet başkentine dönen bizler, Beş Aptal'ı çağırıp Zindan'a girmeye hazırlanıyorduk.
Kalan son tatil günlerini Marie ile geçirmek istediklerinden Julius ve diğerlerinin suratından düşen bin parçaydı.
"Zindan'a girmek için bu kadar acele etmemize gerek yoktu herhalde."
Keyifsizler kafilesinin sözcüsü olan Julius'a omuz silktim.
"Benim keyfim öyle istedi."
"Oysa biz Marie ile akademideki son yaz tatilimizin tadını çıkaracaktık..."
Yüzlerini öteye çeviren Julius ve grubunu gören Finn bana yaklaştı.
"Onları gerçekten götürecek misin? Sadece biz bize de yeterdik sanki?"
"İşime yarasınlar dedim. Biraz da gıcıklık olsun diye işte. Sadece benim amelelik çekmem haksızlık ama, değil mi?"
"Sen berbat bir patrona dönüşüyorsun."
Finn derin bir iç çekti ama gıcıklık etmek dışında başka bir sebebim daha vardı.
O sebep Marie'ydi.
Marie hanım, "Sabahtan akşama kadar o beşinin nazını çekmekten gına geldi!" diye feryat edince beşini de bir süreliğine yanıma almaya karar vermiştim.
Şu saatlerde Marie, Carla'yı da yanına alıp başkentte kafasını dinliyor olmalıydı.
Bunu söylersem Finn bana "Kardeş kompleksli" muamelesi yapıp garip şüpheler duyacağından susmayı tercih ettim.
Sırt çantasını takmış olan Mia-chan yanımıza yaklaştı.
"Dük-sama, hazırlıklar tamamlandı!"
Mia-chan'ın bu cıvıl cıvıl halini görmek insanın içini ferahlatıyordu.
Beş Aptal'a dönüp Mia-chan'ı örnek almalarını söyledim.
"Gördünüz mü aptallar? Küçücük kız bile hevesle işe koyulmuşken siz sadece sızlanıyorsunuz. Biraz Mia-chan'dan feyz alın."
Jilk, gözlerini devirerek bana baktı.
"Leon-kun'dan da bu beklenirdi. Küçük bir kızı öne sürüp vicdan azabı yaptırmak gerçekten çok kirli bir taktik. Ama madem öyle dedin, gaza gelmemek olmaz."
Küçük bir kızın azmini görünce karizmayı çizdirmek istemeyen Beş Aptal da nihayet silkelendi.
Aptalları sevk ve idare etmek ne kolaydı ama...
"O zaman, yola çıkalım mı?"
"Evet!"
Ben emri verince Mia-chan neşeyle karşılık verdi.
Başkentteki Zindan, yerin altına doğru uzanan bir maden ocağını andırıyordu.
Eskiden doğal bir mağara olduğu söylenirdi ama Büyülü Taş çıkarımı için her yeri desteklerle güçlendirilmişti.
Taşları taşımak için el arabaları hazırlanmış, hatta bazı yerlere raylar bile döşenmişti.
Derslerde defalarca geçtiğimiz bir yol olduğundan bana pek ilgi çekici gelmiyordu.
Ama Mia-chan için her şey yeniydi.
"Birkaç kez gelmiştim ama yine de ne tuhaf bir yer. Her tarafta Büyülü Taş var."
Zemin, duvarlar, tavan... Büyülü Taşlar her yerden dışarı fışkırmıştı.
Hafifçe parıldadıkları için mağaranın içi gayet aydınlıktı.
Mia-chan meraklanınca, Julius nazikçe açıklamaya başladı.
"Burası Büyülü Taş çıkarılan bir Zindan. Nasıl bir mantığı var bilmiyorum ama kazındıktan sonra bile taşlar yeniden çıkıyor. Girişe yakın yerler sürekli kazıldığı için buradakilerin hepsi küçük."
"Ha~"
İçeri ilerledikçe daha büyük ve saflığı yüksek Büyülü Taşlar bulunuyordu.
Bu yüzden birkaç yıl öncesine kadar erkekler körü körüne daha da içeri, en derine ilerlerdi.
Ne kadar derine inilirse o kadar çok kazanıldığı için kızlara hediye alma süresi kısalırdı.
Kan ve terle kaplı, acınası bir gençlik çağı.
Belli bir mesafe katettikten sonra Mia-chan duraksadı.
Biz de fark edip adımlarımızı kestik, arkamıza döndük.
Finn endişeyle seslendiğinde Mia-chan bomboş bir duvara bakıyordu.
"Mia? İlerlemiyor musun?"
"—Çağırıyor."
Mia-chan'ın kırmızı gözleri hafifçe parıldıyor gibiydi.
Luxion çevreyi analiz ettiğinde durumu fark etmiş olmalıydı.
'İçeride bir alan tespit edildi. Ancak bu doğal değil. Efendim ile defalarca inceleme yaptık ama burada gizli bir alan olmamalıydı.'
"Aniden mi oluştu bu alan?"
Luxion'ın hata yaptığından şüphelendim ama tavırlarında bir tuhaflık vardı.
Greg eğilip elini yere koyduğunda hafif değişimi sezdi.
"Biraz sallanmıyor mu burası?"
Sarsıntı giderek büyüdü. Endişelenen Brad Geri Çekilme teklifinde bulundu.
"Bu kötü. Şimdilik dışarı çıkalım."
Biz tam geri çekilecekken, Mia-chan sanki bir şey tarafından yönlendiriliyormuşçasına elini duvara uzattı.
Parmak uçları değdiği anda duvar yarılarak genişledi ve bir deliğe dönüştü.
Bu gerçekten doğru olay mıydı? Sorgulayan gözlerle Finn'e baktım ama o da şaşkınlıktan elini ağzına götürmüştü.
Finn fısıltıyla konuştu.
"Ben de detayları bilmiyorum. Sadece kız kardeşimin anlattıklarını dinlemiştim."
"O zaman ilerlemekten başka çare yok."
Adım atacakken Luxion beni durdurdu.
'Tehlikeli. Alan şu anda da genişlemeye devam ediyor.'
"Gideceğiz. Mia-chan'ın uyanış olayı bu."
Ben önden gitmeye karar verince Beş Aptal da isteksizce peşime takıldı.
Mia-chan sendeleyerek ilerlemeye çalışırken Finn onu ayakta tutuyordu.
"Mia, hey, Mia!"
"—Şövalye-sama, çağrılıyorum. Mia... çağrılıyor."
Sayıklarmış gibi mırıldanan Mia-chan için Chris endişeliydi.
"Leon, gerçekten emin misin? Bu halde ilerlemek tehlikeli."
"—Gidiyoruz."
Chris, verdiğim karara daha fazla karşı çıkmadı.
Düz bir hatta ilerlerken tek bir Canavar ile bile karşılaşmadık.
Yol tek bir tünelden ibaret olduğu için kaybolma riski de yoktu.
Zifiri karanlık olduğu için Luxion fener niyetine önümüzü aydınlatıyordu.
Ne kadar yürüdük acaba?
Ulaştığımız yerde devasa bir Büyülü Taş duruyordu.
Yüksek saflıktaki Büyülü Taşlar devasa birer kristaldi ama bu işlenerek bir taş anıta, yani bir monolitle dönüştürülmüştü.
Mia-chan taş anıta yaklaştıkça kırmızı gözleri daha da parladı.
Saçları hafifçe dalgalanıyordu.
"Mia!"
Finn ne kadar seslense de tepki vermedi.
Brave bir şeylere telaşlanmıştı.
'Bu... nasıl olur...'
Tek gözünü iyice açan Brave'in baktığı yerde monolit duruyordu.
Pürüzsüz yüzeyinde bir anda yazılar belirmeye başladı.
Luxion'a analizi emrettim.
"Ne yazıyor?"
Luxion yazıyı çözümleyip okudu.
'—Uzun zamandır sabrettiniz, buraya kadar iyi geldiniz. Umudumuz burada yatıyor. Toplanın, umudumuzun koruyucuları.'
Okumayı bitiren Luxion'a sordum.
"Ne demek bu?"
'Bilinmiyor.'
O anda monolit şiddetle parıldadı ve erimeye başladı.
Sanki görevini tamamlamış gibiydi.
Kollarımızla gözlerimizi kapattık, parmak aralarından etrafa baktık.
Finn, Mia-chan'a sarılmış, onu korumaya çalışıyordu.
Beş Aptal kendi aralarında bir şeyler bağırıyordu ama ne dedikleri anlaşılmıyordu.
Derken Luxion, her zamankinden çok daha sert bir tonla bana seslendi.
'Büyü enerjisi yoğunluğu hızla yükseliyor. Bu şekilde devam ederse Zindan'ın dışı bile etkilenecek.'
Tam o anlarda...
Kraliyet Sarayı karışmıştı.
Sebebi, başkentin kontrolündeki Zindan'dan kırmızı bir ışık sütununun yükselmesiydi.
Yerin altından göğe doğru uzanan ışık sütunu dakikalarca parıldamaya devam etti.
Bu ışığı saraydaki odasından izleyen Erika'nın nefesi giderek kesiliyordu.
"Demek sonunda böyle oldu..."
Göğsünü tutup dizlerini yere vurdu.
"—Özür dilerim, herkes. Yine de söyleyemem."
Erika'nın Leon ve Marie'den sakladığı bir şey vardı.
O otome oyununun üçüncü serisini iliklerine kadar oynayan Erika'nın bildiği bir sır.
Bu sırrı öğrenirlerse Leon ve Marie'nin kendilerini tehlikeye atacağını biliyordu.
Bu yüzden söyleyememişti.
Sırtını duvara yaslayıp nefesini düzeltmeye çalıştı ama canı çok acıyordu.
Erika bu dünyadaki rolünü hatırladı.
"Kötü Karakter Prenses Erika; kurnaz, masum rolü yapmayı iyi beceren hastalıklı bir kız... Kötü biri olmayı başaramadım ama masum rolünü gayet iyi oynadım, değil mi?"
Acı içinde gülümsedi.
Böyle olacağını az çok tahmin ediyordu.
O oyunu defalarca bitirdiği için biliyordu bunu.
Karl veya Finn gibi kız kardeşlerinin oynamasını izlemekle kalmamıştı.
Marie gibi yarım yamalak oynamış da değildi.
Erika önceki yaşamını hatırladı.
"Kaç kez bitirmiştim o oyunu... Annem meşgul olduğu için benimle ilgilenemezdi... Geceleri hep yalnızdım, yalnızlıktan bunalıp sürekli oynardım."
Önceki yaşamında Marie geceleri çalışırdı.
Bu yüzden Erika geceleri hep tek başınaydı.
Yalnızdı ama Marie'ye yük olmak istemediği için hep içine atardı. Erika'nın tek sığınağı o otome oyunuydu.
Marie'nin sevdiği oyunu oynarken sanki onunla birlikte vakit geçiriyormuş gibi hissederdi.
Sadece oyun oynarken yalnızlığını unuturdu.
Bu yüzden defalarca, defalarca oynadı.
—Ve bir şeyi fark etti.
Marie, kötü karakter olan Prenses Erika'nın hastalık numarası yaptığını söylerken yanılıyordu.
O prenses gerçekten hastaydı.
"Kötü Karakter Prenses'in hastalığı, her zaman ana karakter uyanış olayını gerçekleştirdikten sonra kötüleşirdi..."
Oyunda prensesin gerçekten acı çektiği sahneler vardı.
Kötülüklerinin cezası olarak... Oyuncuların içini rahatlatmak için konulmuş bir olay olabilirdi bu.
Çevresindekilerin takdirini kazanan üçüncü oyunun ana karakterinin aksine, Erika'nın durumu giderek kötüleşirdi.
Sonunda kimse ona inanmaz, acı içinde kıvranmasını izlerlerdi.
"—Acaba uyanış olayını durdurmalarını söylemeli miydim? Ama öyle yapsaydım Mia-chan iyileşmeyebilirdi... Hem ben artık yeterince yaşadım."
Önceki yaşamının anılarına sahip olduğu için Erika, sürdürdüğü bu hayattan hoşnuttu.
Bu yüzden, şu anı var gücüyle yaşayan Mia sağlığına kavuşacaksa, uyanış olayını engellemeyi hiç düşünmemişti.
Erika tavanı izlerken gözyaşları süzüldü.
"Özür dilerim anne. Bu kez, önce ben..."
Mia uyanışını gerçekleştirdiği sırada.
Denizin metrelerce altındaki karanlıkta uyuyan devasa siyah kütle, kırmızı ışıklar saçmaya başladı.
Kum ve kayalara gömülmüş, üzeri deniz kabuklarıyla kaplanmış bu devasa yapının içinde... Çapı iki metreye varan büyüsel bir yaratık yatıyordu.
Kocaman tek gözünü açtığı anda, odadaki cihazlar birer birer devreye girdi.
Işığın altında beliren yaratık, Brave'in devasa bir kopyasını andırıyordu.
Ancak Brave'e kıyasla çok daha ürkütücü ve dikensi bir görünüme sahipti. Kan çanağına dönmüş gözünü sürekli etrafta gezdiriyordu.
Sonra kocaman ağzını açıp kahkahayı bastı.
'—Orada. Hayır, uyandı. Umudumuz tükenmemiş!'
Yaratığın heyecanına karşılık verircesine, o devasa kütle sarsılarak denizin dibinden yükselmeye başladı.
Yarı yarıya parçalanmış devasa bir diski andırıyordu.
Yaratık gözünü kararsızca etrafta gezdirmeye devam etti.
'Nerede? Neredeler? Yeni insanlık... Efendilerimiz nerede?'
Kütlenin yüzeyi fokurdayıp kabardı ve içinden yeni büyüsel yaratıklar türemeye başladı.
Zemine düşen her bir yaratık, tek gözünü açıp havaya süzüldü.
Etrafa saçılan tüm bu yaratıklar, kendilerini yaratan efendilerinin emrini bekliyordu.
Yaratık, birden beliren tek koluyla tavanı işaret etti.
'Arayın. Her yeri tarayın. Efendimle buluşmamız gerek.'
Yaratıklar odadan fırlayıp dışarıya doğru sürü halinde akın etti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.