Soyluların Maceracı Tutkusu

Zırhlı hava gemisi Einhorn.

Cumhuriyet’e eğitime giderken inşa edilen bu gemi, artık herkes tarafından tamamen benim gemim olarak görülmeye başlanmıştı.

Pruvasındaki tek boynuzuyla karakteristik bir görünüme sahip olan Einhorn, masmavi gökyüzünde süzülüyordu.

Güverteye çıktığımda, sert rüzgarın etkisiyle saçlarını elleriyle zapt etmeye çalışan Livia yanıma gelip seslendi.

"Leon-san, nasıl bir büyü kullandınız?"

"Büyü mü?"

"Anjie’den bahsediyorum, Anjie! Daha düne kadar sizin tarafınızdan nefret edilme korkusuyla karalar bağlıyordu, ama dün gece yola çıkacağız diye heyecandan gözüne uyku girmemiş."

Doğru ya, Elfin Köyü’ne gittiğimizde de aynısı olmuştu.

Anjie o zamandan beri hiç değişmemişti; maceracılara karşı hâlâ güçlü bir hayranlık besliyordu.

Yoksa hayran olduğu şey maceranın kendisi miydi?

Bakir topraklara ayak basmak ve hazineler ele geçirmek... Soylular, maceracıların bu yönüne bayılıyordu.

"Büyü falan yapmadım, el çabukluğu da değil. Sadece Anjie ile birlikte maceraya atılmak istedim, o kadar."

Livia'nın yüzünde ikna olmadığına dair bir ifade olsa da, Anjie’nin bu kadar mutlu olması görünüşe göre beni affetmesi için yeterliydi.

"Gerçekten bir hazine var mı peki?"

"Var... yani olmalı. Eğer şimdiye kadar kimse bulmadıysa tabii."

"Benim açımdan antik kalıntılar daha ilgi çekici aslında."

Livia halktan biri olduğu için, kafasındaki maceracı imajı daha çok sihirli taş madenciliği yapan insanlardan ibaretti. Bu yüzden bu yolculukta hazineden ziyade kalıntıları inceleyebilecek olmanın heyecanını yaşıyordu.

"O konuda endişen olmasın. Kadim bir şato göreceksin."

"Sanki daha önce görmüş gibi konuşuyorsunuz."

Livia bana şüphe dolu bakışlar fırlatınca sağ elimi göğsüme koydum.

"Aslında Luxion’u bulduğum sırada pek çok yeri gezip görmüştüm. Bu hazine avı da o zaman keşfettiğim yüzen adalardan birinde geçiyor."

"Öyle mi?"

Livia, yanımda duran Luxion’a bakarak durumu teyit etmek istedi. Luxion da sağ olsun bana ayak uydurdu.

'Evet. O zamanki verilerden yola çıkarak bir harita hazırladım. Hazine meselesi kesin olmasa da, orada bir yerlerde uyuyor olma ihtimali hayli yüksek.'

"Öyleyse çok heyecanlı! Anjie’nin hayal kırıklığına uğramayacak olması ne güzel."

Anjie için endişelenen Livia’yı izlerken içimi tuhaf bir his kaplıyordu. Normalde o otome oyununda birbirine düşman olması gereken iki kişiydi bunlar. Şimdiyse en yakın dostlar... Dünyanın ne getireceği gerçekten belli olmuyordu.

Livia başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.

"Leon-san, teşekkür ederim."

"Ne için?"

"Anjie için. Onu bu kadar neşelendirmeyi ben başaramazdım. Anlaşılan Anjie’nin gerçekten size ihtiyacı var."

Livia bakışlarını benden kaçırıp korkuluklara tutunarak gökyüzünü seyretmeye koyuldu.

"Emin değilim. Bence Anjie’nin bana ihtiyacı yok."

"Ha?"

"Asıl benim onlara ihtiyacım var demek istedim. Anjie’ye... ve sana, Livia."

Livia bir şeyler soracak gibi oldu ama ben az önce ağzımdan çıkan utanç verici sözlerin farkına vardığım için hemen oradan uzaklaşmaya karar verdim.

"Luxion, hava soğudu, içeri giriyoruz."

'Emredersiniz, Efendim.'

"Livia, sen de çok gecikmeden içeri girsen iyi olur."

Oradan kaçarcasına uzaklaşırken Livia’nın arkamdan seslenişini duydum.

"Leon-san, az önceki cümleyi bir kez daha söyler misiniz?!"

"Mümkün değil, çok utanç verici!"

İmparatorluk Şövalyesi Finn, Einhorn’un yemek salonunda derin düşüncelere dalmıştı. Yanında ortağı Brave ve meyve suyunu pipetle hüpürdeten Mia vardı. Mia, geminin içinde oldukça keyifli görünüyordu.

"Şövalye Hazretleri, bizim bile bir macera yolculuğuna çıkacağımızı hiç tahmin etmemiştim."

"Hmm? Öyle."

"Bir şeye mi daldınız?"

"Yok, pek önemli bir mesele değil."

Finn derin bir iç çekerek bu yolculuğun asıl amacını hatırladı. Kendisinin davet edilme sebebi Mia’nın tedavisiyle ilgiliydi.

Başlarda Finn ve arkadaşları, o otome oyunun üçüncü serisindeki senaryoyu takip edip Mia’nın uyanış etkinliğini tetiklemeyi planlıyorlardı. Bu sayede, sebebini bilmedikleri bu hastalığın tamamen iyileşeceğini umuyorlardı.

Ancak uyandırmanın hastalığı daha da kötüleştirme ihtimali de vardı. Zaten o oyunun üçüncü serisinin ana karakteri olan Mia’nın, orijinal hikayede böyle gizemli bir hastalıktan muzdarip olduğu bir sahne yoktu. Aksine... acı çeken kişi Erika’ydı.

'Şimdilik bu yolculuğa katılıp bir sorun çıkıp çıkmayacağına bakacağız. Eğer durumu kötüleşirse uyandırma işi de tehlikeli demektir.'

Finn, başını yana eğmiş olan Mia’ya baktığında durumunun kötüye gittiğine dair bir işaret göremedi.

'Şimdilik bir sorun yok gibi.'

İçinden bir rahatlama hisseden Finn, Mia’ya gülümsedi.

"Endişelenme. Derdim sadece şey... Bu Krallık soylularının neden maceracılığa bu kadar takıntılı olduğu meselesi."

"Ah, şimdi anladım. Herkesin yüz ifadesi normalden çok farklı, değil mi?"

Mia hak vererek cevap verdikten sonra bakışlarını Finn’den çevirip etrafa baktı. Orada Julius ve Jake, bir de Jake’e eşlik eden Are vardı.

Julius, Jake’in kılık kıyafetine söyleniyordu.

"Böyle pejmürde bir kılıkla mı katılmayı düşünüyorsun? Kraliyet ailesinin yüz karası olacaksın, en iyisi sen gemide kalıp bekçilik yap."

Pejmürde denilen Jake, övündüğü maceracı ekipmanlarını sergilemek için olduğu yerde bir tur döndü.

"Bu son moda, ağabey. Sizin gibi devri geçmiş moruklar gemide çayını içsin lütfen. Hazireyi Are ile birlikte ben getireceğim, içiniz rahat olsun."

İsmi geçen Are, acı acı gülümseyerek Jake’i yatıştırmaya çalışıyordu.

"Prens Jake, ağabeyinize karşı böyle bir tavır takınmanız hoş değil."

"Sana bana ismimle hitap edebileceğini söylemiştim Are. Bu arada, senin ekipmanların da epey eskimiş görünüyor."

Uzun boylu bir kadın (?) olan Are, yılların yorgunluğunu taşıyan ekipmanlara bürünmüştü.

"Yıllardır bana eşlik eden dostlarım onlar."

"Sana çok yakışıyorlar, Are."

Gözünün önünde sergilenen bu aşırı samimiyet karşısında Julius, ifadesiz bir suratla Jake’in sırtına bir tekme bastı. Jake yere kapaklandı ve arkasına dönüp Julius’a dik dik baktı.

"Ne yapıyorsun sen?!"

"Affedersin, bir an sinirim bozuldu."

"Kıskandın mı? Heh, ağabeyimsin falan ama kalbin amma darmış."

Ayağa kalkıp kışkırtmaya devam eden Jake’e, Julius çatık kaşlarla karşılık veriyordu.

'Eski zamanların serseri mangalarındaki gibi birbirlerine dikleniyorlar.'

Böyle düşünen Finn, bakışlarını diğer masalara çevirdi. Krallık soyluları orada da büyük bir coşku içindeydi.

"Şuna bakın! Bu yolculuk için ekipmanlarımı yeniledim."

Brad gösterişli zırhını sergilerken, üstü çıplak olan Greg hoşnutsuz bir ifade takınmıştı.

"Bir erkeğin asıl ekipmanı kendi vücududur. Önce kas yap, kas!"

Sürekli antrenman yapmayı öğütleyen Greg’i izleyen Chris, bir yandan kılıcının bakımını yaparken bir yandan da hayretler içindeydi.

"Aşırı kas eklem hareketlerini kısıtlar. Ondan ziyade silahının bakımını düzgün yap. Lazım olduğunda elinde kalırsa hiç komik olmaz."

Hafifçe gülümseyerek kılıcını parlatan Chris’i gören Finn, içinden geçirdi:

'Bunlar gerçekten ilk oyunun fetih hedefleri mi? Ben daha asilzade gibi tipler hayal etmiştim.'

Son olarak bakışları, tüfeğini temizleyen Jilk’e takıldı. Etrafı bombalar ve mühimmatlarla doluydu.

"Fufu, bu zindanı fethedecek olan kişi benim!"

Daha az önce herkesle iş birliği yapma kararı alınmışken, o şimdiden herkesi geride bırakmanın hesaplarını yapıyordu.

'Bu da mı o mesele acaba? Leon işin içine girdiği için karakteri mi bozuldu?'

"Bizim amacımız!"

Einhorn’un hangarında, maceracı kıyafetlerine bürünmüş olan Marie sesini yükseltiyordu.

Onun bu bağırışına, yine aynı şekilde kuşanmış olan Carla karşılık verdi.

"Hazineyi ele geçirip Dük Bartfalt’tan bağımsızlığımızı kazanmak!"

Onların yanında ise uzun zaman sonra Marie ile birlikte hareket eden Kyle duruyordu.

"Bağımsızlık! Ne harika bir kelime, efendim."

Kyle’ın sözleri üzerine Marie’nin gözyaşları süzüldü.

"Evet. Bu macerada hazineyi ele geçirip bağımsız olacağız. Kimseye boyun eğmeden yaşayabileceğimiz o mutluluğu kendi ellerimizle sökeceğiz!"

Beş Aptal denilen o masraflı beşliyi beslemek, sıradan bir çabayla mümkün olacak iş değildi. Marie bu hazineyi bulup, artık Leon’dan harçlık almadan yaşayabilmek istiyordu.

Aslında bağımsızlığı bu kadar kafaya koymasının asıl sebebi Erika’nın varlığıydı.

'Eski hayatımdaki kızımın önünde sonsuza dek abime güvenmek çok acınası ve utanç verici! Kızım için onurumu geri kazanacağım.'

Marie’nin üzerinde daha önce hiç görülmemiş bir azim vardı.

Yer değişti; Einhorn’un konuk odası.

Anjelica ve Olivia’nın kullandığı odada Noel ve Erika da bulunuyordu. Silahının bakımını yapan Anjelica’yı gören Noel şaşkınlığını gizleyemedi.

"Maceradan bahsedilince herkesin gözü dönüyor. Anjelica, sen bile bambaşka biri oldun."

Anjelica bu sözler üzerine tüfeğini doğrultup tetiği çekti. İçinde mermi yoktu, odayı sadece metalik bir ses doldurdu.

"Çünkü bu teklif reddedilemeyecek kadar karizmatik."

Ekipmanlarını kontrol etmekle meşgul olan Anjelica’nın yerine, Erika şaşkın görünen Noel’e Krallık’ın durumunu açıkladı.

"Noel-san, belki anlamanız zor olabilir ama Krallık, maceracılar tarafından kurulmuş bir ülkedir."

"Onu duymuştum ama herkes biraz fazla heyecanlı değil mi?"

"Buna nesiller boyu süren bir intikam ya da anavatana kendimizi kanıtlama dürtüsü diyebiliriz belki de?"

"Anavatan mı?"

"Krallık halkının kökenine bakarsanız çoğu Raschel Kutsal Krallığı’ndan gelmedir. Raschel’de maceracıların statüsü çok düşük olduğu için, bu durum onlarda daha fazla rekabet hırsı körüklüyor olabilir."

"Hımm..."

Erika’nın anlattıklarını öylesine dinleyen Noel’e, kontrolü bitiren Anjelica döndü.

"Krallık ve Raschel arasında daha kuruluş öncesinden gelen bir husumet var. Aslen Raschel’deki siyasi kargaşaya karışıp sürülenlerin sığındıkları yer, şimdiki Krallık topraklarıdır."

"Neler olmuş neler. Ama Leon’un başına ödül koyan da o ülke, değil mi?"

Ödül konusu açılınca Anjelica’nın yüzü asıldı.

"Onlara göre biz her zaman aşağılanması gereken bir grubuz. Mevkilerin tersine döndüğünü kabullenmek istemiyorlar."

Anjelica’nın Raschel Kutsal Krallığı’na karşı pek de iyi hisler beslemediğini anlayan Noel, konuyu kapattı.

"Durumu az çok anladım ama buna rağmen herkes çok eğleniyor gibi. Tek sebep eski nefretler olamaz."

Eğlenip eğlenmedikleri sorulunca Anjelica kıkırdayarak gülümsedi.

"Gerçekten eğlenceli çünkü. Belki de kanımız kaynıyor demeliyim? Maceracı olarak başarılı olmak benim de hayallerimden biriydi. Leon’a minnettarım."

Minnettar olduğunu söylerken, Anjelica’nın gülümsemesinde hafif bir hüzün vardı.

Hedef olan yüzen adaya varan Einhorn, uygun bir düzlük bulunca sert bir şekilde iniş yaptı. Havada duran gemiyi yere sabitleyen devasa çapalar toprağa saplandı.

Zırhları kullanarak yükleri indirme işini Julius ve diğerleri üstlenmişti. Bense tüfeğimle çevreyi kolaçan ediyordum.

"Düşününce, gerçekten tuhaf bir ada."

Dürbünle etrafı gözlemlerken yanımda Anjelica ve Olivia duruyordu. Anjelica da elinde tüfeğiyle benim gibi tetikteydi. Kendi kendime mırıldanmam ilgisini çekmiş olacak ki sebebini sordu.

"Bir şey mi fark ettin?"

"Yani, adanın tam ortasında kadim bir kale var değil mi? Etrafının ormanla çevrili olması normal ama bu adada hiç liman yok."

Eskiden birileri burada yaşadıysa, bu durum çok kullanışsızdı. Bu küçük adada kaleden ve ormandan başka bir şey yoktu. Eğer bu bir oyun olsaydı umursamazdım ama gerçeklikte çok yapay duruyordu. İnsanların yaşaması için tasarlanmış gibi değildi.

Elinde haritayla konumumuzu ve kalenin yerini kontrol eden Olivia, merakımı giderdi.

"Belki de ada zamanla aşınıp küçülmüştür. Eskiden daha büyük olduğunu ve limanın orada kaldığını düşünürsek bu o kadar da garip olmaz."

Öyle bir şey mümkün müydü?

Ben dürbünü indirirken Anjelica başka bir ihtimalden bahsetti.

"Ya da toprakları birileri tarafından çalınmıştır. Bu adanın geçmişte ana karadan koparılmış olma ihtimali de var."

Birçok ihtimal olduğu söylenince şimdilik ikna oldum. Önemli olan geçmiş değil, o kalede uyuyan hazineydi.

"Geçmişte ne olduğu umurumda değil, hazine peşinde olan bizi pek ilgilendirmiyor."

Bunu söyleyince Anjelica tüfeğini omzuna astı.

"Kesinlikle. Hazineyi aldıktan sonra bir araştırma ekibi göndeririz, olur biter."

Hazine lafını duyunca neşelenen Anjelica’nın aksine, Olivia hafifçe iç çekerek haritayı dürdü.

"Ben yine de burada neler yaşandığını merak ediyorum. Ayrıca bu adanın ismi ne? Kalenin de bir adı olmalı."

O oyunda bu yere şöyle deniyordu yanılmıyorsam...

"Altın El Kalesi miydi neydi?"

Gece çöktüğünde ormanın dışında kamp kurmaya karar verdik ve ateşin başında sohbete daldık. Kesilmiş kütükleri sandalye niyetine kullanıp metal kupalardaki içeceklerimizi yudumluyorduk.

Gece gökyüzüne baktığınızda yıldızlar göz alıcıydı. Tek eksik, yakındaki ormandan gelen vahşi hayvan ve canavar çığlıklarıydı. Atmosferi mahvediyorlardı.

Ateşten çıtırtılar yükseliyordu. Yanımda oturan Noel kupasını dudaklarına götürdü ama içecek çok sıcak gelmiş olacak ki aceleyle üflemeye başladı.

Ona bakarken Jilk ve diğerleri enstrümanlarını çıkardı.

"Yarın kaleye gireceğimize göre, bari bu geceyi keyifli geçirelim."

Bunu söyleyerek gitara benzeyen bir çalgı çalmaya başladılar. Müzik başlayınca Noel dürüstçe fikrini söyledi.

"Yarın bizi zorlu bir gün bekliyor ama herkes ne kadar da mutlu."

"Zorla peşimize takılmalarını geçtim, bu herifler gerçekten ortamın havasından hiç anlamıyor."

"Haha, Leon da pek anlıyor sayılmaz."

Normalde ortamı okuyamadığım söylenince itiraz edecek oldum ama görüş açımın köşesinde parlayan biri kırmızı, diğeri mavi lensi fark ettim. Luxion ve Creare her hareketimi izliyordu.

Gereksiz bir tartışmaya girmemenin daha iyi olacağına karar verip Noel ile konuşmaya devam ettim.

"Neyse, bu heriflerden zarar gelmez."

"Daha önce kimsenin ayak basmadığı eski bir kale, değil mi? Gerçi... Bir kale olduğuna göre geçmişte birileri orada yaşamış olmalı. Bu durumda 'ayak basılmamış' sayılır mı?"

"Luxion ve Creare'nin dediğine göre yüzlerce yıldır kimse oraya adımını atmamış. Bu sayede Ange de Livia da aşırı heyecanlılar."

Bakışlarımı Noel'in olduğu tarafın aksine çevirdiğimde, Ange'nin heyecanla Livia'ya bir şeyler anlattığını gördüm.

"Yarın o hazineyi mutlaka bulacağız. Livia, sen de yardım edeceksin değil mi?"

"Ha? Hep beraber aramayacak mıydık?"

"Livia... Bunlar dost değil, rakibimiz. En azından bu seferlik Leon bile düşmanımız sayılır."

Ange'nin bana bakışlarında kışkırtıcı bir eda vardı.

Beni bir rahat bırakın ya. Bu hazine avını arayı düzeltmek için planlamamış mıydım ben?

"Ben de Ange ve diğerleriyle hazine aramak istiyorum."

İsteksizmiş gibi numara yaptım ama Ange geri adım atmaya niyetli değildi.

"Olmaz. Ben yanıma Livia ve Noel'i alıp katılacağım. Hazineyi bulan biz olacağız."

Bu sözleri duyan Noel, karşı tarafta oturduğu yerde irkildi.

"Eee? Ben de mi Angelica-sanlarla geliyorum!?"

Görünüşe göre konuşulanları hiç dinlemiyordu. Livia ise acı acı gülümsedi.

"Hep beraber arasak daha eğlenceli olmaz mıydı?"

Ancak Ange, benimle ayrı takılma konusunda kesinlikle taviz vermiyordu.

"Bu seferlik olmaz."

Ange benden yüzünü çevirip 'hıh' derken az önceki halinden farklıydı. Belli ki aramıza mesafe koymak istiyordu.

'Acaba Ange'yi kızdıracak bir şey mi yaptım?'

Ben şaşkınlık içinde düşünürken, Erika yanıma yaklaşıp söze girdi. Gece vakti hava soğuduğu için üzerine bir palto almıştı.

"Bırakın öyle olsun. Angelica-sanların keyfine baksalar fena mı?"

"Erika-sama?"

Ağzımdan az kalsın sadece ismiyle hitap etmek kaçıyordu, son anda 'Sama' ekleyerek toparladım. Erika yüzünü bana yaklaştırıp fısıldadı:

"Hani amcanızın sizi takdir etmesini istiyordunuz ya?"

"Ah, demek öyle. O zaman galibiyeti Ange ve diğerlerine bırakmak daha iyi olur."

Bu hazine avı planı Ange ile barışmak içindi. Madem öyle, zaferi ona bırakıp konuyu kapatmanın en mantıklısı olduğuna karar verdim. Ancak Erika bana 'yuh artık' der gibi baktı.

"Ne, olmaz mı?"

"Hiç olmaz. O, sırf siz bilerek yenildiniz diye sevinecek biri değil."

Erika ile fısıldaşırken bir de baktım ki Ange, Livia ve Noel üçlüsü bize buz gibi bakışlar fırlatıyor.

Boğazımdan "Hıpp!" diye bir ses çıksa da Erika hiç istifini bozmadı.

"Tetikte olmanıza gerek yok, Leon-dono'yu elinizden almaya niyetim yok."

Ange, Erika'nın bu sözlerine pek inanmamış olacak ki Mylene-san'ın adını ortaya attı.

"Sizin niyetiniz öyle olsa bile Kraliçe Hazretleri farklı düşünecektir. O kadın, en doğrusunun bu olduğuna karar verirse hiç tereddüt etmeden harekete geçer."

Mylene-san asla böyle bir şey yapmaz... diyecek olsam Ange yine köpüreceği için susmayı tercih ettim. Yine de ortamdaki bu tuhaf gerginlik pek hoşuma gitmemişti.

Erika mahcup bir ifade takındı.

"Annem bir kraliyet üyesi olarak yetişti. Böyle kararlar alması kaçınılmaz. Fakat benim zaten bir nişanlım var."

Bunu duyunca gözlerim yuvalarından fırladı.

"Hadi canım!?"

Biraz ötede oturan Marie ise aniden ayağa fırladı ve elindeki bardağı yere düşürdü.

"Erika-sama... Sizin nişanlınız mı var?"

Marie'nin titreyen sesine karşılık, yanındaki Julius şaşkınlıkla durumu açıkladı.

"Erika çok uzun zaman önce Frazer hanedanının varisiyle nişanlandı."

"Ben bunu hiç duymamıştım!!"

"Şey, ben de söylenecek kadar önemli bir konu olduğunu düşünmemiştim."

"O anlamda söylemiyorum!"

Erika'nın nişanlı olmasına bu kadar şaşıran Marie'ye bakınca hem Julius hem de diğerleri kafasını kaşıdı. Ange ise Marie'yi ters ters süzdü.

"Neye bu kadar şaşırıyorsun? Erika-sama bir prenses. Bu yaşa gelmiş birinin nişanlısının olması gayet doğal."

Ange bu dünyanın gerçeklerinden, yani genel geçer kurallarından bahsederken Marie başını öne eğdi.

"Bu çok acımasızca."

Marie olduğu yere çökerken Carla ve Kyle ona yeni bir bardak getirdi. Benim de suratım asılmıştı.

"Yani, siyasi evlilik gibi bir şey mi?"

Erika'ya sorduğumda hafifçe onayladı. Ama yüzünde üzgün bir ifade yoktu. Marie'ye bakarken sanki 'ne yapalım, o da böyle biri işte' der gibi şefkatli gözlerle bakıyordu.

"Çeşitli sebeplerden ötürü Frazer hanedanına gelin gitmem kararlaştırıldı. Herhangi bir şikayetim de yok."

"Hadi be, olur mu öyle şey? Sevdiğin biri falan yok mu? Bak, o konuda sana yardım ederim."

Eski hayatımdaki yeğenim böyle bir mantık evliliğine kurban gidiyorsa, bir amca olarak buna dur demeliydim. Niyetim buydu ama Ange kolumu kavradı.

"Uzak dur bu işten. Hem söylentilere göre Elijah ile araları gayet iyiymiş."

"Elijah mı? O mu nişanlısı?"

"Elijah Rapha Frazer. Bir markinin varisidir. Raschel sınırındaki bölgeler ona emanet."

Ben yüzümü ekşitince Erika gülümsedi.

"Sorun yok. Ben bu durumu kabullendim."

"Kabullendin mi?"

Erika sol elini göğsüne koydu.

"Çünkü ben bir prensesim."

"—Sırf bu sebeple kabullenebiliyor musun?"

Nasıl gülümsediğini bir türlü anlayamıyordum. Erika da bunu fark etmiş olmalıydı ama konuyu uzatmaya niyeti yoktu.

"Bunu daha sonra konuşalım mı? Vakit epey geç oldu, dinlenelim artık. Yarından itibaren işimiz başımızdan aşkın olacak, değil mi?"

Erika'nın sözüyle herkes dağılıp istirahate çekildi.

Ertesi sabah.

Çadırdan çıktığımda dışarıda Hering ve diğerlerini buldum. Mia-chan, antrenman yapan Hering'i izliyordu.

"Şövalye-sama, Dük-sama uyandı."

Hering belden yukarısı çıplak bir şekilde kılıç sallıyordu. Mia-chan'dan aldığı havluyla terini silerek yanıma geldi.

"Epey erken kalkmışsın."

"Sen de sabah sabah kılıç mı sallıyorsun?"

"Günlük rutin."

Kısa konuşmamız bitince Mia-chan'ın yemek hazırlıklarına başladığını fark ettim. Başımı kaşıdım.

"Zahmet etmeseydin keşke. Siz burada misafirsiniz."

Bunu söyleyince Mia-chan önüme gelip ellerimi tuttu ve yüzünü yaklaştırdı.

"Hayır, lütfen yardım etmeme izin verin! Ben de sizinle birlikte maceraya atılmak istiyorum!"

"Ha, öyle mi?"

Şaşkınlıkla Hering ve Brave'e baktım, ikisi de kafasını iki yana sallıyordu.

"Mia böyle şeylere bayılır."

'Ele avuca sığmaz çünkü.'

Üçüncü oyunun başrol kızı, ikisine bakıp yanaklarını şişirdi.

"Ne olmuş yani? Mia da macera yaşayıp hazineler bulmak istiyor! He-hem... Şövalye-sama yanımda olduğu sürece korkmuyorum zaten."

Mia-chan kızararak başını öne eğdi ve alttan alttan Hering'e baktı. Hering bu manzaraya gülümsedi.

"Prensesimin saçının teline bile zarar gelmesine izin vermem."

Brave ise içerledi.

'Mia, peki ya ben? Ben de buradayım.'

Mia-chan aceleyle Brave'in gönlünü aldı.

"Tabii ki sana da güveniyorum, Bu-kun!"

'Bana Bu-kun demeyi bırak dememiş miydim?'

Sabah sabah neşeli bir tayfaydı doğrusu.

Hazırlıklarımızı tamamlayıp ormandan çıktıktan sonra, antik kalenin çökmüş duvarlarına ulaştık.

Vaktiyle dışarıdan gelecek düşmanları uzak tutmak için görkemli surları varmış herhalde.

Ancak şimdi çoğu yerle bir olmuştu.

Bitkilerle örtülmüş bu yıkıntılar, artık asli görevini yerine getirebilecek gibi durmuyordu.

Yere göz gezdirdim.

"Tatami taşları biraz açığa çıkmış. Kapı buradaydı galiba?"

Elinde mızrağıyla Greg yanıma yaklaştı.

Antik bir kalede savaşacağını öngördüğünden olsa gerek, bugün elinde boyu kısaltılmış bir kısa mızrak tutuyordu.

"Düşündüğümden daha genişmiş. Küçük bir yüzen adada olduğunu söylediklerinde, ben burayı bildiğin hisar sanmıştım."

Luxion kırmızı gözünü parlattı.

'—Efendi, antik kalenin altında da odalar tespit ettim. Yerin altına bir labirent hazırlanmış.'

"Düşman durumu ne?"

'Çok sayıda canavar tepkisi var. Güçlü bireyler de onaylandı ancak şu an itibarıyla boyun eğdirilemeyecek bir varlık bulunmuyor.'

Tam o flört simülasyonu oyununda oynadığım gibiydi.

Bu zindanı oyunda defalarca tam çözüm yaparak bitirmiştim.

Altın Elin Antik Kalesi, içinde devasa miktarda hazinenin uyuduğu bir zindandı.

Maddi sıkıntı çekmemek için oyunun erken safhalarında burayı temizlerdim.

Tek sorun, düşman sayısının çokluğu ve can sıkıcı olmalarıydı.

Bir de, biraz korkutucuydu.

Biz girişte beklerken, Ange yanına Livia ve Noel'i alarak öne atıldı.

Livia yanımdan geçerken mahcup bir ifadeyle gülümsedi.

Noel ise omuz silkse de, Ange'ye eşlik etmeye niyetli görünüyordu.

"Ange."

Ona seslenince durup arkasına döndü.

"Ne var? Beni durdurmaya çalışıyorsan boşuna uğraşma."

"Creare'yi yanınıza alabilirsiniz."

Adı anılan Creare, Ange ve diğerlerine yaklaşırken söylenmeye başladı.

'Efendi de yapay zekasını çok hor kullanıyor doğrusu. Sizinle olmak güzel, kızlar.'

Bunun üzerine Ange beni dik dik süzdü.

"İstemez. Biz bize yeteriz."

Yardım istemediğini belirten Ange'ye karşı, ortağım Luxion'u elimle kavradım.

"Benim yanımda Luxion var. Böylece şartlar eşitlenmiş olur, değil mi?"

"—Sen..."

Benimle gerçekten rekabet etmek istiyor gibiydi, ben de meydan okumasını kabul ettim.

Eğer istediği buysa, ben de elimi korkak alıştırmam.

"Yenildiğinde bir bahane uydurmak istersen Creare'yi geri alabilirim?"

Sırıtarak onu kışkırttığımda, Ange önce sinirlendi, ardından yüzü yumuşadı ve hafifçe güldü.

"Asıl sen Creare'yi bize ödünç verdiğine pişman olacaksın. Kaybettiğinde ne gibi bahaneler sıralayacağını şimdiden merak ediyorum."

Bu manzarayı gören Noel, elini başına koyup gökyüzüne baktı.

"İkiniz de çok eğleniyor gibisiniz, imrendim doğrusu~"

Livia ise kıkırdıyordu.

"İkiniz de amma enerjiksiniz."

Ange ve grubu önden ilerlerken, Creare de arkalarından süzüldü.

'Kızlar bekleyin beni!'

Üç kız ve bir makineyi uğurlayıp hafifçe iç çekerken, bu sefer Marie ve ekibi fırladı.

"Kyle, Carla! Hazineleri biz silip süpüreceğiz!"

Marie'nin peşinden giden Kyle ve Carla'nın yüzünde ciddi bir ifade vardı.

"Emredersiniz!"

"Marie-sama, elimizden geleni yapalım!"

Marie ve yanındaki ikili antik kaleye dalınca, Brad sersem bir ses çıkardı.

"Ha? Peki ya biz?"

Beş Aptal, Marie'nin hareketine şaşırıp kalmışlardı; anlaşılan o ki arkada bırakılmışlardı.

Gerçekten acınası tiplerdi.

Heykel gibi kalan o beşliyi bir kenara bırakan Jake ve grubu da harekete geçti.

"Are, Oscar! Biz de antik kaleyi keşfe başlıyoruz. Hazineleri bulup krallığın üst kademelerine ne kadar yetenekli olduğumu kanıtlayacağım."

Are-chan, Jake'in hemen arkasından geliyordu.

"Peki, Jake-dono."

Gülümseyen, dünya tatlısı görünüşünün aksine, kuşanmış olduğu tüm ekipmanlar iyice yıpranmış ve kullanılmıştı.

Tam bir maceracı havası veriyordu.

Oscar ise bana el salladı.

"Biz gidiyoruz, abi!"

Böyle içten bir gülümsemeyle karşılaşınca, ablamın nasıl olup da bu kadar temiz bir genci parmağında oynattığını düşünüp üzülüyordum.

Bu yüzden Oscar'a seslendim.

"—Sakın yaralanma."

Arkama dönüp Hering ve diğerlerine baktım.

"Siz ne yapacaksınız?"

Hering, Mia ve Erika'ya bakıp omuz silkti.

"Prenseslere dadılık yapmamız gerektiği için arkadan yavaş yavaş geleceğiz."

Bunu duyan Mia hoşnutsuz görünüyordu.

"Aman ya~ Şövalye-sama, biz de hep beraber hazine bulalım işte~"

Söylenen Mia-chan karşısında Hering'in yüzü asıldı. Muhtemelen Mia-chan'ın sağlığını düşündüğü için böyle yapıyordu ama kızcağız belli ki herkesle beraber hazine avına çıkmak istiyordu.

Erika, Mia-chan'ı yatıştırdı.

"Önden gidenlerin hepsi maceracı olarak eğitim almış kişiler. Biz onlara sadece ayak bağı oluruz."

"Üf, Erika-sama öyle diyorsa öyledir."

İkna olmuş göründüğü için Hering'e emanet ettim.

"O zaman Erika-sama ve diğerleri sana emanet. Onlar bizim kıymetli prenseslerimiz, eğer bir yerlerine zarar gelirse canını yakarım."

Hering ise tuhaf bir ifadeyle karşılık verdi.

"Öyleyse neden onları böyle bir yere getirdin ki?"

—Yani, haklıydı aslında.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.