Bir Hayran ve Tehlikeli Teklif

Kraliyet Başkenti’ndeki Redgrave malikanesi...

Beni karşılayan kişi, her nedense Vince-san —yani Anjel’in babası olan Dük hazretleriydi.

"Hoş geldin. Geleceğini duyunca alelacele buraya koştum."

"Ha, anlıyorum."

Duyduğuma göre Gilbert-san nöbetleşe kendi bölgesine dönmüştü ama koca Dük, sırf benimle görüşmek için ta buralara mı gelmişti? Buna inanmak biraz güçtü.

Anjel’in babası, misafir odasına bir konuk getirmişti. Önceden haberim vardı ama o şahıs gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

"Şey, bu beyefendi kim?"

"Seni mutlaka tanıştırmak istediğim bir adam."

Anjel’in babasının getirdiği kişi, önümde saygıyla eğildi.

"Sizinle tanıştığıma memnun oldum, Dük Bartfalt. Ben Kont Dominique Fou Mottley."

Eğer orta adı "Fou" ise, bu onun bölge yöneten bir soylu olduğu anlamına geliyordu. Kont unvanına sahip olduğuna göre, bölgesi de epey geniş olmalıydı.

Fakat Kont Mottley, her açıdan otuzlu yaşlarında görünüyordu. İpeksi sarı saçlarının uçları dışa doğru kıvrılmıştı; sakalları ise öyle bakımlıydı ki en ufak bir paspallık yoktu. Vücudu diriydi; dışarıdan bakınca işinin ehli, yakışıklı bir adam izlenimi veriyordu.

Anjel’in babası onu neden getirdiğini açıkladı.

"Kont Mottley ile eski bir hukukumuz vardır. Kendisi yüzen adalara hükmeden bir konttur ve sınırları koruyan kişilerden biridir."

"Sınırları mı?"

Kont Mottley’e baktığımda gülümsediğini gördüm.

"Sadece ailem değil, uçbeyi önderliğinde diğer bölge soylularıyla birlikte ortaklaşa koruyoruz. Bu yüzden eski düklükle olan savaşta Dük hazretlerinin emrine amade olamadım, büyük bir pişmanlık duyuyorum."

"Ö-öyle mi?"

Epey ağzı laf yapan biriydi. O zamanlar benim hakkımdaki değerlendirmeler çöpün de altındaydı —öyle demesek bile epey düşüktü yani. Kendi rızasıyla benim emrime girmek isteyecek bir aptal herhalde yoktu.

Ancak Anjel’in babası söze girdi:

"Kont Mottley senin büyük bir hayranın."

"—Ha?"

Şaşkınlıkla Kont Mottley’e baktığımda, ellerimi iki eliyle kavrayıp sertçe yukarı aşağı sallamaya başladı.

"Dük Bartfalt’ın başarılarını duyduğumda sanki yeniden doğmuş gibi hissettim. Geçen yılki düello meselesinden beri gözüm üzerinizdeydi ama açıkçası bu kadar büyük işler başaracağınızı tahmin etmemiştim."

"B-büyük işler mi?!"

Neler yapmış olabileceğimi düşünürken, Kont Mottley sinsice sırıttı.

"Krallığın o boktan adetlerini yerle bir ettiniz."

"Ah, evet."

Bu adam da mı acaba akademideki kızlardan bir zarar görmüştü? Görünüşe bakılırsa tahminim isabetliydi.

"Bizim ailemiz babamın zamanında Kontluğa yükseldi ama ben akademideyken henüz bir Vikont ailesiydik. Evlendiğim kadın korkunç biriydi."

"B-buna ne denir bilemedim."

Muhtemelen hala acısını çekiyordu. Ancak tahminim yine boşa çıktı.

"Gerçekten berbat bir kadındı. Daha çocuklarımız doğmadan etrafını bir sürü metresle doldurmuştu. Kimin çocuğunu doğurmayı planlıyordu acaba? —Fakat Dük Bartfalt, siz düklüğü yerle bir ederken bu kokuşmuş adetleri de paramparça ettiniz! Teşekkür ederim. Gerçekten çok teşekkür ederim!"

"Ha? Ne?!"

Ben şaşkınlık içindeyken Anjel’in babası detayları anlattı.

"Kont Mottley, sadakatsizlik sebebiyle karısından boşandı."

"Ha?! Boşandı mı?!"

Soylu toplumunda evlilik, aileler arası bağ demekti. Kişisel duygularla öyle kafana göre boşanamazdın; üstelik krallık şimdiye kadar sadakatsizlik durumunda bile boşanmayı kabul etmiyordu. Görünüşe göre bu artık mümkün hale gelince Kont Mottley hemen boşanmıştı.

"Dük Redgrave’e de minnettarım. Yeni eşim konusunda size nasıl teşekkür etsem azdır."

Eşi mi?

Ben kafamı yana eğmiş bakarken, Kont Mottley şimdiki karısından bahsetti.

"Yeniden evlendim. Kendisi uzun yıllardır yanımda beni destekleyen bir kadındı ama hizmetçi olduğu için statü meselesi sorun oluyordu. Ben de Dük Redgrave’den yardım istedim."

Sözün devamını Anjel’in babası getirdi.

"Hanımefendiyi önce bizimle bağlantılı bir şövalye ailesine evlatlık verdik, ardından bir Vikont ailesine geçişini sağladık. Gerekli eğitimi aldıktan sonra da Kont Mottley ile evlenmesini uygun gördük."

—Bu resmen özgeçmiş aklama değil mi ya?

Yani Kont Mottley, soylu olmayan bir kadınla evlenebilmek için Anjel’in babasına güvenip soyluluk statüsü mü satın almıştı? Hayır, satın almasa bile bir takas mı yapmışlardı?

Ben bunları düşünürken Kont Mottley konuyu değiştirdi.

"İkinizin de hakkını ödeyemem. Neyse, Dük Bartfalt’ın başkentteki faaliyetlerini de duydum. Bir gecede başkenti kontrolünüz altına almışsınız. Tek bir nesilde Dük seviyesine tırmanan bir kahraman gerçekten bambaşka oluyor."

"Yok, o aslında..."

Benim değil de Luxion sayesinde oldu diyebilsem çok rahatlayacaktım.

Geçiştirip "Herkesin yardımı sayesinde oldu" diyecekken Kont Mottley sözümü kesti.

"Yine de biraz yumuşak davranmışsınız. Ben olsaydım başkentte biraz daha fazla hasar çıkmasına göz yumardım."

"—Sen ne diyorsun?"

Ben şaşkınlığımı gizleyemezken Kont Mottley afallamış gibi göründü. Anjel’in babası hemen elini omzuma koydu.

"Kusura bakma. Mevkisi çok hızlı yükseldiği için bazı şeyler daha yerine oturmadı."

Bunu duyan Kont Mottley birkaç kez başını sallayıp gülümsedi.

"Ani yükselişin getirdiği yan etkiler diyelim. Hatta buna gıpta edilecek bir dert bile denebilir."

İkisi gülümseyerek sohbet ederken, ben Luxion’a durumu teyit etmesi için bir işaret çaktım. Luxion, ikisinin konuşmasından ne kastettiklerini hemen deşifre etti.

'Dominique, efendimin Redgrave ailesiyle işbirliği yapıp krallığa isyan çıkarma niyetinde olduğunu düşünüyordu. Efendimin hiçbir şeyden haberi olmaması onu şüphelendirmiş olmalı.'

—Demek mesele buydu.

O sırada Kont Mottley doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Dük Bartfalt, beraber başkenti yakmaya ne dersiniz?"

"—Hiç komik olmayan bir şaka."

"Şaka mı? Siz de bir bölge soylusuysanız bunu anlamış olmanız gerekmez mi? Krallık yıllardır bize düşman gözüyle bakıp bizi ezdi. Bunun bedelini ödemeleri gerekmez mi?"

Kont Mottley’in gözleri beni tartar gibiydi —ama aynı zamanda son derece ciddi bakıyordu. Başkenti gerçekten bir ateş denizine çevirmek istediği her halinden belliydi.

Anjel’in babası bu noktada araya girip onu durdurdu.

"Kont Mottley, çok acele etme. Daha temkinli bir tavır takınman iyi olur."

"Affedersiniz. Görünüşe göre hayran olduğum kahraman beyefendiyle karşılaşınca biraz heyecanıma yenik düştüm."

Kont Mottley gittikten sonra Anjel’in babasıyla baş başa kaldık. Anjel’in babası gülüyordu.

"Kont Mottley, sınırda savaşan soylulara has o sert mizaçlı ve radikal taraflara sahiptir. Bu seferlik benim hatırıma onu affetmeni rica ediyorum."

"—Siz, gerçekten krallıkla bir savaşa mı girmeyi planlıyorsunuz?"

Doğrudan sorunca Anjel’in babasının yüzündeki gülümseme hiç bozulmadı.

"Anjel ile kavga etmişsiniz sanırım. O kız da ne yapıyor böyle?"

Anlaşılan Anjel ile aramızın bozuk olduğunu çoktan öğrenmişti.

"Lütfen cevap verin. Eğer niyetiniz ciddiyse, sizi durdururum."

Bunu söylediğimde Anjel’in babasının —Vince-san’ın sesi biraz daha kalınlaştı.

"Krallığı bu şekilde zorla ayakta tutmaya devam etsek bile, er ya da geç hoşnutsuzluk patlak verecek. Hal böyleyken, kurban sayısını kendi ellerimizle en aza indirmek istememiz sence kibir mi sayılır?"

"Hoşnutsuzluk mu?"

"Kont Motley'yi gördün, değil mi? Onun gibi ezilen yerel soylular Krallığa karşı büyük bir öfke besliyor. Son zamanlarda durum biraz değişmeye başladı ama sırf bu yüzden onları affedin desek, sence bizi uysalca dinleyeceklerini mi sanıyorsun?"

"Bu..."

Krallık tarafından ezilen yerel soyluların öfkesi, sadece durum biraz değişti diye dinecek türden değildi. Aksine, zayıflamış olan Krallıktan intikam almayı düşünen pek çok soylu vardı.

Demek öyle... Kont Motley'yi yanına alıp gelmesinin sebebi, bana yerel soyluların bu konuda ne kadar ciddi olduğunu göstermekti.

"Bu gerekli bir fedakarlık. Eğer bu şekilde düzensizce isyan çıkarırlarsa, diğer ülkelere açık vermiş oluruz ve Holfort Krallığı parçalanır. Ne pahasına olursa olsun bundan kaçınmalıyız."

Vince-san elini omzuma koydu.

"Senden beklentim büyük. Sahip olduğun Kayıp Eşya'nın gücüyle dökülecek kanı asgaride tutabiliriz. Ayrıca Anjel ile bizzat ben sert bir şekilde konuşacağım."

—Anjel bunca zamandır sürekli böyle pazarlıkların içinde miydi?

Redgrave hanesinin malikanesinden öğrenci yurdundaki odama döndüğümde, yatağa uzanıp tavana bakmaya başladım.

"Madem bir isyan çıkacak, bari zayiat en azı olsun, ha?"

Yanımda süzülen Luxion, Vince-san'ın teklifi hakkında yorum yaptı.

'Bunun etkili olacağı kesin ancak Redgrave hanesi kraliyet ailesinin bir koludur. Onlardan haz etmeyen pek çok soylu olacaktır. Hatta işler ters giderse Redgrave hanesi, kraliyet ailesiyle birlikte yok olup gider.'

Yerel soyluların gözünde Redgrave hanesi de kraliyet kanı taşıyan nefretlik bir düşmandı.

Redgrave hanesinin varlığını sürdürebilmesi için en öne geçip yeni bir devlet kurmaktan başka çaresi kalmamıştı.

"Keşke kraliyet ailesini bu şekilde korumaya devam etselerdi."

'Bu bir hırs meselesi. Hem Vince hem de Gilbert tahtı gözlüyor.'

"Anlayamıyorum doğrusu."

'Asıl niyetleri kendi ülkelerine sahip olmak olsa da, isyanın yaratacağı yıkımı azaltabilecekleri de bir gerçek. Ne de olsa efendim, yerel soylular için de bir kahramansınız.'

"Şu berbat evlilikten kurtuldukları için mi?"

'O da bir etken kuşkusuz, ancak Krallığa karşı pervasızca kafa tutan duruşunuz, onların gözünde tam da bekledikleri kahraman profiline uyuyor.'

"Pek de küçük bir kahramanmışım."

'Angelica ile evlenmek demek, Dük Redgrave hanesiyle el sıkışmak demektir. Bu dünyada birey ile hane kavramları henüz birbirinden tamamen kopabilmiş değil.'

Bireylerin kolayca öldüğü çağlarda, "hane" kavramının çok önemli olduğunu duymuşumdur.

Ölüm o kadar sıradan bir şeydir ki, asıl geride bırakılması gereken şey hanenin ismi ve soyudur.

Bireyin değerli görüldüğü bir dünya ne kadar da muazzam bir yerdi oysa.

Böyle bir mutluluğu bilen benimle, sadece bu dünyayı tanıyan Anjel'in değer yargılarının farklı olması son derece doğaldı.

"Peki, senin fikrin ne?"

'Efendim?'

"Zayiat vermeden Krallığı bir arada tutmanın yolu. Mümkün olduğunca kan dökülmesini engelleyecek bir yöntem var mı?"

Acaba yapay zeka nasıl bir cevap verecekti?

Kendi adıma, her şeyi kurtarabilecek sıra dışı ve dahiyane bir çözüm sunmasını umuyordum.

'Eğer efendim derhal kraliyet başkentini kontrolü altına alırsa, çevredeki derebeyleri anında taraf değiştirip silah bırakacaktır. Dominic gibi size hayranlık duyan soylular başkentte toplanır ve yeni bir devlet kurulursa, can kaybı asgari düzeyde kalır.'

—Luxion'dan bir şey beklediğim için tam bir aptalım.

"Yani demek istediğin..."

'Efendim kral olursa sorun çözülür.'

"Seni gidi piç kurusu, böyle bir yöntemi reddediyorum."

Ben ve kral olmak? Başkalarını bilmem ama ben kral olmaya can atan biri değilim.

Hâlâ tek dileğim; taşrada bir köşeye çekilip huzur dolu, sakin bir hayat sürmek.

'Ama bu şekilde kayıpları en aza indirebiliriz?'

"Senin gücünü kullanarak hükmetmekten bahsediyorsan, bunun Redgrave hanesinden ne farkı kalır? Ah, ah... Sana danışmakla büyük hata ettim."

İşe yaramaz olduğunu söylediğimde Luxion yüzüme iyice yaklaştı.

'Kendi başına bir çözüm yolu bulamayıp cevabı benden isteyen sizdiniz efendim, yanılıyor muyum?'

"Tamam işte, sana danıştığım için hatalı olduğumu kabul ettim ya!"

Zaten Luxion'un umurunda bile değildi Holfort Krallığı'nın yıkılması.

Hatta "yeni insan türünün" kurduğu bu devletlerin yok olup gitmesi işine bile gelirdi.

Ne zaman böyle çetrefilli bir mesele çısa, hep "Hepsini yok etsek?" tadında şeyler söylüyordu.

"Birine danışmam lazım. Ama bu konularda en iyi olan Anjel'e bu sefer güvenemem."

'Zaten normalde ona gereğinden fazla güveniyorsunuz.'

"Kes sesini."

Tavana bakarken kime danışabileceğimi tarttım.

Zihnimde pek çok yüz belirdi ve sonunda birinde karar kıldım.

Benimle aynı kaderi paylaşan bir adam vardı.

Öğrenci yurdunun yakınındaki çiçeklik...

Orada çiçekleri sulayan Hering, anlattıklarımı dinlerken ne benle dalga geçti ne de güldü.

Sadece yüzünde düşünceli, ciddi bir ifade vardı.

"Değer yargıları meselesi zordur. Ben de bu dünyaya reenkarnasyon olduğumdan beri bu konuda çok kafa yordum."

"Sen de mi sorun yaşadın?"

"Sonuçta eski hayatımın anılarına sahibim."

Hering karanlık bir ifadeyle hafifçe iç çekip gökyüzüne baktı.

"Şövalye olduktan sonra beni savaşlara gönderdiler."

"Anlıyorum."

Hering'in tavrından savaşta neler yaptığını tahmin etmek zor değildi.

Bir şövalyenin veya soylunun savaştan kaçmasına asla izin verilmezdi.

Bunu yaparsa onuru ve mevkisi yerle bir olurdu.

Savaşmak en büyük onurdur; bu dünyanın kuralı buydu.

Ve savaş meydanında ne kadar çok insan öldürürsen o kadar büyük bir kahraman olurdun.

Gerek benim gerekse Hering'in "kahraman" diye anılmaktan hoşlanmama sebebimiz tam olarak buydu.

Bu unvan, aslında ne kadar çok can aldığının kanıtıydı.

Hering de ne hissettiğimi anlamış olacak ki başını kaşıyarak beni teselli etmeye çalıştı.

"İkimiz de zorlanıyoruz. Keşke eski hayatımın anıları olmasaydı diyeceğim ama... O zaman da Mia'yı fark edemezdim."

Eski hayatımın anıları olmasaydı belki bu kadar dertlenmezdim ama şu an hayattaysam bunu o bilgilere borçluydum.

Hering için de durum aynıydı; o bilgiler sayesinde Mia-chan ile tanışabilmişti.

"Ben de eski hayatımı hatırlamasaydım muhtemelen çoktan ölmüş olurdum."

Zola tarafından satılmaya çalışıldığımı düşünürsek, eski hayatımın anılarıyla reenkarne olmak doğru seçimdi.

Hering mahcup bir tavırla gülümsedi.

"Senin de başın dertten kurtulmuyor."

"İyi ki varsın Hering. Bu tarz dertleri o Beş Aptal'a anlatamazdım."

"Marie var ya?"

Doğru, Marie de bizim gibi bir reenkarneydi.

Ancak aramızda kesin bir fark vardı.

"O savaşta kimseyi öldürmedi."

"...Haklısın. Öyleyse ona danışamazsın. Ama zaten onun hep öyle kalmasını isterim."

Hering uzaklara bakınca ben de hafifçe başımı salladım.

Marie ve savaşta kahramanlık yapmak mı? Hiç ona göre değil.

Hering elini çenesine koyup düşünmeye başladı.

"İmparatorluk'ta olsaydık İmparator'a danışabilirdik."

"İmparator Hazretlerine mi? Sen de amma samimisin adamla."

Sanki sıradan biriymiş gibi İmparator'a danışmaktan bahsetmesine şaşırınca, Hering hafifçe telaşlandı.

"Söylememiş miydim? Bizim İmparator... Mia'nın babası da bir reenkarne."

"Hadi canım, ciddi misin?!"

Reenkarne olanların sayısı biraz fazla değil mi? Ben kendi kendime şaşkınlık yaşarken Hering sağ elini yüzüne koydu.

"Gürültücü bir moruktur ama böyle zamanlarda işe yarar. Boşuna yaşlanmadı sonuçta. Hayat tecrübesi bol bir reenkarne varsa ona danışmakta sakınca yok."

Kararsızlık içindeki Hering’e bakarken aklıma biri geldi.

— Erika.

Hemen Erika'nın yanına gittim.

Hafta içi olduğu için etrafı kalabalık bir hayran kitlesiyle çevriliydi ancak ben yaklaştığımda durumu anlayıp nazikçe uzaklaştılar.

Erika'yı hemen çay odasına davet ettim ve baş başa kaldığımızda durumu anlattım.

Erika anlattıklarımı dinledikten sonra:

"Yani amcacığım, Angelica-san ile aranızdaki değer yargısı farklılıkları yüzünden dertlisiniz, öyle mi?"

"Öyle."

Yeğenime aşk meşşk konularında danışıyor olmak beni utandırıyordu ama danışabileceğim kişi sayısı kısıtlı olduğundan ona sığınmaktan başka çarem yoktu.

Yanımda süzülen Luxion, bu mahcubiyetimi fırsat bilip araya girdi.

'Amcası olsanız da hayat tecrübesi bakımından Erika-sama sizden üstün sonuçta.'

"Sen şu efendine birazcık olsun saygı duymayı düşünemez misin? Bana azıcık kibar olsan ben de sana karşı kendime çeki düzen vereceğim."

'Kalsın, istemez.'

Luxion’un nezaketimi gerekiz bulduğunu açıkça söylemesi üzerine Erika kıkırdayarak güldü.

"Amcacığım, siz ve Luxion her zamanki gibi çok yakınsınız."

İşte bir yanlış anlaşılma kurbanı daha.

"Erika, sen bu herifin ağzının bozukluğunu henüz idrak edemedin galiba?"

"İçinden geleni özgürce söyleyebildiğiniz bir ilişki değerlidir amca. Her neyse, demek Angelica-san’a gerçekten çok değer veriyorsunuz."

Gülümseyen Erika, yaşından beklenmeyecek bir olgunluğa ve kuşatıcılığa sahipti.

Bakışlarımı ondan kaçırdım.

"Pek çok şey yaşandı işte."

"Orada dürüstçe onu sevdiğinizi söylemeliydiniz. Amca, siz gerçek hislerini pek dile getirmeyen bir tipsiniz."

"Gerçek hisler mi? Ben her zaman dürüstümdür. Aklıma geleni hemen pat diye söylerim, o yüzden de çevremdekiler benden haz etmez."

Ben böyle gülerek karşılık verince Erika bana gülümseyerek bakmaya devam etti.

O gözlerin kalbimin derinliklerini dikizlediğini hissedince gözlerimi iyice kaçırdım.

Erika bu çocuksu tavrımı yargılamadan çözüm yolunu anlatmaya başladı.

"Eğer Angelica-san ile birlikte olmak istiyorsanız, ona nazik davranmak tam tersi etki yaratacaktır."

"Ha?"

Başımı kaldırıp Erika'ya baktığımda, yüzündeki gülümsemenin silindiğini ve ciddi bir ifade takındığını gördüm.

"Angelica-san sizi desteklemek istiyor. Hayır, yanınızda durup birlikte bir şeyler başarmak istiyor sanırım."

"Anje mi?"

"Amca, unuttunuz mu? Angelica-san normal şartlarda Holfort Krallığı'nın kraliçesi olacak kadındı."

Anje aslında Julius ile nişanlıydı ve bir aksilik olmasaydı günün birinde kraliçe olacaktı. Bunu biliyordum, hiç unutmamıştım.

"Unutmadım canım."

"O halde henüz durumu kavrayamamışsınız. Angelica-san bir ülkenin kraliçesi olmak üzere yetiştirilmiş bir yetenek abidesidir. Gururu da oldukça yüksektir. Bu yüzden sadece korunup kollanmaya dayanamıyor."

Sadece korunmak ağırına gidiyor demek...

Doğru, daha önce buna benzer bir şeyler söylemişti.

Sıkıştığında hemen Luxion’un gücünü kullanıp kolaya kaçan benimle kıyaslanınca, düşünce yapısı en başından beri çok farklıydı.

"Yanyana gelip aynı şeye bakmak, hissetmek, güvenmek, güvenilmek ve birbirinize destek olmak istiyor. Ama amca, siz her şeyi tek başınıza halledebiliyorsunuz."

"Pek de tek başıma sayılmaz..."

Bahane üretmeye çalıştım ama Erika gülümseyerek başını hafifçe yana eğdi.

"Size barışmanız için çok özel bir yöntem öğreteceğim."

Randevunun üzerinden birkaç gün geçmişti, okul çıkışıydı.

Koridorda yürüyen Anje'nin elinden Livia tutuyordu.

Pek hevesli olmayan Anje'yi, Livia zorla sürüklüyordu.

"Anje, çoktan başladı bile!"

"Sakin ol Livia. İşlerimi bitirince geleceğim zaten."

"Olmaz. Yine böyle yaparak Leon-san'dan uzak durmaya ve katılmamaya çalışıyorsunuz, değil mi?"

İşlerini bahane ederek toplantıya katılmamaya çalıştığını Livia hemen anlamıştı.

Zorda kalan Anje, katılmak istememesinin gerçek sebebini açıkladı.

"Leon’un yüzüne nasıl bakarım? Ondan daha fazla nefret edilmek istemiyorum."

"O zaman daha da çok Leon-san ile görüşmeniz lazım! Herkes çoktan toplanmış olmalı."

Böylece Livia tarafından çekilerek hedeflenen sınıfa vardılar.

Normalde kullanılan sınıf, öğrencilerin dağılmış olması sebebiyle sessiz olması gerekirken... pek öyle değildi.

Sınıfın içinden Leon'un bağırtıları geliyordu.

"Olmaz diyorum size be!"

İçeriden koridora kadar taşan pek çok ses duyulunca, Anje ve Livia birbirlerine bakıp şaşırdılar.

"Bu neyin toplantısı böyle? Livia, sen biliyorsun değil mi?"

"Hayır, Leon-san sadece Anje ile barışmak için olduğunu söyledi."

"Ba-Barışmak mı?"

Leon'un barışmak istemesi Anje için harika bir haberdi.

Ancak sınıfın içinden Leon'un çığlıkları yükselmeye devam ediyordu.

"Gidin! Gidin artık! Yalvarıyorum size!"

Birilerine gitmeleri için çaresizce bağırıyordu ama içeriden reddeden sesler geliyordu.

Kapının önünde dikilen Anje, cesaretini toplayıp elini uzattı.

Kapıyı hafifçe aralayıp içeriye göz attığında, her zamanki ekibin orada olduğunu gördü.

'Noelle gelmiş. Hm? Şuradakiler Prens Jake ve yanındakiler mi? İmparatorluk'tan gelen değişim öğrencileri de burada. Hatta Prenses Erika bile mi?!'

Basamaklı sınıftaki kürsüde duran Leon, avuçlarıyla masaya vurup duruyordu.

Leon'un hemen önünde ise Marie'nin başını çektiği o beşli duruyordu.

Tuhaf bir şekilde Leon, Marie ve diğerlerine yalvarıyordu.

"Sizi çağırmadım diyorum! Yalvarıyorum gidin artık! İsterseniz para da vereceğim!"

Leon para teklif edip gitmelerini istemesine rağmen Marie ve ekibi yerinden bile kıpırdamıyordu. Normalde parayı alıp çoktan toz olmaları gerekirdi.

Marie, Leon'a isyan etti.

"Sırf kendiniz güzelce eğlenmeyi planlıyorsunuz değil mi?! Buna izin vermem. Buna asla izin vermeyeceğim işte!!"

Kürsüye yapışmış Marie'nin arkasında, gözleri kanlanmış bir Julius duruyordu.

"Leon, biz dost değil miyiz? O yüzden bizi de götür!"

"Seninle ne zaman dost olduk lan ben?"

"Şimdi!"

"Uslu uslu gidin evinize!"

Sadece Julius da değildi. Üstüne bir de Jilk araya girdi.

"Leon-kun, biz senin astlarınız. Bize güvenmemen biraz ayıp olmuyor mu?"

"Güvenmek istemediğim için götürmüyorum diye bir ihtimal aklına gelmiyor mu hiç? Defolun."

Brad, Jilk’i iterek öne çıktı ve kendisini de götürmesi için baskı yapmaya başladı.

"O zaman sıra bende değil mi? Büyü konusunda usta olan benim gibi birinin eksikliği hissedilecektir. Hadi, beni de götüreceğine söz ver!"

"İstemez kardeşim! Git de aynaya falan bak hadi."

Brad de reddedilince bu sefer Greg kaba kuvvetle onu kenara itti.

"Burada iş bana düşer Leon! Diğerlerinin aksine tecrübeli ve güvenilir bir adama ihtiyacın olmalı. Bana güven!"

"Yürü git be kas yığını."

"Hehe, beni övdüğüne göre beni de götürüyorsun demek?"

"—Kusura bakma ama... Siktir git lütfen."

Leon’un enerjisi giderek tükeniyordu.

Poz veren Greg’i tekmeleyerek kenara fırlatan Chris, Leon’a kendisini de aralarına alması için yalvarmaya başladı.

"Leon, ben işine yararım. Cumhuriyet’te benimle birlikte maceralara atıldın, değil mi? Sen ve ben artık kader birliği yapmış bir partiyiz. Yani birbirimize canımızı emanet ettiğimiz yoldaşlarız. Lütfen bu macera yolculuğuna beni de dahil et—"

Chris sözünü bitiremeden Angelica fırladı.

Chris’i sertçe itti.

"Macera yolculuğu mu dedin!?"

"—Guehh!?"

Kenara itilen Chris inleyerek yere kapaklandı ama şu an onunla ilgilenecek vakit yoktu.

Heyecandan gözü dönmüş Angelica’yı gören Leon, hafifçe geri çekildi.

"Ş-Şey, evet. Aslında bir hazine avına çıkayım diyordum, bugün de plan yapacaktım."

Dikkatli bakınca, kara tahtaya incelikle hazırlanmış bir haritanın asılı olduğu görülüyordu.

Anlaşılan Leon tam plan yapmaya niyetlenmişti ama haberi alan Marie ve tayfası damlayınca işler sarpa sarmıştı.

Angelica; Julius ve Marie’yi itip kakarak Leon’un dibine kadar sokuldu.

"Beni çağırdığına göre, beni de götürmeye niyetin var demektir, değil mi?"

Burun buruna gelecek kadar yakınlaşmışlardı.

Leon utancından kızarıyordu ama Angelica’nın yüzü maceranın verdiği heyecandan kıpkırmızıydı.

Leon hafifçe geriye çekilip araya mesafe koyduktan sonra boğazını temizleyerek planı anlatmaya başladı.

"Tabii ki Angelica, senin de yardımını almayı planlıyorum. Bu sefer Einhorn’u çıkaracağım ve hazinenin olduğu yüzen adaya gideceğiz."

Leon, duvara asılı haritaya yumruğuyla birkaç kez hafifçe vurduğunda Angelica da tahtaya yaklaşıp haritayı yutacakmış gibi yakından incelemeye başladı.

"Ne kadar da detaylı bir harita. Kağıdı da yeni. Gerçek mi bu?"

"Şüphen olmasın. Haritayı Luxion hazırladı."

Leon, Luxion’a bakınca Angelica’nın bakışları da o yöne kaydı.

Luxion, selam verircesine kırmızı lensini hafifçe aşağı yukarı oynattı.

'Evet. Eski bir haritayı daha okunaklı ve güzel hale getirdim.'

"Sen gerçekten de her şeyi yapabiliyorsun."

Angelica hayran kalsa da bakışlarını hemen haritaya geri çevirdi.

"Bir bina mı? Yoksa antik bir kale mi?"

O kendi kendine mırıldanırken, her nasılsa Marie sohbete dalıverdi.

"Yıkılmış antik bir kale zindanı o! İçeride bir sürü büyü taşı ve hazine var. Eğer orayı tam çözümle bitirirsek, bir gecede zengin olup bu sefil hayata veda ederiz. Böylece abim— yani Leon’a yaltaklanmak zorunda da kalmam!"

Heyecanla konuşan Marie’yi duyan Julius ve diğerleri daha da şevke geldi.

"Yani bu, Marie’nin Leon ile geçireceği vaktin azalacağı anlamına geliyor. Hem hazineyi buluruz hem de Marie ile baş başa kalacak vakit yaratırız. Böyle muhteşem bir maceraya katılmamak... Buna dayanamam!"

Marie ve tayfası sanki hazineyi şimdiden ele geçirmişler gibi konuşuyorlardı.

Bu durum Angelica’nın sinirini bozsa da onları görmezden gelip Leon’a döndü.

"Ben de geliyorum. Ne zaman? Ne zaman yola çıkıyoruz?"

Leon ile aralarındaki gerginliği tamamen unutmuş, resmen adama yapışmıştı.

Leon’un koluna girmiş, ona sarılıyordu.

Leon, bu yakınlık karşısında ne yapacağını şaşırmış, iyice köşeye sıkışmıştı.

"İşte o yüzden bugün toplanıp plan yapalım demiştim ama... Gereksiz bir sürü tip de araya kaynadı."

Leon’un bakışları Marie’lerin dışında orada toplanan Jake ve grubuna kaydı.

Kısa boylu Jake, kollarını kavuşturmuş ukala bir tavırla sırıtıyordu.

"Böyle heyecan verici bir macera duyup da katılmayan biri soylu sayılmaz. Are, sen de geliyorsun değil mi?"

"Bir soylu için bu gayet doğal!" diyerek havalı bir ifade takındıktan sonra arkasında duran Are’ye döndü.

'Ah, anladım. Kadına kendi gücünü mü kanıtlamak istiyor? Prens Jake macera konusuna çok ciddiyetsiz yaklaşıyor, olmaz böyle.'

Angelica’nın gözünde Jake’in değeri bir değil, en az iki basamak birden düştü.

Jake’in kendisine bakması üzerine Are, ellerini birleştirip rica dolu bir ifade takındı.

"Katılmama izin verirseniz çok mutlu olurum."

"Fufu, bana bırak. Dük Bartfort, biz de katılıyoruz."

Sanki olay bitmiş gibi konuşan Jake’e, Leon buz gibi bakışlar fırlattı.

"Siz daha birinci sınıfsınız. Bir işe yaramazsınız, okulda kalın."

Leon böyle deyince başta Julius olmak üzere "Beş Aptal", Jake’i yuhalamaya başladı.

"Aynen, siz evinize dönün!"

"Ne dediniz!? Sizi miras hakkı elinden alınmış işe yaramazlar sizi!"

Bir anda kardeş kavgası patlak vermişti.

Leon derin bir iç çekti.

"Julius, siz de dönebilirsiniz."

"Leon, böyle soğuk davranma! Arkadaş değil miyiz!?"

"Bırak! Bacağıma yapışmayı kes!"

Sınıfın içi bağırış çağırışla inlerken, o adamın ağzını açmasıyla bir anda sessizlik çöktü.

Adamın adı Oscar’dı.

"Şahsen ben, Jenna-san ile olan geleceğim için biraz para biriktirmek istiyorum. Bu yüzden, büyük kayınbirader, katılmama izin verir misiniz?"

Oscar bunu gayet doğal bir şekilde söylemişti ama durumu bilen çevredeki herkes bakışlarını Leon’a çevirdi.

Bu mesele Bartfort ailesinin ailevi sorunlarına dayanıyordu ve kararı verebilecek tek kişi Leon’du.

Oscar ortamdaki havanın değiştiğini anlamamış gibi Leon’a yalvarmaya devam etti.

"Gerekirse getir götür işlerini bile yaparım. Jenna-san’a layık bir adam olabilmem için, lütfen!"

Oscar’ın bu içten tavrı karşısında Leon’un suratı asıldı.

"Bence sen ona zaten fazlasıyla layıksın, hatta ben kendimi suçlu hissetmeye başladım. Yalvarırım başını eğip durma artık. Tamam, anladık. Seni de götürüyorum."

"Gerçekten mi! Başardık Prens Jake! Katılmama izin verdi!"

Oscar’ın sevinç dolu haberi üzerine Jake’in yüzü sinirden kıpkırmızı kesildi.

"Efendin olan beni de dahil etmesini istesene be adam!"

"Eee, ben mi isteyeceğim yani?"

Neden kendisinin rica etmesi gerektiğini gerçekten anlamamış bir yüz ifadesiyle başını yana eğdi Oscar.

Sınıf tekrar gürültüye boğulurken Livia, Angelica’nın yanına sokuldu.

"Angelica, şey..."

Livia endişeli görünse de Angelica ona sıkıca sarıldı.

"Livia, macera bu! Macera! Bu seferki öncekilerden farklı, gerçek bir macera olacak. Belki de daha önce kimsenin ayak basmadığı bir zindan bulacağız. Sen de geliyorsun, değil mi? Geliyorsun, di mi!?"

Gözleri pırıl pırıl parlayan Angelica’nın karşısında Livia, yüzünde belirsiz bir ifadeyle başını sallamak zorunda kaldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.