"Aşağılık herif."
"Lise-san, gerçekten çok kötüsünüz."
Tatil sonrası sabahı.
Okul binasına geldiğimde beni bekleyen iki kişi vardı: Kollarını göğsünde kavuşturmuş, heybetli bir duruş sergileyen Noel Jill Lespinasse ve başını önüne eğmiş, mutsuzluğunu her haliyle belli eden Livia.
Noel, uçlarına doğru pembeye dönen degradeli sarı saçlarını yan atkuyruğu yapmıştı.
Tek eliyle saçlarını omzunun arkasına savurdu ve üzerime doğru yürüdü.
Noel’in parmak ucu göğsüme baskı yapıyordu.
"Neden her hafta o prensesin yanına gidiyorsun?"
Öfkeli Noel, her hafta Erika ile çay partisi yapmamdan hiç hoşlanmıyor gibiydi.
Kötü bir niyetim yoktu ama durumu açıklamam da imkansızdı.
Ne de olsa ben, Marie ve Erika; hepimiz önceki hayatımızdan kan bağına sahiptik.
Bunu anlatmak için önce reenkarnasyon konusuna girmem gerekirdi ama "Aslında bu dünya o otome oyunun dünyası!" desem bana inanmalarına imkan yoktu.
Zaten Noel veya Livia’nın yerinde olsaydım, böyle bir durumda birisi bana paralel evrenlerden veya reenkarne olanlardan bahsetse, kesin bir şeyler gizlediğini düşünürdüm.
Basit bir yalanla beni kandırmaya çalıştığını sanırdım.
Bu yüzden gerçeği söyleyemezdim.
Öte yandan, yalan da söylemek istemiyordum.
──Ancak bu tür bir durumu önceden öngörmüştüm.
"Marie ve Prenses Erika çok iyi anlaşıyorlar. Ben olmazsam o ikisinin konuşması biraz zor oluyor da."
Marie’nin adını geçirdiğimde Noel’in çatık kaşları biraz olsun gevşedi.
"Marie-chan ile mi? Doğru, her seferinde çay partisine beraber katılıyordunuz. Ama bana hiç bir şey anlatmadı."
Noel ve Marie yakın arkadaştı.
Yurt dışı eğitimi sırasında samimi olmuşlardı; Marie'nin sahte bir Azize olduğunu öğrendikten sonra bile arkadaşlıklarını sürdüren nazik bir kızdı o.
Ancak Noel ikna olsa bile, Livia farklıydı.
Bu sefer Livia üzerime yürümeye başladı.
"Yine de, Ange'ye bir şeyler söylemelisiniz. Ange'nin zor bir dönemden geçtiğini siz de biliyorsunuzdur, değil mi Leon-san?"
Ange'nin ailesiyle bazı sorunlar yaşadığını ben de duymuştum.
Fakat anlamadığım bir nokta vardı.
"Benim için ailesiyle tartışmasına gerek olmadığını ona söylemiştim zaten."
"Mesele o değil! Leon-san, neden fark etmiyorsunuz? Ange'nin istediği şey bu değil."
Anlayışsızlığımdan dolayı azarlanıyor gibiydim ama ben eskiden beri böyleydim.
"Ne derseniz deyin, zaten anlayışsızın tekiyim."
Ben küskün bir tavırla konuşunca, Livia yakalarıma yapıştı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Ben şu an sizinle çok ciddi konuşuyorum."
Livia’nın ifadesiz ve ferini yitirmiş gözlerini karşımda görünce sırtımdan aşağı bir ürperti geçti.
"Tamam! Şaka dozunu kaçırdım. Hemen Ange ile konuşacağım!"
"Konuşmak yetmez, değil mi? Önümüzdeki tatil gününde Ange’yi davet edip randevuya çıkacaksınız, öyle değil mi?"
"Randevu mu?!"
"Elbette. ──Prenses ve Marie-san ile tatillerinizi geçirebiliyorken, Ange ile bunun imkansız olduğunu söylemeyeceksiniz herhalde?"
"S-söylemem tabii ki. Ahaha, ahahaha── Zaten normalde hepinizle geçirdiğim zaman oldukça fazla."
Evet, tatiller dışında bir araya gelme fırsatımız çok oluyordu.
Hafta sonları görüştüğüm Marie veya Erika’dan ziyade, Ange ve diğerleriyle geçirdiğim zamanın çok daha uzun olduğu kesindi.
"Leon-san, bir randevuya çıkın. Anladınız mı, gerçek bir randevu. Tatil gününde Ange ile baş başa dışarı çıkın."
Ancak şu anki Livia’ya ne desem boştu.
"──Pekala."
"Kimsenin size eşlik etmesine de izin yok. Aslında hiç kimse gelmemeli ama! Sadece Lux-kun’un yanınızda gitmesine izin veriyorum."
"İ-izin veriyor musun?"
Nedense sadece Luxion’un eşlik etmesine izin çıkmıştı ama Livia’nın ifadesi hâlâ pek parlak değildi.
Acaba endişelendiği bir şey mi vardı?
"──Lux-kun’un Leon-san’ın yanında olmasının daha iyi olacağını düşünüyorum."
"Öyle mi dersin?"
"Evet. O yüzden hafta sonu Ange ile randevuya çıkın. Anlaştık mı, Leon-san?"
O ifadesiz yüzü birden değişti ve Livia bana kocaman gülümsedi.
Ancak bu gülümseme, reddedilmeyi kabul etmeyen bir baskı yayıyordu.
"Elbette!"
Okul içinde sadece konuşmak yetmeyecek gibiydi, bu yüzden hafta sonu randevuya çıkmaya karar verdik.
Livia’nın itiraz kabul etmez tavrını izleyen Noel, kısık sesle mırıldandı.
"Livia-chan korkutucuymuş."
"En iyi randevu planı nedir?"
Öğle arası.
Boş bir sınıfa topladığım ekip, artık benim uşağım haline gelmiş olan o malum otome oyunun eski fetih hedeflerinden başkası değildi.
Bir şekilde bu heriflere bakmak zorunda kaldığım için, arada bir onları çalıştırayım dedim ve bu yakışıklı tayfasının aklını kullanarak Ange ile yapılacak randevuyu planlamaya karar verdim.
Toplanan piç kuruları birbirlerine bakıp nedense bana öfkeyle dik dik bakmaya başladılar.
"Bir itirazınız mı var?"
Diye sorduğumda, sesini yükselterek şikayet eden kişi Julius oldu.
"Tabii ki var! Sen ne biçim bir adamsın; her hafta sonu sanki rutinmiş gibi sabahtan akşama kadar Marie ile dışarı çıkıp çay partilerinde vakit öldürüyorsun. Seni kıskanıyorum!"
Marie ile uzun süre vakit geçirebildiğim için haset eden eski Veliaht Prens'in karşısında, onun bu konuda işe yaramayacağına karar verip asıl konuya döndüm.
"Boş ver şimdi onu da, çabuk bir randevu planı düşünün. Sizler gereksiz yere aşk meşk işlerinde tecrübelisinizdir sonuçta."
Baştan savma bir tavırla sorduğumda, kollarını kavuşturan Greg'in kasları şişti ve kıyafetinden gıcırtı sesleri geldi.
"Senden çok daha edepli olduğumuz kesin."
"Ha? Siz benden daha çok ilgi görmüyor muydunuz? Birinci sınıftan beri 'kadın sıkıntımız yok' havalarında takılıyordunuz ya."
"Benim adamakıllı ilişki yaşadığım tek kişi Marie'ydi!"
Kadınlarla olan deneyim azlığını bu kadar gururla ilan eden Greg karşısında biraz duraksadım. Normalde utanılacak bir durum olması gerekirken, herif resmen tecrübesizliğiyle övünüyordu.
"Öyle mi? Sorduğum için kusura bakma. ──Bir dakika, Greg, senin bir nişanlın yok muydu?"
"Siyasi bir evlilikti o. Daha önce de söylemiştim ya, sadece birkaç kez yüz yüze geldik o kadar."
"Hadi ya. O zaman bu kas kafalıdan hayır yok demektir."
"Hey!"
Julius'tan sonra Greg de bir işe yaramamıştı.
Sıradaki bakışlarımı Chris'e çevirdim.
Ancak bu herif, beşlinin içinde en el becerisi düşük ve en kaba olanıydı.
"Sıra sende Chris."
"Randevu planı mı? Marie ile başkentte gezindiğimizde, bir kılıç ustalığı turnuvasını izlemeye gitmiştik. Maçı izlerken Marie'ye teknikleri açıklamıştım, onun da büyük bir keyifle dinlemesi beni çok mutlu etmişti."
Marie ile olan randevusunu hatırlayıp mutlu olan Chris'e bakarken fark ettim.
Ah, bu da işe yaramaz.
Çünkü randevu deyince ağzından Marie’den başka bir şey çıkmıyor.
İç çekerek bu sefer Jamil'e, yani Brad'e baktım.
"O zaman, kendini en yakışıklı sanan Brad-kun."
"Kendini sanan mı?! Benim güzel olduğum bir gerçek!"
"Senin dünyanda gerçek olabilir ama dış dünya öyle demiyor. Hadi, çabuk anlat."
Narsist Brad, mor saçlarını parmaklarıyla oynatarak randevu planı hakkında konuşmaya başladı.
"Hıh! Benim gibi bir yakışıklı için randevu dediğin şey, günlük rutinin bir parçasıdır."
"Ha?"
"Leon, sen muhtemelen anlayamazsın. Genç kızlar sadece benimle vakit geçirerek gündelik hayatın sıkıcılığından kurtulurlar. Yani ben, sadece varlığımla bile etrafımdakilere özel bir dünya sunan bir varlığım."
Kendi sözlerine mi sarhoş oldu nedir, Brad bunu söylerken bir de göz kırptı.
Kafamı iki yana sallayıp en sona kalan Jilk'e baktım.
"Sıra sende Jilk. Ama sormadan bile bir işe yaramayacağını biliyorum."
Derin bir iç çektiğimde, Jilk bozulmuş bir ifadeyle kaşlarını çattı.
"Lütfen beni az önceki o dördüyle bir tutmayın. Gönül işlerinde tecrübem oldukça fazladır, kadınları nasıl mutlu edeceğimi iyi bilirim."
Kendisini diğerlerinden daha popüler göstermeye çalışan Jilk'e, öteki dördü ters ters bakmaya başladı.
Kendi aralarında mı kapışacaklar? Yok, her zamanki halleri işte.
Jilk kendine çok güveniyordu ama ben bu herifin geçmişte ne haltlar yediğini biliyordum.
"Kadınları mutlu etmekten bahsediyorsun ama Clarice Senpai'ye yaptığın o rezilliği ne çabuk unuttun?"
Clarice. Clarice Fia Atlee Senpai, Jilk'in eski nişanlısıydı.
Jilk onunla görüşmeyi reddedip işleri arap saçına çevirdiği için bütün ihale bana kalmış, başım belaya girmişti.
Ancak kendisinin zerre pişmanlık duyar gibi bir hali yoktu.
"Ona karşı ayıp ettiğimi kabul ediyorum. Ama gerçekten de onunla görüşmemek en doğrusuydu. Eğer özür dileyince geçecek bir şey olsaydı, çoktan yapardım."
"O zaman gidip hemen özür dilesene be adam."
Bu herif ne saçmalıyor böyle? Ben bunu düşünürken Jilk bakışlarını benden kaçırdı.
Nedense bana acıyormuş gibi bir hali vardı.
"Leon-kun, senin için üzülüyorum. Ama biliyorsun, Clarice biraz... ağır biridir."
"Normal değil mi?"
"Siz meseleyi kiloyla mı karıştırdınız? Clarice'in ağır olan tarafı sevgisidir."
"E herhalde, nazik bir kadın sonuçta."
Jilk, hiçbir şeyi anlamadığımı düşünmüş olacak ki sağ elini yüzüne kapatıp bana endişeli bir bakış attı.
"Bu saflığına saygı duymak lazım. Bak şimdi, Clarice her anlamda çok ağırdır. Eskilerden bir örnek vereyim; bir keresinde yeni model bir hava motosikleti görmüş ve ona dalıp gitmiştim. Öyle 'istiyorum' falan da dememiştim ha."
Clarice Senpai ile olan anılarını anlatan Jilk'in alnından nedense soğuk terler boşanıyordu.
"Ertesi gün, Clarice kapıma dayanıp o hava motosikletini bana teslim etti."
"E hediye işte? Ne güzel, sevinmen gerekmez mi?"
"Gerçekten çok anlayışsızsınız. Ben o motosiklete bakarken Clarice yanımda bile değildi."
"—Hoppala, bir dakika orada dur."
"Nereden duyduysa gidip o daldığım motoru almış getirmiş. Bir kez olsa tesadüf dersin ama sonra bu hep devam etti."
Uzaklara dalıp giden Jilk'e bakarken, diğer dördü de ne diyeceğini bilemez bir haldeydi.
Demek öyle. Clarice Senpai "ağır" bir kadındı demek.
Yine de Jilk'in anlattıklarını dinleyince, 'Alt tarafı bu muymuş?' diye düşünmeden edemedim.
Bu düşüncemi sezmiş olacak ki Jilk nedense beni övmeye başladı.
"Eskiden beri merak ediyordum, Leon-kun, yoksa sen 'ağır' kadınlardan mı hoşlanıyorsun?"
"Hayır, alakası yok."
"Gerçekten mi? Benim gördüğüm kadarıyla, Leon-kun'un etrafındaki tüm kadınlar oldukça ağır tiplere benziyor—"
Angelica ve diğerleri ağırsa, Marie rüzgarda uçup gidecek kadar hafif bir kadındı herhalde.
Neyse, bu herifler "hafif" kadınlardan hoşlanıyor demek ki.
Ben ise düz, normal olanı tercih ederdim.
"Neyse, senin randevu planın ne?"
"Bir hanımefendinin ilgisini çekmek istiyorsanız, genelde gitmediği yerleri önermelisiniz. Onu halktan insanların takıldığı sıradan bir dükkana götürürseniz bunu heyecan verici bulacaktır. Aksine, pahalı randevular onlar için o kadar sıradan ki, artık hiçbir heyecan vermiyor."
Şaşırtıcı derecede mantıklı bir tavsiye gelmişti.
"Sen... sinsi birisin ama aslında işe yarıyorsun galiba?"
"Sinsi kısmını duymamış olayım ama bunu bir övgü olarak kabul ediyorum."
Jilk'in fikrinin işe yarayacağı aklımın ucundan geçmezdi.
O zaman Angelica'yı daha önce hiç gitmediği tarzda bir yere götüreyim.
Hangi dükkan olur diye düşünmeye başlamışken Julius bana seslendi.
"Leon, biraz vaktin var mı? Öğle yemeğini henüz yemediysen bana eşlik et."
"Seninle mi?"
Okul binasının arkasındaki banklara oturmuş, seyyar satıcıdan aldığımız et şişleri yiyorduk.
Julius'un tarif ettiği yerden almıştık ve tadı gerçekten güzeldi.
Kendisinin ise mahcup bir hali vardı.
"Kusura bakma. Biraz daha vaktim olsaydı bunları sana ben pişirirdim."
"Öğle arasında et pişirmeye kalkma zaten. E, anlat bakalım, mesele ne?"
Şişten bir ısırık alarak sorduğumda, Julius kısa bir sessizliğin ardından konuştu.
"Angelica hakkında."
—Hareketlerim donup kalınca, Julius ciddi bir ifadeyle devam etti.
"Ben Angelica'ya bir kez ihanet ettim."
"Öyle oldu."
Şişimi ısırmaya devam ederek onu dinledim.
"Şimdi düşününce, hiçbir şeyi görmüyormuşum."
"Hâlâ da görmüyorsun."
"Eskisinden daha iyi gördüğüm kesin. Belki de artık dışarıdan biri olduğum içindir."
Sadede ne zaman gelecekti?
Julius asıl konuyu açtı.
"Yüzsüzlük ettiğimin farkındayım. Ama lütfen, sen Angelica'ya ihanet etme."
"Ben mi? Zaten öyle bir niyetim—"
"Senin niyetin öyle olmasa bile, Angelica bunu farklı algılayabilir, değil mi?"
Ters bir cevap verecektim ama Julius'un sözleri nedense kalbime saplandı.
Sessizce şişimi yemeye devam ederken Julius geçmişten bahsetti.
"Angelica ile nişanı bozduğumda, ona ihanet ettiğimi düşünmüyordum. Aksine, ihanete uğrayan tarafın ben olduğumu sanıyordum."
"O zamanlar hepiniz berbat durumdaydınız."
"Kabul ediyorum. Peki ya şimdi senin durumun ne?"
"Ne demek istiyorsun?"
Julius etini bitirince boş kabı ve şişleri titizlikle topladı. Öyle çöpleri rastgele atan tiplerden değildi.
"Sadece benimle aynı hataya düşmeni istemiyorum. Eğer Angelica senin ona ihanet ettiğini düşünürse, bir daha ayağa kalkamayabilir."
"Dediğim gibi, ihanet etme niyetim... yok."
Dışarıdan bakıldığında, yaptıklarım Angelica'ya ihanet gibi görünüyor olabilirdi.
Hafta sonları Marie ve Erika ile çay partisi yapıyor, bazen de Kraliçe Mylene-sama'ya mektuplar yazıyordum.
Benim için bu ihanet değildi ama Angelica'nın ne düşündüğü başka bir meseleydi.
Ben kafamı öne eğmiş düşünürken Julius tuhaf, tarif edilemez bir yüz ifadesi takındı.
"Bir de, bir dost olarak söylememe izin ver."
"Nedir?"
"Annemi tavlamaya çalışmayı bırak demiyorum artık ama en azından bunu benim bilmediğim yerlerde yap. Bir oğul olarak buna nasıl bir tepki vermem gerektiğini inan bilmiyorum."
Gerçekten dertli görünen Julius'u görünce ben de ne diyeceğimi şaşırdım.
"Şey... Tamam."
Şimdilik sadece onaylamakla yetindim.
Hafta sonu.
O gün Angelica, vücudunu saran şık, kırmızı bir elbise giymişti.
Gözlerinin rengiyle uyumlu olan kırmızıyı seven Angelica, ellerinde beyaz küçük bir çanta tutuyordu.
Ayağındaki topuklu ayakkabılarla hem günlük hem de resmi bir havaya bürünmüştü.
Buluşma yerine benden önce gelmişti bile.
—Daha vaktine on dakika vardı.
"Kusura bakma, beklettim mi?"
Özür dileyerek yanına gittiğimde, Angelica hafifçe kafasını iki yana salladı.
"Hayır, sadece ben biraz erken geldim."
"Ö-öyle mi?"
Normalde vaktimizin çoğunu birlikte geçirirdik ama bugüne özel olarak dışarıda buluşmayı teklif eden bendim. Bizim "Beş Aptal"ın, arada bir rutinden çıkıp farklı şeyler denemek gerektiği yönündeki tavsiyesine uymuştum.
Bu sayede alışılmadık bir heyecan oluşsa da hem ben hem de Angelica kasmaya başlamıştık.
Birlikte yürümeye başladığımızda, bizi takip eden Luxion sadece benim duyabileceğim bir sesle fısıldadı:
'Üstad, Angelica-sama'nın dış görünüşünü övmeniz gerekmiyor mu? Bugüne özel olarak epey özenmiş gibi görünüyor, yanılıyor muyum?'
Bunu duyunca ancak fark edebildim. "Eyvah" diye içimden geçirirken hemen Angelica'nın görünüşüne iltifat ettim.
"Angelica, bu kıyafet sana gerçekten çok yakışmış!"
"Öyle mi? Teşekkür ederim."
Gülümsedi ama nedense bir şeyi berbat etmişim gibi hissettim.
Eğer bu bir flört simülasyon oyunu olsaydı, kesinlikle ya sevgi puanının artmadığını ya da düştüğünü belirten o sinir bozucu ses efekti yankılanırdı.
Oyun olsaydı bir önceki kaydı yüklerdim ama gerçek hayatta ne kaydetme ne de yükleme vardı.
Hatta sıfırlama tuşu bile yoktu.
Sadece bir güç düğmesi vardı, o kadar.
Dürüstçe özür dilemeye karar verdim.
"Kusura bakma. Daha önce söylemeliydim."
"Özür dileme. Biraz daha dik dur."
"Hayır ama yani..."
—Tamam, uzatma da gidelim.
Angelica yürüme hızını artırınca telaşla peşine takıldım.
Bu halimizi izleyen Luxion bıkkın bir tavır takındı.
'Üstad, sanki bir şeylerin farkında olmadığınız zamanlarda yeteneklerinizi daha iyi sergiliyorsunuz. Bilinciniz yerine gelince her şeyi eline yüzüne bulaştıran tiplerdensiniz.'
Randevuya başlayıp kraliyet başkentinde yürürken, yıkılmış binaların etrafına iskeleler kurulduğunu ve söküm çalışmalarının yapıldığını gördük.
İşçilik için modifiye edilmiş zırhlar, harabeleri birer birer temizliyordu.
Bu manzarayı görünce duraksayan Angelica, restorasyon çalışmaları hakkında konuşmaya başladı.
"Dünya kadar para harcanan zırhları bile devreye sokup restorasyonu hızlandırıyorlar."
Zırhlar temel olarak yakıt niyetine sihirli taş kullanarak çalışırdı. Başkentteki zindanlarda çıkarılan sihirli taşların sürekli satın alınmasının sebebi, bunların birer enerji kaynağı olarak kullanılmasıydı.
Ancak arz ve talep dengesi bozuktu.
Arz, talebe yetişemiyordu ve günlük işlerde zırh kullanmak çoğu zaman maliyeti kurtarmazdı.
Buna rağmen restorasyon çalışmalarının bu denli hızlı ilerlemesinin tek sebebi buranın başkent olmasıydı.
"Zengin olmak her yerde kapıları açıyor işte."
Ben böyle iğneleyici bir laf edince, Angelica yüzüme bakıp hafifçe iç çekti.
"Ha, yanlış bir şey mi söyledim?"
Az önceki cümlem çok mu kaba kaçmıştı?
Ben endişelenirken Angelica "Hayır, mesele o değil" diyerek neden öyle tepki verdiğini açıkladı.
"Krallığın maliyesi bile zorlanıyor olmalı. Daha geçen yıl eski dükalıkla savaştan çıktık. Yaralar henüz sarılmadan başkent bu kadar ağır hasar aldı sonuçta."
Kısa sürede başkent iki kez büyük darbe yemişti. Holfort Krallığı'nın mali durumu epey sıkışık görünüyor olmalıydı.
Ve Angelica, bu restorasyonu kimin bu kadar acele ettirdiğini biliyordu.
"Yine de bu kadar acele etmelerinin sebebi krallığın otoritesini korumak. Eğer başkentte o taze yara izleri kalmaya devam ederse, bunu gören feodal soylular krallığın gücünün zayıfladığına kanaat getirir. —Kraliçe-sama da bu yüzden kara kara düşünüyor olmalı."
"Mylene-san mı?"
Kraliçe'ye ismiyle hitap edince, Angelica'nın ifadesi bir anlığına bulutlandı.
"Hata yaptım" diyerek elimle ağzımı kapattığımda, Angelica kendini zorlayarak bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
"Onun seninle akran olmadığına şükrediyorum."
"Yok canım, ciddi ciddi ona kur yaptığım falan yok."
Ben bahaneler sıralarken Angelica gülümsedi.
"Biliyorum. Hadi, artık randevumuza dönelim."
"A-ah, tamam."
Yeniden yürümeye başladık ve hedefimiz olan kafeye doğru yöneldik.
Burası herkesin rahatça girebileceği bir havaya sahipti ama içerisi huzurlu ve vakit geçirmesi keyifli bir mekandı. Mobilyalar her zaman temiz ve bakımlıydı; içeride çay ve atıştırmalıkların o iştah açıcı kokusu yayılıyordu.
Birlikte içeri girdiğimizde, tezgahın arkasındaki işletmeci bizi masamıza yönlendirdi.
Pencere kenarındaki bir masaya oturduğumuzda adam menüyü getirdi.
Angelica ile bir iki kelime edip ne içeceğimize karar verdikten sonra işletmeci tezgaha geri döndü.
Bu dükkanın önceki kargaşada yıkılmamış olmasına seviniyordum ki Angelica lafa girdi.
"Güzel mekanmış."
"Öyle. Ben de ilk kez geliyorum ama sanırım burayı sevdim."
"Tam senin seveceğin türden bir yer çünkü."
Gerçekten de tam benim zevkime hitap ediyordu.
"Sen sevmedin mi, Angelica?"
"Sevmediğimden değil. Sadece, sevdiğim siyah çay türünün olmaması dikkatimi çekti. Görünüşe göre işletmecinin damak tadına uymuyor."
"Ah..."
İşte şimdi fark edip menüye baktığımda, hakikaten de Angelica'nın sevdiği o çayın listede olmadığını gördüm.
Hatta Angelica'nın hoşlanabileceği türden çay yanları da yoktu.
Büyük bir hata yaptığımı anlayıp başımı ellerimin arasına aldım.
"Kusura bakma, daha detaylı araştırmalıydım."
"Önemli değil."
"Hayır ama bugün senin için bu randevuya çıktık."
"Dedim ya, sorun etmiyorum. Sen artık bir Düksün. Bu kadarcık şey için özür dileyip durma."
"Yine de kendimi kötü hissediyorum..."
Ben hala özür dilemeye yeltenirken, Angelica aniden yumruğunu masaya indirdi.
"Sorun etmiyorum diyorum sana!"
"—Angelica?"
Onun bu ani öfkesi karşısında donup kalırken, çevredeki müşteriler de ne olduğunu anlamak için meraklı gözlerle masamıza döndü.
İşletmeci de tezgahtan durumu süzüyordu; "bir şey yok" anlamında bir işaret yaptığımda Angelica da durumun farkına vardı.
"Ö-özür dilerim."
Yüzü kızaran Angelica bir an başını öne eğdi, ancak utancına daha fazla dayanamamış olacak ki aniden yerinden kalkıp dükkandan dışarı fırladı.
"Angelica!"
Peşinden gitmek için ayağa kalktığımda sipariş verdiğimiz aklıma geldi. Cüzdanımdan parayı çıkarıp tezgahın üzerine bıraktım.
"Üstü kalsın."
Dükkandan dışarı fırladığımda kapıdaki zil şiddetle sallanıp büyük bir gürültü çıkarıyordu.
Etrafıma bakındım ama Angelica görünürlerde yoktu.
"Lanet olsun! Nereye gitti?"
'—Sorun yok. Angelica-sama'nın mevcut konumunu tespit ettim. Navigasyonu başlatmamı ister misiniz?'
"Lütfen."
Luxion'un rehberliğinde koşmaya başladım.
"Neyi yanlış yaptım?"
Koşarken sordum ama Luxion'un da net bir cevabı yoktu.
'Sizin pısırıklığınıza sinirlendiğini düşünsek, bu biraz garip olurdu. Ne de olsa şimdiye kadar önünde yeterince acınası durumlara düştünüz.'
"Sağ ol ya, çok yardımcı oldun!"
'Muhtemelen zihinsel olarak bitkin durumda. Üzerinize kendi ideallerini yüklediğini ve aradaki farkın yarattığı hayal kırıklığının onu öfkelendirdiğini tahmin ediyorum.'
"Angelica'nın ideallerinin yüksek olduğu kesin."
'Yine de Angelica-sama sizinle nişanlandı. İdeallerinden farklı biri olduğunuzu en başından beri biliyor olmalıydı.'
Koşarken Luxion'un bu sözüyle aniden durdum.
"Yani benden bıktı mı diyorsun?"
Aslında bir şekilde bunu tahmin ediyordum, gelmesi beklenen o an sonunda geldi mi diye düşünmeden edemiyordum.
Ancak Luxion "yine mi başladık" dercesine bir tavırla:
'Eğer bu kadarcık şeyle sizden bıkacak olsaydı, en başından nişanlanmazdı bile. Üstad, siz Angelica-sama'nın sevgisinden şüphe ediyorsunuz.'
"Sevgi de bir gün soğuyabilir."
'Buna katılırım. Ancak bu durumda mesele farklı olmalı. Çünkü Angelica-sama, sizinle çıkacağı bu randevuyu iple çekiyordu.'
Yürüyerek Angelica'nın olduğu yöne ilerlediğimde, uzaktaki o yüksek tepe görünmeye başladı.
Burası Krallık Başkentini yukarıdan seyredebileceğiniz popüler bir yer olduğu için etrafa banklar yerleştirilmişti.
Anje parmaklıklara tutunmuş, başkentin manzarasını izliyordu.
Yaklaştığımda bana doğru döndü ama ağlamış gibi görünüyordu.
"Anje, şey—"
"Özür dileme. Sen özür dileyince kendimi iyice acınası hissediyorum."
"—Efendim?"
Anje o anki hislerini bana dökmeye başladı.
"Seni benden özür dilemek zorunda bıraktığım için... kendimden nefret ediyorum."
Bunu söyledikten sonra Anje oracığa çöküp ağlamaya başladı.
Tepedeki bankta oturup Anje'nin sakinleşmesini beklerken akşam oldu.
Arada birileri geliyordu ama bizi görünce muhtemelen ayrılık konuşması yaptığımızı sanıp uzaklaşıyorlardı.
—Ağlayan kadınlarla aram hiç iyi değildir.
Sakinleşen Anje, az önceki durum için özür diledi.
"Kusura bakma."
"Hayır, ondan ziyade... Az önce kendinden nefret ettiğini söylemiştin ya?"
"Aynen öyle demek istedim."
"Şey—"
İletişimimizin bir yere varmayacağını anlayan Luxion, aramıza girip durumu devraldı.
'Angelica, neden Efendi özür dileyince sorumluluk sizin üzerinize kalıyor? Efendi'nin acınası biri olması tamamen kendi sorumluluğudur.'
Acınası biri olduğum bir gerçekti ama bunun bu kadar açıkça söylenmesi insanın asabını bozuyordu. Yine de Luxion ile ağız kavgasına girmenin sırası değildi, bu yüzden dişimi sıktım.
Anje gözleri yaşlı bir şekilde Luxion'a bakıp kafasını yana eğdi.
"Leon bir Dük. Üstelik ülkeyi defalarca kurtarmış bir kahraman."
'—Yani toplumsal statüsü gereği Efendi'nin bu kadar kolay özür dilememesi gerektiğini mi savunuyorsunuz?'
"Evet. Öyle olmasına rağmen ben Leon'u hep benden özür diler vaziyete sokuyorum. Onun eşi olacak kadın olmama rağmen... Üstelik ona düzgünce destek bile olamıyorum."
İki eliyle yüzünü kapatıp gözyaşı döken Anje'ye dürüst hislerimi söyledim.
"Hayır, bunların hiçbir önemi yok ki."
Ancak benim değer yargılarım Anje'ye ulaşmamış gibiydi.
"Önemi yok mu dedin? Bu, benim sana layık olmadığım anlamına mı geliyor? Benim gücüme ihtiyacın yok mu? Ah, doğru ya. Yanında Luxion var sonuçta."
Anje yüzünü kaldırdı ve ağlarken gülmeye başladı.
"Öyle demek istemedim! Güçten falan bahsetmiyorum—"
Ben çaresizce anlatmaya çalışırken Luxion araya girdi.
'Efendi, vakit geldi. Öğrenci yurduna dönmeniz gerekiyor.'
"Şu an sırası—"
'Sırası değil mi diyeceksiniz? Birbirinizden biraz uzak kalmanızın daha iyi olacağını düşünüyorum.'
Anje tekrar ağlamaya başlamıştı ve durumu açıklayacak bir ortam kalmamıştı.
"Dönelim. Ama gitmeden önce şunu söylememe izin ver: Senin gereksiz olduğunu bir an bile düşünmedim."
Fakat sözlerim Anje'ye ulaşmıyor gibiydi.
"—Biz birbirimizi hiç tanımamışız."
Anje'yi bırakıp öğrenci yurdundaki odama döndüğümde kendimi doğrudan yatağa sırtüstü bıraktım. Tavana bakarken Luxion raporunu verdi.
'Creare'den rapor var. Angelica, Livia tarafından teselli edilip uyumuş. Sonucu öğrenen Livia size karşı epey öfkeli görünüyor, Efendi.'
"—Ne yapmamı bekliyorlar ki?"
Nerede hata yapmıştım?
Anje'nin benim için çabaladığını biliyordum ve bugün sadece fazla zorlamamasını söylemek istemiştim. Benim için kendi ailesiyle çatışmasına gerek yoktu.
İşleri tatlıya bağlamak şöyle dursun, sonunda o lafı işitmiştim.
"Birbirimizi hiç tanımamışız, ha... Doğru, bugüne kadar her şeyi sadece anın hızıyla yaşadık. Benim gibi sığ bir adamı yakından tanıdıkça hayal kırıklığına uğraması normal."
'Bir Efendi için oldukça yerinde bir öz değerlendirme. Ancak bu seferki sorun başka bir noktada.'
"Başka mı?"
'Değer yargıları. Hem siz hem de Marie, önceki hayatınızın değer yargılarına fazla bağlısınız. Creare'nin topladığı bilgilerden çıkardığım kadarıyla Angelica sizin için destekleyici bir figür olmak istiyordu.'
"Zaten bana fazlasıyla destek oluyor."
Benim gibi biri için fazla iyi bir kadın o. Bunu bildiğim için kendini hırpalamasını istememiştim.
'Angelica sizi gözünde çok büyütüyor. Sıfırdan Dük mertebesine yükselmiş bir kahraman söz konusu olunca, onun eşi olacak Angelica üzerinde büyük bir baskı hissetmiş olmalı. Bu uğurda çabalayan birine yaptıklarının gereksiz olduğunu söylemek, tüm emeğinin boşa olduğunu hissettirip onu öfkelendirmiş olamaz mı?'
"Anlayamıyorum."
'Angelica, sizin Redgrave hanedanı tarafından kullanılmamanız için manevralar yapıyordu. O yaştaki birinin katlanacağı türden bir zahmet değil bu.'
"Redgrave ailesinin gücüne falan ihtiyacım yok ki. Yanımda Anje olsun yeter."
'Bunu söylediğinizde Angelica ikna olacak mıdır dersiniz?'
Ben sessizliğe gömülünce Luxion değer yargıları hakkında konuşmaya devam etti.
'Efendi, önceki hayatınızda yaşadığınız çağdan farklı bir yerdesiniz. Bu dünyanın kendine has kuralları var. Bunları kendi standartlarınızla bu kadar kolayca reddetmeniz kibirden başka bir şey değildir.'
Önceki hayatımın anılarına sahip olan benim için, bu dünyanın değer yargıları zaten çok uç noktadaydı. Soylu toplumu önceki hayatımdaki bana tamamen yabancıydı. Zahmetli olduğu için hep uzak durmaya, görmezden gelmeye çalışmıştım ama çok fazla yükseldiğim için artık görmezden gelmek imkansızdı.
Ancak değer yargılarındaki bu uçurumla başa çıkılamıyordu. Önceki hayatımda da sadece bu fikir ayrılıkları yüzünden boşanan çiftler olduğunu hatırladım.
"Değer yargısı farkı ölümcüldür. Belki de nişanı bozup Anje'yi özgür bırakmak—"
Bunu ağzımdan kaçırdığım anda Julius'un sözlerini anımsadım. Eğer ben ona ihanet edersem, Anje'nin bir daha asla toparlanamayacağını söylemişti.
"—Acaba kendimi Anje'ye mi uydursam?"
'Efendi, sizce bu dünyanın soylu toplumuna uyum sağlayabilir misiniz?'
"İmkansız. Ama en azından öyleymiş gibi davranabilirim. —Bir dahaki sefere Redgrave malikanesine bir uğrayacağım."
Rol yapmayı becerebilirdim. Zaten sorunları hep bu şekilde aşmamış mıydım?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.