Holfort Krallığı'nın kraliyet sarayı.
Orada, Erika’nın Leon ve beraberindekilerle birlikte zindana gittiği haberini alan Roland resmen panikliyordu.
"Erika'nın dışarı çıkmasına kim izin verdi?!"
Julius ve Jake de gruba dahil olmasına rağmen iki oğlundan tek kelime bile etmiyordu.
Aralarındaki muamele farkı gün gibi ortadaydı.
Roland'ın Erika’ya ne kadar düşkün olduğu her halinden belli oluyordu.
Haberi getiren Mylene, bu durum karşısında hayretler içinde kalarak hafifçe içini çekti.
"Bu bizzat Erika’nın talebiydi. Dük Bartfalt ile aralarındaki bağı derinleştirmek için olduğunu söyledi. O çocuk ülke için elinden geleni yaparken, sizin sadece Erika için böyle yaygara koparmanız utanç verici değil mi?"
Ellerini beline koyan Mylene’e karşı Roland bağırdı:
"O çocuğun bünyesi zayıf!"
Erika, Mylene için de bir evlattı ve elbette hastalığı konusunda endişeliydi.
Ancak karşıdaki kişi Leon’du.
"O konuyu da Dük Bartfalt ile görüştük. Erika’nın hastalığını araştırıp tedavisini üstleneceğini söyledi."
Mylene de Erika’nın durumunun iyileşebileceği umuduyla bu yolculuğa katılmasına izin vermişti.
Roland, Erika’nın tamamen iyileşme ihtimalini düşünmüş olacak ki bir anlığına yüzünde bir gülümseme belirdi.
Fakat muhatabının Leon olduğunu hatırlayınca ifadesi anında nefret dolu bir hal aldı.
"O veletle Erika’nın yan yana olmasına dayanamıyorum! Düşüncesi bile midemi bulandırıyor!"
Bunu asla kabul etmeyeceğini söyleyip duran Roland’ın önünde, Mylene ona buz gibi gözlerle bakıyordu.
Altın Elin Kadim Kalesi.
Yıkılmaya yüz tutmuş kalenin içindeki her şey çürümeye terk edilmişti.
Bir zamanlar yere serilmiş olan halılar yırtılmış, neredeyse orijinal formunu tamamen kaybetmişti.
Koridorları süsleyen zırhlar paslanıp devrilmiş, tablolar ise toz içinde kalarak çürümeye başlamıştı.
Eskiden pencere olan yerlerin çevresinde, muhtemelen çerçeveler çürüyüp düştüğü için cam kırıkları etrafa saçılmıştı.
Dışarıya bakıldığında, ağaçların ve bitkilerin istila ettiği geniş bir iç avlu görünüyordu.
Pencerelerden sızan ışığın aydınlattığı koridorda yürürken derin bir iç çektim.
— Neden siz de benimle geliyorsunuz?
Arkamı döndüğümde karşımda Julius ve diğerleri duruyordu.
Julius, hırsla ellerini yumruk yapmıştı.
"Marie bize güvenmiyor. Marie'nin güvenini ancak hazineyi bulup ona takdim edersek kazanabileceğimizi düşündük."
"Bu yüzden mi benimle geliyorsunuz? Kendiniz arasanıza."
"Sinsi birisin ama yeteneklerini takdir ediyorum. Ayrıca, yanındaki Luxion ile seninle olmak, hazineye giden kestirme bir yol gibi, değil mi?"
Julius kendi teorisini büyük bir özgüvenle açıklarken, Luxion ona karşı soğuk bir tavır takındı.
'Bu sefer sadece minimum düzeyde destek sağlayacağım.'
"Ne?!"
'Bu gayet doğal. Bu, Efendi ile Angelica-sama arasındaki bir rekabet. Creare’ye de sadece minimum destek vermesini söyledim. Şartlar eşit olmalı.'
Bunu duyan Jilk, bariz bir şekilde başını iki yana salladı.
"Ne feci bir durum. Sahip olduğunuz yetenekleri kullanmamak sadece kibirdir. Burada tüm gücümüzü kullanmamız gerektiği aşikâr."
Görünüşe bakılırsa hazine hırsıyla beni kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardı.
"Olmaz. Benim için Ange sizden daha değerli."
Bunu söyleyip yürümeye başladığımda, arkamdan Chris ve Greg’in fısıldaşmaları duyuldu.
İkisi de sözlerimden şüphe ediyor gibiydi.
"Onun değerli olduğunu söylemesine rağmen, çevresinde bu kadar çok kadın olması sadece bana mı öyle geliyor?"
"Üstüne gitme. Leon da sonuçta bir erkek."
"Zaten birden fazla kadınla nişanlıyken 'değerli' demesi de ne bileyim..."
"Kesinlikle."
İkisinin konuşmasına sinirlenerek durdum ve arkama dönüp tüfeğimi doğrulttum, parmağımı tetiğe koydum.
Onlar benden uzaklaşmaya çalışırken avazım çıktığı kadar bağırdım:
"Herkes yere yatsın!"
Bağırmamla birlikte herkes hızla eğildi ve bakışlarını arkaya çevirdi.
Loş koridorun derinliklerinden, paslanmış zırhlar giymiş bir iskelet belirdi.
Benim bu zindana girmek istemememin en büyük sebebi, burada karşılaşılan canavarların çoğunun undead tipi olmasıydı.
Tetiği çektiğimde, tüfekten fırlayan mermi canavarın zırhını delip geçti.
Canavar mermiyi zerre umursamamış gibiydi.
Ne de olsa o bir undead'di.
Fiziksel saldırılara karşı ciddi bir dirençleri vardı.
Tamamen parçalamadığın sürece canlanan türden canavarlar oldukları için silahlar onlara karşı pek etkili sayılmazdı.
Ancak iskelet canavar, vurduğum noktadan itibaren yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Zangır zangır titredikten sonra zırhın içindeki kemikler kuma dönüşerek çöktü.
"Kutsal mermiler işe yarıyor."
Kuma dönüşen iskelet ve zırh, dumanlar çıkararak yok oldu.
Luxion da bu sahneyi izliyordu.
'Canavarın boyun eğdirildiği onaylandı. Görünüşe göre bu zindanda tehdit oluşturacak bir canavar bulunmuyor.'
Bu kısa çatışmadan, kendileri için büyük bir tehlike arz edecek yaratık olmadığını anlamıştı.
Brad alnındaki soğuk teri sildi.
"Ben de bir an Chris veya Greg’i korkutacaksın sandım."
"Şaka niyetine namluyu kimseye doğrultmam."
O kadarını ben bile yapmazdım.
Julius, canavarın yok olduğu yere bakarak bu zindanı düşünmeye başladı.
"Undead türünün çok olduğunu duymuştum ama bu kale yoksa lanetli mi?"
Lanetli kelimesini duyunca kaşlarımı çattım.
"Ne demek istiyorsun?"
"Hç duymadın mı? Kin ve nefretin biriktiği yerlerde undead tipi canavarların ortaya çıkması çok daha kolaydır."
Bunu duyunca içimi bir korku kapladı.
— Şöyle iç karartıcı şeyler anlatma.
Hızla yürümeye başladığımı gören Jilk durumu hemen fark etti.
"Oya? Yoksa Leon-kun korkunç hikayelerden mi çekiniyor? Öyleyse size anlatmam gereken çok özel bir hikayem var, lütfen dinleyin. Aslında—"
"Kes sesini de çevreyi kolaçan et, seni sinsi piç!"
Ben bağırırken, arkamdaki beş aptalın gülüş sesleri yükseldi.
Kahretsin! Sadece korkunç şeylerden birazcık hoşlanmıyorum o kadar.
"İşte burası!"
Çürümüş ahşap kapıyı tekmeleyerek açan Marie, odanın içinde undead tipi bir canavar olduğunu fark etti.
Yaratık insan formundaydı ama her yeri çürümüştü.
Bu bir zombiydi ve Marie'leri görünce hemen üzerlerine atıldı.
Zombi, "Aaaaah" diye inleyerek kollarını uzatırken, Marie sağ elini öne çıkarıp büyüsünü serbest bıraktı.
"Yolumdan çekil."
Kutsal bir ışığa maruz kalan zombi, olduğu yerde kuma dönüşerek dağıldı.
Göz açıp kapayıncaya kadar yok edilen zombiyi gören Kyle, Marie'nin gücü karşısında hayran kalmıştı.
"Marie-sama, yine güçlenmişsiniz."
"Bu zindanla uyumum çok iyi. Hangi düşman gelirse gelsin, ikinizi de koruyacağım, merak etmeyin."
Bunu söyleyip odayı aramaya başladığında, Carla bir şey buldu.
"Marie-sama, gümüş sikke! Hem de bir sürü! Çok eski şeyler ama bunlar yüksek fiyata satılır."
Carla'nın bulduğu, eski küçük bir kesenin içindeki gümüş sikkelerdi.
İçinde yaklaşık on tane vardı ama Marie başını iki yana salladı.
"Yetmez. Bu kadarı asla yetmez. Siz ikiniz, daha fazla arayın. Bu zindanda çok daha muazzam bir hazine uyuyor olmalı."
Marie'nin kendinden emin tavrı karşısında hem Kyle hem de Carla şaşkınlıkla başlarını salladılar.
Marie odada başka hazine olup olmadığını araştırırken, bir yandan da önceki hayatına dair anılarını canlandırmaya çalışıyordu.
'Geçmiş hayatımda bu zindana birkaç kez gelmiştim. Ama üzerinden çok zaman geçtiği için neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırla hadi, hatırla kendime gel! Erika'ya gerçek bir anne gibi görünebilmem için şu abimin ekonomik desteğinden kurtulmam şart.'
"Saldırınnnnn!!"
Elinde çift taraflı bir savaş baltası tutan Oscar, zırh kuşanmış bir iskelete doğru atıldı.
Gelişmiş kaslarının gücüyle savurduğu o muazzam darbe, iskeleti tek hamlede ikiye böldü.
Ancak──.
"Oscar-san, hemen uzaklaşın!"
──Are telâşla Oscar'ı geriye doğru çekip yere yıktı.
İskelet, ikiye bölünen kısımları sanki hiç kopmamış gibi birleşince, elindeki kılıçla tekrar saldırıya geçti.
Bu manzara karşısında Oscar şaşkına dönmüştü.
"Bu ne biçim bir rejenerasyon yeteneği böyle!!"
Jake, şaşkınlık içindeki Oscar'ın ensesine bir şamar indirdi.
"Sana kaç kere diyeceğim, undead türü canavarlara fiziksel saldırı yapma diye!"
Yeniden ayağa kalkan iskeletin karşısında Are çoktan hançerini çekmiş, gardını almıştı.
Elindeki gümüş bir kutsal hançerdi.
Üzerinde işlemeler olan bu hançere kutsal güç bahşedilmişti.
Are hançeriyle iskeleti yaraladığı anda, iskelet darbe aldığı yerden itibaren kuma dönüşerek çöktü.
Are hançerini kınına soktu ve arkasına dönüp Oscar'a baktı──.
"Seni gidi herif! Aynı hatayı daha kaç kere yapınca akıllanacaksın, ha!?"
──Öfkeden küplere binen Are, kaşlarını çatıp oldukça tehditkâr ve boğuk bir sesle Oscar'a bağırdı.
Elini uzatıp Oscar'ın yakasına yapıştı, onu havaya kaldırıp yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
"Senin o kafan sadece süs mü? Şapka asmak için kullandığın bir stanttan mı ibaret?"
"H-hayır, değil."
"Değilse o kafanı biraz kullan o zaman, seni kas kafalı! Undeadlere karşı baltanın işe yaramayacağını, ya büyü ya da özel mermiler kullanman gerektiğini sana kaç kere öğrettim? Dük-sama'nın size özel olarak o kadar pahalı mermiyi neden verdiğini unuttun mu!!"
Are, Oscar'ın yanaklarını art arda tokatlıyordu.
Oscar korkudan sinmiş durumdaydı.
Onları izleyen Jake ise araya girdi.
"Are."
Adının seslenilmesiyle Are, Jake'in orada olduğunu hatırlayıp aceleyle tavrını düzeltti.
"P-prens hazretleri."
Utancından büzüşen Are'nin yanına giden Jake, onun ellerini tuttu.
"Süt kardeşimin kusuruna bakma. O bir aptal olduğu için ne kadar söylesem de bir türlü anlamıyor."
"H-hayır. Asıl ben, size böyle utanç verici bir halimi gösterdiğim için özür dilerim."
"Benim için sürpriz oldu ama senin böyle yiğit bir yanının olması hoşuma gitti. Senin yeni bir yönünü keşfettiğim için mutluyum."
"Prens hazretleri."
"Bana hazretleri demeyi bırak. Sen de aynı hatayı tekrarlayıp duruyorsun."
"Aman, ne kadar da fenasınız."
İkili el ele tutuşmuş romantik bir atmosfere bürünürken, Oscar onları uzaktan izliyordu.
"Aşkın gözü kördür dedikleri bu olsa gerek. Finley-san söylemişti."
O sırada, Creare'nin öncülüğünde ilerleyen Angelica ve grubu yer altına inen bir giriş bulmuşlardı.
Ahşap kapının üzerindeki kilit paslanmış ve çürümüştü.
Angelica tüfeğini doğrulttu.
"Siz ikiniz, geri çekilin."
Kilidi vurup parçaladığı anda kapı kolayca açıldı ve yer altı girişi önlerinde belirdi.
Alışkın hareketlerle tüfeğinin boş kovanını dışarı atan Angelica, beline astığı feneri eline alıp havaya kaldırdı.
Büyü taşı kullanan bu fener, küçük olmasına rağmen sıradan fenerlerden çok daha parlaktı.
Karanlık dehlizi aydınlatan Angelica, hiç çekinmeden ileri atılmaya yeltendi.
Onun için endişelenen Noelle, kolundan tutarak onu durdurdu.
"Bir dakika bekle. Biraz fazla acele etmiyor musun? Daha temkinli ilerleyelim."
Arkasına dönen Angelica, Noelle'in bu tavrına hafifçe iç çekti.
"Vakit kaybedersek, hazineyi bizden önce Leon ve diğerleri bulacak."
"Ama bak, burada canavarlar da var. Güvenliği sağlayarak ilerlememiz lazım."
"Creare çevreyi tarıyor, sorun yok."
Adı anılan Creare, mavi merceğinden bir ışık yayarak karanlık koridoru aydınlattı.
Görünen o ki, yer altı geçidinin haritasını şimdiden çıkarmıştı.
'Tehdit oluşturacak bir canavar varlığı tespit edemedim. Ancak yapısal olarak yer altındaki tüm kısımlar birbirine bağlı değil gibi görünüyor.'
Kadim kalenin altına inşa edilen bu yer altı zindanı, bölümlere ayrılmıştı ve birden fazla geçit barındırıyordu.
Angelica derin düşüncelere daldı.
"Yanlış yolu seçersek vakit kaybederiz ama başka yerleri arayacak lüksümüz de yok."
Noelle, aşırı telaşlı görünen Angelica'ya sebebini sordu.
"Neden bu kadar acele etmen gerekiyor ki?"
Bunun üzerine Angelica, gözlerini hafifçe kısarak Noelle'e baktı.
"Sen hiçbir şey anlamamışsın. Karşımızdaki kişi Leon."
"Yoo, anlıyorum aslında."
Noelle de Leon'un istediği zaman her şeyi başarabilecek bir adam olduğunu biliyordu.
Yine de Angelica'nın bakış açısıyla arasında hala bir uçurum vardı.
Angelica, bir maceracı olarak Leon'u nasıl değerlendirdiğini Noelle'e anlatmaya başladı.
"O adam henüz on beş yaşındayken, büyük bir maceranın sonunda tek başına kayıp bir yadigarı keşfetti. Yaşı bir yana, tek başına böylesine büyük bir işi başarmış bir kahramandan bahsediyoruz."
"Onu duymuştum. Luxion'u bulmuştu, değil mi?"
"Hayır, anlamıyorsun! Onun ne kadar muazzam biri olduğunu zerre kavrayamamışsın! Madem öyle, yürürken sana her şeyi anlatayım."
İleriye doğru yürüyen Angelica, bir yandan da Noelle'e kahraman Leon'un hikâyelerini anlatmaya koyuldu.
Noelle ise Angelica'nın arkasından bakarken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
'Demek ondan nefret falan etmemiş. Yazık oldu── yani, pek de sayılmaz.'
Leon hakkında büyük bir şevkle konuşan Angelica'yı görünce Noelle rahatlamıştı.
İkisinin bu şekilde kavgalı kalacağını düşünmüyordu ama yine de aralarındaki ilişkide bir değişim olduğunu sezmişti.
Fakat Angelica hiç değişmemişti.
"Aslında onun bu büyük macerayı bir mucize eseri başardığı söylenir ama bu koca bir yalan. Akademideki ilk yılımızda Leon ile beraber Elflerin köyüne gitmiştik. Orada bile tapınağın gizli geçidini bulup hazinelere ulaştı."
"Hadi ya..."
Noelle isteksizce bir cevap verse de Angelica gururla anlatmaya devam ediyordu.
Sanki kendisinden bahsediliyormuş gibi övünüyordu.
"Cumhuriyette de Kutsal Ağaç fidesini bulan o değil miydi? Bu kadar tesadüf üst üste gelebilir mi hiç? O, maceracı olarak da yüce bir kahraman."
"Leon'u gerçekten takdir ediyorsun, değil mi?"
"Tabii ki. Krallık tarihine adını kazıyan bir adam o! ──İşte bu yüzden, ben de ona layık biri olabilmek için o kadar çabaladım ama..."
Angelica'nın sesinin yavaş yavaş düşmeye başladığını fark eden Noelle, telâşla arkadan onları takip eden Livia'ya döndü.
Livia bir süredir tek kelime bile etmemişti.
"Şey, Livia-chan, sen de bir şeyler söylesene."
Noelle fısıldayarak konuştuğunda, Livia'nın kaleden bulduğu eski bir süs eşyasına daldığını gördü. Gözleri parlıyordu ve eşyanın üzerindeki motifleri inceliyordu──.
"Noelle-san, şuna bakın! Bu desen, bu motif! Bu, yok olduğu söylenen kadim bir medeniyetin kullandığı bir desen. Çürümeye yüz tuttuğu için tam şekli seçilmiyor ama belki de bu muazzam bir keşif olabilir!"
Elinde bir parça taşla kadim medeniyetlerin romantizmi hakkında konuşmaya başlayan Livia'yı gören Noelle'in yüzü seğirmeye başladı.
"Livia-chan, Angelica-san'ın durumu falan hiç mi umurunda değil?"
Bu kız buraya asıl geliş amaçlarını tamamen unutmuş olabilir miydi?
İçini kemiren bu endişeyle Livia’ya sorduğunda, beklediğinden çok farklı bir cevap aldı.
"Sorun yok."
"Ha?"
Neyin sorun olmadığını anlayamamıştı. Livia gülümseyerek, önlerinde yürüyen Ange’nin sırtına bakıyordu.
"Ange ve Leon-san'ın birbirleriyle daha çok çatışması gerekiyordu."
"Çatışmak mı?"
Bu şekilde gerçekten başarılı olabilecekler miydi? Endişelenen Noelle’e, Livia "Merak etme," diyerek gülümsedi.
Ancak, önden giden Ange dikkatsizce koridordaki bir süs eşyasına çarpıp onu yere düşürüp parçalayınca işler değişti.
"Ange! Süs eşyalarını mümkün olduğunca kırmayın dememiş miydim!?"
Livia bir anda ileri atılıp Ange’nin tepesine bindi.
Ange, Livia’nın bu baskısıyla neye uğradığını şaşırıp duvara kadar gerilemek zorunda kaldı.
"Ş-şey, hayır! Sadece dalmışım da..."
Livia, afallayan Ange’ye buz gibi, ciddi bir suratla hesap sordu.
"Kırmayacağına dair söz vermiştin, değil mi? Hmm? Hepsi çok değerli yadigarlar, o yüzden onları sapasağlam bırakacağımıza dair bana söz vermiştin, değil mi?"
"Livia, affet..."
Ange’nin özür dilediğini gören Noelle elini alnına koydu.
"Livia-chan’ı kızdırmak gerçekten korkutucuymuş."
"Hani bir sorun yoktu lan! Her yer sorun kaynıyor be!!"
Eski kalenin yeraltı girişini bulup büyük bir hevesle içeri dalan bizler, kendimizi berbat bir durumun içinde bulmuştuk.
Koridorun köşesine saklanırken, tüfeğime mermileri dolduruyor ve bir yandan da küfürler savuruyordum.
"En kritik anlarda hep batırıyorsun! Yapay zeka olarak hiç mi utanmıyorsun!?"
Luxion’a avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Etrafta Julius ve diğerleri sürekli ateş açtığı için silah seslerinden dolayı sesimi ancak bağırarak duyurabiliyordun.
'Bu seviyedeki canavarlarla uğraşırken zorlanıyorsanız, hakkınızdaki değerlendirmemi gözden geçirmem gerekecek efendim. Daha iyi dövüşebileceğinizi düşünmüştüm ama görünüşe göre sizi gözümde fazla büyütmüşüm.'
Sanki "yare yare" dercesine gövdesini sallayan Luxion’a, Jilk bile laf yetiştirmeden duramadı.
"Değerlendirilmekten onur duyarım ama düşman gücünü de doğru değerlendirmeni beklerdim."
Tüfeğini doğrultan Jilk, dürbünden bakıp tetiği çekti.
Bir an sonra, uzaktaki bir iskeletin kafatası parçalandı.
Yukarıda gördüklerimizin aksine, bunlar üzerlerinde cübbeler taşıyan ve kemikten yapılma büyücü asaları tutan tiplerdi.
Büyü kullanabilen hortlak tipi canavarlar sürü halinde bize saldırıyordu. Büyücülerin önünde ise, yukarıdakilerden çok daha ağır zırhlar kuşanmış iskelet piyadeler saf tutmuştu.
Devasa kalkanlar ve savaş baltaları taşıyorlardı; sıradan mermiler kalkanlarından sekip gidiyordu. Jilk, o piyadelerin arasındaki boşluklardan sızıp sadece büyücüleri avlıyordu.
Karakteri bozuk, sinsi ve pislik herifin tekiydi ama keskin nişancılık yeteneği tartışılmazdı.
Arkada duran büyücü iskeletler asalarını havaya kaldırınca Gregg bağırdı:
"Herkes yere yatsın!"
Biz siper alıp çömeldiğimiz anda, peşi sıra büyüler yağmaya başladı ve yakınımızda patlamalar gerçekleşti. Karanlık yeraltı koridoru büyülerin ışığıyla defalarca kör edici bir şekilde aydınlanırken, etraf toz duman içinde kaldı.
Büyü saldırısı kesildiği anda Julius ve diğerlerine talimat verdim.
"Julius, öne çık ve duvar ol."
"Sen... Ben her şeye rağmen bir prensim, farkındasın değil mi?"
"Kes sesini, kalkanını kaldır ve o meşhur kalkan yeteneğinle saldırıları engelle. Brad!"
Ardından Brad’e seslendiğimde, yüzünde bariz bir tiksinti ifadesi belirdi.
"Bana hücum et falan demeyeceksin herhalde?"
"Senin yakın dövüşünden bir beklentim yok zaten."
"Bu da ayrı bir hakaret!"
"Uzatma da öncü birliği havaya uçurmaya hazırlan. En yüksek hasarlı büyünü patlat."
Brad başıyla onaylayınca bu kez Jilk’e döndüm.
"Jilk, sen nişancılığa devam et. Sakın bizi arkadan vurayım deme."
Jilk bu emrime hayretler içinde kaldı.
"Öyle bir sakarlık yapacak değilim."
"Senin durumunda, bilerek vurursun diye korkuyorum zaten?"
"Sen beni gerçekten ne sanıyorsun?"
Jilk’in her zamanki nazik konuşma tarzı bir anlığına kaybolsa da hemen tüfeğine yeni mermileri sürüp hazırlığa başladı.
Son olarak Chris ve Gregg kalmıştı.
"Chris, Gregg; Brad ortalığı dağıttığı anda dalıyorsunuz."
Chris kılıcını sıkıca kavradı.
"Bize bırak. Peki, sen ne yapacaksın?"
Beşinin önünde omuz silktim.
"Lider dediğin talimatları verir ve arkada keyfine bakarak izler, değil mi?"
Bunu duyan Gregg’in suratı ekşidi.
"Bunu şu durumda söyleyebildiğine göre, ya çok büyük bir adamsın ya da tam bir aptalsın."
Gregg’i duyan Luxion anında söze girdi:
'Yanlış. O sadece bir katıksız aptaldır.'
"Kes sesini. Seni kendime kalkan yaparım bak."
'Böyle yaparak moralimizi bozmanız bir sorun teşkil etmiyor mu?'
"Boş ver. Bunlar halleder."
Bu beşliyle buradan sorunsuz çıkabilirdik. Bunu o otome oyununu oynadığım için değil, bu heriflerin nasıl geliştiğini istemesem de yakından gördüğüm için biliyordum.
Yine de, bana bakan Julius’un güldüğünü fark ettim. Sinir bozucu olduğu için sebebini sordum.
"Ne var?"
"Hiç, hakkımızdaki değerlendirmenin beklenmedik derecede yüksek olduğunu düşündüm de. Leon, hiç dürüst değilsin."
Nedense zafer kazanmış gibi bir edayla konuşan Julius’a sinirlenip ona bir tekme savurdum.
"Yürü git hadi!"
"A-aptal! İtme beni!"
Düşmanın önüne çıktığı anda iskeletler tepki verdi ve Julius’a büyü fırlatmaya hazırlandılar. Julius elindeki kalkanı kaldırdı.
"Çık! Bunu sana ödeteceğim Leon! — Imperial All Guard!!"
Julius’un kalkanından ışıklar fışkırdı ve koridoru tamamen kapatacak kadar büyük, yarı saydam bir kalkan belirdi.
All Guard.
Tüm parti üyelerini koruyan bu kalkanı konuşlandıran Julius sayesinde, üzerimize yağan büyü saldırıları bize ulaşamadı.
Hemen ardından Brad ileri fırladı ve kollarını iki yana açarak büyü hazırlığına başladı. Brad’in sırtında çoklu büyü dizileri belirdi ve hızla dönmeye başladılar.
"Full— Hellfire— Burst!"
Açtığı ellerini yüzünün önünde birleştirir gibi yaptı ve yumruklarını sıktı.
Hazır olduğunu hisseden Julius savunmasını bozunca, bizi koruyan kalkan yok oldu.
Aynı anda, Brad’in etrafında yüzen büyü dizilerinden çıkan devasa bir alev girdabı düşmana doğru kükreyerek ilerledi.
İskeletleri içine hapseden alevler önce onları yakıp kavurdu, ardından büyük bir gümlemeyle patladı.
Brad büyüyü fırlattığı anda kan ter içinde kalarak dizlerinin üzerine çöktü.
"Bitti mi?"
Kendi büyüsüyle düşmanı tamamen yok ettiğini sanıyordu.
Ancak, patlamanın olduğu ve alevlerin hâlâ yandığı koridorun derinliklerinden iskeletler gelmeye devam ediyordu. Jilk anında tüfeğiyle onları vurmaya başladı ama sayıları gittikçe artıyordu.
'Görünüşe göre çok fazla gürültü çıkardınız. Düşmanlar buraya toplanıyor.'
Görünüşe göre onları üzerimize çekmeyi başarmıştık.
"Harika. Hepsini tek seferde temizleyebiliriz. Chris, Gregg, öne çıkıyoruz!"
Tüfeğimi bırakıp kılıcıma uzandığımı gören ikili şaşkına döndü. Chris bana merakla baktı.
"Hani arkada bekleyecektin?"
"Fikrim değişti. Kazanacak gibiyiz, o yüzden ben de katılıyorum."
Gregg mızrağını hazırladı ve gözlerini düşmana dikerek gülümsedi.
"Sen gerçekten çok ters bir adamsın."
"Kes sesini de şunları bir an önce devirelim."
İleri atıldığımızda, Chris ve Gregg düşmanla temas kuran ilk isimler oldu.
Normalde aptalın önde gideni olan bu ikili, konu yakın dövüş olduğunda gerçekten de sıra dışılar.
Chris, baş belası canavarlardan ikisini hızla hakladı.
"Şişt!"
Kılıcını sanki akıp gidiyormuşçasına savuruyor, canavarları birer birer devirip dumana dönüştürüyordu.
Buna karşılık Gregg'in dövüş tarzı tam anlamıyla vahşiceydi.
"Orayaaaa!!"
Chris ve Gregg'in silahları Luxion tarafından gümüşle kaplandığı için undead türü canavarlara karşı oldukça etkiliydi. Fakat bunu hesaba katmasak bile ikisinin yetenekleri çok yüksek seviyedeydi.
Gregg’in mızrağı, büyük bir kalkan kuşanmış iskeleti kalkanıyla birlikte delip geçti.
İskelet yere yığılıp dumana dönüşürken, Gregg vakit kaybetmeden bir sonraki canavarın üzerine atıldı.
Bu vahşi ve saldırgan hali Chris’le tam bir tezat oluştursa da, ikisi de sürekli hareket halinde olmalarına rağmen birbirlerine engel olmayacak şekilde konumlanıyorlardı.
Onların düzenini bozmamaya dikkat ederek Luxion ile birlikte aradaki boşluktan ileri fırladım.
Gözüme çarpan ilk şey, yayını germiş Gregg’i nişan alan bir iskelet oldu.
"Demek buradasın."
Kılıcımı sol çaprazdan sağ yukarıya doğru savurdum.
Kılıcın ucu yere çarpıp kıvılcımlar saçtı ve yukarı kalktığı anda iskeletin vücudu alt ve üst olarak ikiye ayrılıp yere serildi.
Hemen bakışlarımı çevirip yeni bir hedef ararken, Luxion kırmızı merceğinden yansıttığı lazerle hedefi işaret etti.
'Efendi, şuradaki ikisini gözüne kestirmiş.'
"İyi yakaladın!"
Bir köşeye gizlenmiş okunu fırlatmak üzere olan iskelete karşı kılıcı bıraktım; kılıfımdan tabancamı çekip nişan aldım.
Gümüş kaplı bu özel sihirli mermilerin her biri oldukça pahalıydı.
Normalde ne zaman kullanacağın konusunda temkinli olman gerekirdi ama Luxion bunlardan bolca hazırladığı için endişelenmeme gerek yoktu.
"Özel yapımdır. Kıymetini bil de ye şunu."
Tetiği iki kez çektim; mermilerin ikisi de iskeleti tam isabetle vurdu.
Mermileri su gibi harcayabilirdim ancak asıl mesele yanımda taşıyabileceğim miktarının sınırlı olmasıydı.
Mermiler küçük olsa da sonuçta metal parçalarıydı ve sayıları arttıkça ciddi bir ağırlık yapıyorlardı.
Birbiri ardına ortaya çıkan iskeletleri devirirken, Julius bize katıldı.
"Siz ikiniz, bana da bir şeyler bırakın!"
"Prens hazretleri lütfen arkada beklesinler~"
Kendisini az önce tekmeyle ileri fırlatan adamdan bunları duymak Julius'un tepesini attırmış olmalıydı.
Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir halde, yaklaşan iskeleti kılıcıyla var gücüyle biçti.
"Beni düşmanın önüne tekmeleyen sendin be adam!"
"Hadi yine iyisin, kahramanlık yapma şansın oldu. Marie'ye anlatıp hava atarsın artık."
Ben kahkahalarla gülerken halimizi izleyen Luxion mırıldandı.
'Ne kadar da iyi anlaşıyorsunuz.'
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.