Yeraltı zindanının koridorlarında koşanlar, Creare'nin öncülük ettiği Ange ve yanındakilerdi.
Creare mavi lensini yanıp söndürerek hazinenin bulunduğu yere giden en kısa rotayı hesaplıyordu.
"Bu taraftan!"
Creare sürekli dönemeçlerden geçen ve yolu uzatan bir rota seçse de bu sayede gereksiz savaşlardan kaçınmayı başarmışlardı.
Ange arkasına hafifçe göz attığında, koşmaya devam eden Noel'in epey zorlandığını fark etti.
Tedavisi biteli epey olmuştu ama can puanı henüz tamamen yerine gelmemişti.
Ayrıca, krallık soyluları olan Ange ve diğerleriyle kıyaslandığında, fiziksel gücü her halükarda yetersiz kalıyordu.
Çocukluğundan beri eğitilen Ange ile onun arasındaki kondisyon farkı çok doğaldı.
Asıl sorun ise Livia'daydı.
"A-Artık dayanamıyorum..."
Noel'den bile daha düzensiz nefes alıyor, nefesi kesilmiş gibi görünüyordu.
Ange hızını düşürdü ve yürümeye başladı.
'Daha fazlasına ikisinin de gücü yetmeyecek.'
Kendi başına olsa hâlâ koşabilirdi ama ikisi de sınırlarına ulaşmıştı.
"Mola veriyoruz. Creare, dinlenebileceğimiz bir yer var mı?"
Ange'in mola teklifi üzerine Livia ve Noel sendeleyerek duvara yaklaştı ve yaslandı.
Onların bu hâlini gören Creare, sıkılmış bir ses tonuyla konuştu.
"Burası güvenli. Yakınlarda düşman yok, tuzak da görünmüyor. Ama zaman kaybettik, rotayı yeniden hesaplamam gerekecek. Ayrıca, Noel-chan'ı bir kenara bıraktım da Livia-chan, senin de kondisyonun çok fazla az değil mi?"
Düzensiz nefesini düzene sokmaya çalışan Livia, acı çeken bir ifadeyle kendini savundu.
"B-Ben... ev kuşu... sayılırım..."
İstediği zaman saatlerce konsantre olup ders çalışabilirdi ama dışarıda koşturmak ona göre değildi.
Ange elini alnına koyup çaresizce güldü.
"Sana kendinizi eğitmenizi söylemiştim. Kondisyon her şeyin temelidir."
Ange'in bu durumu çok doğal karşılamasına karşılık, ter içinde kalan Noel karşı çıktı.
"Cumhuriyetteyken fiziksel gücüme güvenir idim ama bu krallık insanları gerçekten tuhaf. Kilometrelerce koştuk ama yüzünde en ufak bir yorgunluk belirtisi bile yok!"
Sadece koşuyor olsalardı Noel de Livia da daha fazlasını yapabilirdi.
Ancak şu an kendilerini korumak için zırh kuşanmış durumdaydılar ve silah taşıyorlardı.
Zindan keşfi için gereken diğer teçhizatlar da eklenince ağırlık iyice artıyordu.
Sırtında bu kadar ağırlıkla kilometrelerce koşup hiç yorulmamış gibi duran Ange, Noel'e tamamen inanılmaz geliyordu.
Nefes nefese kalmış iki kıza bakan Ange ise şaşkın görünüyordu.
"Bu kadarıyla yorulursanız maceracılık yapamazsınız."
"Bu kesinlikle normal değil!"
İkisinin nefesi düzene girdiğinde Ange yürüyerek harekete geçti.
Tam o sırada, üçünün Leon hakkında dedikodu yapacağı anlar başladı.
Ange'in yüzünde bir tebessüm olsa da gizli geçit meselesine içten içe kızgındı.
"Gerçekten baş belası bir adam. Güya mertçe savaşacakmış gibi davranıp arkadan işini garantiye alıyor. Resmen bizi ayakta uyuttu."
Livia da benzer şekilde öfkeliydi ama onun sebebi farklıydı.
"Onun yüzünden o kadar derinlere kadar ilerledik. Sonra da gizli geçit olduğunu duyup geldiğimiz yolu geri dönmek zorunda kaldık."
Spor yapmaktan nefret eden Livia, boş yere koşturulmuş olmaktan şikayetçiydi.
Noel de Livia gibi koşturulduğu için kızgındı ama asıl Leon'un tavrına sinirlenmişti.
"Başta adil bir şekilde savaşacak gibi davranmıyor muydu?! Üstelik bize avans veriyormuş gibi bir de kibirli tavırlar sergiledi. Meğer arkasındaki sebep gizli geçitmiş, şaka mı bu?!"
Onların bu kargaşasını eğlenerek izleyen Creare, neşeyle sohbete katıldı.
"Efendimiz nişanlısına karşı bile hiç acımıyormuş."
Ange bunu duyunca nazikçe gülümsedi.
"Onun bu konudaki ciddiyetini hafife almışım."
Ange'in bu tavrına şaşıran Creare sordu.
"Keyifli görünüyorsun. Kandırıldığın halde nasıl böyle gülebiliyorsun?"
"Çünkü bizimle gerçekten ciddi bir şekilde savaşıyor."
Gizli geçit meselesini kabullenmek zor olsa da Ange bunun savaşı kazanmak için bir yöntem olduğunu anlayabiliyordu.
Ayrıca Leon'un kendilerine karşı dürüstçe, tüm gücüyle savaşması onu mutlu etmişti.
"Her zaman korunup kollanıyordum, sanki bir prensesmişim gibi bana fazla nazik davranılıyordu."
"Bundan hoşlanmıyor muydun?"
"Bilmem ki... Hoşuma gittiği de oluyordu tabii. Ama en kritik anlarda sadece izlemekle yetindiğimde, bana gerçekten ihtiyaç duyup duymadığını sorgulamaya başlıyorum. Hatta... Ben olmasaydım Leon'un çok daha huzurlu bir hayat süreceğini düşündüğüm bile oluyor."
Arkasından gelen Livia, bu zayıf düşünceli Ange'i azarladı.
"Öyle şey olur mu hiç! Ange, her şeyi tek başına yükleniyorsun. Leon-san'ın huzurlu bir hayat yaşayamamasının sebebi..."
Leon'un neden huzurlu yaşayamadığının gerçek sebebini bilen Livia, cümlenin sonunu getirmeye cesaret edemedi.
İkisi de susunca koridoru derin bir sessizlik kapladı. Bu gerginliğe dayanamayan Noel söze girdi.
"Yani, her şeye burnunu sokan biri sonuçta. Ben de bu sayede kurtuldum ama."
Leon'un huzurlu yaşayamamasının sebebi, her şeye burnunu sokan yapısıydı.
Her şeyi görmezden gelip sadece kendi güvenliğini düşünerek hareket etseydi, şimdiye çoktan huzura ermiş olurdu.
Ama öyle yapsaydı bu üçüyle, hatta daha birçok insanla bu kadar yakın bağlar kuramazdı.
Ange içini döktü.
"Ona ayak bağı olmak istemiyorum. Sadece mutlu olmasını istiyorum ama ben yanındayken sürekli gereksiz savaşların içine çekiliyor."
Ange'in onu savaşlardan uzak tutmak istemesinin nedenlerinden biri, Leon'un bizzat bu işlere karışmak istemediğini açıkça belirtmiş olmasıydı.
Diğer neden ise Leon'un psikolojik olarak sınırda olmasıydı.
Noel bakışlarını Livia'ya çevirdi.
"İlacı... henüz azaltmadı, değil mi?"
Livia hafifçe başını sallayarak Creare'ye baktı.
"Eğitim gezisinden döndüğümüzden beri hiçbir şey değişmedi. Are-chan, öyle değil mi?"
Ancak Creare cevap vermedi.
"Bu soruya cevap vermem efendimiz tarafından yasaklandı."
Az önceki şakacı tavrından eser kalmamıştı, sesi oldukça düz ve mesafeliydi.
Creare'nin efendisi de nihayetinde Leon'du ve kritik anlarda önceliği her zaman ona verirdi.
Üçü, Creare'nin rehberliğinde bir süre sessizce yürüdükten sonra farkında olmadan gizli geçide girmiş olmalılardı.
Önden gittikleri tahmin edilen Julius ve diğerlerinin savaş sesleri duyulmaya başladı.
Ange tüfeğini eline aldı.
"Dost ateşinden kaçınmalıyız. Sakın aceleyle saldırmayın."
Loş koridorda ilerledikleri için ateş açmaları durumunda birbirlerini vurma riskleri vardı.
Livia ve Noel başını sallarken Creare'nin mavi lensi tekrar yanıp söndü.
"Onlarla karşılaşmadan en dipteki odaya ulaşan bir rota var. Beni takip edin."
Üç kız, önden giden Creare'yi takip etmeye başladı.
Zaman zaman savaş gürültülerinin arasından erkeklerin bağırışları yankılanıyordu.
Bazen de "O herifleri asla affetmeyeceğim!" diye haykıran sesler duyuluyordu.
Ange ve diğerleri ilerlemeye devam ederken, önü tamamen buzla kaplanmış bir geçit buldular.
Livia buza yaklaştı.
"Bu da ne? Bir tür mekanizma mı? Yoksa hazine bu yolun sonunda mı?"
Geçidin kapalı olması Livia'nın dikkatini çekmişti ama Creare orayı önemsememelerini söyledi.
"Ah, o başka bir şey. Jilk orayı kapattı sadece, boş verin de ilerleyelim."
Jilk'in adı geçince Noel kafasını yana eğdi.
"Jilk-san mı? Orayı neden kapattı ki acaba?"
Noel bu duruma anlam veremezken, Ange ne olduğunu çoktan sezdiği için soğuk bir ifadeyle konuştu.
"Kesin orada hazine olduğunu sanıp yolu kapattı. Sinsi herifin tekidir o."
Livia da onu onayladı.
"Birinci sınıftan beri hiç değişmedi zaten."
Hızlı adımlarla önden yürüyen ikilinin arkasından Noel de ilerledi.
"Yaptığı biraz tuhaf ama gerçekten o kadar sinsi biri mi?"
Bu soru üzerine Livia, ifadesiz bir yüzle Jilk'in yaptığı kötülükleri anlatmaya başladı.
"Düelloda rakibinin zırhına gizlice bomba yerleştiren birinden bahsediyoruz. Üstelik nişanı bozduğu kadınla yüzleşmekten kaçması gibi daha bir sürü vukuatı var."
"Jilk-san sandığımdan da berbat biriymiş."
Noel de cumhuriyetteyken Jilk'in Marie'yi nasıl zor duruma soktuğunu görmüştü.
Fakat herifin düşündüğünden de sinsi çıkması karşısında midesi bulandı.
Ange da aynı ifadesizlikle Jilk hakkındaki değerlendirmesini dile getirdi.
"Beşi bir yerde tam bir bela takımı ama içlerinde hiç gülünemeyecek tek pislik o."
Jilk hakkındaki konuşma biter bitmez üç kız şüpheli bir kapının önüne geldi.
Ancak kapı zaten açıktı ve içerisi dışarıdan görünebiliyordu.
Zindanın alt katları normalde loş olması gerekirken, sadece o oda altın sarısı bir ışıkla parıl parıl parıldıyordu.
Altın oda bizzat hazinenin kendisi haline gelmişti fakat üç kız sevinmekten ziyade büyük bir şaşkınlık yaşadı.
Ange bağırdı.
"Leon!?"
Kızlar ve Creare odaya daldıklarında, Leon'un zombi türü bir canavarla dövüştüğünü gördüler.
Hayvan kafatasına benzer bir kafası olan, siyah cübbeli bir zombi canavardı bu.
Gövdesine kıyasla oldukça büyük ve uzun olan ellerinin her ikisi de altına boyanmış gibiydi.
Alt bedeni yoktu, havada süzülüyordu.
Boyu yaklaşık üç metre civarındaydı.
Oldukça geniş olan odanın içinde bir o yana bir bu yana uçuyordu.
Ange ve diğerlerinin geldiğini fark eden Leon'un yüzünde tarif edilemez, karmaşık bir ifade belirdi.
Hazine odasını koruyan patron canavarla uğraşırken, o beş aptal yerine Ange ve diğerleri gelmişti.
Çok fazla zaman kaybettiğini düşünürken bir yandan da "Acaba onları kandırdığım için bana kızacaklar mı?" endişesi içine düşmüştü.
Tüfeğini doğrultan Ange, havada uçuşan patron canavara doğru tetiği çekti.
Canavar mermiden sıyrılmak için sütunlardan birinin arkasına gizlendi.
Her yeri altından yapılmış bu odada tahta benzer bir şey duruyordu.
Yeraltı mahzeninde bir taht bulunması son derece anlamsızdı ama hazinenin saklandığı yerin burası olduğu kesindi.
Benim hafızama göre burada bir taht vardı ama oda kesinlikle böyle altın varaklı, şatafatlı bir yer değil, zindanın diğer kısımları gibi loş bir odaydı.
Livia hemen yanıma gelip yaralanıp yaralanmadığımı kontrol etti.
"Leon-sama, bir yeriniz acıdı mı!?"
"İyiyim, bir şeyim yok."
Noel de yanıma sokulup sütuna tutundu ve oraya sığınarak bizi gözleyen patron canavara baktı.
"Pek dişli bir şeye benziyor. Onu yenebilecek misin?"
Onu hemen haklayabilseydim iyi olurdu ama ne yazık ki tek başıma bunu başaramamıştım.
Yenilmezdim elbette ama yanımda en uygun kuşanacak eşyalarım yoktu.
"Yenilmem ama kazanabilir miyim, orası şüpheli. Böyle olacağını bilseydim yanıma bir pompalı tüfek alırdım."
Hata yaptığımı düşünürken, tam bu sırada Luxion fırsatı kaçırmayarak dırdır etmeye ve beni suçlamaya başladı.
'Silah seçimi konusunda benden tavsiye istediğinizde size pompalı tüfeği önermiştim.'
"O sırada gerek olmaz diye düşünmüştüm işte!"
O otome oyununu tamamlarken bu silahı pek kullanmamıştım çünkü.
Ben Luxion ile tartışırken patron canavar sütunun arkasından fırlayıp üzerimize doğru atıldı.
Ange tüfeğiyle ateş etti ama tek bir merminin onu indirmeye yetmeyeceği belliydi.
Merminin isabet ettiği yerden sadece hafifçe dumanlar yükseldi, canavara pek bir hasar veremedi.
"Tüh!"
Yere fırlattığım el bombası şeklindeki büyü aleti patlayınca, içindeki kutsal su etrafa sis gibi yayıldı.
Bunu gören patron canavar bizden uzaklaştı.
Ange bana doğru yaklaşırken alışkın hareketlerle tüfeğine yeni mermiler sürüyordu.
"Kutsal su mu? Kaç tane kaldı?"
Kemerimi kontrol edip kalan miktara baktım, sadece bir tane kalmıştı.
"Son bir tane."
Ange gözlerini canavardan ayırmadan bana onu nasıl alt edeceğimizi sordu.
"Dağılıp sürekli saldırmaya devam mı edelim?"
"Mermimiz az. Hem Livia ile Noel'in elinde sadece tabanca var, o yüzden bu iş onlara göre değil."
Livia ve Noel'in silah kullanma konusunda pek becerikli oldukları söylenemezdi.
Kendimizi zorlamanın bir alemi yoktu. Tam geri çekilmeyi düşünürken Noel hafifçe sırtıma vurdu.
"Bende bu var ya."
Başımı çevirdiğimde Noel'in elinde birkaç ağaç dalı ve yaprak gördüm. Bunları nereden bulmuştu acaba? Ama bu soruyu sorma gereği duymadım.
Çünkü o nesneleri elinde tuttuğuna göre kutsal ağaçla bir ilgisi olduğu belliydi.
"Bunu o küçük fideden mi kopardın?"
"Alakası yok! Bu dal yerde duruyordu. Yaprakları ise Yumeria-san'dan rica edip kopardım."
Yumeria koparmış, Kyle da Noel'e ulaştırmıştı anlaşılan.
"İşe yarıyor mu bari?"
"Ne de olsa bir rahibeyim. Hem sen de kullansana Leon? Koruyucu olduğunu unuttun mu yoksa?"
Koruyucu olmanın bana pek bir faydası dokunmamıştı, sağ elimdeki tuhaf lekeden ibaret bir şeydi benim için.
"Nasıl kullanacağımı bilmiyorum ki."
"Senin gibi birinin nasıl koruyucu olabildiğine hayret ediyorum doğrusu."
En azından Noel'in de bu durumda bir saldırı yöntemine sahip olduğunu anlamıştım.
Gözüm ucuyla Livia'ya baktığımda yanaklarını şişirdiğini gördüm.
"Benim için de sorun yok. Büyü konusunda iyi olduğumu unuttunuz mu?"
"Doğru ya, unutmuşum."
Plan netleşince Ange emirleri verdi.
"O zaman dört bir yana dağılıp saldıracağız. Tehlike anında hemen bir diğerinin yanına sığının."
Herkes başıyla onaylayınca dağılıp saldırıya geçtik.
İlk hamleyi yapan Noel oldu.
"Kutsal ağaç, bana gücünü ödünç ver!"
Elindeki ağaç dalını fırlattığında, dal havada aniden büyüyerek devasa bir boyuta ulaştı.
Dallar kıvrılarak patron canavarın etrafını sardı ve onu durdurmaya çalıştı.
"İşte bu!"
Noel sevinçle yumruğunu sıktı ama patron canavar o devasa dallara dokunur dokunmaz daldan başlayan bir altın sarılığı her yeri kaplamaya başladı.
"Bu hile ama!"
Noel'in çığlığıyla birlikte devasa dallar altın külçelerine dönüştü ve ardından tuzla buz oldu.
Yine de bize zaman kazandırması açısından yeterli bir hamleydi.
"Hiç sorun değil."
Biraz uzakta duran Livia önünde iki adet büyü dizisi oluşturdu. Birinden alevler yükselirken diğerinden güçlü bir rüzgar esti. İki büyü birleşince alevler daha da harlanarak patron canavarın üzerine doğru atıldı.
"Bu da ne? Böyle bir şeyi ilk defa görüyorum."
Livia'nın bu büyüsünü bilmediğimi söylediğimde yanımdaki Luxion bana açıklama yaptı.
'Çok üst düzey bir büyü değil aslında. İki farklı büyüyü birleştirmiş gibi görünüyor. Büyü gücü tüketimini azaltıp tesirini artıran gelişmiş bir teknik.'
Vay canına, harika.
Hayran kalarak ben de tüfeğimi canavara doğrultup tetiği çektim.
Alevler içinde kalan patron canavar, kafasını tavana doğru kaldırıp ürkütücü bir çığlık attı.
Alevlerden kaçmak ister gibi kendini zemine doğru bıraktı.
Neredeyse düşmekten farksız bir şekilde yere yığılan canavarı gören Ange hemen öne atıldı.
"Kaçabileceğini mi sandın?!"
Sol elini öne uzatıp açık avucunu sıkıca kapattığı anda, patron canavarın yığıldığı zeminde devasa bir büyü dizisi belirdi.
Kırmızı parıldayan çizgilerle çizilmiş bu büyü dizisi, son derece karmaşık ve muazzamdı.
Diziden yukarı doğru fışkıran alev sütunu, doğrudan tavana kadar ulaştı.
Patron canavar, bu muazzam güçle yukarı fırlayıp tavana güm diye çarptı.
Ange, canavara doğru fısıldadı:
"Cehennem alevlerinin sütunu... Lanetli bir canavar olan sana iyi gelecektir, değil mi?"
Tabii ki bir cevap alamadı ama Ange zaten bunun farkındaydı.
Alev sütunu sönünce, patron canavar bir kez daha yere çakıldı.
Buna rağmen ellerini zemine dayayıp ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Ange hemen tüfeğini doğrultup tetiği çekti ancak patron canavarın henüz yok olmaya niyeti yok gibiydi.
Onun bu halini gören Ange mırıldandı:
"Amma dişli çıktı."
Livia da büyüsünü hazırlamaya başlarken, Noel elindeki yaprağı kullanarak bir şeyler yapacak gibi görünüyordu.
Onları izlerken, Luxion hayretler içinde bana seslendi.
'Neden son darbeyi siz vurmuyorsunuz?'
"Şey... Herkes ne kadar da güçlü, diye düşünüyordum."
Hâlâ içimde bir yerlerde Ange ve diğerlerini korumam gereken zayıf varlıklar olarak mı görüyordum acaba?
Şimdi ise karşımdaki bu güçlü, hatta vahşi hallerini görünce, benim korumama hiç de ihtiyaçları yokmuş gibi hissetmiştim.
Ben olmasam bile...
'Efendim.'
Düşüncelere dalmışken gelen sesle nefesi kesilir ve başını kaldırır.
Kafamı sallayıp zihnimi yeniden patron canavara odakladım.
"Kusura bakma ama işini bitirmek zorundayım."
Yeniden yukarı sıçramaya çalışan patron canavara doğru kutsal su bombasını fırlattım. Bomba patlayınca etrafa sis gibi yayıldı.
Bu sis, patron canavarın bedenini dıştan dışa kemirmeye başladı.
Tüfeğimi yere bırakıp koşmaya başladım ve belimdeki kılıcı kınından sıyırdım.
Diğerlerine verdiğim silahlardan çok daha özenle yapılmış bu kılıç, Luxion'ın benim için özel olarak hazırladığı bir şeydi. Lanetli yaratıklara karşı diğer silahlardan çok daha etkiliydi.
Patron canavara yaklaşmaya çalıştığımda altın rengi ellerini bana doğru uzattı.
Tam o sırada Noel, elindeki yaprağı fırlatarak bana destek oldu.
"Sana izin vermem!"
Yaprak, rahibe olan Noel'in iradesine tepki vererek düşman belledikleri patron canavara doğru hücum etti.
Havada ivme kazanan yaprak patron canavarın üzerine yapıştığı anda, ağaç kökleri ve sarmaşıklar fışkırarak canavarı sarıp sarmaladı ve hareketini engelledi.
Canavar bunları hemen parçalamaya başlasa da bu bana fazlasıyla yetti.
"Sağ ol!"
Ona teşekkür edip patron canavarın üzerine atladım ve kılıcımı kafasına sapladım.
Koskoca patron canavar bile buna dayanamamış olacak ki, kılıcın girdiği yerden dumanlar tütmeye başladı.
Bedeni dağılmaya başladı ve en sonunda dumana dönüşerek yok oldu.
"Ah, bitti sonunda."
Nihayet canavarı yenebilmiş olmanın rahatlamasını yaşarken, odadaki garipliği fark eden Ange bağırdı.
"Hey, bir şeyler ters gidiyor!"
Ange haklıydı.
Göz alıcı bir şekilde parıldayan altın oda, antik kalenin efendisi yok olduğu anda altın rengini yitirmeye başladı.
Yeraltı geçidiyle aynı malzemeden yapılmış olan taht odası asıl yüzünü gösterdiğinde, burası o otome oyunundaki manzaraya çok daha fazla benziyordu.
Bu durum Ange'yi hayal kırıklığına uğrattı.
"Hepsi bir göz boyama mıydı yani? İnanamıyorum."
Eğer bu koca oda gerçekten altından yapılmış olsaydı, inanılmaz bir servet değerinde olurdu.
Ancak ne yazık ki patron canavar yok olunca her şey silinip gitti.
Omuzları düşen ve üzgün görünen Ange'nin yanına giden Noel, onu teselli etmeye çalıştı.
"Hiçbirimiz yara almadan yendik ya, önemli olan bu değil mi?"
"Ben... hazineyi istiyordum."
Keyfi kaçan Ange'nin aksine, Livia ise olayın heyecanına kapılmış görünüyordu.
"Canavar bu odayı altına mı dönüştürüyordu acaba? Öyleyse gerçekten inanılmaz bir canavarmış. Şimdiye kadar böyle bir şey hiç duymamıştım."
Ben ise o üçünü kendi hallerine bırakıp tahtın arkasına doğru yürüdüm.
Orada bir hazine sandığı olması gerekiyordu ama...
"Tabut mu?"
Nedense bizi bekleyen şey bir tabuttu.
Ben şaşkın şaşkın bakarken, Ange ve diğerleri de yanıma gelip tabutu fark ettiler.
"Tam bu zindana yakışır bir hazine sandığı. Açalım mı?"
"Ne?! Açacak mıyız?! Korkmuyor musunuz?!"
Ben paniklerken, Livia elini çenesine koyup düşünmeye başladı.
"Korkutucu olduğu doğru ama içinde birinin naaşı varsa saygısızlık etmiş olmaz mıyız?"
Bunun üzerine Noel, bakışlarını Creare'ye çevirdi.
"İçinde ne olduğunu anlayabiliyor musun?"
'Gelen tepkilere bakılırsa değerli metaller var.'
Bunu duyan Ange, elini tabutun kapağına koydu.
"O halde açıyorum."
Bana göre son derece korkutucu ve lanet getirebilecek bir durumdu ama yine de açtılar.
Açılan tabutun içine baktığımda gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Bu... gerçekten bir insan değil, değil mi?"
Tabutun içinde, nedense altınla kaplanmış kadın şeklinde bir heykel duruyordu.
Ellerini dua eder gibi karnının üzerinde birleştirmiş, gözlerini yummuştu.
Her an uyanacakmış gibi duran bu figürün etrafı altın, gümüş ve değerli taşlardan yapılmış çiçeklerle, süslemelerle donatılmıştı.
Sanki gerçekten de çok güzel bir kadın orada uyuyor gibiydi.
Luxion kırmızı merceğini kırpıştırarak analiz yapmaya başladı.
'Altındır. İnsan değildir.'
"Belki de o patron canavar tarafından altına dönüştürülmüştür."
'Öyle olsaydı, canavar ölünce eski haline dönmesi gerekirdi.'
"Doğru, gerçi o da var ama... O at kafalı patron canavar, yoksa bunu mu koruyordu?"
'Canavarların böyle bir içgüdüye sahip olduğunu sanmıyorum. Ayrıca o kafa at kafası değil, eşek kafasıydı.'
"Eşek mi?!"
Ben de kesin at falandır diye düşünmüştüm.
Ben tek başıma korkup dururken, Ange, diğer kızlar ve hatta Creare bile bana bakıyordu.
Ange elini beline koyup güler.
"Şaşırtıcı doğrusu. Önceden de şüpheleniyordum ama Leon'un da korktuğu şeyler varmış."
Livia ellerini birleştirip bana bakarak gülümsedi.
"Leon-san'ın da böyle tatlı bir yönü varmış demek."
Noel ise benim bu beklenmedik yönümü gördüğü için memnun görünüyordu ama bir yandan da benimle dalga geçmeyi ihmal etmedi.
"Canavarları patır kütür deviriyorsun ama bundan korkuyorsun demek. Çok korktuysan, bu gece sana eşlik edebilirim?"
Bu üçü de bana karşı iyice acımasızlaşmadı mı sanki?
"Sizce de biraz ayıp etmiyor musunuz?"
Bugün neden üzerime bu kadar çok geliyorlardı ki?
Bu sorunun cevabını bana veren Creare oldu.
'Gizli kapı mevzusunda kandırıldıkları için hâlâ biraz kızgınlar tabii ki. Sadece bu kadarcık şakayla kurtuluyorsan, efendim gerçekten çok seviliyorsun demektir!'
Yapay zeka bile benimle dalga geçiyordu.
Ben onlardan yüzümü çevirdiğim sırada, kapı tarafından birilerinin yaklaştığını gördüm.
Üstü başı perişan olmuş Julius ve diğerleriydi.
"Leon... Bana söyleyecek bir şeyin yok mu?"
Alınlarını kırıştırarak ortaya çıkan beş aptal, bana nefret dolu gözlerle bakıyordu.
Belli ki çok öfkelenmişlerdi.
"Söyleyecek bir şey mi? Ah, doğru ya."
Bu beşliye ne demem gerektiğini düşündüm ve ellerimi birleştirip şirin bir şekilde dilimi çıkardım.
"Siz yem olduğunuz için bu hazineyi ele geçirebildik. Çok teşekkür ederim."
Bunu duyan saçları başı dağılmış Jilk, parmağıyla beni işaret etti.
"Seni gidi korkak hilekar! Beni kandırdın!"
"İlk önce arkamdan iş çeviren sendin ama."
Söylediğim mantıklı sözler üzerine, Beş Aptal Jilk’in etrafını sarmaya başladı.
Jilk ise hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi saf bir yüz ifadesi takındı.
"Ne oluyor? Hepimizi kandıran Liyon-kun'a hak ettiği cezayı— goh!?"
Jilk’in suratının tam ortasına yumruğu indiren Brad’den başkası değildi.
Üstü başı yırtık pırtık olan Brad, yere serilen Jilk’in yüzüne paramparça olmuş mendilini fırlattı.
"Jilk, bize ne yaptığını unuttun sanırım? Liyon’a ben de diş bileyorum ama bizim gözümüzde sen de bir hainsin."
Gregg parmak eklemlerini çıtırdatırken kaşları öfkeden seğiriyordu.
"Bizi kandırıp birbirimizle yarıştırdın, değil mi?"
Chris kırık gözlüğünü çıkarıp Jilk’e buz gibi, nefret dolu bir bakış attı.
"Liyon’u affetmeyeceğim gibi, seni de asla affetmeyeceğim."
Jilk’in ihaneti hepsinin canını fazlasıyla sıkmış olmalıydı.
Ne de olsa, ellerindeki o büyük hazineyi bulma fırsatını, o muazzam başarıyı kaçırmışlardı.
Ve orada, öfkeden deliye dönmek üzere olan bir adam daha vardı.
"Ama en başta bana ihanet eden sizlerdiniz."
Julius, kalın ve tehditkar bir ses tonuyla hepimize bakıyordu.
İlk başta yem olarak kullanılan Julius’un gözünde, sanırım buradaki herkes düşmandı.
Bu yüzden ben de lafımı esirgemedim.
"Hazineyi görünce dostluğunuz da ne çabuk soldu ama. Yine de yoldaşların birbirine düşüp böyle çirkinleşmesi ne hoş."
Ben kahkahalarla gülerken, beşi de bana dönüp silahlarını kavradı ve üzerime doğru yürümeye başladı.
Grup adına konuşan Julius oldu.
"Haklısın. O zaman önce seni bir güzel benzeteceğiz, sonra kendi aramızda hesaplaşırız."
Üzerime gelen Julius’a karşı omuzlarımı silktim.
"Aptallar. Benim yanımda Anje’ler de var. Kızlar, yardım edin!"
Arkama dönüp yardım istemek için baktığımda, Luxion’un çoktan Anje’nin yanına gitmiş, onunla sohbet ettiğini gördüm.
"Bunu böylece bırakmak da isterdim ama sanırım eritmek zorunda kalacağız."
'Sanatsal değerinin yanı sıra, kadim bir miras olarak değeri de oldukça yüksek. Gelecek nesiller için korunması daha iyi bir seçenek olabilir.'
"Bu da mantıklı. Sergilersek, başarımız ömür boyu hatırlanır."
Livia ve Noelle ise Creare ile konuşuyordu.
"Ben bu şekilde muhafaza edilmesini istiyorum. Belki içinde bir sırlar barındırıyordur!"
Livia, eritmek yerine korunması ve araştırılması gerektiğini savunuyordu.
Noelle ise konuya pek ilgi duymadan dinliyordu.
"Gerçekten harika bir şeye benziyor ama. Creare, bu şey harbi o kadar önemli mi?"
'Noelle-chan, bunu sana açıklamak biraz zor. Şimdilik sadece harika bir şey olduğunu bilsin, yeter. Zaten detaylıca anlatsam da kafan basmaz.'
"Bana biraz fazla değersizmişim gibi davranmıyor musun!?"
'E çünkü ilgini çekmiyor, haksız mıyım?'
Keyifli keyifli konuşan Anje ve diğerlerine doğru elimi uzattım.
"Eee, bana yardım etmeyecek misiniz?"
Yardım istiyordum ama Anje ve diğerlerinin tepkisi oldukça soğuktu.
Anje kollarını göğsünde kavuşturup gözlerini kıstı.
"Bunu kendin kaşındın. Biraz olsun yaptığın hatayı anla."
Ona katılan ise benim ortağım olması gereken Luxion’dan başkası değildi.
'İnsanları kandırmanın cezası işte. Efendim için tam da olması gerektiği gibi bir son.'
Öfkeden tir tir titremeye başladım.
"Anje’leri anlarım da, bari sen bana yardım et be Luxion!"
'Reddediyorum. Ayrıca, arkadaşınız sizi bekliyor.'
"Ha?"
Arkamı dönmemle birlikte Julius elini omuzuma koydu.
Sıkıca, kemiklerimi kıracak gibi kavrarken, karanlık bir gülümsemeyle fısıldadı.
"Hadi biraz konuşalım seninle. Yumruklarımız aracılığıyla tabii ki."
Beş Aptal, beni tek başıma yakalayıp hırpalayabileceklerini düşünerek o ürkütücü gülümsemelerini yüzlerine yerleştirdiler.
Bu durum karşısında, içimdeki o korkak çocuk tir tir titremeye başladı.
Yine de pes etmeyip derin bir nefes aldım.
"Kananın suçu yok mu yani? Maalesef, göz diktiğiniz o hazine artık bizim. Kaybedenler kulübü, şu anki hislerinizi alalım?"
Gülümseyerek onları kışkırttığım an, Julius’un yumruğu üstüme doğru savruldu. Ben de hiç durur muyum, yapıştırdım cevabı.
Karşılıklı olarak birbirimizin yanaklarına yumrukları patlattığımız anda, diğerleri de kavgaya dâhil oldu.
Julius’un suratına ikinci yumruğu indirdim.
"Sizi buraya kadar getirdiğime şükredeceğinize bir de çemkiriyorsunuz, ulan!"
"Ne yarışından bahsediyorsun be! En başından beri tek başına her şeye çökmeyi planlıyordun zaten!"
Altımız birden birbirimize girip saç saça baş başa kavga etmeye başladığımızda, arkadan Anje ve Luxion’un sesleri yükseliyordu.
"Gerçekten de çok çirkin bir kavga."
'Efendimin attığı her lafın dönüp dolaşıp kendi suratına çarpma konusundaki becerisine ben bile yetişemiyorum.'
Bunu yanına bırakmayacağım, Luxion!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.