Yeraltına inen ikinci bir giriş bulmuştuk.
"İlki boş çıktı ama umarım bu seferki doğrudur."
Ben ve Beş Aptal’ın girdiği ilk yeraltı zindanıydı burası ama içinde hazine denilebilecek pek bir ganimet yoktu.
O otome oyununda defalarca ziyaret ettiğim bir zindandı burası ancak anılarım silikleşmişti.
Nerede ne vardı? Tuzaklar? Düzenekler?
Bazı yanlış hatırlamalar yüzünden işler beklediğim kadar pürüzsüz ilerlemiyordu.
Jilk kapıya patlayıcıyı yerleştirip kabloyu çekerek yanımıza geldi.
"Herkes saklansın lütfen."
Biz bir köşeye siper alırken Jilk, kabloyu tuttuğu eline büyü gücü zerk etti.
Kablo hafifçe parladığı anda kapı tarafından bir patlama sesi duyuldu.
Hafif bir sarsıntı oldu ve yeraltına uzanan merdivenlerden toz bulutu yükseldi.
Greg durumu kontrol etmeye gitti ancak geri döndüğünde kafasını sallıyordu.
"Olmaz. Sadece buraya amma sağlam bir kapı koymuşlar."
Greg’in aksine, elini çenesine koyan Brad gülümsüyordu.
"Bu, aşağıda önemli bir hazinenin uyuduğunun kanıtıdır. Daha fazla patlayıcı getirelim mi?"
Patlayıcılar konusunda en bilgili kişi olan Jilk’e çevrildi gözlerimiz.
Ancak kendisi zor durumdaymış gibi bir ifade takınmıştı.
"Elimdekilerin hepsini bitirdim. Bir kez gemiye dönüp mühimmat takviyesi yapmamız gerekiyor."
Brad omuz silkti.
"Kalan cephanemiz de azaldı. Bir kez geri dönüp yarın mı tekrar denesek?"
Dışarı baktığımda güneş ışığı çoktan kızıla dönmeye başlamıştı.
Julius da zamanın farkındaydı.
"Gece çöktüğünde antik kaledeki canavarlar canlanır. Özellikle hortlak tipi olanlar gece vakti tam güçlerine kavuşurlar."
Oyun olsaydı zamanı dert etmeme gerek kalmazdı.
Zindana meydan okurken zaman çoğu zaman gün ortasında sabitlenirdi.
Bazı etkinliklerde gece girilen durumlar olurdu ama onlar istisnaydı.
Luxion kırmızı merceğini bir kez parlatarak bana geri çekilmeyi önerdi.
'Efendi, geri çekilmeyi teklif ediyorum.'
"Hmm, yine de burası son yer gibi görünüyor."
Zahmet edip geri dönüp yarın gelsek bile arama birkaç saatte bitecek gibiydi.
Haliyle hemen bitirip kurtulmak istiyordum.
Yine de bile bile lades demeye gerek yoktu.
— Geri çekiliyoruz. Herkesle buluşup kamp alanına dönelim.
Kararımı verdiğimde Chris hafifçe iç geçirdi.
"En iyisi bu. Daha takvimimizde vaktimiz var."
Herkes geri çekilme hazırlıklarına başlamıştı ki uzaktan yaklaşan ayak seslerini duyunca tetikte bekleyip silahlarına sarıldılar.
Ben de tüfeğimi doğrultacakken Luxion beni durdurtu.
'Gelenler Marie ve yanındakiler.'
Hemen ardından köşeyi dönüp beliren; Kyle ve Carla’yı peşine takmış Marie’ydi.
Uzun saçlarına her nedense yapraklar dolanmış, darmadağın olmuştu.
"Bir dakika bekleyiiiin!!"
Geri çekilmeye hazırlandığımızı gören Marie, büyük adımlarla yaklaşıp bizi yardı ve yeraltı girişini işaret etti.
"İlerliyoruz!"
Aramaya bu şekilde devam edeceğini söyleyen Marie’ye Julius, geri çekilmenin en iyisi olduğunu açıklamaya çalıştı.
"Acele etmeni anlıyorum ama artık gece oldu. Yarın sabah denersek güvenli bir şekilde arama yapabiliriz. Marie, şimdilik vazgeçelim."
Fakat Marie geri çekilmeyi kabul etmiyordu.
"Olmaz! Bugün içinde bitirip bir an önce krallığa döneceğim."
Bu mantıksız talep karşısında Beş Aptal şaşkına dönmüştü.
Bencilce davranan Marie’ye sinir oluyordum, onu zorla da olsa geri götürmeye niyetliydim.
"Burada kural benim. Arama yarına kalacak, şimdi geri çekiliyoruz. Siz de toparlanın."
Planı yapan, hava gemisini tahsis eden ve sorumlu olan benim.
Bir sorun çıkarsa ihale bana kalacaktı.
Marie’nin şımarıklıklarıyla uğraşmaya niyetim yoktu.
Onu zorla götürmeye kalktığımda Kyle beni durdurdu.
"Dük hazretleri, bir saniye bakabilir misiniz?"
"Ne var? Fikrimi değiştirmeyeceğim."
"Hayır, efendim sabahtan beri tam olarak bu halde."
Görünüşe göre hazineyi ele geçirip kendi ayakları üzerinde durabilmek için sabahtan beri kendini paralamıştı.
Marie’nin yüzüne bakınca hala o telaşlı ifadeyi görebiliyordum.
"Sadece birazcık daha... Burayı da tam çözümle bitirirsem, bir daha o acınası halime dönmek zorunda kalmayacağım."
Marie’nin neden acele ettiğini biliyordum.
Biliyordum bilmesine ama stratejiyi değiştirip aramaya öncelik vermek ne kadar doğruydu, emin değildim.
Tereddüt ettiğimi fark eden Luxion, mevcut durumda zindanı tamamlamanın mümkün olup olmadığını tarttı.
'Tehlike seviyesi artacaktır ancak tamamlamak mümkündür.'
"Bir sorun çıkmaz yani?"
'Tavsiye etmiyorum. Hortlak tipi canavarlar konusunda, efendi savaştan kaçındığı için veri eksiğimiz var. Daha fazla veri olsaydı daha kesin bir yargıya varabilirdim.'
Resmen bana, "Korkudan savaştan kaçtığın için şimdi bu sorunla uğraşıyoruz," demeye getiriyordu.
"Kaçmıyordum. Sadece savaşmak için bir nedenim yoktu."
'Laf kalabalığında üstünüze yok. Keşke diğer konularda da böyle gelişim gösterseniz, ne yazık.'
"Kes sesini."
Peki şimdi ne yapacağım diye düşünürken, bu sefer Ange ve yanındakiler bize katıldı.
Ange’nin arkasındaki Noel hazine dolu bir çuval taşıyor, Livia ise sadece hurda gibi görünen bir şeyleri değerliymişçesine kucaklıyordu.
Üçüne rehberlik eden Creare yanıma sokuldu.
'Efendi dinle! Hazine bulduk! Siz bulamamış olabilirsiniz ama biz bulduk! Öv beni, hadi öv!'
Ortamı mı okuyamıyordu yoksa okumaya niyeti mi yoktu?
"Aferin, iyi iş çıkardın. Hadi, çekil önümden."
'Çok kabasın!'
Creare’yi elimle kenara itip yanıma gelen Ange’ye döndüm.
"Sanırım bu turu siz kazandınız?"
Hazineyi ele geçirmişlerdi ama Ange henüz rekabetin bittiğini düşünmüyor gibiydi.
"Bu kadarıyla galibiyet taslayacak değilim. Görünüşe göre asıl hazinenin yattığı oda burasıymış."
Herkesin gözü o sağlam kapıyla korunan yeraltı girişine çevrildi.
Ardından karar vermem için tüm bakışlar bende toplandı.
Bakışların ağırlığı altında ezilince kafamı kaşıdım.
"Tamam. İlerliyoruz."
Kararımı verdiğimde Luxion teyit etmek istedi.
'Gerçekten emin misiniz?'
"Hemen bitirip eve dönelim."
'Pekala o halde.'
Luxion ve Creare sağlam kapıya yaklaşıp kırmızı ve mavi merceklerinden lazer ateşleyerek kilitleri imha ettiler.
Jilk bu manzarayı karmaşık duygularla izliyordu.
"Kilidi açma yönteminiz varsa neden en baştan kullanmadınız? Patlayıcılarım boşa gitti."
Kusura bakma Jilk.
Luxion ve Creare’ye bu seferlik sadece asgari düzeyde yardım etmelerini tembihlemiştim.
Kapının açılışını izleyen Ange’nin profiline baktığımda, oldukça keyifli göründüğünü fark ettim.
Randevuya çıktığımız zamankinden çok farklıydı.
Sonra Luxion ve Creare geri döndü.
'Efendi, kapının kilidi imha edildi. İçeri girmek mümkün.'
Herkesten önce öne atılıp arkama döndüm.
"Kim en derine ilk ulaşacak diye yarışalım mı?"
Bunu sorduğum an, hepsinin gözleri hırsla parladı.
Krallık soylusu olmayan Livia, Noel ve Kyle, çevredeki tuhaf atmosfer karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydı.
Angie gereksiz eşyalarını üzerinden çıkarıp yere bıraktı.
— Basit kuralları severim. Böylece kimin kazanan olduğu netleşecek.
Gereksiz ağırlıklardan kurtulan Angie’yi gören diğerleri de onu taklit ederek eşyalarını çıkarmaya başladı.
Zemine art arda düşen eşyalar gürültüye sebep oluyordu.
Marie, diğerlerini atlatmak için hemen fırlayacak gibi görünüyordu.
— Birinci benimmm!!
— Budala.
Zindanın derinliklerine herkesten önce dalmaya çalışan Marie’yi yakaladım.
Onu öylece omzuma alıp debelenen Marie’yi etkisiz hale getirdim.
— Herkes hazır mı? Öyleyse, başla!
Başlama işaretini vermemle kapıya ilk ulaşan Greg oldu.
— İlk ben girdim!
Bunu söyleyip ağır metal kapıyı iterek açtığı anda, aralıktan Jilk süzüldü.
— Kapıyı zahmet edip açtığın için teşekkürler Greg-kun.
— Jilk, seni piç!
Greg’in kapıyı açması sayesinde arkadakiler birer birer içeri daldı.
Angie yanıma gelip durdu.
— Önden gitmemenin sebebi kendine çok güvenmen mi?
— Benim avantajlı olduğumu bilirlerse, kazandıktan sonra herkes dırdır eder değil mi? Ben de kimsenin itiraz edemeyeceği bir zafer kazanayım dedim.
Herkesi atlatıp hazineyi bulsam bile, hile yaptın diyerek beni kabul etmezlerdi.
Mazeretim hoşuna gitmiş olacak ki, Angie ileriye fırladı.
— Sen öyle san.
Keyfi yerinde görünen Angie’nin gidişini izlerken, omzumdaki Marie yeniden tepinmeye başladı.
— Hey! İndir beni! Herkesin gerisinde kalacağız!
İç çekerek Marie’yi yere indirdim ve kulağına eğilip uyardım.
— Erica’ya anne gibi görünmek istiyorsan dürüstçe oyna. Hileli bir zaferle gurur duyamazsın.
Marie beni ittirip geride kalan Kyle ve Carla’ya seslendi.
— Bu laflar ancak kazanabilecek adamların ağzına yakışır. Benim gibilerin her yolu deneyip tırmanmaktan başka çaresi yok! İkiniz, geliyorsunuz!
Kyle ve Carla yanımızdan geçip gitti.
— Bekleyin lütfen!
— Marie-sama, bizi bırakmayın!
Herkes gözden kaybolduğunda, Luxion yanıma yaklaştı.
'Acele etmezseniz gerçekten kaybedeceksiniz.'
— Öyle mi dersin?
Buradan durumu tersine çevirmek imkansız gibi görünüyordu.
Ancak...
— Unuttuğum çok şey olsa da, hala hatırladığım bazı şeyler var.
'Oyun bilgisi mi?'
— Kalenin detaylarını unutsam da, bu koridoru hatırladım.
'Yani hazinenin yerini de hatırladınız.'
— Doğru tahmin.
'Dürüstçe yarışacağınızı söyleyince etkilenmiştim ama yine bir bit yeniği varmış. Efendi, gerçekten kötü anlamda beklentileri boşa çıkarmıyorsunuz.'
— Beklentileri boşa çıkarmak ayıp olurdu. Ben çevremin benden beklediği her şeyi karşılamaya niyetliyim.
'Pırıl pırıl bir pisliksiniz.'
Pislik olsam da fark etmez.
Sonunda kazanan ben olacağım!
Zindanın son katına girdiğimde, zihnimde oyunu oynadığım zamanlardaki görüntüler canlandı.
— Burası aklımda yer etmişti.
Zemin kare karolarla döşeli, duvarlar ise tuğladandı.
Sağ omzumun üzerinde süzülüp etrafı aydınlatan Luxion, anlattıklarımla ilgilenmeye başladı.
'Hafızanızda yer eden bir olay mı yaşandı?'
— Gece yarısı oynuyordum. Öyle bir saatte hortlak canavarların çıktığı bir zindanı çözmeye çalıştığım için çok korkmuştum.
'Demek gerçekten korkmuştunuz.'
— Hayır be. Gece yarısı olduğu için korkunçtu diyorum.
Hafızama güvenerek koridorda ilerledim.
Arada bir savaş sesleri duyuluyordu; belli ki birileri canavarlarla karşılaşmıştı.
Herkesin canavarları temizlemesi sayesinde zindanda rahatça yürüyebiliyordum.
Derken, çıkmaz bir duvarın önüne geldim.
'Yol bitti... Hayır, gizli geçit mi?'
— Aynen öyle.
Zindan çözerken en çok can sıkan şey gizli kapıların varlığıydı.
Kanlı El Kalesi’nde pek çok yeraltı zindanı vardı ama hazinenin olduğu zindan, diğerlerinden çok daha karmaşık bir labirentti.
Ben de oynarken defalarca aynı yerde dönüp durmuş, en sonunda bıkıp tam çözüm sitesine bakınca o berbat gerçekle yüzleşmiştim.
Hazine, girişin hemen yakınındaki gizli kapının arkasındaydı.
Bu sinir bozucu gerçeği öğrendiğimde oyun kolunu yatağa fırlatmıştım.
Mekanizmayı çalıştırdığımda, çıkmaz duvar yana kaydı ve bir geçit açıldı.
'Gerçekten de bu bilgiyi biliyorsanız acele etmenize gerek yokmuş.'
— Marie bilmiyor gibiydi ama. O muhtemelen bu düzeneğin farkında değil.
Marie o otome oyununun ilk serisini oynamıştı ama yarıda bırakmıştı.
Zaten macera kısımlarıyla pek ilgilenmediği için bu karmaşık zindanın sırlarını bilmeme ihtimali yüksekti.
Kendi kendine sadece unuttuğunu sanıyordur ama o halinden anladığım kadarıyla hiç bilmiyordu.
Luxion, Marie’nin sözlerini hatırladı.
'Marie için üzülmeye başladım. Ne kadar çabalarsa çabalasın, Efendi’nin zaferi çoktan belliymiş.'
— Orada sözümü dinleseydi onu hazineye götürürdüm.
Aptal kız kardeşim işte.
Bunu düşünerek gizli geçide girdiğimde, arkadan birden fazla ayak sesi yaklaştı.
Arkamı döndüğümde karşımda Julius ve diğerlerini buldum.
— Seni bulduk, Leon!
Beş Aptal’ın birden karşıma çıkması beni bile şaşırttı.
— Siz... Sizin burada ne işiniz var?!
Chris işaret parmağıyla gözlüğünü düzeltirken dudaklarında bir gülümseme belirdi.
— Aşağı indikten bir süre sonra bir şey fark ettim. Neden o kadar rahat davrandığını düşündük.
Greg mızrağını omzuna almış sırıtıyordu.
— Burası zaten senin bulduğun bir yer. Bir şeyler biliyor olman şaşırtıcı değil, değil mi?
Bıkkın bir yüz ifadesiyle elini alnına koyan Brad bana bakıyordu.
— Sen gerçekten sinsi bir adamsın. Dürüstçe yarışıyormuş gibi görünmen bile tamamen bu gizli geçidi bilmen yüzündendi, değil mi?
Ben bir adım geri çekilirken Jilk gülümseyerek üzerime yürüdü.
— Başta biz de kanıyorduk. Fakat sonra hatırladık; Leon-kun hiç böyle bir şey yapar mı? Ne açıdan bakarsak bakalım bu durum şüpheliydi.
Bu herifler benden mi şüphelenmişti?!
Aptal oldukları için beni kolayca yerler sanmıştım ama görünüşe göre yanılmışım.
Onları o kadar çok kandırmışım ki, artık benden her şeyi bekler olmuşlar.
— Çık!
Hemen arkamı dönüp koşmaya başladım, Julius ve diğerleri de peşime takıldı.
— Kaçmasına izin vermeyin!
Beş Aptal tarafından kovalanırken Luxion eğlenen bir yapay sesle bana seslendi.
Bu herif bu durumun tadını mı çıkarıyordu?
'Görünen o ki Julius ve yanındakiler, Angelica’lardan daha iyi tanıyor sizi.'
— Benim Angie’leri kandırmak gibi bir niyetim yoktu bir kere!
'Bu durumda bile bunu söyleyebiliyorsunuz ya... Ayrıca, gizli geçit meselesi çok zalimce olduğu için Creare’ye haber verdim. Angelica ve diğerleri de buraya doğru geliyor.'
— Ne?!
Koşarken duyduğum gerçekler yüzünden soğuk terler döküyorum.
Bu durum çok sakat.
'Creare’den Angelica-san’ın mesajını iletiyorum. Şöyle diyor: "Beni kandırmaya nasıl cüret edersin?" Hazineleri topladıktan sonrasını dört gözle bekliyorum.'
"Ben hiç beklemiyorum be!"
Beş Budala’ya yakalanmamak için yardırırken, gizli geçitte pusuya yatmış canavarlar ortaya çıkıyor.
Hemen tüfeği bırakıp tabancaya geçtim ve canavarları vurarak duman olup uçmalarını sağladım.
Ancak bu gereksiz hareketler yüzünden hızım düşünce Julius yanıma kadar sokuldu.
"Yakaladım seni, Leon!"
"Bana pusu kurmak falan, ne kadar adisiniz lan siz!"
"Bunu sen mi söylüyorsun!"
Var gücümle koşsam da onları bir türlü ekartre edemedim.
Derken, karşıma o eski tanıdık tuzaklardan biri çıktı.
Karolara bastığın an mekanizma çalışıyor ve duvardan mızraklar fırlıyor.
Oyunda olsa sadece can puanın azalırdı ama gerçek hayatta bu işin sonu ölüm.
Ve o tuzağa basan kişi, tüm dikkatini bana verdiği için dikkati dağılan Julius’tan başkası değildi.
"Aptal!"
Karoya bastığını gördüğüm an, panikle Julius’un ensesinden tutup onunla birlikte yere kapandım.
Duvardan fırlayan birkaç mızrak, tam üzerimizden vınlayarak geçip gitti.
Yere serilen Julius önce bana ters ters baktı ama çalışan tuzağı görünce o da soğuk terler dökmeye başladı.
"Özür dilerim. Sağ ol."
"Bırak şimdi teşekkürü de kalk! Herifler öne geçti!"
Onu kolundan çekip ayağa kaldırdım. Önümüzde, Julius’un süt kardeşi; yani küçüklüğünden beri beraber büyüdüğü, kardeşi gibi bir tebaası olan ve aslında en çok güvenmesi gereken kişinin sırtı görünüyordu.
"Ekselansları, izninizle biz kaçar."
Julius, o giden sırtın arkasından öfkeyle kükredi.
"Jilk!! Sen benim süt kardeşim değil misin lan!"
"Süt kardeşi falan dinlemem, konu hazine olunca hepimiz rakibiz!"
"Az kalsın ölüyordum, beni öylece bırakıp gittin!"
"Sizin gibi birinin bunun üstesinden geleceğine güvenim tamdı."
Böyle bahaneler uydurup giden Jilk ve yanındakilerin peşine düştük.
Ancak önden koşanlar kaçınılmaz olarak canavarlar tarafından engelleniyordu. Hızları düştüğü için onlara yetişmek kolay oldu.
Sonunda altı kişi beraber yardırmaya başladık ama arkadan oklar uçmaya başladı.
Kırmızı lensini arkaya dikmiş bizi takip eden Luxion, düşman bilgilerini raporladı.
'Yaylı iskeletler efendim. Onları arkamızda bırakmak tehlikeli. Yok edilmelerini tavsiye ederim.'
Arkadan hedef alınmak hiç istemediğim bir şeydi ama durursak hepimiz canavarlarla savaşmak zorunda kalacaktık.
Fakat şu an bir yarışın ortasındaydık.
Birinin kaçıp hazineyi benden önce bulacağı düşüncesi yüzünden bir türlü duramıyordum.
Dişlerimi sıktım.
"Kusura bakma. Affet beni, Julius."
"Ha!?"
Julius’a çelme takıp onu devirdim. Ben de dahil geri kalan kimse durmadı, koşmaya devam etti.
Ayağa kalkan Julius, canavarların saldırısına uğradığı için kaçamıyordu.
Kalkanını kaldırıp sırtını bize verirken bağırdı.
"Siz benim bir prens olduğumu unuttunuz mu!? Koskoca prensi burada yem olarak mı kullanıyorsunuz!?"
Buna karşılık Julius’a moral vermeye karar verdim.
"Ulan budala! İnsan hayatının prensi, halktan birisi mi olurmuş!"
"Beni yem yapan herifin kuracağı cümle değil bu!"
İskeletlerle savaşan Julius, onları halledecek gibi görünüyordu.
"Julius, fedakarlığın boşa gitmeyecek!"
Gözyaşlarımızı silerek (!) koşmaya devam ettik.
Ancak bir dörtyola geldiğimizde her iki yandan canavarlar fırladı.
Hızla geçip gitsek kurtulabilirdik ama peşimize düşerlerse iş uzardı.
Birinin geride kalıp onlarla ilgilenmesi gerekiyordu fakat kimse böyle bir rolü üstlenmeye niyetli değildi.
Gerçekten de hepsi sadece kendini düşünen heriflerdi.
Ve tam canavarların arasından geçtiğimiz andı.
Jilk elindeki mendili mahsus yere düşürdü ve herkesin duyacağı şekilde bağırdı.
"Aah! Marie-san’ın daha yeni verdiği mendili düşürdüm! Marie-san hepimizin güvenliği için dua ederek bu uğuru bana emanet etmişti oysa!"
Jilk bu yapmacık lafları ederken, mendili bilerek düşürdüğünü gören Greg ve Chris onu görmezden geldi.
Ancak Brad, Jilk’in ne dolap çevirdiğini görememişti.
"Ne yapıyorsun sen Jilk!"
Marie’nin kendileri için bir şey yaptığı kısmına tav olan Brad, yere düşen mendili yakalamak için adeta uçarak bir hamle yaptı.
Mendili eline aldığında ise...
"Bu senin kendi mendilin değil mi beee!!"
Mendilin üzerinde Jilk’in ismi falan işliydi herhalde.
Kandırıldığını anlayan Brad için artık çok geçti, canavarlar tepesine binmişti bile.
Arkamızdan büyü patlamaları ve Brad’in feryatları yükseliyordu.
"Sizi asla affetmeyeceğim!!"
Böylece iki kişi elendi. Greg kahkahayı bastı.
"Sizin yerinize de hazineyi ben alacağım!"
Chris de tam çözüm moduna girmiş, hırstan yanıyordu.
"Kazanan ben olacağım!"
Kondisyonu yerinde olan bu ikisi, beni ve Jilk’i geçip gittiler.
Düz bir dayanıklılık yarışında Jilk ve benim onlara karşı şansımız azdı.
O sırada Jilk bana baktı.
Gözlerindeki ifadeyi görünce ne demek istediğini anladım ve hafifçe onaylarcasına başımı salladım.
"Greg ve Chris çok hızlılar. Böyle giderse arayı iyice açacaklar gibi?"
"Haklısınız. İkisi de Marie-san’ı koruyan, güvenilir ön saflarımız sonuçta."
Sesimizi duyuyor olmalılar ki, ikisinin de kulak kabarttığını fark ettim.
Onları övdüğümüz için muhtemelen keyifleri yerine gelmişti.
Asıl oyun şimdi başlıyordu!
"Güvenilir ön saflar demek... Peki, hangisi daha güçlü dersin? Bence kesinlikle Chris. Adam kılıç ustası sonuçta. En güvenilir olan odur, değil mi?"
Ben Chris’i gazlarken, Jilk tam tersine Greg’i övmeye başladı.
"Neler diyorsunuz? Greg-kun kesinlikle bir numara. Gerçek savaşlarda kazandığı o mızrak tekniğiyle bizi defalarca kurtardı."
"Yok canım, Chris’tir o."
"Greg-kun diyorum. Bir canavar grubu daha çıksa her şey hemen netleşir aslında."
Koşarken böyle konuşuyorduk ama Chris de Greg de ağzını açmıyordu.
Zoraki konuştuğum için nefes nefese kalmıştım. Acaba çok mu bariz oldu diye başarısızlık ihtimalini düşünürken, karşımıza bir canavar sürüsü çıktı.
Zorlayıp aralarından geçmek mümkündü ama...
"Marie’yi koruyan en güçlü şövalye benim!!"
Chris canavarlara bodoslama daldı.
Bunu gören Greg de normalde görmezden gelip geçebilecekken, o da canavarlara saldırdı.
"Boş yapma! Marie’nin en çok güvendiği kişi benim! Öyle değil mi çocuklar!"
Mızrağıyla bir canavarı tek hamlede deşen Greg, bizden onay bekliyordu.
Ancak biz o sırada çoktan onları geçip gitmiştik.
Jilk ile birlikte ikisine el salladık.
"Başarılar!"
"İkiniz de çok kolay lokmaymışsınız, işimi kolaylaştırdınız."
Canavarlar tarafından etrafı sarılan ve kımıldayamayan Chris ile Greg, sonunda kandırıldıklarını anlayınca avazları çıktığı kadar bağırdılar.
"Bizi kandırdınız haaa!!"
"Sizi asla affetmeyeceğiz lan!!"
Böylece geriye sadece ben ve Jilk kalmıştık.
Jilk bana doğru dönüp gülümsedi.
"Leon-kun, bu şekilde birbirimizle çekişmemiz anlamsız. Burada iş birliği yapıp hazineyi ele geçirmeye ne dersiniz? İkimiz de birinci sayılırız."
Jilk'in bu teklifine uymaya karar verdim.
"Buraya kadar gelmişken kavga etmenin bir manası yok zaten. Hoppala, yol burada ikiye ayrılıyor. Luxion, hazine hangi tarafta?"
'──Hemen yansıtıyorum.'
Koşarken Luxion'a sorduğumda, tam önümüzde havada asılı duran bir ok belirdi.
Okun gösterdiği yön, Y şeklindeki tünelin sol tarafıydı.
Bunu gören Jilk hızını artırdı ve elindeki bir eşyayı ileri fırlattı.
Eşya parçalandığı an, sol taraftaki yolu kapatacak şekilde buz kütleleri yükseldi.
Saydam bir buz duvarıyla önüm kesilince daha fazla ilerleyemedim.
"Dondurucu tipte bir büyü aleti mi!?"
Geçit mühürlenmişti. Duvarın ardında kalan Jilk, bana bakıp el salladı.
"Bana yolu zahmet edip öğrettiğiniz için çok teşekkür ederim. Hazineyi önce ben güvence altına alacağım, siz de diğerleriyle beraber arkadan... Arkadan! Gelirsiniz. Sizi bekliyor olacağım."
Bunu söyleyip kahkahalar atarak derinliklere doğru gözden kayboldu.
Onun gidişini izleyen Luxion, havada asılı duran oku döndürerek sağ tarafı işaret etti.
Evet, yani hazinenin sol tarafta olduğu koca bir yalandı.
Orası sadece çıkmaz bir sokaktı.
"Aferin Luxion."
'Bana sormanıza gerek bile yoktu, Master zaten bu zindanı ezbere biliyordu. Sizin onu ters yola yönlendirmek istediğinizi anladım. Yine de, en başından beri Jilk'in ihanet edeceğinden mi şüpheleniyordunuz?'
Şüphelenmek mi? Hayır, o değil.
"Hayır, yanlış anladın. Ben ona sonuna kadar güveniyordum. ──Kesinlikle ihanet edeceğine dair."
Jilk gibi birinin en kritik anda kazık atacağına güvendiğim için Luxion ile bu küçük oyunu oynamıştım.
Yine de önceden hiç konuşmamış olmamıza rağmen Luxion duruma harika ayak uydurmuştu.
'Ne kadar iğrenç bir güven türü.'
"Kesinlikle. İnsan böyle biri olmamalı."
Birine ihanet etmek gerçekten aşağılıkça bir şey.
Jilk'in bu hareketine şaşırıp Omuz silkerken, Luxion kırmızı tek gözüyle bana dik dik bakmaya başladı.
'──Bu dedikleriniz Master için de geçerli değil mi? Buraya gelene kadar herkese ihanet edip durdunuz, değil mi?'
"İnsanlar beni çok kolay yanlış anlıyor. Halbuki ne kadar dürüst bir adamım."
Şaka yollu konuşarak yürümeye başladığımda Luxion da peşimden geldi.
'Master'ın sadece kendi çıkarlarına karşı dürüst olduğu kesin. Başkalarına karşı da biraz daha dürüst olmanız gerekmez mi?'
"Kendi yapay zekam tarafından bile yanlış anlaşılmak beni üzüyor."
'Bunu gülerek söylemeniz hiç de ikna edici değil.'
Doğru yol olan sağ tarafa doğru ilerlediğimizde, hazinenin bulunduğu oda göründü.
Ancak atmosferde bir gariplik vardı.
Kapının ötesinde bir şeylerin varlığı hissediliyordu.
Derinden gelen, iniltiye benzer sesler duyuluyordu.
'──Master, tehlikeli bir canavar tepkisi onaylandı. Hazineyi koruyan bir patron olduğunu duymamıştım, unutmuş olabilir misiniz?'
Yavaşça başımı iki yana salladım.
"Hayır, öyle bir şey yoktu. Her seferinde hazineyi alıp çıkardık, o kadar."
'Hafızanız sizi yanıltıyor olmasın?'
"İmkansız. Kesinlikle yoktu. Zaten── bir dakika. Saat kaç şu an?"
'Saat on dokuzu çoktan geçti. Dışarıda güneş batmış ve hava kararmış olmalı.'
Gözlerimi kapıya dikip elimdeki tüfek ve tabancanın mermilerini kontrol ettim.
"Gece olunca hortlakların faaliyetleri artıyordu, değil mi?"
Oyunda her zaman gündüz vakti攻略 yaptığım için, gece vakti Altın El Kalesi'nin neye benzediğini hiç bilmiyordum.
Acaba bu dünya o otome oyunundan biraz farklı mıydı, yoksa bu yaratıklar sadece gece mi ortaya çıkıyordu?
Her iki durumda da savaşacağımız gerçeği değişmiyordu.
Luxion bu kararlılığımı görünce şaşırmış gibiydi.
'Savaşacak mısınız? Julius ve diğerlerinin gelmesini bekleyip öyle saldırırsanız daha güvenli bir zafer elde edebilirsiniz diye düşünüyorum.'
"Onca yolu onları ekmek için tepmişken, tam sonda bana yetişmelerine izin verirsem içime dert olur, değil mi?"
'Kendi duygularınıza karşı gerçekten çok dürüst birisiniz.'
"Kendi kalbime yalan söylememeye karar verdim çünkü."
Amma havalı bir laf ettim be.
Fakat Luxion'ın ikna olduğu falan yoktu.
'Daha önce yetişkinlerin kendi kalplerine yalan söylemekte usta olduğunu, bu yüzden kendinizin de bir yetişkin olduğunu söylemiştiniz. Aa? Şimdi tam tersini mi söylüyorsunuz?'
"Yapay zekaların şartlara göre esneyememesi gerçekten büyük sorun. ──Neyse, gidelim artık."
Hazırlıklarımı bitirip kapıya yaklaştım. Sol elimle kapıyı iterek içeri girdim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.