Aceleyle güverteye çıktığımda, sivil kıyafetleriyle Anjel'in çoktan oraya varmış olduğunu gördüm.
Tırabzanlara tutunan Anjel'in bakışlarının hedefinde, tekinsiz bir hava yayan bir zeplin süzülüyordu.
Kendi kendine parçalanıp gitmemesi mucize denebilecek kadar döküntü haldeki bu zeplin, hayli eski bir tasarıma sahipti.
Bir yelkenli.
Yelken açıp rüzgarın gücüyle ilerleyen zeplinler bu çağda da nadir sayılmazdı.
Ancak bu gemi, günümüz zeplinlerinde sıradan kabul edilen hiçbir özelliğe sahip değildi.
Üstelik tasarımı da çoktan demode olmuştu.
Aerodinamik hatlar yerine, köşeli ve kaba bir formu vardı.
— Hangi çağdan kalma bu zeplin?
'Birkaç yüz yıl öncesine ait olduğunu tahmin ediyorum. Detaylı bilgi edinmek istiyorsak, içine sızıp araştırma yapmamız gerekir.'
— İçine sızmak falan kalsın, lütfen. Şuna baksana, resmen hayalet gemi.
Bazı kısımları parçalanmıştı ve sadece hareket ederken bile ahşap gövdesinden gıcırdayan tekinsiz sesler yükseliyordu.
Üstelik çökmekte olan gece karanlığının altında, etrafını saran siyah bulutlarla kaplıydı.
Tıpkı canavarlar yok olurken ortaya çıkan o siyah duman gibi.
Tam da hayalet çıkacak türden bir zeplinin belirmesiyle, içimden "Beni bir rahat bırakın artık," diye homurdandım.
Tırabzanlara yaklaştığımda, beni fark eden Anjel söze girdi.
— Leon, o zeplin hakkında ne düşünüyorsun?
Böyle bir yerde bir hayalet geminin neden sürüklendiğini merak eden Anjel'e, aklıma gelen ilk tahmini fazla derinlemesine düşünmeden söyledim.
— Eskiden kazaya uğramış bir zeplin olmasın? Öylece kendi haline bıraksak olmaz mı?
— Mümkünse güvenceye almak en iyisi olurdu ama sadece taşımaya çalışırken bile paramparça olacak gibi duruyor. Yine de bu tip bir zeplinin hâlâ hareket edebildiğini göreceğimi hiç düşünmezdim.
— A, biliyor musun bunu?
— Evet, bizim evde bir maketi var.
Redgrave hanesinde, eski tip zeplinlerin maketlerini yapıp sergiliyorlardı anlaşılan.
Zengin hobisi dedikleri şey bu olsa gerek.
— Şaşırtıcı. Tasarımı falan mı hoşunuza gidiyor?
— Hayır, bu tip zeplinler ucuz ve seri üretim için yapılırdı. Yolculuk hissi berbattır, üstelik fırtınaya yakalandıklarında kolayca battıklarını duymuştum.
— Berbatmış o zaman.
Ne berbat bir zeplin ama.
Yine de böyle bir geminin insansız bir şekilde günümüze kadar ulaşmış olması bir mucizeydi.
Dış görünüşü bu kadar ürkütücü olmasaydı, belki ben de etkilenebilirdim.
Ancak Anjel'in hissettikleri benimkinden tamamen farklıydı.
— Bugün güzel şeyler üst üste geliyor. Atalarımızın bindiği bir zeplini kendi gözlerimle göreceğimi hiç hayal edemezdim.
— Ataların mı? Yani Anjel, senin ataların o şeye biniyor muydu?!
Konuyu bir türlü kavrayamayan bana, Anjel sıkıntılı bir yüz ifadesiyle durumu açıkladı.
— Bilmiyor musun? Atalarımızın, şu anki krallığın bulunduğu kıtaya ilk yerleştikleri dönemde kullandıkları zeplin türü buydu.
— Ne?!
Anjel, hiçbir şeyden haberi olmayan bana o günlerin hikayesini sabırla anlattı.
— Krallık kurulmadan önce, kıtanın yeni bir dünya olarak görüldüğü ve çeşitli göçmen akınlarına uğradığı söylenir. O dönemde en büyük pay, ucuz olan ve büyük miktarda yük taşıyabilen bu zeplinlerindi. Kendi gözlerimle gökyüzünde süzüldüğünü göreceğim hiç aklıma gelmezdi.
Bakışlarımı yeniden hayalet gemiye çevirdim ancak benim gözümde sadece yaklaşmak istemeyeceğim kadar tekinsiz bir karaltıdan ibaretti.
Atalarımız bu gemiyle kıtaya geçmiş ha! gibisinden bir duygusallık hissedemiyordum.
Luxion kırmızı lensini parlatarak hayalet gemiyi analiz ediyordu.
'Anlaşılan canavarların yuvası haline gelmiş. İçeride canavar tepkimeleri tespit ettim.'
Anjel kendi kendine durumu kavradı.
— Demek bu yüzden bugüne kadar sapasağlam kalabildi. Ne ironik ama. Canavarlar tarafından ele geçirilmeseydi, onu bu şekilde görme şansımız olmayacaktı.
Tırabzanlara tutunarak Anjel'in profiline baktım.
— Oldukça mutlu görünüyorsun.
Sözlerim üzerine Anjel bana döndü ve hüzünlü bir şekilde gülümsedi.
— Çünkü hayatım boyunca unutamayacağım bir gün oluyor. Zindanı fethettim, üstelik neredeyse hiç görülmeyecek bir zeplini dünya gözüyle izleme fırsatım oldu. Bugün yaşadıklarımı asla unutmayacağım.
Ardından Anjel bakışlarını bana dikti.
— ...Leon, seni seviyorum.
— Efendim? Ah, şey...
— Bu yüzden sana ayak bağı olmak istemiyorum.
— Ayak bağı derken neyi kastediyorsun?
Bir şeyler söylemeye yeltendim ama Anjel kendi zihninde her şeyi karara bağlamış gibi, kısa ve net konuştu.
— Buraya kadarmış. Seninle birlikte maceraya atılabilmek güzeldi. Bu anı hayatım boyunca bana yetecektir.
— Hayır, durup dururken neden böyle söylüyorsun?!
Bu ani konuşma karşısında afallamışken, hayalet gemi bize doğru yaklaşmaya başladı.
'...Zeplinin kendisi bir canavara dönüşmüş durumda. Einhorn'a yaklaşarak temas kurmaya çalışıyor. Efendimiz, müdahale izni istiyorum.'
— Şimdi sırası değil! ...Anjel, ben senin hiçbir zaman bana ayak bağı olduğunu düşünmedim.
Luxion'ın sözlerini bir kenara bırakıp önceliği Anjel'e verdim.
Anjel sözlerimi duyunca mutlu görünse de kararı kesin gibiydi.
— Gelecekte olacaksın. Eğer yanında kalırsam, arzuladığın hayatı yaşamana engel olurum. Babam ve abim, seni aileye katmayı kafaya koymuş durumdalar. En nihayetinde, zamana yayarak Luxion'ın gücünü Redgrave hanesine geçirmeyi planlıyorlar.
"Zamana yayarak" derken kastettiği şey, şüphesiz nesiller boyu sürecek bir plandı.
Günün birinde benim ve Anjel'in çocuğu Luxion'ı devralacak, ardından bir noktada Redgrave hanesine katılarak Luxion'ın gücünü tamamen kendi tekellerine alacaklardı.
Vince-san ve diğerleri, şimdiki zaman için değil, gelecek için hamle yapıyorlardı.
Luxion'ın sesinde bıkkın bir ton vardı.
'Benim efendi olarak kabul ettiğim tek bir kişi var. Sonrasına dair bir garanti veremem.'
— Fark etmez. Babam ve abim bunu başarabileceklerine inandıkları sürece sonuç değişmeyecek. Leon, bundan sonra huzurlu bir hayat yaşayamayacaksın. Eğer durum buysa, senin yanında olmamam en iyisi.
Anjel'in beni bu kadar derinlemesine düşündüğünü hiç tahmin etmemiştim.
Her zaman daha barışçıl ve huzurlu bir hayat yaşamak istediğimi söyleyip durmuştum ama bunu gerçekleştirebilmek için Anjel'in bu kadar acı çektiğinden haberim yoktu.
Hayır, aslında bunu anlamaya çalışmamıştım bile.
— B-Ben...
Elimi uzattığımda, Anjel bir adım geri çekilerek benden uzaklaştı.
— Sen çok daha özgür olmayı hak ediyorsun. Ancak, Livia ve... Noelle sana emanet. İkisi yanındayken yalnızlık çekmezsin, değil mi?
Yaramaz bir çocuk gibi gülümsediğinde, boğazımda kelimeler düğümlendi.
Bu durumu toparlamak için binlerce yalan uydurabilirdim.
Bahane bulma konusunda üstüme yoktu.
İstesem, "Sana ihtiyacım var," ya da "Seni asla bırakmayacağım," gibi utanç verici sözleri, sırf Anjel'den ayrılmamak adına hiç çekinmeden söyleyebilirdim.
Fakat bu sözlerin hiçbirinin Anjel'in kalbine gerçekten ulaşmayacağını biliyordum.
Başımı öne eğdim ve nihayet gerçeği kabullendim.
— Demek terk edildim ha...
Anjel ile olan ilişkimizin bittiğini anladım.
Anjel başını iki yana salladı.
— Öyle değil. Sözünü tutamayan benim. Suçlu olan sadece benim. Bu yüzden senin hiçbir kabahatin yok.
Tamamı olmasa da, Anjel'i bu kadar köşeye sıkıştıran durumun sorumlusu bendim.
Bireysel özgürlüğe önem veren benimle, ailesini her şeyin üstünde tutan Anjel'in değer yargıları tamamen farklıydı.
Bunu görmezden gelip sorunları ertelemenin bedeli en sonunda önüme çıkmıştı.
...Sonunda olacağı buydu zaten.
Anjel gibi bir kadın, benim gibi biri için fazlasıyla lükstü.
— Ben...
Son bir kez Anjel'e bir şeyler söylemek üzereydim ki, Einhorn şiddetle sarsıldı.
Gözümün önünde Anjel dengesini kaybedip düşecek gibi olunca, hiç düşünmeden ileri atılıp onu kollarımla kavradım.
— Neler oluyor?!
Gözlerimi hemen çevreye çevirdiğimde, hayalet geminin ne ara olduğunu anlamadan Einhorn'a temas ettiğini gördüm.
Hayalet geminin güvertesinde, hava korsanı kılığında ölümsüz canavarlar bize bakıyordu.
Grup halinde bu tarafa doğru geliyorlardı.
"Ha? Hey, Luxion!"
Yaklaşmalarına nasıl izin vermişti? Böyle suçlanacağını önceden sezen Luxion, suçu anında bana attı.
'Saldırı izni vermeyen sizdiniz Efendim. Ondan ziyade, bu gidişle canavarlar Einhorn'a binecek.'
Evet, izin vermemiştim! Vermemişim ama!
"Normalde bir çaresine bakardın! Kahretsin! Herkese silah kuşanması için talimat ver!"
'Gemi içine uyarı gönderildi.'
"Güzel, o zaman Einhorn ile—"
'Temas gerçekleştiği için karşı saldırı imkansız.'
"Ne?"
'İmkansız diyorum.'
Einhorn'un toplarıyla hayalet gemiyi uçurmayı düşünmüştüm ama temas ettikleri için saldıramayacağımızı söyleyen Luxion beni çaresiz bıraktı.
Kollarımın arasındaki Anjel, Luxion'a bu durumdan kurtulmanın yolunu sordu.
"Ne yapmalıyız?"
'İkiniz düşman gemisine sızın. Hava gemisine musallat olan canavarları içeriden yenerseniz bu durumun üstesinden gelebilirsiniz.'
Odadan aceleyle çıktığım için silahsızdım.
Anjel'e döndüm.
"Anlaşıldı. Beş aptalı çağır. Bir de silah—"
'Zaman olmadığı için ikinizin gitmesini rica ediyorum. Ayrıca silahları hazırladım.'
Gemi içinden işçi robotlar belirdi ve ekipmanlarımızı getirdi.
Bu kadar hazırlıklı olması, nedense Luxion'dan şüphelenmeme yol açtı.
Anjel'le birlikte ayağa kalkıp ekipmanları aldık.
Tüfekler ve makineli tüfekler vardı. Diğer yanda ise tabancalar ve kılıçlar duruyordu.
'Tehdit oluşturacağı düşünülen bir düşman canavar tespit edilmedi. İkiniz içeri sızıp hava gemisini kontrol eden canavarı yendiğinizde iş bitecektir.'
Çok kolay bir şeymiş gibi söylüyordu ama o an bir şeyi fark ettim.
"Ha? İkiniz derken, ya sen?"
'Yapmam gereken işler olduğu için size eşlik edemem.'
"Hayır, gel işte. İşleri Creare'ye devret."
'Olmaz.'
İnatçılığı tutan Luxion, kırmızı merceğini bizden çekip Einhorn'a binmeye çalışan canavarlara çevirdi.
'Düşmanlar gemiye binmeye başladı bile. Acele edin.'
Tüfeği kavrayıp Luxion'a söylendim.
"Ne işiymiş o. Sonra görüşeceğiz seninle."
Anjel makineli tüfeği alırken hafifçe iç geçirdi.
"Çok büyük bir hava gemisi değil zaten. İkimiz de yeteriz. Leon, gidiyoruz."
İkimiz koşarak uzaklaşırken Luxion arkamızdan manidar bir şekilde mırıldandı.
'Bol şans dilerim. Her konuda.'
Livia büyük bir aceleyle güverteye çıktığında Luxion oradaydı.
Çevresinde sadece üst gövdeleri zırhlı olan robotlar bulunuyordu.
Robotların Einhorn'a sızmaya çalışan canavarları birer birer temizlemesi, adeta sıradan bir iş yapıyorlarmış gibi hissettiriyordu.
Bu manzara Livia'da hafif bir huzursuzluk uyandırdı.
'Hayır. Şimdi Leon-san ve diğerlerinin güvende olduğunu teyit etmeliyim.'
"Lux-kun!"
Cesaretini toplayıp Luxion'a seslendiğinde, kırmızı mercek Livia'ya döndü.
'Olivia, gemi içinde beklemeniz yönünde talimat vermiştim diye hatırlıyorum?'
"Leon-san ve Anjel hiçbir yerde yok! Belki de başlarına bir şey gelmiştir diye düşündüm. Ama Are-chan bana hiçbir şey söylemiyor."
Hayalet gemi yaklaştığı ve tehlikeli olduğu için gemi içinde bekleme talimatı verilmişti.
Herkes homurdansa da belirtilen salonda toplanmıştı.
Ancak orada sadece Leon ve Anjel yoktu.
Endişelenen Livia bu yüzden güverteye fırlamıştı ama Luxion onların olmadığını duymasına rağmen son derece sakindi.
'Korkunç...'
Livia rüyasında Luxion'un katliam yaptığı anları görmüştü.
O anki manzara o kadar canlıydı ki Luxion gözüne ister istemez korkutucu geliyordu.
Unutmaya çalışsa da içindeki korku bir türlü silinmiyordu.
'İkisi için endişelenmenize gerek yok.'
"Ama!"
'Bu, o ikisi için gerekli bir şey.'
Luxion daha fazla konuşmadı.
Einhorn'un içi.
Salonda toplanan grup, huzursuz bir şekilde dışarısını merak ediyordu.
Ellerinde silahlarla pencerelerden dışarı bakıyorlardı.
Jake kollarını kavuşturmuş, bu duruma sinirleniyordu.
"Hayalet gemi falan, top atışıyla uçurulup bitirilecek bir şey oysa."
Yanında duran Are, Jake'i sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Hayalet gemilerde hazine olduğunu duyuyoruz, belki de araştırma yapıyorlardır?"
"Öyle mi? O zaman, eski kalede kaybetmiş olabiliriz ama hayalet geminin hazinesini biz alacağız."
Hazine lafını duyunca heveslenen Jake'e, Oscar bir şeyi hatırlamış gibi seslendi.
"Jake殿, her zamanki gibi cesursunuz. Ben hayalet gemilerle ilgili korkunç hikayeler duyduğum için, top atışıyla uçurmaktansa kaçmayı tercih ederim."
"Süt kardeşim olmana rağmen amma korkaksın."
"Aa? Bilmiyor musunuz? O zaman size bildiğim hayalet gemi efsanelerinden birini anlatayım—"
Nedense korku hikayesi anlatmaya başlayan birinci sınıf grubu.
Oscar hayalet gemiyle ilgili korkunç hikayeyi anlatmaya başladıkça, Jake'in yüzü yavaş yavaş sararıyordu.
Bu manzarayı sert bakışlarla izleyen Finn, içinden onları puanlıyordu.
'Jake, Oscar— Kesinlikle ikisine de Mia'yı emanet edemem. Bu durumda boş muhabbet yapmaları çok saçma. Zaten diğer kızlarla fingirdeştikleri noktada eleniyorlar.'
Ve Are'nin cinsiyeti değiştiği için zaten doğrudan liste dışıydı.
Üç fetih hedefi de Finn'in gözünde sınıfta kalırken, hiçbir şeyden haberi olmayan Mia korkudan titriyordu.
"Şövalye-sama, hayalet gemiler gerçekten varmış demek. Mia çok korkuyor."
Safça korktuğunu söyleyen Mia'ya Finn sıcak bakışlarla döndü.
"Korkmana gerek yok. Seni ben koruyacağım. Endişelenme. O kadarlık bir hava gemisini ben ve Kurosuke hemen batırırız."
'Bize bırak!'
Finn, korkan Mia'nın yanına yaklaşıp elini nazikçe tuttu.
Mia'nın yüzü kızarmıştı.
"Mia— Üşüttün mü yoksa? Neden kendini iyi hissetmediğini söylemedin? Hemen ilaç hazırlatacağım, bekle. Kurosuke, kanepe ve battaniye hazırla."
'Ortak, bazen gerçekten tam bir aptal oluyorsun.'
Mia'nın kızaran yüzünü gören Finn, durumu hemen hastalığa yormuştu.
Ortağı Brave, Finn'in bu haline bakıp karmaşık hisler içindeydi.
Mia ellerini sallayarak telaşla hasta olmadığını anlatmaya çalıştı.
"Değil! Öyle değil, lütfen sakin olun!"
"Olmaz. Belki de kendin farkında değilsin. Odana dönemezsin ama en azından kanepeye uzan."
Aşırı korumacı olan Finn karşısında Mia ne hissedeceğini şaşırdı.
"Ş-Şey, mutlu oldum ama Şövalye-sama daha, daha fazlasını..."
"Ne? Ne istersen söyle bana."
"Uuuu. Aptal."
Başını öne eğip kısık sesle "aptal" demesi, Finn'i şoka uğrattı.
Sanki kafasına yıldırım düşmüş gibi donakaldı.
'Mia benden nefret mi etti yani?! Ben nerede yanlış yaptım?!'
Hayalet geminin içine daldık.
Fakat tam bu noktada büyük bir sorun baş gösterdi.
— Artık bir adım bile atacak halim kalmadı.
Yere çökmüş halime bakıp bıkkın bir ifade takınan kişi Angelica'ydı.
İki elinde de makineli tüfek tutan Angelica, derin bir iç çektikten sonra yerde eriyip giden bir şeyi işaret etti.
Az önce alt ettiğimiz canavar, dumanlar çıkararak gözden kayboluyordu.
— Leon, az önceki canavar fiziksel saldırıların işlemediği hayalet türündeydi. Büyü kullanırsan kolayca yenilirler, o yüzden endişelenmene gerek yok.
Geminin içine girdikten kısa bir süre sonra, hayalete benzeyen düşmanlar bize saldırmaya başlamıştı.
Korkup pompalı tüfekle ateş etmiştim ama mermiler içlerinden geçip gitmiş, üstüme gelmeye devam etmişlerdi.
Angelica hemen o an büyüyle onları yakıp kül etmişti ama benim cesaretim zaten çoktan kırılmıştı.
— İmkansız. Dizlerimin bağı çözüldü.
— Hey?! O korkunç canavara son darbeyi vuran o adam nereye gitti?!
Benim korkudan hareket edemediğimi anlayan Angelica şaşkınlıktan donakalmıştı.
Az önceki şeyin bir canavar olduğunu ben de biliyorum.
Biliyorum ama tıpkı gerçek bir hayalet gibiydi, çok korkunçtu.
Yani, muhtemelen zaten gerçek bir hayaletti değil mi? Üstelik ölümcül bir niyetle, ürpertici saldırılar savurup duruyordu.
Oyunda her şey sevimli ve basitleştirilmiş görünüyordu ama bunu gerçekte görmek dayanılacak gibi değildi.
— Saldırılarımın işlemediği düşmanlardan nefret ediyorum! Hayaletlere falan hiç katlanamıyorum!!
Sonunda içimi döküp bağırınca Angelica'nın yüzü gerildi.
— Canavar zombilerden hoşlanmadığını biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim.
Önceki hayatımda bile korkunç hikayeler anlatan videoları, görüntüleri ve yazıları elimden geldiğince görmezden gelirdim.
Korku hikayeleri anlatan biri varsa, ondan olabildiğince uzak dururdum.
Cesaret testi mi? Tamamen saçmalık.
Bu tür etkinliklere katılmamak için her yolu denerdim.
Bazen okul etkinliklerinde zorla yaptırdıklarını hatırlıyorum da, içimden insanları böyle hayaletli yerlere cesaret testine gönderenlere "Belanızı bulun pislikler!" diye lanet okurdum.
— Artık tek başıma yürüyemem.
Hareket edememe sebebimi açıklayınca Angelica elini alnına koydu.
— Pekala. Canavarları ben hallederim. Sen burada kal ve...
— Beni yalnız mı bırakacaksın yani?!
— H-Hey, bırak beni. Leon, yalvarırım bacağıma yapışmayı kes.
Can havliyle Angelica'nın bacağına sarıldım.
Angelica'nın yüzünde hem şaşkın hem de bir nebze memnun bir ifade belirdi.
— Demek senin de korktuğun şeyler varmış.
— Yalvarırım beni bırakıp gitme.
Bacağına yapışıp yalvardığımda, Angelica başımı okşadı.
Görünüşe göre beni bu halde öylece bırakıp gidemeyeceğine ikna olmuştu.
Beni rahatlatmak ister gibi, yumuşak bir ses tonuyla sakinleştirmeye çalıştı.
— Biraz dinlenelim, sonra birlikte gideriz. Bu sefer önden ben yürüyeceğim, sen de arkamdan gelirsin.
— Tamam.
Böyle bir durumda son derece güvenilir görünen Angelica, gözüme adeta ışık saçan bir kahraman gibi geliyordu.
Hayalet geminin içi, tıpkı dışı gibi son derece eskiydi.
Gıcırdayan zeminler durup dururken çöküyor, kapılar ise sadece dokunmamla tuzla buz oluyordu.
Etrafta çok sayıda canavar da vardı.
Ancak burası canavarların yuvası olmadan önce, insanların burayı kullandığı döneme ait bazı izler, yani geride bırakılmış eşyalar duruyordu.
Ulaştığımız odalardan birinde, masanın üzerinde duran eski bir kitap bulduk.
Çoğu paramparça olmuş ve okunamaz haldeydi ama sadece bir tanesi zar zor okunabiliyordu.
— Burası mürettebatın özel odalarından biri olmalı.
Kitabı okuyan Angelica'nın sırtına yapışmış bir halde sürekli etrafı kolluyordum.
Eğer geçmişte birileri bu odada yaşadıysa, geride bir tür ruhani kalıntı bırakmış olma ihtimali yüksekti.
Kısacası, aniden karşıma bir hayalet çıkmasından korkuyordum.
— Angelica, hadi işimizi çabucak bitirip dönelim.
Korkaklığıma iç çeken Angelica kitabın sayfalarını çevirdi.
Bazı sayfalar dokundukça ufalanıyordu ama hala okunabilir durumda olanlar da vardı.
— Sen gerçekten bu tür şeylerden bu kadar çok mu korkuyorsun? Şimdiye kadar neler neler atlattın oysa.
— Korkunç şeylere dayanamıyorum işte. Sen hiç korkmuyor musun?
— Yaşayan insanların çok daha korkunç olduğunu biliyorum çünkü.
— Ah, Marie de buna benzer bir şeyler söylemişti.
— Ha? Tam da burada o kadının adını anman, sanki seni arkamda bırakıp gitmemi istiyormuşsun gibi bir izlenim yaratıyor.
Angelica'yı kızdırdığımı fark edince can havliyle ona daha sıkı sarıldım.
Bunun üzerine Angelica utançla kızardı.
— H-Hey, şaka yapıyordum, sarılmayı kes! Dur hele, nereye dokunuyorsun öyle!
— Affet beni! Korkudan ne yapacağımı bilemiyorum!
En başta, Luxion'un yanımda olmaması büyük hataydı.
Eğer o olsaydı, kesin bir şekilde durumu mantığa büründürürdü.
"Hayaletler gibi bilim dışı şeyler var olamaz" gibisinden şeyler söylerdi.
Karşılıklı laf dalaşına girebileceğim biri olmayınca korku iki katına çıkıyordu.
Zaten onu ele geçirmek için girdiğim zindan da çok korkunçtu.
Her yerde insan kemikleri falan vardı.
Eğer kendi hayatım söz konusu olmasaydı, öyle bir yere asla adımımı atmazdım.
Angelica sayfayı çevirdi ve kitabın içeriğini bana aktardı.
— Bu geminin ne olduğunu anladım. Yeni kıtaya yerleşmeye çalışan maceracıların gemisiymiş.
— Maceracılar mı?
— Yeni kıtada hayaller kuran gençlerin bindiği bir gemiymiş. Günlüğü yazan kişi, kaba saba adamlardan bıkmış olacak ki, sayfalar dolusu şikayet yazmış.
— Öyle bir gemi neden burada peki?
— Muhtemelen terk edilmiş. Büyük bir hazine bulduklarından bahsediyor. Bu günlüğü yazan bir kadın olmalı. Son sayfada, "Nihayet onunla birlikte olabileceğim" yazıyor.
Bir sevgilisi mi vardı acaba?
Angelica kitabın kapağına bakıp sağ eliyle dokundu.
— Sonuçta bu kitabın sahibinin kim olduğu belirsiz kaldı. Geminin adı da hiçbir yerde geçmiyor. Günlük daha iyi durumda olsaydı, araştırabilirdim.
— H-Hadi çabuk bitirelim de dönelim. Sonra Luxion ya da Creare'ye araştırtırız nasıl olsa.
— Sen gerçekten hayaletlerden çok korkuyorsun. Krallığın bir numaralı kahramanı hayaletlerden korkarsa ne olur? Sana hayran olanlar bunu duysa çok üzülürdü.
— Korkuyorsam korkuyorum, ne yapayım!
Angelica kitabı bırakıp odadan çıktı.
Diğer kamaraların çoğu zaten çökmüş ve girilemez hale gelmişti.
Yıkık dökük koridorda ilerleyip geminin derinliklerine doğru yol alırken Angelica aniden durdu.
— Burası olmalı. Leon.
Angelica sol elini uzatınca, elimde tuttuğum kutsal su bombasını ona verdim. Şu an resmen Angelica'nın ayakçısı olmuştum.
Ondan biraz uzaklaşıp destek sağlamak amacıyla pompalı tüfeğimi doğrulttum.
Ancak ellerim o kadar çok titriyordu ki düşmanı düzgünce hedef alıp alamayacağımdan emin değildim.
Bombayı alan Angelica kapıyı tekmeleyerek açtı. İçeride duran şey, uçan gemiye musallat olmuş jölemsi, yapışkan bir canavardı.
Fakat asıl sorun, onun etrafını sarmış olan hayalet tipi canavarlardı.
— Çıktılar işteeee!!
Ben çığlık atarken Angelica bombayı fırlatıp etrafa kutsal su saçtı.
Hayaletler acı içinde kıvranarak yok olurken, birkaç tanesi doğrudan üzerimize doğru süzüldü.
Korkudan tetiği çektim ama pompalı tüfeğin saçmaları hayaletlerin içinden geçip arkadaki duvara saplandı.
Angelica ise makineli tüfeğiyle jölemsi canavarı kurşun yağmuruna tutuyordu.
— Leon! Şunu halleder halletmez sana yardım edeceğim, dişini sık!
Büyü kullanmak için sağ elimi uzattım ama korkudan odaklanamıyordum. Büyü gücümü toplayamadığım için hiçbir büyü açığa çıkmadı.
— Angelica, kurtar beni!
— Sana bekle dedim ya!
Saldırılarımın içinden geçip giden hayaletler yanıma kadar sokuldu. Kulağımın dibinde fısıldayarak ürpertici şeyler söylüyorlardı.
Ne dediklerini tam olarak seçemiyordum ama kesinlikle çok korkunçtu.
Tüylerim diken diken oluyor, soğuk terler döküyordum.
"Luxion, kurtar beni!"
Böylesi bir kriz anında çaresizce haykırdığım ismin, o gıcık ortağım Luxion olması inanılmazdı.
Burada, "Anne, kurtar beni!" diye bağırmadığım için kendimle gurur mu duymalıydım?
Tam o sırada, sümüksü canavarları alt eden Ange, alevleri yönlendirerek canavarları küle çevirmeye başladı.
"Sana uslu uslu beklemeni söylemiştim."
Canavarları tek bir hamlede temizleyen, namlusundan dumanlar tüten bir makineli tüfeği omzuna dayamış ve arkasındaki alevlerin ihtişamıyla beliren Ange son derece güven verici görünüyordu.
Ange beni kollarına aldı.
"Alevler sandığımdan daha hızlı yayılıyor. Bu şekilde tahliye edeceğiz, bana sıkı tutun."
"—Tamam."
Ange beni tıpkı bir prenses gibi kollarında taşıyordu.
Kollarımı Ange'in boynuna dolayıp ona sıkıca tutundum.
Ange duvarı tekmeleyip kırdığında, karşımızda Einhorn'un güvertesi belirdi.
"—Bu kadarı da fazla kolay oldu. Luxion denen herifle daha sonra hesaplaşacağım."
Ange beni kucakladığı gibi Einhorn'a atladı.
Einhorn, alevlerin yayılmaya başladığı hayalet gemiden hızla uzaklaştı.
Hâlâ Ange'in kollarındayken bu manzarayı izliyordum.
"Bir daha asla bir hayalet gemiyle karşılaşmak istemiyorum."
Canavar olduklarını bilsem bile, hayalet şeklinde belirmeleri gerçekten çok korkunçtu.
Ange da beni onayladı.
"Kesinlikle. Senin bu kadar işe yaramaz çıkacağını tahmin etmemiştim. Tam bir baş belasısın, ben de bir daha karşılaşmak istemiyorum."
"Affedersiniz."
Ben zavallıca özür dilerken Livia koşarak yanımıza geldi.
—Tabii Luxion denen herif de yanındaydı.
"Leon-san! Ange! —Şey, neden Ange sizi kucağında taşıyor?"
Livia bu halimizi görüp şaşkına dönerken, Luxion her zamanki gibi soğukkanlıydı.
'Neler yaşandığını tahmin etmek hiç de zor değil.'
Luxion'a ölümcül bakışlar fırlatıyordum ama o sırada hâlâ Ange'in kollarında asılı kalmış durumdaydım.
Ange, uzaklaşan hayalet gemiye baktı.
Alevler içinde yana yana çöken gemiyi izlerken, iç geçirir gibi fısıldadı.
"Daha detaylı incelemek isterdim."
Odama dönmüştüm.
Yatağın üzerinde dizlerimi kendime çekmiş, tir tir titriyordum.
Benim bu halimi Luxion ve Creare büyük bir ilgiyle izliyordu.
'Bayağı korkmuş görünüyorsunuz.'
'Master çok tatlı ama!'
Yapay zekalara dik dik baktım.
"Kes sesinizi, sizi hain yapay zekalar! O hayalet geminin Einhorn'a bu kadar yaklaşmasına neden izin verdiniz? Normalde kendi kendinize ateş açıp yok ederdiniz, değil mi? Ya da yaklaşmasına bile izin vermezdiniz?!"
Düşününce her şey çok tuhaftı.
Hayalet geminin Einhorn'a çarptığını sanmıştım.
Fakat Luxion ve Creare normalde çoktan önlemini alırdı.
Ayrıca benim ve Ange'in hayalet gemiye sızmasına izin vermeleri de garipti.
Diğerlerinin gelmesini bekleyebilirlerdi ya da işi doğrudan kendileri halledebilirlerdi.
Benim veya Ange'in kendini tehlikeye atmasına hiç gerek yoktu.
Ange da bunun farkındaydı, nitekim daha sonra hesap soracağını söylemişti.
En başından beri bu ikisinin bir şeyler planladığı aşikardı.
'Sonunda fark edebildiniz mi? Bu, Angelica ile baş başa kalmanız için hazırladığımız bir plandı.'
"Ne planından bahsediyorsun be! O tarz şeylerden nefret ettiğimi çok iyi biliyordun!"
'Tam da bu yüzden etkili olacağını düşünmüştük zaten.'
"Bugün sizi karşımda iyice bir azarlayacağım."
Tam onlara hadlerini bildirmeye yeltenmişken, ikisi de beni umursamadan odadan çıkmaya yeltendi.
Odada küre şeklindeki gövdelerinin geçebileceği büyüklükte özel geçitler vardı ve buralardan kolayca girip çıkabiliyorlardı.
"H-Hey, beklesenize!"
Onları durdurmaya çalıştığımda Creare arkasını döndü.
'Birini çağırmayı düşünüyorsan boşuna uğraşma. Nedenini bilmesem de şu an salonda hararetli bir korku hikayesi sohbeti dönüyor. Oraya gidersen, en nefret ettiğin korkunç hikayelerden bolca dinleyebilirsin.'
"O herifler benim gemimde ne halt karıştırıyor?!"
'Livia-chan ve Noelle-chan'ı oraya gönderdim. Ange-chan ise ayrılık konuşmasının devamını getirmek için bu odaya geliyor gibi görünüyor.'
"Sahi ya, ayrılık konuşmasının ortasındaydık."
Benim kafamda çoktan ayrılmıştık ama hayalet gemi baskını yüzünden konuşmamız yarım kalmıştı.
Mümkünse konuyu geçiştirmek isterdim ama bu Ange'e karşı büyük bir saygısızlık olurdu.
Her şey olması gerektiği gibi sonuçlanmıştı.
"—Terk edildim demek. Tam bana yakışan bir son."
Başımı öne eğip iç çektiğimde Creare benimle dalga geçti.
'Havalı görünmeye çalışıyorsun ama o kadar zavallı bir duruma düşmüşken ne dersen de boş, Master.'
"Hey, dur bir dakika. Siz yoksa benim o halimi de mi izliyordunuz?"
'—Master, bence kendine karşı daha dürüst olmalı ve Ange-chan'a gerçek hislerini açmalısın. Her zamanki geçici, uydurma sözlerin yerine kendi içinden gelen gerçek kelimeler çok daha önemli.'
Creare'nin konuyu geçiştirmek ister gibi aniden Ange'den bahsetmesi, beni gizlice gözetledikleri ihtimalini kesinleştiriyordu.
"Hey! Beni izleyip arkamdan güldünüz mü yani?! Doğruyu söyleyin!"
'Master, Ange-chan'ı sevdiğini kendi kelimelerinle ona ilet.'
"Göz boyayıp kaçmaya çalışma!"
Creare de odadan kaçıp gidince yapayalnız kaldım.
Yalnız kaldığımı fark ettiğim an, odadaki en ufak sese bile aşırı tepki vermeye başladım.
Yine korkudan titremeye başlamıştım.
"Gerçek bir hayaletin ortaya çıkması hile yapmak gibi bir şey. Öyle bir şeye karşı ne yapabilirim ki?"
Gece yarısı karşıma öyle bir şey çıksa kesin ağlarım.
Dizlerime sarılmış titrerken kapı vuruldu.
"Leon, benim."
"Hı-evet!"
Aniden gelen kapı sesiyle korkudan sesim çatallanmıştı.
Ange'in içeri girmesine izin verdiğimde, yeni duş almış olmalı ki saçları hâlâ nemliydi.
Normalde örülü olan saçları şimdi gelişigüzel arkada toplanmıştı.
Ev kıyafetleriyle karşımda duran Ange, benim o halimi görünce yüzünü ekşitti.
"Hâlâ korkuyor musun? Her şeyi halledip bitirdik oysa."
"Bu gece rüyama girecek diye korkudan gözümü kırpamıyorum."
"Bir kahraman olduğunun bilincine var artık. Dışarıda kimseye bu halini gösterme. Bu sana son uyarım."
Bunu söyleyerek içeri giren Ange, yatağımın kenarına ilişti.
Tavana doğru baktığında gözlerinin kenarlarının kızarmış olduğunu fark ettim.
Duş alırken ağlamış mıydı acaba?
Yine de yüzüne bir tebessüm kondurarak konuştu.
"Bizim işimiz bitti artık. Şimdiye kadar her şey için teşekkürler."
İlişkimiz buraya kadardı demek.
Bir yanım bunu bir erkek gibi, arkaya bakmadan, olgunlukla kabullenmek isterken; diğer yanım zavallıca ağlayıp sızlayarak feryat ediyordu.
—Olgunlukmuş, gururmuş umurumda bile değil! Ange'den ayrılmak istemiyorum! Ayrıca bu gece çok korkuyorum, benimle uyumasını istiyorum! Erkek gibi davranmak mı? Hayalet gemide o kadar rezil olduktan sonra bunun ne anlamı var ki zaten!
İçimdeki ses tüm çıplaklığıyla böyle haykırıyordu.
Dürüst olmak gerekirse, bu gece sadece yanımda kalmasını istiyordum.
Ancak gururlu davranmamı söyleyen diğer yanım hâlâ direniyordu.
Ona daha fazla zorluk çıkaramazdım. Ange ile dürüstçe yollarımızı ayırmalı, hatıralarımızı en güzel haliyle saklayıp kendi yollarımızda yürümeliydik.
İçimden bunları geçiriyordum ama bu saatten sonra karizma takılmaya çalışmak sadece utanç vericiydi.
Düşüncelere daldığımı gören Ange, endişeli gözlerle bana baktı.
— Ne oldu? Mümkünse senin de bir şeyler söylemeni istiyorum.
Kendi içinde bir endişe taşıyor olmalıydı ki benden gelecek sözleri bekliyordu.
Bu yüzden ben de konuştum.
— Ben dürüst olmak gerekirse aile ya da konum gibi şeylerden pek anlamıyorum. Çünkü ben, doğrudan seninle, Ange'nin kendisiyle nişanlandığımı düşünüyordum.
— Ne diyorsun sen?
— Benim istediğim Redgrave Dükü'nün hanedanı değildi. Sendin, Ange.
— Sen...
Doğrudan kendisini istediğimi söylediğimde, yüzü kıpkırmızı oldu ve başını öne eğdi.
— Bunu duymak beni mutlu ediyor ama o zaman ben sadece sıradan bir kızdan ibaret olurum. Ailemin gücünü arkama alamadığım sürece senin yanında olmamın bir yararı dokunmaz. Öte yandan, ailemin gücüne sığınarak yanında kalırsam da sana sadece yük olurum.
— Benim için!
İçinde bulunduğumuz dünya, aile kavramının insanın üzerinde çok güçlü bir baskı kurduğu bir yerdi.
Sadece seni istiyorum desem bile, bu söz öyle kolayca kabul görmezdi.
Yine de bunu bilmeme rağmen ben...
— Benim sana ihtiyacım var, Ange. Soylular dünyasındaki o işler, benim gibi taşralı bir soylu için zaten çok ağır.
— Livia ve Noel'in de bu konularda pek bilgisi yok doğru ama Kraliçe-sama onlara yardım edecektir. İstersen Prenses Erika bile senin eşin olabilir. O prenses kesinlikle seni...
— İmkânsız. Kesinlikle imkânsız! Erika asla olmaz.
— Neden?!
Erika'nın kesinlikle imkânsız olduğunu söylediğimde Ange şaşkınlıktan donakalmıştı.
Genelde aramızın iyi olduğunu gördüğü için böyle bir yanlış anlaşılmaya düşmesi doğaldı.
Ama Erika kesinlikle olmazdı.
En başta, önceki hayatımdaki yeğenimle evlenmek gibi bir durum söz konusu bile olamazdı.
Onun mutlu olmasını istiyordum ama onu mutlu edecek kişi ben olmamalıydım.
Kararlılığımı Ange'ye hissettirdim.
— Redgrave hanedanıyla karşı karşıya gelmek pahasına olsa bile seni istiyorum.
— Sırf benim gibi tek bir kişi için neler söylüyorsun böyle?
— Eğer vermezlerse, seni kaçırırım.
— Aptal...
Bu zorba tavrım karşısında Ange, mutlu bir şekilde gülümseyerek başını iki yana salladı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Duyguların beni çok mutlu ediyor ama böyle yaparsan o huzurlu hayatından tamamen uzaklaşacaksın. Ben senin mutlu olmanı istiyorum.
Benim mutluluğum için gerçekten ne gerekiyordu?
Cevap zaten belliydi.
— O zaman, benim mutlu olmam için sen gereklisin, Ange.
— Leon?
Yatakta Ange'ye doğru uzanıp ona sıkıca sarıldım.
Ange ellerini sırtıma doladı ve o an bir şeyin farkına vardı.
— Sen titriyor musun? Yoksa...
— Özür dilerim, hâlâ çok korkuyorum.
Hayalet geminin üzerimde bıraktığı korkunun henüz geçmediğini anlayan Ange, birden kahkahayı bastı.
— Gerçekten hiç duruşu olmayan bir adamsın. İnsan böyle bir anda bari karizmasını korur.
— Ama korkuyorum işte! Yalvarırım benimle kal.
Luxion ve diğerleri tarafından satıldıktan sonra, sadece Ange'nin yanımda kalmasını istiyordum.
Bunun üzerine Ange kulağıma doğru fısıldadı.
— Demek korktuğun için geceyi benimle geçirmek istedin ve beni etkilemek için bu lafları ettin, öyle mi?
— Ha-hayır, alakası yok.
— Kızmayacağım, dürüst ol. Hadi, çabuk söyle.
Kulağıma doğru üflediği nefes tenimi huylandırırken mırıldandım.
— Sadece birazcık...
— Biliyordum zaten.
Gerçeği öğrenince bıkkın bir ses çıkarsa da elleriyle sırtımı sıvazlamaya devam etti.
— Seni bu halde tek başına bırakırsam bir kahramanın adına leke sürülmüş olur.
— Leke sürülse de umurumda değil.
— Ama benim umurumda. Sen... Benim için de bir kahramansın.
Bu olayla birlikte Ange ile aramızdaki mesafenin her zamankinden daha çok kapandığını hissettim.
İkimizin de üzerindeki o gerginlik uçup gitmiş, yerini huzurlu bir yakınlığa bırakmıştı.
Ange alnını göğsüme yasladı.
— Leon, ben ailemle bağlarımı koparacağım.
— Ange?
Bu ani karar karşısında şaşkına dönmüştüm.
Aile bağlarının bu kadar önemli olduğu bir dünyada, ilişkileri tamamen kesmek son derece büyük bir meseleydi.
Bunu yaparsa Ange bir daha asla Redgrave hanedanına dönemezdi.
Dahası, bir dükün kızı olma unvanını da tamamen kaybedecekti.
— En nihayetinde, eğer seni kendi taraflarında tutamasalardı zaten benden ümidi keseceklerdi. Bu yüzden kendini suçlamana gerek yok.
— Ama...
— Bu benim seçtiğim yol. Kafana takmana gerek yok. Hem ben ailemle bağlarımı koparırsam, Redgrave Dükalığı bize düşman kesilecek. Bu belayı göğüslemeye hazır mısın?
Birkaç saniye düşündükten sonra başımı salladım. Ange başını kaldırıp ciddi bir bakışla gözlerimin içine baktı.
— Bundan sonra işler epey zorlaşacak. Toprak sahibi soyluların neredeyse hepsi bize düşman olacak. Aralarında seni kendi çıkarları için kullanmaya çalışacak olanlar da çıkacaktır. Mevcut krallığı yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak çok yoğun günler bizi bekliyor.
— Eğer bu sayede her şey tatlıya bağlanacaksa, razıyım.
— Güzel. Sana destek olacağım. Ayrıca, bu gece de yanında kalacağım. Korkudan uyuyamazsın yoksa.
Yaramaz bir çocuk gibi gülümseyen Ange karşısında yüzümün kızardığını hissettim.
— Şey, o kadar da değil...
— Öyleyse odama dönüyorum?
— Yalan söyledim, gitme!
Hemen Ange'den özür diledim ve böylece o geceyi birlikte uyuyarak geçirmeyi kabul ettirdim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.