Ertesi sabah.
Livia ve Noel, Leon’un odasına gitti.
Gidiş amaçları, ortalıklarda görünmeyen Ange’yi bulmak ve ikilinin aralarındaki ilişkinin ne duruma geldiğini öğrenmekti.
Livia’nın yüzünden düşen bin parçaydı.
"Sonuçta barışmayı başaramadılar, değil mi?"
Koridorda yürüyen ikili, Leon ile Ange’nin arasını düzeltemedikleri için asık bir suratla ilerliyordu.
Noel ise neşeli görünmek için kendini zorluyordu.
"Birbirlerinden nefret ederek ayrılmadılar sonuçta. İkisinin de kendine göre konumları, sorumlulukları var."
Livia ellerini sıktı.
"Haklısın."
Aslında barışma gerçekleşmişti fakat onları çevreleyen koşullar, kavuşmalarına izin vermemişti.
Leon’un odasının önüne geldiklerinde çekingen bir tavırla kapıyı çaldılar.
"Leon-san, uyanık mısın?"
Livia’nın seslenişine bir yanıt gelmeyince Noel kapıya daha sert vurdu.
"Uyan hadi! Angelica-san ortalıkta yok. Creare de 'sorun yok' deyip duruyor, başka bir şey anlatmıyor. Leon, ona bir de sen sorsana?"
Noel’in sesine uyanmış olacak ki kapı açıldı.
Ancak odanın sahibi Leon olması gerekirken, kapıda beliren saçlarını serbest bırakmış haliyle Ange’ydi.
Karşısındaki ikiliyi görünce yanakları hafifçe kızardı, utangaç bir hal aldı.
Bakışlarını onlardan kaçırarak mırıldandı.
— Kusura bakmayın. Sizi de endişelendirdim.
Livia’nın şaşkınlıktan yüzü kasılsa da Ange’nin iyi olduğunu görünce rahat bir nefes aldı.
"Çok şükür! Ange, dün..."
"Bekleyin. Önce söylemek istediğim bir şey var."
Ange’nin yüzü ciddileşince Livia da Noel de sustu.
Ange derin bir nefes aldı.
"Leon’un yanında kalmaya karar verdim. Bunun bedeli olarak da ailemle bağlarımı koparacağım."
Bunu duyan Livia ve Noel, sabahın köründe çığlığı bastı.
Kraliyet başkentindeki Redgrave Dükü’nün malikanesi.
Sabahın erken saatlerinde malikaneye gelen Ange’nin karşısında duran Vince, memnuniyetsizliğini gizlemeye gerek bile duymuyordu.
Ange’ye ters ters baktı.
"Üzerine titrediğim kızımın gün gelip beni ısıracağını hiç düşünmezdim."
Vince’in bu sözlerine karşılık Ange dik duruşunu bozmadan cevap verdi.
"Isırılacak şeyler yapan sizdiniz, baba."
"Ailenle bağlarını koparacak kadar ileri gideceğini tahmin etmemiştim. Bu haline bakılırsa, Bafort Dükü'nü ikna edemedin herhalde? Bir kadın olarak Prenses'e yenildin demek."
Leon’u ikna edemediği için mi ailesiyle bağlarını koparıyordu? Bu soru karşısında Ange’nin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
"Leon, Prenses Erika ile kesinlikle evlenmeyeceğini söyledi. Üstelik, Redgrave Dükalığı’nı karşısına almak pahasına bile olsa beni yanında istediğini belirtti."
Leon’un Redgrave ailesiyle ortaklık kurmama sebebinin Erika olmadığını öğrenen Vince’in yüzü asıldı.
Anlam veremeyen bir ifadeyle Ange’ye sordu.
"Neler saçmalıyorsun sen? Öyleyse..."
"Leon, Krallık'ın yıkılmasının sadece bir baş ağrısı olacağını düşünüyor."
"Zamanı geldiğinde yıkılması gereken bir şeyin, zorla ayakta tutulmaya çalışılmasının sadece acınası bir görüntü yaratacağını idrak edemiyor mu?"
Krallık artık ömrünü tamamlamıştı.
Şu anki haliyle ömrünü uzatmanın hiçbir anlamı olmadığını söyleyen Vince’e, Ange hafifçe başını sallayarak katıldı.
"Ben de öyle düşünüyorum."
"Öyleyse neden onu ikna etmedin? Şu anki halinle bunu yapmak senin için çocuk oyuncağı olurdu."
Gerçekten de Ange’nin Leon’u ikna etmesi zor değildi.
Leon, Ange’nin tek bir ricasıyla Redgrave Dükalığı’nın yanında yer alırdı.
Ancak Ange’nin istediği bu değildi.
"Bunu yapmak istemedim."
"Ange!"
"Benim tek isteğim, Leon’un mutlu olması."
Bu kararlı ilan karşısında Vince öfkeyle çalışma masasındaki yumruğunu indirdi.
"Redgrave ailesine... Kendi ailene ihanet mi edeceksin?"
Kendi ailenle savaşacak mısın? Bu soruyla Ange’nin gözleri bir anlığına titredi ama kararlılığı sarsılmadı.
"Bahane üretmeyeceğim. Bugüne kadar bana baktığınız için teşekkür ederim. Baba, lütfen kendinize iyi bakın."
"Bunu bana söylemek sana düşmez. Bugünden itibaren seninle hiçbir anne-baba, evlat bağımız kalmamıştır. Derhal terk et burayı!"
"Müsaadenizle."
Arkasını dönüp çalışma odasından çıkan Ange, tam kapının eşiğinde durup geriye baktı.
Vince tam "Hâlâ gitmedin mi?" diyecek gibi olurken Ange cebinden bir fotoğraf çıkardı.
Vince’in oturduğu yerden görünmeyeceğini bildiği için fotoğrafın ne olduğunu kendi açıkladı.
"Ayrıca, bunu da bilmenizi isterim. Leon ile birlikte keşfedilmemiş bir zindana meydan okuduk ve hazineyi ele geçirdik."
Bunu duyan Vince, oturduğu sandalyeden fırlayacak gibi oldu.
"N-Ne dedin?!"
Bir soylu ve bir baba olarak kızını affedemiyordu.
Fakat kızının bir maceracı olarak böylesine büyük bir başarıya imza attığını duymak içini kıpır kıpır etmişti.
Bir baba ve eski bir maceracı olarak kızını tebrik etmek isteyen bir his kapladı içini.
Aynı zamanda maceracı kanı kaynamaya başlamıştı.
Kendisinin bile başaramadığı bir şeyi kızı başarmıştı.
Tebrik etme arzusunun yanında, içten içe duyduğu bir kıskançlık da vardı.
Ama daha demin ilişkilerini kestiğini ilan etmişti.
Detayları duymayı ne kadar istese de şu an bu tavrı takınamazdı.
Yüzündeki karmaşık ifade her şeyi ele veriyordu.
Ange kibar bir tonda açıklamaya devam etti.
"Altın El Kalesi adı verilen bir zindan. Hazinenin tamamını zaten topladık fakat bölgeyi incelemek üzere bir araştırma ekibi kuruldu. Birkaç yıl içinde kapsamlı araştırmaların başlayacağını duydum."
Hazine çoktan Ange ve ekibi tarafından alınmış olsa da, belki geride bir şeyler kalmıştır düşüncesiyle maceracılar akın akın Altın El Kalesi’ne doğru yola çıkacaktı.
Vince’in yüzünde hemen oraya gitme isteği okunuyordu fakat bakışlarını kaçırarak sandalyesine geri oturdu.
Kollarını kavuşturup Ange’ye haykırdı.
"B-Bundan bana ne? Sen artık bu aileden değilsin. Derhal malikanemden defol git."
"Öyle yapacağım. Baba, her şey için teşekkür ederim."
Eğilerek derin bir selam veren Ange’nin sesinde hafif bir hüzün vardı.
Ange odadan çıkıp Vince’i yalnız bıraktığında, yaşlı adam derin bir iç çekti.
"Aptal kızım benim... İnsan söze ilk önce zindan haberiyle başlar. Benden öç mü alıyorsun?"
Kızının macera hikayesini dinleyemediği için hayıflandı.
Ardından tavana bakarak gülümsedi.
"Yine de, gözlerindeki o bakış çok güzelleşmiş."
Kızını evlatlıktan reddetmiş olsa da, onun büyümesinden gurur duyan bir babanın çehresi vardı yüzünde.
Akademinin çatısı.
Herring ile bundan sonra ne yapacağımızı konuşmak için buluşmuştuk fakat konu bir şekilde dönüp dolaşıp Altın El Kalesi’ne geliyordu.
Herring, büyük bir keyifle Mia hakkında konuşup duruyordu.
"Beni dinle, Mia yeni bir bitki türü keşfetmiş olabilir. Bu bitkiye kesinlikle Mia’nın adını vermeliyiz, sence de harika olmaz mı?"
"Mia hakkında daha ne kadar konuşmayı düşünüyorsun?"
"Daha anlatacaklarımın yüzde otuzuna bile gelmedim?"
Kafasını yana yatıran Herring’e baktığımda, "aşırı korumacı" kelimesinin onun için biçilmiş kaftan olduğunu bir kez daha anladım.
Ben iç çekerken, durumun farkına varıp kabalık ettiğini düşünen Herring nihayet benim durumumu sordu.
"Boş ver beni, asıl senin tarafta durumlar nasıl?"
"Nasıl yani?"
"Şu dükün kızı, senin için ailesiyle bağlarını koparmış diye duydum. Aranızda ayrılık konuşmaları geçiyordu, bu ani karar nereden çıktı? Hangi yöntemi kullandın, gelecekte bana da lazım olur diye soruyorum."
"Sadece merakından soruyorsun, değil mi?"
BAŞLIK: Bağları Koparmak
İçimden bıkkınlıkla bir nefes verdim, fakat zaten gizleyecek bir şeyim olmadığından gerçeği anlattım.
Tabii ki kendi zavallı durumlarımdan hiç bahsetmedim.
Utanç verici anlarımı öylece itiraf edecek değildim.
"Sadece Angelica'ya ona ihtiyacım olduğunu söyledim."
"Hepsi bu mu?"
"Başka ne olacaktı?"
"Hayır, sadece buysa bunu daha önceden söyleseydin hiçbir sorun çıkmazdı diye düşünüyorum?"
Söyleyebilseydim zaten en başından sorun çıkmazdı ki.
Durumu neden fark edemediğime dair bir sebep düşünüp Herring'e mantıklı gelebilecek bir cevap uydurdum.
"Değerler çatışması diyelim?"
Baştan savma bir cevaptı ama Herring için yeterli olmuş gibiydi.
Ciddi bir yüz ifadesiyle derin düşüncelere daldı.
"——Bu bizim için oldukça sıkıntılı bir mesele."
"Değil mi?"
Ben esnerken Herring sırtını çatının korkuluklarına yaslayıp gökyüzüne baktı.
Ardından asıl konuya girdi.
"Yakında, diğer fetih hedefiyle temas kurmayı düşünüyorum."
"Robson mu? Senin de gözün pek karadır, kimseyi kolay kolay beğenmezsin."
"Sadece Mia'nın hayatını emanet etmeye değecek bir adam mı diye tartıyorum."
İşte sorun tam olarak bu.
Mia-chan'a karşı aşırı korumacı olan Herring, erkekler konusunda kaçınılmaz olarak çok seçici davranıyordu.
Her şeyden önce, Herring'in kendisi son derece donanımlı bir adamdı.
İmparatorluk'a dönerse şövalye olarak epey ünlü biri olacağı söyleniyordu.
Soylu olmadığını duymuştum ama İmparatorluk'un liyakat esasına dayalı olduğunu bildiğimden, gelecekte bir unvan alma ihtimali yüksekti.
Maddi durumu hakkında bir şey sormamıştım ama pek savurgan biri olmadığından epey bir birikimi varmış.
Bir keresinde parasını neye harcadığını sorduğumda neredeyse tamamının Mia-chan ile ilgili şeyler olduğunu öğrenip şoke olmuştum.
Böyle bir Herring'in onaylayacağı bir adam bu akademide var mıydı gerçekten?
Herring asık bir suratla benden bir ricada bulundu.
"——Yalnız, son zamanlarda kendi kriterlerimin biraz fazla katı olduğunu ben de fark etmeye başladım."
"Biraz mı? Ona biraz mı diyorsun?!"
"Bu yüzden, senin de o adamı tartmama yardım etmeni istiyorum."
"Ben mi?"
Benden neden böyle bir şey istiyordu ki?
Ben şaşkın şaşkın bakarken Herring durumu açıkladı.
"Elden bir şey gelmez! Başka isteyebileceğim kimse yok ki. Marie-san'ın... nasıl desem, erkeklerden pek anladığını sanmıyorum."
Hakikaten de etrafı beş aptalla çevrili Marie'nin erkeklerden anladığı söylenebilir miydi, orası şüpheliydi.
Önceki hayatından beri işe yaramaz heriflere kapılan tiplerdendi zaten.
"Benim de bu konuda kendime pek güvenim yok ama asıl önemli olan Robson'ın Mia-chan ile iyi anlaşıp anlaşamayacağı değil mi? Onları zorla bir araya getirmek iyi bir sonuç doğurmaz."
Alzer Cumhuriyeti'nde Loic ile yaşananları hatırlayarak Herring'e en önemlisinin tarafların kendi hisleri olduğunu söyledim.
Herring de bana hak vermiş göründü.
"Haklısın. Önce duygular. Ardından da Mia'yı koruyabilecek bir adam olup olmadığı. Aslında madem öyle, Mia'yı koruyabilecek bir adamı bizzat ben mi yetiştirsem diye düşünüyorum, ne dersin?"
"Sen bir tür soylu erkek yetiştirme oyunu falan mı oynamaya çalışıyorsun?"
"Eğer hazırda yoksa kendim yaratmaktan başka çarem yok!"
Mia-chan'a layık bir adam bulamadığı için onu kendi elleriyle yetiştireceğini söylüyordu.
Ne ara bu kadar takıntılı hale gelmişti bu çocuk?
"Senin Mia-chan'a olan sevgin biraz fazla ağır değil mi?"
"Ağır falan değil. Bu kadarı gayet normal."
Bir otome oyununun fetih hedefini bizzat eğitip ana karaktere layık bir erkek haline getirmek!
Böyle bir işe girişen Herring'i durdurmak için epey ter döktüm.
Yine de o beş aptalı adam edecekse bu işi ona bırakmak da fena fikir sayılmazdı.
Robson fou Ethan.
Doğuştan her şeye sahip olan bir adamdı.
Seçkin bir kont ailesinde doğmuş, hem kılıç hem de büyü konusunda üstün bir yeteneğe sahipti.
Sadece savaş sanatlarında değil, akademik alanda da muazzam bir deha sergiliyordu.
Böyle neredeyse kusursuz denebilecek ve çevresi tarafından dahi olarak el üstünde tutularak büyütülen Ethan'ın, kendisine hiç benzemeyen bir ağabeyi vardı.
Ethan ile kıyaslandığında yeteneksiz, beceriksiz ve aşağılık kompleksine sahip bir adamdı.
Yetenekli kardeşini kıskanan ağabey, kendi varislik konumunun tehlikede olduğunu düşünerek ona karşı bir suikast planlamıştı.
Fakat yeteneksizliği burada da kendini göstermişti.
Suikast denemeyecek kadar acemice yapılan bu plan yüzünden ağabey, anne ve babası tarafından aileden aforoz edilmişti.
Uzak bir akrabanın yanına, taşraya gönderildiği söyleniyordu ancak Ethan bile detayları bilmiyordu.
Yaşıyor muydu, yoksa ölmüş müydü?
Anne ve babası da o beceriksiz ağabeyin aileyi felakete sürükleyeceğinden endişe ettikleri için bu durumu fırsat bilip Ethan'ı doğrudan varis yapmışlardı.
Böylece Ethan, Robson hanedanının meşru varisi konumuna gelmişti.
"Evet, yani ben her şeyi elde etmiş mükemmel bir erkeğim."
Bu övünç dolu hikayeyi hafif buruk bir tonla anlatan adam Ethan'dan başkası değildi.
Akademi bahçesindeki bankta oturan Are'nin yanına çökmüş, aniden kendi hayat hikayesini anlatıp böbürlenmeye başlamıştı.
Bu gereksiz övünmeyi dinlemek zorunda kalan Are da şaşkın durumdaydı.
"Ö-öyle mi... Zor zamanlar geçirmişsiniz."
Are, dizlerinin üzerinde küçük ve sevimli, ev yapımı bir bento kutusu açmıştı.
Tek başına öğle yemeğini yerken aniden Ethan yanına gelip oturmuştu.
Üstelik kimse sormadığı halde kendi hayatını anlatmaya koyulmuştu.
Gözü sürekli bento kutusuna kayan Ethan'a, Are yemeğinden ikram etti.
"Buyurun."
"Ah, kusura bakmayın. O kadar lezzetli görünüyordu ki gözlerimi alamadım. Oysa bakışlarımı sizin gibi güzel bir kadına sabitlemek isterdim, gerçekten baştan çıkarıcı bir yemek."
İkram edilen yumurta rulosunu eliyle alıp ağzına atan Ethan, çiğneyip yuttuktan sonra Are'ye gülümsedi.
"Sizden kesinlikle harika bir eş olur. Bu arada, benim yanım her zaman sizin için boş. Ne zaman isterseniz yanımda——"
İki eli birden kavranan Are, Ethan'ın ne yapmaya çalıştığını nihayet anladı.
Demek şu an kendisine asılıyordu.
"Şey, çok naziksiniz ama ben..."
Kibarca reddetmeye çalışırken bir adam onlara doğru yaklaştı.
Üzerinden adeta öfke saçılan Jake idi bu.
"Orada ne yapıyorsunuz?!"
Sesini yükselterek yaklaşan Jake'i gören Are, telaşla ellerini Ethan'ın avuçlarından kurtardı.
"Prens Jake?! Şey, bu aslında..."
Ne yapacağını bilemeyen Are'ye bakan Jake, hemen ardından yanındaki Ethan'a dikti gözlerini.
"Are rahatsız oluyor. Çekil oradan, Ethan."
Aynı birinci sınıf öğrencisi oldukları için Jake, Ethan'ı tanıyor gibiydi.
Aynı durum Ethan için de geçerliydi.
Ancak aralarındaki ilişkinin pek de dostane olmadığı ortadaydı.
Yüzünde kibirli bir sırıtış beliren Ethan, Jake'e meydan okudu.
"Ooo, kimleri görüyorum. Veliaht prens olamayan Prens Jake değil mi bu? Duyduğuma göre Dük Baltfault'u kendi tarafınıza çekmeyi becerememişsiniz. Dük Hazretleri'nin, unvanı elinden alınan Prens Julius'u desteklediği söyleniyor, doğru mu?"
Tahtı hedefleyen Jake'e karşı yapılan bu bariz kışkırtma, Ethan'ın duruşunu açıkça ortaya koyuyordu.
Bir soylu olarak, Ethan'ın Robson ailesi muhtemelen Jake'i desteklemiyordu.
Fakat Jake bir adım bile geri atmadı.
"Ağabeyini aradan çıkarıp varislik koltuğuna oturduğunda seni takdir etmiştim ama görünüşe göre seni gözümde büyütmüşüm. Başkalarının eşyalarına göz diken bir çocuktan farkın yok."
Velet olarak nitelendirilen Ethan, gülümsemesini bozmasa da kaşları seğirdi.
Her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da içten içe deliye döndüğü belliydi.
"Büyük konuşuyorsunuz. Sahi, sizin şu koruma köpeğiniz Oscar nerede? Majesteleri'nin bakıcılığını yapması gerekirken buralarda görünmüyor sanki?"
BAŞLIK: Bağları Koparmak
İçeriğinde Oscar konusunu açarak, 'Yanında koruman olmadan hiçbir şey yapamayan bir veletsin!' mesajını üstü kapalı bir şekilde veriyordu.
Ancak Jake, sağ eliyle yüzüne dokunarak tarif edilemez bir ifade takındı.
— Oscar... bir kadının yanında.
— Sadece bedenini eğitmekten başka bir işe yaramayan o Oscar'ın yanında bir kadın mı var? İnsanlar gerçekten de zamanla gelişiyor. Majesteleri de bunu örnek alsa iyi olur.
Kendisini aşağılayan Ethan'a karşı Jake, halsiz bir sesle cevap verdi.
— Haklısın. Are, benimle gel.
Jake, bento kutusunu toplayan Are'nin elini tuttu ve Ethan'ın yanından uzaklaştı.
İkisinin bu halini gören Ethan, hiç de öfkelenmişe benzemiyordu.
Sadece soğuk gözlerle Jake'in arkasından baktı.
— Şimdilik size müsaade ediyorum, Majesteleri. Olanca gücünüzle güzel anılar biriktirmeye bakın.
Ethan, yakında Jake'in başına neler geleceğini biliyordu.
Yıkılmakta olan bir ülkenin prensinin sonunu hayal etmek bile zor değildi.
Ethan, içindeki acıma duygusuyla Are'yi alıp götüren Jake'i uğurladı.
"Oscar-samaaa!"
"Jena-san!"
Akademi yakınlarındaki bir kafeye gelenler Oscar ve Finley'ydi.
Daha önce gelip beklemekte olan Jena, sadece Oscar'a bakarak yüzünde güller açan bir gülümsemeyle duruyordu.
Finley'nin de birlikte geldiğini fark etmiş gibi görünmüyordu.
Birbirlerini her yönüyle çok iyi tanıyan kız kardeşlerin yanında, Jena tam anlamıyla kedi gibi uysal davranıyordu.
"Sizi buraya çağırdığım için çok özür dilerim. Ama ne olursa olsun Oscar-sama ile birlikte öğle yemeği yemek istedim de..."
İşveli bir sesle konuşan Jena'ya bakan Finley, ifadesizce ve gözlerinin feri sönmüş bir şekilde duruyordu.
Finley'nin bu halini fark etmeyen Oscar ise utanmış bir tavırla konuştu.
"Hayır, ben de çok mutlu oldum. Bir kadın tarafından davet edilme deneyimim pek olmadığı için heyecanlandım."
"Oscar-sama çok tatlı!"
Bu toy ikiliyi gören çevredekiler; kimisi gülümsüyor, kimisi durumdan rahatsız oluyor, kimisi de dişlerini sıkarak bu dünyaya lanet okurcasına tepkiler veriyordu.
Ve Finley ise...
'Neden ben böyle bir ceza oyununa maruz kalıyorum ki?' diye içinden geçiriyordu.
Arasının iyi olduğu erkek öğrenci, ne ara kendi ablasıyla bu kadar yakınlaşmıştı?
Finley açısından bakıldığında, neler olup bittiğini anlamak imkansızdı.
Bir süre ikiliyi izledikten sonra Jena, nihayet Finley'nin varlığını fark etmiş gibi göründü.
"Aa, Finley de mi buradaydı?"
Sanki varlığı büyük bir ayak bağıymış gibi bir yüz ifadesiyle kurduğu bu cümlede, kız kardeşine karşı en ufak bir düşünceli tavır yoktu.
"Rahatsız ettiğim için üzgünüm. Annemler de tembihledi zaten. Abla sorun çıkarmasın diye gözünü üstünden ayırma dediler."
Yalandan bir gülümseme takınan Finley, Jena'nın gözlemcisiydi.
"Hiç gelmene gerek yoktu aslında. Biz baş başa çok iyi anlaşıyoruz, Finley gidip kendine biraz abur cubur alıp eve dönse ya? Ah, babamla anneme de durumu güzelce açıklayıver bir zahmet."
"Ben çok dürüst biri olduğum için öyle şeyler yapamam maalesek."
Kız kardeşlerin konuşmasını dinleyen Oscar, ikisinin duygularını anlayacak kadar kafası basmadığından masaya oturup sipariş vermeye başlamıştı bile.
Jena ise içinden dişlerini gıcırtatıyordu.
'Ben de size bekçilik yapmak istemiyorum be! Benim hislerimi de biraz olsun anlayın artık!'
Ablası Oscar ile çıkmaya başlayınca bir sorun çıkarır mı diye endişelenen ailesi, Finley'den bunu rica etmişti.
'Üstelik abim de kesinlikle gözünü üstlerinden ayırma dedi.'
Leon'dan harçlık alan Finley, rica edilince hayır diyememişti.
Ayrıca, göz kulak olmazsa işlerin sarpa saracağını kendi sezgileri de fısıldıyordu.
Hem Jena hem de Finley, birbirlerine gülümserken gözlerinin içi hiç de gülmüyordu.
Finley yerine oturdu.
"Zamanımız az zaten, hemen yemeğimizi yiyelim. Biz öğrenciyiz, öğleden sonra da derslerimiz var. Boş gezen ablamın aksine, yani."
Jena doğal bir hareketle Oscar'ın yanına oturdu ve onun kaslı koluna yapıştı.
"Oscar-sama, zindanda bir hazine bulmuşsunuz doğru mu? Yoksa elinize çok büyük bir para mı geçti?"
Finley'yi görmezden gelerek Oscar ile konuşmaya başladı ama aldığı cevap Jena'nın umduğu gibi değildi.
"Hayır, hazinenin tamamını Dük-sama aldı."
"—Ha?"
"Yine de, zindan fatihi olmak bambaşka bir şey. Ben onun yanına bile yaklaşamam. Böyle harika bir senpaiye sahip olduğum için çok şanslıyım."
Onun gülümseyerek kurduğu bu cümle karşısında Jena'nın yüzü gerildi.
"Ö-öyle mi demek... O Leon denen herif yine mi hazine ele geçirdi? Hımm."
"Evet! Dük-sama beni çok düşündü. Beni çok fazla zorlayıp sakatlanmama sebep olursa, çeşitli açılardan vicdan azabı çekeceğini söyledi."
Finley, 'O çeşitli vicdan azaplarının içinde kesin ablam da vardır,' diye düşünerek garsonun getirdiği meyve suyundan bir yudum aldı.
Jena, yüzünü Finley'ye yaklaştırarak olayın detaylarını öğrenmeye çalıştı.
"Bu ne demek şimdi? O pislik yine mi hazine buldu? Hiçbir şey yapmadan zengin oluyor resmen, değil mi?"
"Bilmiyorum. Son zamanlarda üzerinde tuhaf bir gevşeklik, havai bir hal var zaten."
"Onun gevşekliği her zamanki hali. Zaten kafasında da birçok şey eksik."
Aynı kanı taşıyan abla kardeş oldukları için, Jena'nın Leon hakkındaki değerlendirmesi oldukça acımasızdı.
Finley de bunu inkar etmedi.
Evdeyken gördüğü Leon, herkesin bahsettiği o kahraman falan değildi.
"Baba ocağındakinden daha da beter durumda. Angelica-san'ın dibinden ayrılmıyor resmen."
"O aptal, madem o kadar kazandı, bana da payımı göndersin bir zahmet."
Jena'nın bunda hiçbir hakkı yoktu ama bu durum, bir abla olarak sergilediği mantıksızlığın bir göstergesiydi. Ayrıca bunu sadece laf olsun diye söylüyordu, gerçekten bir pay istediğinden değildi.
Finley kafasını yana eğdi.
"Ama ablamın başkentteki yaşam masraflarını abimin karşıladığını duymuştum."
"O ayrı, bu ayrı."
"Ablacığım, sen de tam bir pisliksin."
Böyle bir ablanın nesine aşık olmuştu ki?
Finley bunu merak ederek Oscar'a sordu:
"Oscar-san."
"Buyurun?"
"Ablama neden aşık oldun? Kız kardeşi olarak ben bile baksam, tam anlamıyla bir pislik o."
Yüzüne karşı pislik denmesi üzerine Jena çılgına döndü.
"—Finley, senin benimle bir alıp veremediğin mi var?"
'Benim mutluluğumu bozanı yaşatmam' dercesine sert bir bakış fırlattı.
Buna rağmen Finley, Oscar'ı uyarmaktan geri durmadı.
Çünkü ablasından nefret ediyordu.
"Oscar-san, yol yakınken ondan ayrıl bence."
Görmezden gelinen Jena, kız kardeşine ölümcül bakışlar fırlatırken, Oscar utanarak başını kaşıdı.
"Öyle bir şey olmayacak. Jena-san çok harika bir kadın."
Oscar'ın bu kesin sözleri üzerine Jena'nın gözleri parladı ve ellerini birleştirdi.
Adeta Oscar'a dua ediyormuş gibi bir tavır takındı.
"Oscar-sama."
"Jena-san."
İkisinin birbirine aşkla bakışını izleyen Finley, iki eliyle yüzünü kapattı.
'Bu herifin gözleri kesinlikle kör olmalı!'
Finley'den öğle yemeğindeki konuşmaları dinledikten sonra odamda başımı ellerimin arasına almıştım.
"Kont Hogan'dan nasıl özür dileyeceğim ben şimdi?"
"Bizim abla sizin oğlanı baştan çıkardı" diye özür dilesem beni affeder miydi acaba? Hayır, imkanı yok.
Ben Kont Hogan'ın yerinde olsam, değerli varisimin baştan çıkarıldığını öğrenince öfkeden deliye dönerdim.
Bu halime bakıp bana içecek hazırlayan Ange, bıkkın bir yüz ifadesi takındı.
"O kadar kafana takmana gerek yok. Vikont Hogan aksine bu duruma sevinir bile, değil mi?"
"Ablamdan bahsediyoruz burada! Öğrencilik yıllarında gününü gün edip bana dünyayı dar eden o ablamdan! Oscar'a gerçekten çok yazık oluyor."
Aptal ama özünde iyi bir çocuktu, gel gör ki aşık olduğu kadın tam bir felaketti.
Jena denilen kadının ne mal olduğunu çok iyi bildiğim için, sırf Oscar'ın iyiliği adına ayrılmalarını istiyordum.
Evet, tamamen Oscar'ın iyiliği için!
Ama anlamıyorum, neden üçüncü oyunun fetih hedefi olan bir piçin aşk hayatı yüzünden kafamı patlatmak zorundayım ki?
Ange bu konudan sıkılmış olacak ki lafı kendi ailesiyle bağlarını koparma meselesine getirdi.
"Ondan ziyade, yakında ailemle ilişiğimi kestiğim duyulacaktır. Bu olunca hem saray hem de akademi birbirine girecek. Herkes senin ne yapacağını, nasıl bir tavır takınacağını merak edecektir."
Herkes benim kimin tarafını tutacağımı görmek için gözünü bana dikmiş durumdaydı.
Keşke daha düzgün bir şeyle dikkat çekebilseydim.
Mesela akademinin en kibar çay beyefendisi falan olarak.
"Hiç dikkat çekmek istemiyorum."
"Beni seçmenin bedeli ağır oldu desene."
"—Elden bir şey gelmez, katlanacağız artık."
Kıkır kıkır gülen Ange, bundan sonra nasıl hareket etmem gerektiği konusunda bana akıl vermeye başladı.
"Leon, sarayla aranı çok iyiymiş gibi göster. Prens Julius ile yakın ilişkiler içindeymişsin izlenimi yaratman yeterli."
"Julius ile mi? Peki ya Erika ve Jake ne olacak?"
Eğer kraliyet ailesiyle yakın görünmem yetiyorsa, Erika da Jake de aynı kapıya çıkıyordu.
Ancak Ange, özellikle Julius üzerinde duruyordu.
"Prens Jake haddinden fazla hırslı. Ona çok yaklaşırsan, seninle olan ilişkisini kullanıp veliaht prens tahtına göz dikebilir ve büyük bir taht kavgasına yol açabilir."
"Şu bizim Jake mi? Are-chan'a deli gibi aşık olan çocuktan mı bahsediyoruz?"
Akademide ikisini sık sık yan yana görüyordum.
Duyduğuma göre Jake sürekli kızın peşinde koşuyormuş.
Are-chan da halinden pek şikayetçi görünmüyor, aksine içten içe mutlu oluyormuş.
Ancak ortada bir sorun vardı; ikisi de erkekti. Gerçi biri cinsiyet değiştirip kadın olmuştu ama asıl mesele, bu dünyada cinsiyet değiştirme diye bir kavramın bulunmamasıydı.
Bu yüzden Are-chan ne kadar kadınsı davranırsa davransın, belgelerde ve nüfus kayıtlarında hâlâ erkek olarak görünüyordu.
Ange da bu gerçeğin farkında olduğu için Jake adına endişeleniyordu.
"Gerçeği öğrendiğinde Prens Jake kesinlikle deliye dönecek."
"Deliye dönerse Arrogantz ile onu bir güzel pataklar, Julius ve diğerleri gibi neşeli birer herife dönüştürürüm."
"Bunu son çare olarak aklımızda tutalım. Bir de, Prenses Erika ile olan çay partilerini asgari düzeyde tut."
Erika'nın neden sakıncalı olduğunu anlamamıştım.
Kafamı yana eğmiş şaşkın şaşkın bakarken Ange elini yanağıma uzatıp hafifçe sıktı.
"Ange, acıyor."
"Çünkü yüzünde yine hiçbir şey anlamamış bir ifade var. Prenses Erika ile fazla yakınlaşmanı istemememin siyasi nedenleri var elbette ama dürüst olmak gerekirse bu daha çok benim kişisel bencilliğim."
"Efendim?"
Ange elini yanağımdan çekip, parmak uçlarıyla kızaran yeri usulca okşadı.
"Kıskançlık işte. Hem onunla fazla yakınlaşırsan, Milaine-sama da harekete geçer. O kadın, vatanını korumak uğruna her yolu mübah görür."
Elini çeken Ange, bana daha önce hiç bilmediğim yönleriyle Milaine-sama'dan bahsetmeye başladı.
Biraz daha tetikte olmam gerektiği konusunda beni uyarıyordu.
"O saraya gelin geldiğinde, Leparto Birleşik Krallığı'nın kozunu oynadığı söylenerek büyük bir gürültü kopmuştu. Hatta zamanında ittifak ülkelerinin kraliçesi olacağı bile fısıldanıyordu."
"Milaine-sama gerçekten inanılmaz bir kadınmış."
Ben hayranlıkla konuşurken Ange'nin yüzü asılınca, durumu toparlamak için hafifçe öksürüp konuyu geçiştirdim.
Ange geçmişte bir süre Milaine-sama'nın yanında saray adabı eğitimi almıştı, bu yüzden bizzat ondan pek çok şey öğrenmiş olmalıydı.
"Birleşik Krallık uzun yıllardır Rashel yüzünden büyük acılar çekti. Bunu çok iyi bilen Milaine-sama, askeri ittifaklar kurmak ve Rashel'i baskı altında tutmak için canını dişine takmıştı."
"Bu yüzden mi kendi kızını kullanıyor?"
"Kızına karşı derin bir sevgisi var elbet, fakat aynı zamanda kraliyet ailesine yaraşır kararlar alabilen bir kadın. Nitekim Erika-sama henüz çok küçükken Fraser hanedanının varisiyle nişanlandırılmıştı."
Nişanlanan kişinin önceki hayatımdaki yeğenim olması gerçeği içimde karmaşık duygular uyandırıyordu.
Ange konuşmasını yarı şaka yarı ciddi bir şekilde noktaladı.
"Bu yüzden hem kişisel hem de siyasi sebeplerle ondan uzak durmanı öneririm. Bu kadarını söylediğime göre, herhalde sen de kararını gözden geçirirsin, değil mi?"
Yüzünü yüzüme yaklaştıran Ange'den hafifçe geri çekildim.
"Eskisine göre çok daha girişken oldun."
"Artık çekingen davranmayı bıraktım. Çünkü sana dolaylı yoldan sevgi göstermeye çalışmak hiçbir işe yaramıyor."
Verecek bir cevap bulamadığım sırada kapı çalındı.
"Bu saatte kim olabilir ki?"
Sandalyemden doğrulurken Ange gözlerini kısmış kapıya bakıyordu.
Gelenin kim olduğunu tahmin ediyor gibiydi.
"Randevu saatinden önce gelmesi güzel ama keşke biraz daha ince düşünceli olabilseydi."
"Birini mi çağırdın?"
"Prens Julius."
Ange'nin çağrısı üzerine gelen Julius ile birlikte kraliyet başkentinin sokaklarında yürüyorduk.
Bize baş başa başkentte turlamamızı söylemişti.
İki erkeğin baş başa gezintiye çıkması düşüncesi içimi burkuyordu.
Buna rağmen Julius'un keyfi son derece yerindeydi.
"Hesabı senin ödemen şartıyla sokak tezgahlarını gezebileceğimi söyledi. Hazır çıkmışken hem benim bildiğim güzel yerlere uğrarız hem de yeni yerler keşfederiz."
Göz kamaştırıcı yakışıklı gülümsemesini bana doğru yöneltti.
Sokaktan geçen kadınlar ona bakıp iç geçiriyorlardı.
—Oğlum, o ölümcül gülüşü bana fırlatmanın ne anlamı var şimdi?
Benim sana karşı eriyeceğimi falan mı sanıyorsun?
"Sokak tezgahlarını gezmek mi? Bir prens olarak bu durum sana yakışıyor mu sence?"
"Bunların hepsi benim için birer eğitim. Hem bu sayede hobimi ve görevimi bir araya getirmiş oluyorum."
"Yok, ben öyle bir şey duymadım."
Sadece bir erkekle sokakta yürürken nasıl bu kadar mutlu olabiliyordu bu herif?
Julius'u anlamlandırması imkansız gizemli bir yaratık gibi izlerken, Luxion zihnimde belirdi.
'Master, çevrede şüpheli şahıslar tespit ettim.'
"Suikastçı mı?"
Her ne kadar başka ülkeler tarafından başıma on milyonlarca altın ödül konulmuş bir adam olsam da, bu seferki durum farklı görünüyordu.
'Hayır, sadece arkadaşlık ilişkilerinizi mercek altına almışlar gibi duruyor. Angelica'nın da belirttiği üzere, çevrenizdeki hareketlilik giderek artıyor.'
"Benim kimlerle arkadaşlık ettiğimi öğrenmek için bu kadar yırtınıyorlar demek. Zavallı şeyler."
'Aynı fikirdeyim. Sizin gibi birinin önemli bir şahsiyet sayıldığı bu ülkenin sonu gerçekten yakın demektir.'
"Bana karşı biraz daha kibar olamaz mısın? Sana emretsem kibarlaşır mısın acaba?"
Emir verirsem belki biraz daha sevimli bir ortak olurdu, kim bilir?
Fakat bu saf umudum anında yerle bir edildi.
'Durumu yapıcı bir yaklaşımla değerlendirdim ancak maalesef talebinizi reddetmek durumundayım.'
"Saniyesinde reddedip bir de değerlendirdim diyorsun ya, pes artık."
Ben Luxion ile laflarken, Julius etrafı süzüp derin bir iç çekti.
"Bu hissi yaşamayalı uzun zaman olmuştu. Hatta durum benim dönemimden bile daha beter sanki?"
Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, Julius ciddi bir yüz ifadesiyle beni bir dükkana doğru yönlendirdi.
Hızlı adımlarla kalabalığın arasından sıyrıldı.
"Hey, ne oluyor?"
"Bayağı kalabalık bir grup tarafından izleniyoruz. Leon, anlaşılan benden bile daha popülersin."
Gülümseyen Julius'a bakarken içimde bir öfke kabardı.
"Nerede gereksiz tip varsa hepsi beni buluyor."
"Eski günlerimi hatırlattı bana."
Bir zamanlar veliaht prens olarak tüm bakışları üzerinde toplayan Julius'un ne hissettiğini şimdi biraz daha iyi anlıyordum.
Sürekli gözetim altında olmak gerçekten de son derece huzursuz edici bir durumdu.
Julius, beni bekleyen geleceğe dair uyarılarda bulunmaya devam etti.
"Bundan sonrası senin için hiç kolay olmayacak. Saray bir yana, akademinin içi de fena karışacak."
"Öyle mi diyorsun?"
"Öyledir. Neyse, duyduğuma göre Angelica ile arayı iyi yapmışsınız."
"O-O nasıl laf öyle! Arayı yapmak falan deme şuna."
Julius kafasını hafifçe yana eğse de pek üzerinde durmayıp konuşmasına devam etti.
"Artık o eski, kara kara düşünen yüz ifadesi kalmadı. Hatta eskisinden çok daha hırslı ve hayat dolu görünüyor. Senin için işler bundan sonra asıl zorlaşmayacak mı?"
Zihni tamamen berraklaşan Ange, her anlamda çok daha dişli birine dönüştü.
Onun bu hali yüzünden ben de ne yapacağımı şaşırıp kalıyorum.
'Şimdiden karısının sözünden çıkamayan erkeklere dönmüşsünüz bile.'
"Hey!"
'Yalan mı söylüyorum?'
Verecek bir cevap bulamadığım için başımı diğer tarafa çevirdim. Julius halime hafifçe güldü.
"Gerçekten de sen benden daha iyisin. İşleri yoluna koymaya bak, Leon."
İşleri yoluna koy derken muhtemelen sadece Ange ile olan ilişkimi kastetmiyordu, gelecek günleri de hesaba katıyordu.
Sadece Ange ile sınırlı bir durum değildi bu.
"Sen söylemesen de hallederim, merak etme."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.