"Olamaz, Redgrave Dükü hanedanıyla bağlarını koparıp kraliyet ailesini mi desteklemeye başladı?"
Ethan bu haberi aldığında, Leon ve Julius’un kraliyet başkentinde tıkınmaya çıktıkları günün ertesiydi.
Redgrave Dükü hanedanı Angelica ile ilişkisini kesmesine rağmen Leon ile olan nişan feshedilmemişti.
Ayrıca Leon’un Julius ile birlikte başkentte gezinmesi, kraliyet ailesini destekleyen bir pozisyonda olduğunu düşündürüyordu.
Bunun yanlış olmadığına dair kanıtlar da ortaya çıkmış ve kesin bir bilgi olarak Ethan’a ulaştırılmıştı.
Planları altüst olan Ethan’ın yüzü öfkeyle çarpıldı.
"Böyle giderse... Leydi Are, Prens Jake ile bir araya gelecek!"
Başını ellerinin arasına alıp olduğu yere çöken Ethan, Are ile ilk karşılaşmasını hatırladı.
Giriş töreninin üzerinden henüz birkaç gün geçmişti.
Etraftakilerin seviyesinin düşüklüğünden bıkmış, kimseyle konuşmadan mesafesini koruyarak vakit geçiriyordu.
Kendisi çevresindekilerden farklıydı.
Bu düşünceyle kendini yalnızlığa itmişti.
Ancak o sırada Ethan’a nazikçe seslenen biri çıkmıştı.
Are’ydi.
Kendisi muhtemelen hatırlamıyordu ama tek başına duran Ethan’ın yanına gelip onunla konuşmuştu.
Sadece birkaç dakikalık bir konuşmaydı ama Ethan bunu dün gibi hatırlıyordu.
Havadan sudan konuşurlarken kalbinin güm güm attığını hissetmişti.
Ve Are yanından ayrıldıktan sonra gerçeğin farkına varmıştı.
'Benim gibi kusursuz bir adam ona aşık olduğuna göre, Leydi Are mükemmel bir kadın olmalı. Yine de o herifin, Prens Jake’in ona yakın olması kabul edilemez. Normalde yıkılmış bir ülkenin prensi olarak idam sehpasında can vermesi gerekiyordu.'
Gelecekte Jake’in kesinlikle öldürüleceğini düşünüyor, bu yüzden ona kısa bir süreliğine de olsa hayal kurması için zaman tanımayı planlıyordu.
Fakat Leon, kraliyet ailesini destekleyen tarafa geçmişti.
Leon kraliyetin arkasında durursa, Holfort Krallığı’nı yok etmek isteyen bölge sahibi soylular da adım atmaya cesaret edemezdi.
Nitekim Redgrave Dükü hanedanının fraksiyonundan ayrılan soylular şimdiden belirmeye başlamıştı.
Ethan’ın ailesi olan Kont Robson hanedanı da aynı durumdaydı; akademide temkinli davranması yönünde evinden talimat gelmişti.
Yani Jake’in idam sehpasına gönderilme ihtimali büyük ölçüde azalmıştı.
"Neden hiçbir şey planladığım gibi gitmiyor?! Ben bir dahiyim!!"
Dahi olduğuna inancı tam olan Ethan, soyluluk konumunu falan bir kenara bırakıp harekete geçmeye karar verdi.
"Bu durumda, her şeyi netleştirmek gerekecek."
Her şey Are’ye olan aşkını haykırmak içindi.
Akademinin koridorunda yürüyenler bendim, Herring’di.
Ve bir de geçinemeyen ortaklarımızdı.
Luxion, kırmızı lensini tekinsizce parlatıp Brave’e ters ters bakarken, Brave de kan çanağına dönmüş gözleriyle ona karşılık veriyordu.
Birbirine meydan okuyan serseriler gibi havada süzülerek bizi takip ediyorlardı.
Efendileri olan Herring ise yakasını gevşetmiş, oldukça gergin görünüyordu.
"Robson... Mia’ya layık bir adam mı, bunu bizzat kendi gözlerimle göreceğim."
Bakışları keskinleşen Herring, sanki savaşa gidiyormuş gibi bir ifadeye bürünmüştü.
"Sen Robson-kun’u öldürmek mi istiyorsun? Şu öldürme niyetini bir dizginle hele."
"Ö-özür dilerim. İster istemez kasılıyorum işte."
Hiçbir şeyden haberi olmayan Robson’a acımaya başlıyordum.
Ama ne de olsa o otome oyununun fetih hedeflerinden biriydi.
Aklı başında biri çıkacağını sanmadığım için, önce onunla tanışıp nasıl bir insan olduğunu gördükten sonra acıyıp acımayacağıma karar verecektim.
Herring endişeli görünüyordu.
"...Bartfort."
"Leon de gitsin artık. Ne oldu?"
"Öyleyse Leon. Sen de bana Finn diyebilirsin. Şey... Eğer Robson, Mia’ya layık olmayan bir herif çıkarsa sen ne yapardın?"
Daha tanışmadan beklentilerinin altında kalacağını düşünmesi fazla karamsarcaydı.
Aslında öyle de sayılmazdı.
Şimdiye kadarki deneyimlerimi düşünürsek, bu dünyada ne kadar karamsar olursan o kadar hazırlıklı olurdun.
"Ben en başından beri fetih hedeflerinden hiçbir şey beklemediğim için sorun yok. Hem onu eğitip adam edeceğini söylememiş miydin?"
"D-doğru ya. Olmazsa eğitirim. Birkaç kez ölümün kıyısından döndürsem biraz olsun adam olur mu acaba?"
"...Şartların bu kadar ağır olursa Mia-chan ömür boyu evlenemez herhalde."
Herring’in, yani Finn’in bu aşırı korumacı tavrı da ayrı bir dertti.
Robson’la konuşmak için birinci sınıfların dersliğine doğru ilerlerken kulağımıza gürültülü sesler gelmeye başladı.
"Birinci sınıflar amma gürültülü."
Sınıfa yaklaştıkça artan kalabalık sesi üzerine Finn kafasını yana eğdi.
"Hayır, normalde bu kadar gürültü yapmazlar. Bir sorun mu çıktı acaba?"
Merak edip koşmaya başladığımızda sınıftan Mia-chan’ın sesi yükseldi.
"Erkekseniz dürüstçe kozlarınızı paylaşın!"
...Mia-chan’ın başı yine nasıl bir belaya girmişti acaba?
Biraz geriye sararsak, birinci sınıfların dersliğinde Jake ve Ethan karşı karşıya gelmiş, birbirlerine dik dik bakıyorlardı.
Kısa boylu Jake, uzun boylu Ethan’a aşağıdan yukarıya bakıyordu.
İkisinin de yüzünden gazap okunuyordu.
"Sıkıysa bir daha söyle."
Jake’in kısık sesle sorduğu soruya Ethan soğuk bir tonla karşılık verdi.
"Sana Leydi Are layık değil. Ağabeyini alt edip veliaht prens bile olamayan senin gibi birinin, narin Leydi Are ile birlikte olabileceğini mi sanıyorsun?"
Ethan’ın sözleriyle Jake’in şakağındaki damarlar şişti.
"Ağabeyini kenara itip varislik konumunu gasp eden bir heriften de ancak böyle laflar beklenirdi. Kendini dahi sanan hazretleri, başkalarının gücünü tartmaktan aciz galiba. Benim ağabeyimden daha mı değersiz olduğumu iddia ediyorsun?"
Havada uçuşan tehlikeli kelimeler yüzünden etraftakiler de endişelenmeye başlamıştı.
Ethan’ın üslubu son derece saygısızcaydı ve öğrenci sıfatını taşıyor olsa bile sınırları fazlasıyla aşıyordu.
Jake ise taht varisliği meselesine dokunan konuları açmaması yönünde akademiden aldığı uyarıyı tamamen unutmuş gibiydi.
Her an patlamaya hazır bu durum karşısında birinci sınıflar paniklemeye başladı.
"Prenses Erica nerede?!"
"Bugün muayenesi olduğu için çoktan eve döndü."
"P-peki ya Oscar-sama?!"
"Sevgilisiyle buluşacağını söyleyip az önce sınıftan çıktı."
"Neden ya?! Bu durumda nasıl çekip gidebilir?!"
Oscar’ın bu vurdumduymazlığı birinci sınıfları çileden çıkarmıştı.
Derken bakışlar, bu durumu yatıştırabilecek tek kıza döndü.
Finley’ye.
Birkaç kız Finley’nin yanına gidip olaya el atması için ricada bulundu.
"Finley-san, senden ufak bir ricamız olacaktı?"
Ne demek istediklerini anlayan Finley derin bir iç çekerek sırasından kalktı.
"Abimin adını kullanıp bir şeyler yapmamı istiyorsunuz, değil mi? Tamam, hallederim."
Akademideki ilk gününden beri üzerine bu tarz angarya işlerin yıkılması sıradan bir hal almıştı.
Finley de artık bu role alışmış bir şekilde Jake ile Ethan’ın yanına gidip seslendi.
"İkiniz de biraz sakin olabilir misiniz?"
Finley’nin sevimli görünmeye çalışarak araya girmesiyle Jake ve Ethan ona döndü ancak ikisinden de adeta öfke fışkırıyordu.
Finley ricasını yineledi:
"Herkes çok rahatsız oluyor, bugünlük bu kadar yetmez mi? Olay daha fazla büyürse ikiniz için de can sıkıcı olur, değil mi?"
Konumlarını düşünürlerse geri adım atmak en mantıklısıydı.
İkisinin de bunu akıl edebileceğini düşünmüştü ama Finley’nin tahmini fena halde boşa çıktı.
"Kapa çeneni, Bartfort. Abin gelse bile bu herifi affetmeye niyetim yok."
Jake geri adım atmayacağını belli edince, Ethan onunla alay edercesine güldü.
"Güzel cesaret. Arkasında bir dükün desteği olmadan hiçbir şey yapamayan bir prense göre, takdir edilesi bir kararlılık doğrusu. ──Bartfort-san, benim de geri adım atmaya niyetim yok."
İkisi de geri çekilmeyi reddediyordu.
Üstelik tüm bunlara bir kadının sebep olması olayı daha da sorunlu hale getiriyordu.
Finley neredeyse ağlayacak gibi oldu.
"Şey, yani, böyle şeyler hiç hoş değil ama..."
Finley bile onları ikna edemeyince sınıftaki hava iyice ağırlaştı.
Hatta bazı öğrenciler sınıftan kaçmaya başladı.
Tam o sırada, bir kız öğrenci ellerini sertçe sıraya vurarak ayağa kalktı.
"Daha ne kadar ağız kavgası yapacaksınız!"
Herkesin bakışları Mia'nın üzerinde toplanınca sınıfa bir sessizlik çöktü.
Mia hafifçe kızararak Jake ve Ethan'ı azarladı.
"Erkek dediğin kozlarını mertçe paylaşır!!"
Sınıfta bir fısıldaşma dalgası yayıldı.
Jake ve Ethan birbirlerine bakıp sessiz kaldılar.
Mia, ikisinin bu tavrından hiç memnun olmamıştı.
"Erkeklerin böyle laf dalaşına girmesi çok acınası. Sevdiğiniz kız sizi bu halde görse kesinlikle soğur."
İkisi de Are'nin kendilerinden soğuduğunu hayal etmiş olacaklar ki paniklediler.
Mia baskısını artırdı.
"Erkek adam, sevdiği kız için doğrudan mücadele eder!"
Jake ve Ethan başlarını öne eğerek Mia'nın sözlerini kabul ettiler.
"Haklısın. Kafam karışmış olmalı. Ağız kavgasının Are'yi mutlu edeceğini sanmıyorum."
"Değişim öğrencisi Mia-san'dı değil mi? Sayende gözüm açıldı. Haklısın, o bundan kesinlikle hoşlanmazdı."
İkisinin bu uysal tavrı karşısında Mia gülümsedi.
"Demek ikiniz de anladınız! İşte böyle. İkiniz de dürüstçe gidip itiraf edin ve..."
Mia'nın kafasındaki mertçe mücadele, ikisinin de gidip Are'ye aşklarını itiraf etmesiydi.
Buna rağmen Jake ve Ethan tekrar birbirlerine ters ters baktılar.
"Yanımda düello eldiveni yok ama gel burada Are için dürüstçe düello edelim. Yöntem olarak zırhlı düello uygun mudur?"
Jake düello teklif edince Ethan eliyle perçemini geriye attı.
"Asilce ve mertçe bir düello demek. Benim için sorun yok. Tabii seni yaralamaktan endişe etmiyor değilim. Ne de olsa bir prenssin."
Ethan düelloyu kabul edince öğrencilerin uğultusu daha da büyüdü.
"Düello var!"
"Bir kadın için düello etmek... İnanılmaz heyecanlı!"
"İşler eğlenceli bir hal almaya başladı!"
Az önce kaçacak delik arayan öğrenciler şimdi heyecandan yerlerinde duramıyordu.
Mia ise tek başına şaşkınlık içindeydi.
"Ha? Şey? Nasıl yani? Neden düello? Sadece gidip itiraf etmeniz yetmiyor muydu?!"
Çevredekiler Mia'nın bu sözlerini duymuyor, tamamen düello konusuna odaklanmış şekilde coşuyorlardı.
Sınıfa Finn girdiğinde Mia hemen ona doğru koşup ağlamaya başladı.
"Şövalyem!"
"Ne oldu Mia?! Ne yaşandı? Biri seni mi hırpaladı? ──Kim yaptıysa söyle, hemen pişman edeyim."
Endişelenen Finn'e, Mia kendi yüzünden bir ölüm kalım savaşı çıkacağını söyledi.
"Benim yüzümden düello yapacaklar..."
"──Ne?"
Yüzü asılan Finn, arkasında duran Leon'a döndü.
"Bu ne demek oluyor?"
Leon kafasını kaşıyarak gürültücü birinci sınıflara baktı ve bıkkın bir sesle mırıldandı.
"Boş ver. Geleneksel şenlik işte."
"Düello mu?!"
Bir kadının peşinden erkek erkeğe düello etmeye karar vermişlerdi.
Mekan, akademinin dövüş arenasıydı.
Seyirci koltukları öğrencilerle dolmuştu ve herkes başlayacak düelloyu sabırsızlıkla bekliyordu.
Biz üçüncü sınıflar da izlemeye gelmiştik, birinci sınıfların durumunu süzüyorduk.
Kız öğrenciler, Are-chan için düello edecek erkekler yüzünden heyecan içindeydi.
"Prens Jake ve Ethan-sama'nın bir kadın için düello etmesi ne kadar harika."
"Tıpkı masallardaki gibi."
"İki yıl önce de böyle bir düello yapılmış diyorlar."
İki yıl öncesinin konusu açılınca etrafımdakilerin yüzü ekşidi.
Çevremde nişanlılarım, onların biraz gerisinde ise Marie ve beş aptal duruyordu.
Hemen önümdeki koltuklarda ise arkadaşlarım Daniel ve Raymond oturuyordu.
"Leon, senin hakkında konuşuyorlar."
"Birinci sınıflar arasında pek bir popülersin."
Benimle dalga geçen ikiliye karşı mesafeli bir tavır takındım.
Çünkü ciddi bir cevap verirsem benimle daha çok dalga geçeceklerini biliyordum.
"Keyfimden düello etmedim ben. Hem o bir kadın için yapılan bir düello değildi, o yüzden onlarınki gibi romantizm kırıntısı bile barındırmayan bir şeydi."
Raymond elini çenesine koyarak iki yıl öncesini yad etti.
"Yalnız, o zamanlar Leon'un sosyal açıdan bittiğini düşünmüştüm."
Daniel da aynı şekilde benim soylular dünyasında öldüğümü sandığını belirtti.
"O Leon şimdi bir dük oldu. Üstelik bir şekilde prenslerle de takılıyor."
İşlerin nasıl bu noktaya geldiğini asıl ben bilmek istiyordum.
Düelloda beş aptalı benzettikten sonra nedense onlara bakmak zorunda kalmıştım.
Bu resmen bir ceza oyunuydu.
Sağımda oturan Noel, dirseklerini dizlerine dayamış, çenesini ellerinin üzerine koymuş bir halde bıkkınlıkla bakıyordu.
Gözlerini kısarak arenada duran iki zırha bakıyordu.
"Leon, sen cumhuriyette de düello etmiştin değil mi? İki yıl önce de ettiğine göre neredeyse her yıl düello ediyorsun demek. Bu ülke gerçekten korkunç."
Noel'in bu fikrine ben de katılıyordum.
"Kesinlikle. Benim gibi hassas ve nazik birinin böyle barbar bir ülkede doğmuş olması beni çok endişelendiriyor."
"──Ama buna rağmen halinden memnun görünüyorsun?"
"Çünkü bu sefer katılan ben değilim. Hem düello desek de ölümüne dövüşmeyecekler. Sadece bir gösteri, tadını çıkarmak lazım."
"Sırf bundan keyif alabiliyor olman bile Krallık'ın sana ne kadar uygun olduğunu gösteriyor bence."
Noel ile konuşurken solumda oturan Livia parmağıyla kolumu dürttü.
Döndüğümde Julius ve diğerlerini işaret ediyordu.
"Leon-san, herkes size bakıyor."
O tarafa baktığımda Julius ve diğerlerinin bana ters ters baktığını gördüm.
"Sana meydan okumak bir hataydı. Geçmişe dönebilsem seninle asla kavga etmezdim."
Jellco bile pişman görünüyordu.
"Daha titiz bir hazırlık yapmalıydık."
Brad de iki yıl öncesini hala unutamamış gibiydi.
"Bu haksızlıktı. Kesinlikle kaybetmeyeceğini bilerek meydan okumayı kabul ettin."
Greg kollarını kavuşturmuş, bacağını sallıyordu.
"O zamanki kışkırtmalarını hatırladıkça hala sinirlerim tepeme çıkıyor."
Chris ise gözlüğünü tekinsizce parlattı.
"──Düello sırasında gururumuzu bile kırdın. O günü asla unutmayacağım ve bir gün kesinlikle öcümü alacağım."
Bu beşliğe karşı kendimi mahcup hissettim, kafamı kaşıyarak özür diledim.
"Kusura bakmayın. Sizin o kadar zayıf olacağınızı tahmin edememiştim. Bir dahaki sefere daha çok merhamet gösteririm, affedin."
Öfkeden köpüren yüzlerine bakıp gülerken, arkamdaki koltukta oturan Angelica sırtıma hafifçe vurdu.
"Kışkırtıp durma be adam."
"Fırçayı yedik yine."
Omuz silktikten sonra bakışlarımı Marie ve diğerlerine çevirdim.
Marie'nin yanında Carla vardı, ellerinde içecek ve yiyeceklerle mücadeleyi izliyorlardı.
Marie her zamanki gibiydi.
"Bu bir düellodan ziyade eğlence bence. Hadi, çabuk başlayın artık!"
Marie bunu söylerken elindeki içeceği tek dikişte bitirdi.
Bir saniye, bekleyin bakalım.
Sizin o elinizdekiler yoksa alkol mü?
Günün bu saatinde içki mi içiyorsunuz?
"Marie-sama, bugün de her zamanki gibi harika içiyorsunuz!"
Carla ise hayran bakışlarla Marie'yi izliyordu.
Bunun neresine hayran olunur ki?
Şöyle bir arkama baktığımda, endişeli bir şekilde bekleyen Mia-chan ve Finn'i gördüm.
Düellonun fitilini ateşleyen kişi olan Mia-chan, sorumluluk hissettiği için oldukça gergindi.
Hemen yanındaki Finn ise, Mia-chan'ı endişelendirdikleri için Jake ve Ethan'a adeta can düşmanıymış gibi yukarıdan ters ters bakıyordu.
Finn'in kendi kendine mırıldandığını duydum:
"Sizi pişman edeceğim..."
Ah, gerçekten de aşırı korumacı bir abi.
Hemen yanımda süzülen Luxion'a düellonun sonucunu sordum.
"Luxion, sence kim kazanacak?"
'Yine iddiaya mı gireceksiniz?'
"Niyetim o yönde."
'Yetenek açısından Ethan daha avantajlı görünüyor. Tabii eğer düello bu şekilde başlayıp devam ederse. Çünkü yarıda kesilme ihtimali de oldukça yüksek.'
"Haklısın."
Ne de olsa bu, bir erkek yüzünden karşı karşıya gelen iki erkeğin düellosu.
Arenanın şeref tribünü.
Orada, bu düellonun çıkmasına sebep olan kadın oturuyordu. Daha doğrusu kadın mı demeliydim?
Are'ydi bu.
Arenada, kalabalığı coşturmakla görevli bir öğrenci düellonun perde arkasını anlatıyordu.
'İşte şimdi başlıyor! Tek bir kadın için karşı karşıya gelen erkeklerin savaşı! İkinci Prens Hazretleri ile bir kont ailesinin varisini büyüleyen o kadının adı... A-Aaa? Bir dakika?'
Kız öğrenci ortamı hareketlendirmeye çalışıyordu ama nedense elindeki belgelere bakıp kalmıştı, kafası karışmış gibiydi.
Are ise koltuğunda oturmuş, gözlerini kapatmış, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti.
Kız öğrenci şaşkınlığını gizleyemeyerek gerçeği açıkladı:
'Şey... Kadın olduğu düşünülen Are-san'ın gerçek adı Aaron'muş ve kendisi erkek öğrenci olarak kayıtlıymış. Şey, yani... Bu ne anlama geliyor şimdi?!'
Arenanın seyirci tribünleri bir anda uğuldamaya başladı.
"Erkek mi? Erkek miymiş?!"
"Nasıl yani, nereden baksan kadın gibi duruyor ama."
"Neler dönüyor burada?"
Dışarıdan tamamen bir kadın gibi görünen Are'nin, aslında Aaron adında bir erkek olduğu herkes tarafından öğrenilmişti.
Aaron, üzerine hakaretler yağacağını bilerek kendini buna hazırlamıştı.
Gözlerinden yaşlar süzülürken içinden geçirdi:
'Prens Jake de benden nefret edecek artık.'
Bunun kısa süren bir rüya olduğunu düşünüyordu. Ancak Are'nin geçmişini bilen arkadaşları seslerini yükselttiler:
"Are, kaldır başını!"
"Senin hiçbir suçun yok!"
"Evet! Sen bizim tanrıçamızsın!"
Bazı erkek öğrencilerden yükselen bu destek çığlıklarıyla Are başını kaldırdı. Sınıf arkadaşı Curtis de oradaydı.
"Çocuklar..."
Bu sıcak destek karşısında gözyaşlarını tutamazken, arenanın diğer seyircilerinden düelloya karşı homurtular yükseliyordu:
"Yani bir erkek başka bir erkek için mi dövüşüyor?"
"Bu resmen dolandırıcılık değil mi?"
"Bu kadarı da fazla ama."
Bu dünyanın ahlak anlayışına göre Are'nin durumu son derece sıra dışı bir vakaydı.
Bu yüzden bunu kabul edemeyen öğrenciler de çıkmıştı.
Ancak o sırada arenadaki zırhının içinden Jake'in sesi yankılandı:
'Ne olmuş yani! Erkek olup olmaması umurumda bile değil. Are, Are'dir! Ben bu düelloya devam ediyorum. Ethan, vazgeçmek istiyorsan şimdi söyle. Ve bir daha asla Are'ye yaklaşma.'
Jake'in düelloya devam etme kararlılığı karşısında Ethan da zırhının silahını doğrulttu:
'Kalbimin bu şekilde çarpması gerçek aşkın kanıtıdır. Benim gibi bir dahi için cinsiyetin hiçbir önemi yok!'
Silahlarını kuşanmış iki zırh.
Hakem ise düelloyu başlatıp başlatmama konusunda kararsız kalmış gibi görünüyordu.
Seyircilerin kafası iyice karışmıştı:
"Nasıl yani? Erkek erkeğe olabiliyor mu yani?"
"Böyle devam mı edecekler gerçekten?"
"Ama Aaron her haliyle kız gibi görünmüyor mu? A-Aaa? Yoksa birisiyle bedenleri mi değişti?!"
Normal şartlarda iki erkeğin bir kadın için kapıştığı bir manzara vardı ortada ama belgelere bakılırsa üçü de erkekti.
Sonunda hakem çaresizce başlama işaretini verdi:
'O-O halde... dürüstçe dövüşün! Başlayın!'
Neredeyse cinnet getirecek bir tonda verilen bu startla birlikte iki zırh şiddetle çarpıştı ve etrafa kıvılcımlar saçıldı.
"İşler iyice çığırından çıktı."
Fetih hedefleri, başka bir fetih hedefi için düello ediyordu.
Böylelikle üç fetih hedefi birden Mia-chan'ın sevgili adayları listesinden tamamen elenmiş oldu.
Kouhai henüz okula başlamadığı için, şu anki durumu "kökünü kazıma" olarak nitelendirebilirdik.
Başımı ellerimin arasına alıp kara kara düşünürken, hemen ön çaprazımda Oscar'ı gördüm.
İki yanında Jenna ve Finley oturuyordu.
Oscar, hararetle Jake'i destekliyordu:
"Prens Jake, tam orası! Daha çok bastırın!"
Oscar'ın yanındaki Jenna ve Finley ise sanki her an kavgaya tutuşacak serseriler gibi birbirlerine ters ters bakıyorlardı.
Artık her şeyi boş verip gidesim geliyordu.
Zırhların kıyasıya mücadelesini izleyen Livia, iki yıl öncesini hatırlamış olacak ki o günlerden bahsetti:
"İki yıl önce de burada bir düello yapılmıştı ama o zaman hiç böyle başa baş bir mücadele olmamıştı."
Luxion'ın tahmin ettiği gibi Ethan üstün durumdaydı.
Ancak aralarındaki güç farkı çok az olduğundan, Ethan da maçı kolay kolay bitiremiyordu.
Arkamdan Angelica ikisinin durumunu değerlendirdi:
"Ethan kendine dahi demekle haklıymış, gerçekten güçlü. Ama Prens Jake'in kararlılığı da yabana atılır gibi değil. Zaten çalışkan biriydi, bu yüzden iyi dayanıyor."
Jake'in harcadığı çabayı düşününce ona karşı içimde hafif bir sempati uyandı.
Gerçi... benim onunla bir işim olamaz ya, neyse.
"Bunu duyunca insan Jake'i desteklemek istiyor."
Angelica arkamda hafifçe güldü.
"Fakat her şeye karşı vurdumduymaz olan Ethan'ın bile bu kadar hırslanması nadir görülen bir şey. Are, iki erkeği birden büyüleyen bir güzel... Gerçekten güzel ama, değil mi?"
Son kısımda kendi de emin olamadığı için ben kafamı sallayarak onayladım:
"Kayıp eşya kullanarak cinsiyet değiştirdiği için biyolojik olarak tamamen bir kadın olmuş."
"Sadece bir kez kullanılabilen o kayıp eşya demek. Büyük cesaret doğrusu."
Düelloyu izlemeye devam ederken, Jake'in yavaş yavaş köşeye sıkıştığını gördük.
Zırhının omuz koruması parçalanmış, gövdesindeki hasarlar artmıştı.
Ethan ona teslim olmasını teklif etti:
'Prens Jake, size gerçekten saygı duyuyorum. Benimle bu kadar başa baş mücadele edebileceğinizi düşünmemiştim. Bu yüzden lütfen yenilgiyi kabul edin. Sizi incitmek istemiyorum.'
Ancak Jake bu teklifi doğrudan reddetti:
'Kusura bakma ama geri adım atmaya niyetim yok. Yine de seni hafife almışım. Gerçekten de bir dahisin. Bunu kabul ediyorum.'
Erkek erkeğe dövüşürken aralarında bir dostluk mu filizleniyordu ne?
Ethan'ın zırhında bir rapier vardı.
Bu ince kılıçla Jake'in zırhına son darbeyi indirmek için öne doğru atıldı.
Jake ise kargı benzeri uzun bir silah olan glaive kullanıyordu.
Elindeki uzun silaha rağmen, Ethan'ın rapier darbeleriyle köşeye sıkışmıştı.
Ethan'ın yeteneği tartışmasızdı ama Jake de hiç kolay lokma değildi.
'Bunu burada bitiriyorum, Hazretleri!'
'Gel bakalım, Ethan!'
İki zırh son bir hamleyle çarpıştığında, Jake'in zırhı gövdesinden delip geçen kılıçla sarsıldı.
Ancak Ethan'ın zırhı da Jake'in sapladığı kargıyla ağır hasar almış, hareket edemez hale gelmişti.
Luxion, zırhların devre dışı kaldığını bildirdi:
'Sonuç... berabere.'
"Ah ya, işler iyice sarpa sardı."
Kazanan çıkmamıştı.
Finn'e doğru döndüm ve ikisinin performansı hakkındaki fikrini sordum.
"Erkekliklerini ortaya koyan o ikisi hakkında ne düşünüyorsun?"
Finn'in yüz ifadesi hiç değişmedi.
—Olmaz. Mia'ya layık değiller.
Anlaşılan yine sınıfta kalmışlardı.
Zaten asıl amaçları Mia-chan'ı tavlamak değildi.
Böylece, Are-chan'ı paylaşamayan adamların savaşı perdesini indirdi.
Gerçi perde indi mi emin değilim, muhtemelen bundan sonra da devam edeceklerdir.
"Ben şimdi ne yapacağım?"
Dövüşten sonra.
Uzun zaman sonra ilk defa Marie ile baş başa kalmıştım.
Arenanın tenha bir koridorunda, Luxion'a etrafı gözetleterek konuşuyorduk.
"Sonuçta Finn'in gözüne giren tek bir Fetih Hedefi bile çıkmadı. Bu gidişle Mia-chan'ın aşk hayatı falan olamaz, değil mi?"
Ben Finn'in bu aşırı korumacı tavrından bahsedince, Marie derin bir iç çekti.
"Finn de tıpkı senin gibi, Abi. Gerçekten çok kalın kafalı."
"O mu kalın kafalı?"
Kafamı yana eğdiğimde, Marie bana Mia'nın gerçek hislerini açıkladı.
"En başta, Mia-chan'ın o Fetih Hedefleriyle bir ilişki yaşaması imkansız."
"Nedenmiş o?"
"Bir düşünsene. Yanı başında onu her şeyden koruyan ideal bir erkek var. Haliyle standartları arşa çıkıyor ve ister istemez kıyaslama yapıyor. Hepsini geçtim, kızın gözü Finn'den başkasını görmüyor ki."
Şaşkınlıktan ellerimle ağzımı kapattım.
"Hadi canım, ciddi misin?!"
"Yani, Finn'in bahsettiği o ideal erkek tarifi aslında kendisi değil mi? Statü, şeref... Üstelik İmparatorluk'taki en güçlü şövalyelerden biri. Mal varlığını bilemem ama güçlü ve Mia-chan'ı her şeyin üstünde tutan birinden bahsediyoruz."
Marie'nin ne demek istediğini sonunda ben de kavrayabilmiştim.
"Bu resmen Finn'in kendisi."
"İkiniz de birbirinize çok benziyorsunuz. Gerçi dış görünüş olarak abimin onunla yakından uzaktan alakası yok ama."
"Öyle mi dersin?"
"—Efendim?"
Marie'ye soğuk bir tepki verince nedense şaşırdı.
Beni dikkatle süzen Marie, huzursuz bir tavırla sordu.
"Abi, sana bir şey mi oldu? Normalde olsa hemen parlar, laf yetiştirirdin. Bugün bir garipsin."
"Ben hep böyleydim. Onu boş ver de, kendi ayaklarının üzerinde durma meselesi ne oldu?"
Zindanda hazine bulup köşeyi dönme hayalleri kuran Marie, görünüşe göre bu sevdadan vazgeçmişti.
Olmayan göğsünü kabartarak gururla ilan etti:
"Vazgeçtim. Erika da bana sadece yeniden kavuştuğu için mutlu olduğunu söyledi zaten."
"Gerçekten çok olgun bir çocuk. Senin aksine."
"Laf soktuğunun farkındayım ama şimdilik görmezden geleceğim. Hem ben bir şeyin farkına vardım. Hayatımın sonuna kadar senin sırtından geçinerek yaşamak çok daha kazançlı."
Fark ede ede bunu mu fark etmişti.
Bana kalırsa bir an önce adamakıllı bir iş bulup kendi yoluna gitmeliydi.
"Hiç niyetim yok. Çabuk kendi başının çaresine bak."
"Beni sokağa mı atacaksın?!"
"Seni sokaktan topladığımı da hatırlamıyorum ya, neyse."
Peki, eğer Mia-chan'ın hedefi Finn ise... O zaman o otome oyununun üçüncü serisindeki senaryo çoktan çökmüş demekti.
Hem de bizzat Finn'in elleriyle.
Gerçekten her şey arap saçına dönmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.