Zindandaki Kıvılcım

Öndeki ve arkadaki diğer ekipler Julius ile yanındakileri koruma altına almıştı ama ana salona bağlanan dolambaçlı geçitler, canavarların her an yan taraflardan da saldırabileceği anlamına geliyordu. Üstelik yerler de tehlikeli tuzaklarla doluydu.

Zindanın tünelleri yerin altına doğru kıvrılarak derinleşirken Julius, buralarda birinci veya ikinci seviye de olsa en ufak bir dikkatsizliğin ölümle sonuçlanabileceğini yeni yeni idrak ediyordu.

Alnından soğuk ter süzüldü. Bu onun ilk zindan deneyimiydi ve içi içine sığmıyordu. Julius’un hemen yanında duran Jilk bile gergindi. Normalde iğneleyici laflarını hiç esirgemeyen Brad’in ağzını bıçak açmıyordu. Chris ise heyecandan elini kılıcının kabzasına yapıştırmıştı. Aralarında zindan işlerine alışkın tek kişi Greg’di; henüz başlangıç seviyesi bir yerde olduklarından can sıkıntısından patlamak üzere gibi bir hali vardı.

Julius arkasındaki kıza döndü. "Marie, çok mu hızlı gidiyoruz, iyi misin?"

Sözleri ağzından biraz pürüzlü çıkmıştı ama kız yine de ona sıcak bir şekilde gülümsedi. "Ben iyiyim, Altesleri."

Sarayda karşılaştığı diğer kızlara hiç benzemiyordu; adeta taze bir nefesti. Onun şimdiye kadar çektiği zorlukları duymuştu ve bu yüzden içindeki koruma içgüdüsü tavan yapıyordu.

Ancak ona karşı hissettiği bu yoğun ilginin asıl sebebi ilk karşılaşmalarıydı.

Julius o gün tek başınaydı. Angelica ile olan ilişkisi kafasını kurcalıyordu ve canı feci sıkkındı. O sırada henüz yabancı olan Marie’ye sert çıkışınca, kız ona okkalı bir tokat yapıştırmıştı. Julius neye uğradığını şaşırmıştı. Şimdiye kadar hiçbir kız ona böyle diş göstermemiş, adeta çocuğunu azarlayan bir anne gibi çıkışmamıştı. Bu sıra dışı tavır aklına kazınmıştı. O günden beri gözü ondan başkasını görmüyordu.

"Bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden söyle," dedi centilmence bir tavırla.

"Söylerim," diye söz verdi kız.

Onun bu güler yüzü içini ısıtıyordu.

Greg dilini şaklattı. Muhtemelen kısık sesle konuştuğunu sanarak, "Ben Marie’den çok prens için endişeleniyorum," dedi. "Bir soylu hanımefendiye göre göründüğünden çok daha dişli. Saray bebeği prensimiz onun yanında epey çelimsiz kalıyor."

Chris ona ters bir bakış attı. "Taşradan gelme bir barbar için fazla cesursun. Prens hazretlerine yapılan bu saygısızlığı cezasız bırakmam."

Jilk araya girdi. "Chris, niyetinin iyi olduğunu biliyorum ama şu an sadece birer öğrenciyiz. Öfkelenmene gerek yok."

"Kabalık ettim," dedi Greg hafifçe gülerek. "Galiba asıl endişelenmem gereken kişi, tepki vermek yerine düşünerek çok fazla vakit kaybeden şu taşralı lord olmalıydı. Kusura bakmayın."

Kimi kastettiği apaçık ortadaydı. Brad’in alnındaki damar şişti. "Senin gibi kafadan bacaklılar her şeyi kaslarıyla düşünür zaten. Marie, böyle bir adamla evlenirsen başın dertten kurtulmaz."

Kız gergin bir şekilde kıkırdadı.

"Hey, iftira atma!" diye itiraz etti Greg. "Marie, benimle evlenen her kadının sırtı yere gelmez, buna bizzat kefilim. Brad gibi sürekli iğneleyici konuşan bir herifle dünya evine girmek istemezsin. Onun bu kıl tüy işleri insanı deli eder. Benimle evlenirsen canın ne isterse onu yaparsın. Zaten şu boğucu soylu hayatından sen de bıkmışsındır, değil mi?"

Julius içten içe sinirlenerek, amma da çene çaldı diye düşündü. Greg, Marie’nin kendisi hakkındaki yanlış fikirlerini düzeltmek için adeta çırpınıyordu.

Öndeki ve arkadaki iki ekibin de bu konuşmayı duyduğu çok netti ve hepsinin yüzünden huzursuzluk akıyordu. Julius içini çekti. İşin en kötü tarafı, Angelica da bu kalabalığın arasında bir yerlerdeydi.

Aniden Greg iki eliyle mızrağını savurdu. "Herkes tetikte olsun! Misafirlerimiz var, dev karıncalar!"

Gruptakiler aceleyle silahlarına davrandı. Kızlar kendilerini korumak için tabanca taşıyordu ama onun dışında kimsenin ateşli silah kullanma izni yoktu; dar alanda kazara birbirlerini vurma riski çok yüksekti.

"Altı taneler." Greg yutkundu. "Yan geçitten geliyorlar."

Brad paniklemişti. "Önden giden gözcü ekip bunları nasıl temizlemedi?!"

Chris sessizce kılıcını kınından sıyırdı, zarif bir duruşla savaşa hazırlandı. "Yan geçitten geliyorlarsa gözcü ekibin fark etmemesi normal. Yine de altı tane çok fazla. Altesleri, lütfen arkamızda kalın."

Arkadaşının bu uyarısına rağmen Julius, Marie’ye bir bakış attı ve kılıcını kaldırarak kızın önüne geçti. Onun gözünde zayıf duruma düşüp rezil olamam.

Greg ıslık çaldı. "Cesursunuz, Altesleri. Hanedan kanı taşıdığınızı kanıtlıyorsunuz."

Jilk ise hafif bir bıkkınlıkla tabancasını çıkardı. Ateşli silahlardaki üstün beceri seviyesi sayesinde, zindanın bu dar alanlarında silah taşımasına izin verilen tek erkek oydu.

Arka taraftan Angelica feryat etti: "Ne dikiliyorsunuz orada?! Prensinizi koruyun!"

Ancak diğer altı kişilik iki ekip daha etraflarında pozisyon bile alamadan Greg kükredi: "Geri durun!"

Kızıl saçları, gözleri ve mızrağıyla adeta kırmızı bir fırtına gibi canavarların üzerine atıldı. Mızrağının arkasını dev karıncalardan birine indirdi; yaratığın gövdesi bu amansız darbenin ağırlığıyla ezilerek bir duman bulutu halinde havaya karıştı. Diğer ikisi iki yandan ona doğru hamle yaptı.

Greg silahını havaya kaldırıp hızla indirdi ve karıncalardan birini ortadan ikiye biçti. Diğer tarafta ise Chris, bir başkasını zarif bir hamleyle ortadan bölmüştü.

"Hareketlerin çok savurgan," diye mırıldandı Chris.

Bir başka karınca ise alevler içinde kaldı; Brad elindeki sihirli asayı indirdi. "Siz harbi kafadan bacaklısınız. Önüme çıkmasaydınız üçünü birden tek seferde hallederdim."

Peş peşe patlayan birkaç el silah sesi yankılandı ve iki karıncanın kafasında delikler açıldı. Bedenleri simsiyah bir buhar olup dağıldı.

Jilk’in silahının namlusundan ince bir beyaz duman yükseliyordu. "Çevrenize daha iyi dikkat etmelisiniz, prensim."

Son canavar ise doğrudan Julius’a doğru atıldı.

"Siz ne yapıyorsunuz?!" diye çığlık attı Angelica. "Alteslerini koruyun!"

"Sadece bir an izleyin, Bayan Angelica," dedi Jilk sakince. "Prens başının çaresine bakabilir."

Julius çift ağızlı kılıcını havaya kaldırıp canavarı karşıladı. "Hah!" Çeliğin havayı yaran ıslığıyla birlikte yaratığın kafasını gövdesinden ayırdı ve kılıç yere saplandı. Etrafa keskin taş parçaları fırladı.

Dev karıncanın bedeni dumana dönüşerek yok oldu.

Julius, elini yanağından süzülen teri silmek için kaldırana kadar titrediğinin farkında bile değildi. Elinin arkasına baktı; orada ince, çizgisel bir kesik vardı.

Marie hemen yanına koşup elini tuttu. "Altesleri, iyi misiniz?!"

Kızın narin parmaklarından yayılan sıcaklık içini rahatlattı. Çok şükür. Birinden hoşlanmak böyle bir his miydi? Yoksa bu aşk mıydı?

Marie’nin elinden yayılan hafif bir ışık fark edince düşüncelerinden sıyrıldı. Kız elini çektiğinde yaradan eser kalmamıştı. "Marie, sen...!"

Kız parmağını Julius’un dudaklarına bastırdı. "Şşşt."

Julius hemen ağzını kapattı. Diğerlerinin bunu bilmesini istemiyor muydu?

"İyi olmanıza sevindim," dedi kız. "Ve herkesin burnunun bile kanamamış olması beni çok rahatlattı."

Julius, Marie’nin savaştan sonra kendisi için böyle endişelenmesini, Angelica’nın onun savaşmasını tamamen engellemeye çalışan o tavrına bin kat tercih ederdi.

Angelica, Marie’yi bir kenara iterek yanlarına geldi. "Altesleri, size bir havlu getirdim."

Julius kaşlarını çattı. "İhtiyacım yok. Daha da önemlisi, yola devam etmeliyiz." Marie’nin elini kavrayıp öne doğru yürümeye başladı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.