Soyluların Görgü Kuralları

İster seçkinler sınıfından olsun ister genel sınıftan, akademideki her öğrenci eninde sonunda yolunu Maceracılar Loncası ile kesiştirirdi. Bu kural, asilzadelerin geçmişte atalarının çektiği çileleri bir nebze olsun tatmaları için konmuştu. Cinsiyet farkı gözetmeksizin herkes maceracı olarak kaydolmak ve gelenekler uyarınca bir zindandan sağ çıkmak zorundaydı. Üstelik yoksul bir soylu aileden geliyorsanız, maceralara atılmak üç beş kuruş fazladan para kazanmanın en kestirme yoluydu.

Loncanın verdiği bu ders akademide hayli popülerdi. Hafta sonlarında ve uzun tatillerde erkek öğrencilerin çoğu, ellerinden geldiğince çok para kazanmak için zindan yollarına düşerdi. Anlaşılan hem babam hem de Nicks, zamanında bu işlerden iyi para kırmıştı. Gerçi kazanılan tüm o paraların çay partilerine ve benzeri fuzuli işlere harcandığını düşündükçe neredeyse oturup ağlayasım geliyordu.

Paraya sıkışmış durumda değildim ama yine de zindanlar beni heyecanlandırıyordu. Bu otome oyununda oynamaktan keyif aldığım nadir şeylerden biri de buydu zaten. Ya da en azından... öyle olduğunu sanıyordum.

Mayıs ayının ortalarındaydık ve birinci sınıf öğrencilerinin büyük kısmı, başkentin dillere destan zindanının derinliklerini keşfetmek üzere toplanmıştı.

Şöyle bir etrafıma bakındığımda, buraya zerre ait olmadığımı bir kez daha anladım.

"Raymond ile Daniel’ın beni böyle bir günde satıp kaçtığına hâlâ inanamıyorum," diye homurdandım kendi kendime. "Pislikler. Gerçi onların yerinde olsam ben de topuklardım ya, neyse."

Üzerimde ortalama bir maceracının kuşanacağı türden teçhizatlar vardı. Hemen yanımda, benimle birebir aynı zırhı giymiş olan Olivia duruyordu. Deri kıyafetlerimizin üzerine kalın plakalar geçirilmişti; kollarımızı, göğsümüzü ve kaval kemiklerimizi koruyan demir muhafazalar vardı. Dürüst olmak gerekirse, fantastik dünya estetiğinden ötürü fena durmuyordu, hafif bir şıklığı vardı. Gelgelelim, öğrencilerin endişe verici bir kısmı kullanışlılığı tamamen bir kenara bırakıp sadece havalı ve gösterişli duran zırhlar seçmişti. Ben mi? Ben sadece güvenliğe odaklanmıştım. Diğerlerinin yanında benim rüküşlüğüm adeta arşa değiyordu.

Olivia suçluluk duyan gözlerle bana baktı. "Ü-üzgünüm. Leydi Angelica bizimle gelmen konusunda çok ısrar etti."

Ona söylenmenin bir faydası olmayacaktı, sonuçta o da en az benim kadar bu durumdan nefret ediyordu. Sonunda bir zindana adım atma fırsatı bulmuştum ama bula bula ülkenin en elit tabakasından oluşan bir grubu bulmuştum.

Az ötede açık mavi saçlı, açık mavi gözlü ve vakur duruşlu, uzun boylu, ince yapılı bir adam duruyordu. Giydiği şey tam bir zarafet abidesiydi fakat o kıyafetin onu darbelerden nasıl koruyacağını çözebilmiş değildim. Oyunda, gözlüklü ve havalı sevgili adaylarından biriydi; sözde havalı işte. Gerçekte ise tam bir işe yaramazdı, bu yüzden ona "Dört Gözlü Süzme Salak" demeyi seviyordum. Gerçek adı Chris Fia Arclight idi.

Chris'in belinde tek bir kılıç asılıydı. İşine sadık bir kılıç ustası olarak her zaman en ön safta savaşırdı; oyun terimleriyle konuşmak gerekirse tam bir kılıç ustasıydı. Saray soylusu bir aileden geliyordu ve gücüyle zirveye tırmanmış olan Holfort’un Kılıç Azizi’nin biricik mirasçısıydı.

Oyunda Chris ile diğer bir sevgili adayı olan o dik saçlı serseri arasında bir rekabet vardı. Kızıl saçlı Greg Fou Seberg, kuru kuruya antrenman yapmak yerine gerçek savaş deneyimini tercih eden sert adamlardandı; güneşte yanmış, kaslı kolları sıvalı kollardan taşıyor, omzunda bir mızrak taşıyordu. Akademiye kaydolduğunda çoktan sayısız zindan temizlemiş ve düzinelerce canavar devirmişti. Ön saflar için kusursuz bir savaşçıydı ama ne de olsa taşralı bir kontun şımartılmış zengin çocuğuydu.

Yanlış hatırlamıyorsam oyunun ortalarında Chris ve Greg'in arasını düzelten bir dostluk etkinliği vardı. Oyunu bitirmek için bu etkinlik şart değildi ama aralarındaki buzları eritmek işleri kolaylaştırıyordu. Doğal olarak ben de her oynayışımda bu fantastik yakınlaşma etkinliğini tekrar tekrar tamamlamıştım.

Başrol kadın için toplamda beş olası sevgili adayı vardı ve her birinin oyundaki rengi farklıydı: Veliaht Prens Julius Rapha Holfort için siyah; bir vikontluğun mirasçısı ve prensin sütkardeşi olan Jilk Fia Marmoria için yeşil; büyü konusunda üstün yetenekli, kibirli bir kont mirasçısı olan Brad Fou Field için mor; kılıç kullanmada usta olan ve yakında kont unvanını alacak olan Kılıç Azizi'nin oğlu Chris Fia Arclight için mavi ve son olarak savaş meydanlarını tercih eden, kaba saba bir kont mirasçısı olan Greg Fou Seberg için kızıl. (İsimlerinin ortasındaki ekler Holfort Krallığı’ndaki konumlarını belirtiyordu: Rapha kraliyet ailesine, Fia saray soylularına, Fou ise bölge lordlarına aitti.)

Etraflarında onlarca dalkavuk olmasına rağmen, bu beşlinin yaydığı güç odadaki tüm havayı domine etmeye yetiyordu.

Aslında burada bir karakter daha olmalıydı; Kyle adında genç bir elf. Başrol kadının satın aldığı, kendi özel kölesiydi. Oyunda onun her işine koşar, savaşta destek olur ve sevgili adaylarıyla arasındaki ilerlemeyi ona rapor ederdi. Ama bugün buralarda görünmüyordu. Sevimli küçük kardeş tipinde biri olduğundan, onu hiçbir zaman başrolün uşağından öte bir konumda görmemiştim.

Olivia ile benim neden bu grupta olduğumuzu merak ediyor olabilirsiniz. Ne yazık ki istemeden de olsa dikkatlerini üzerimize çekmiştik.

Olivia burslu bir öğrenci olduğu için göze batıyordu, bense rüştünü ispatlamış bir maceracıydım. Akademi yönetimi, Prens Julius'a eşlikçi olmamı istemişti. Soylular, zindana kendi bölgelerinden şövalyeler veya askerler getirmeyi asillere yakışmayan, rütbe suiistimali bir davranış olarak görürlerdi. Fakat ben onlarla aynı yaştaydım, adımı duyurmuştum ve bu okulun bir öğrencisiydim. Akademi, krallığın gelecekteki hükümdarının burnunun bile kanamasını istemiyordu ve anlaşılan Angelica da beni bizzat önermişti.

Yine de alt tarafı başlangıç seviyesindeki zindanın birinci katına iniyorduk. Bu kadar koruma kesinlikle fazlaydı. Prens Julius da yüzündeki hoşnutsuz ifadeden anlaşıldığı üzere bunun farkındaydı. Oyunda başrol kadına bu tarz resmiyet kokan şeylerden nefret ettiğini söylediğini hatırlıyordum.

Angelica ve yandaşları da elbette bize katılmıştı. Kurallar ve ders notlarımız, cinsiyet fark etmeksizin herkesi zindana girmeye zorluyordu. Kadınlara hiçbir ayrıcalık tanınmayan nadir geleneklerden biri buydu.

Yaklaşık otuz kişilik bir gruptuk. Turistik bir geziye çıkmış gibiydik, bu yüzden sayı biraz fazla gelse de muhtemelen bir sorun çıkmayacaktı.

"Soylular bizi yanlarına aldı ama daha selam vermeye tenezzül bile etmediler," diye fısıldadım.

Olivia endişeyle baktı. "Önce biz mi selam verseydik?"

"Gerek var mı? Sadece araya kaynamaya çalıştığımızı düşünürler. En iyisi kafamızı eğip onları takip etmek."

Hâlâ bu çocuklardan hangisiyle sevgili olacağını merak ediyordum ama bunu uzaktan izlemeyi tercih ederdim.

İçinizden biri artık kızın yanına gidip o bayat aşk sözlerini fısıldamayacak mı? diye düşündüm beş soyluya bakarak. Fakat bu düşünce aklıma gelir gelmez içimi bir huzursuzluk kapladı. Olivia gibi düzgün bir kızın o heriflerden biriyle flörtleşmesini neden izlemek zorundaydım ki?

Yine de hepimizin geleceği için bu duruma katlanmalıydım. Eğer onlardan biriyle birlikte olmazsa sonumuzun ne olacağını kim bilebilirdi? Hepimiz hapı yutabilirdik.

Önümüzde bir profesör belirdi. "Pekala, gruplara ayrılın. Yer altındaki üçüncü kata ulaştığınızda geri döneceksiniz. Daha ileri gitmek kesinlikle yasak."

Altışar kişilik beş gruba ayrıldık ama yine de tek bir büyük kitle halinde zindana doğru ilerledik. Başına bir şey gelmesin diye Prens Julius'u grubun tam ortasına aldılar, benim ekibim ise öncü kolda yer alıyordu.

Eh, böylesi de fena sayılmazdı.

"Haddini bilmeni söylüyorum sana!" diye çığlık attı Angelica. Mağara duvarlarında yankılanan sesi öfkeyle titriyordu.

Herkes kafasını o yöne çevirdiğinde Angelica'nın Marie ile karşı karşıya geldiğini gördü; anlaşılan grupların dağılımı yüzünden hır çıkarıyordu. Profesörümüz de ne yapacağını şaşırmıştı, henüz çok gençti ve Angelica’nın dük soyundan gelen asaletinin ağırlığı altında eziliyordu.

Marie ise sanki sığınacak bir liman arıyormuş gibi hemen prensin arkasına saklandı.

Şuna bak hele. Tam bir sinsi.

"Angelica, yeter artık," dedi Prens Julius soğuk bir sesle.

Angelica prense döndü. "Yüce Hazretleri, gerçekten bu kızın şımarıklığına göz mü yumacaksınız?"

Marie, gözlerini yere dikmiş bir halde prensin arkasında kalmaya devam etti. Masum ve sevimli görünmek için parmaklarıyla prensin pelerini çekiştirip duruyordu.

"Yüce Hazretleri, ben..." Duraksadı. "Sadece sizinle olmak istemiştim. Eğer size yük oluyorsam beni reddedebilirsiniz. Gerçekten sorun değil."

"Şansını fazla zorlama!" diye gürledi Angelica. "Onun statüsü senin fersah fersah üstünde. Şimdiye kadarki hadsizliklerini görmezden geldim ama eğer bu tavrına devam edeceksen..."

Angelica, oyundaki gibi saman alevi gibi parlıyordu. En ufak bir şeyde hemen öfke patlaması yaşıyordu. E ne de olsa başrolün rakibesi, yani oyunun kötü kadınıydı. Yapımcılar onu muhtemelen ailesinin gücünü arkasına alıp terör estiren, hırçın bir güzel olarak tasarlamıştı.

Fakat bu sahnede yolunda gitmeyen bir şeyler vardı...

Prensin koruması gereken asıl kız Olivia olması gerekirken, o hemen yanımda dikiliyordu.

"N-neler oluyor?" diye sordu Olivia panikle. Hakikaten de çok sevimli görünüyordu.

Daha da önemlisi, oyunun rayından bu kadar çıkmasının tek bir sebebi olabilirdi.

"Şu Marie denilen kızda sence de bir gariplik yok mu?" diye sordum.

Olivia biraz düşündü. "Şey, son zamanlarda benden bile daha çok zorbalığa uğruyor. Herkes onun bir vikontun kızı olmasına rağmen ne kadar meteliksiz olduğundan bahsediyor."

Vikontlar, baronlardan bir tık üstte yer alsa da tıpkı onlar gibi yüksek unvanlara sahip olmak her zaman zenginlik getirmiyordu. Bir lordun topraklarının büyüklüğü, taşıdığı unvanla her zaman doğru orantılı olmazdı. Pek çok vikont eskiden geniş topraklara ve büyük bir servete sahipken, ağır vergiler yüzünden her şeyini kaybetmişti. Yine de eski zenginliklerine kavuşacak bölgesel güçten yoksun olsalar bile soylu sınıflarını koruyorlardı.

Şu anda bile etraftaki diğer soylular Angelica’ya hak veriyordu.

"Nişanlısının gözü önünde prense bu şekilde yılışması tam bir yüzsüzlük."

"Onu diğer çocuklarla da samimi bir şekilde gördüm."

"İnanılır gibi değil."

Ağzım açık kalmıştı. Hadi canım oradan. Marie, resmen başrol kadının yerini almaya çalışıyordu!

"Yeter!" diye kükredi Prens Julius.

Herkes bir anda sustu.

Angelica şaşkınlık içindeydi. P-Prens Hazretleri?

Normalde nazik ve kibar görünen Jilk birden öne atıldı. Sağ kolunu uzatıp Angelica ile prens ve Marie arasında siper oldu. Lütfen prensi daha fazla rahatsız etmeyin.

Beni mi rahatsız ediyor? Angelica duyduklarına inanamayarak mırıldandı. Onun beni rahatsız ettiğini mi iddia ediyorsunuz? Ben her şeyi onun iyiliği için yapıyorum!

Greg, mızrağını her zamanki gibi omzuna dayamış, yakınlarda dikiliyordu. Rahatsızlığı gözlerinden okunuyordu. Bakışlarını kısıp sertçe çıkıştı: İşte bu tavrın tam bir sorun. Akademiye dışarıdaki ilişkilerinizi taşımaktan vazgeçin. Sizin bu kasıntı hallerinizi görmek zaten canımı sıkıyor.

Güçlü soyluların varisleri oldukları için, ironik bir şekilde oradaki hiç kimse tek bir itiraz sözü bile fısıldayamadı.

Kısa bir sessizlikten sonra prens profesöre döndü. Özür dilerim. Biz Marie ile takım olacağız. Diğerlerinin nasıl eşleştiği umurumda değil.

Neye uğradığını şaşıran profesör, telaşla başını sallayarak onayladı. T-Tabii ki, nasıl isterseniz!

Angelica yaşanan bu diyalog karşısında ağzı açık, donakalmıştı.

O sırada Marie’ye bakış atan tek kişi bendim. Yüzünde sinsi bir tebessüm vardı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.