Birkaç gün sonra Angelica, Olivia'yı odasına çağırttı.
Karşısında gergin bir şekilde dikilen halktan biri olan kıza bakarken çayından asil bir tavırla bir yudum aldı. Çay yaprakları doğal olarak en üst kalitedeydi; ev sahiplerinin göz boyamaya çalıştığı çay davetlerinde ikram edilenlerin çoğundan katbekat daha iyiydi. Onun hayat standartlarında bu çok sıradan bir durumdu.
“Sana kim çıtlattı bilmiyorum ama eninde sonunda gelip saygını sunduğun için seni tebrik etmeliyim.” Angelica fincanını tabağına bıraktı ve gözlerini kısarak Olivia'ya baktı. “Buradaki vaktini konumuna yakışır şekilde geçirmelisin. Senin gibi halktan biri bu akademiye ait değil. Ama bunu kabullenip kendi köşende sessizce oturduğun sürece burada okumana ses çıkarmam.”
Akademi, tüm öğrencilere eşit davranma çabasıyla dış dünyanın görgü kuralları ile bağını kopardığını iddia ederek benzersiz olduğunu savunuyordu ancak buranın da kendine has kuralları vardı. Angelica'ya saygı göstermek de bu kurallardan biriydi. Okul yönetimi bu ziyareti zorunlu tutmasa da okul günlerini huzur içinde geçirmek isteyenler için bu gayriresmî bir zorunluluktu.
Arkasında duracak kimsesi, kendini savunacak gücü olmayan Olivia, bu kuralların her birine boyun eğmek zorundaydı. Akademi sınırları içinde kesinlikle herkesten daha aşağı bir konumdaydı.
Olivia endişeli bir ses tonuyla, “Şey, yani kalmama izin mi veriyorsunuz?” diye sordu.
Ne aptalca bir soru ama.
Angelica odadaki az sayıdaki yandaşını dışarı gönderdikten sonra Olivia'ya çok daha yumuşak bir tonda hitap etti. “Sadece çayını içip başını sallamak ve gitmekle yükümlüsün. Rolünü oynasaydın bu iş zaten çoktan biterdi. Soru sorarak işleri zorlaştırıyorsun.”
“Efendim...?”
Angelica üzerine çöken yorgunlukla içini çekti. “Burada olmana izin vermemle hiçbir alakası yok. En başından beri seni buradan kovmaya çalışan kişinin ben olduğumu mu sanıyordun gerçekten? Burs saçmalığı zerre umurumda değil. Doğrusunu istersen seninle uğraşmaktan çok daha önemli işlerim var.”
Olivia'nın kaşları çatıldı.
Angelica kendi kendine, “En azından prensin dibinden ayrılmayan o kadından daha iyisin,” diye mırıldandı.
Olivia, “Bir şey mi dediniz?” diye sordu.
“Hiçbir şey.” Angelica hafifçe gülümsedi. Bazen çok sert olabiliyor, gazap dolu öfke patlamalarına yenik düşebiliyordu ama şu an için sadece karşısındaki kıza karşı bir merak duyuyordu. “Söyle bana burslu öğrenci, gelip beni selamlamanı sana kim söyledi? Yanlış anlama, bunu onlara kin güttüğümden sormuyorum. Sadece herkes senden uzak duruyor gibi görünüyor da.”
Erkeklerin hepsi Olivia gibi önemsiz biriyle uğraşamayacak kadar evlilik ortağı avına odaklanmıştı; kızların hepsi ise onun varlığından bile nefret ediyordu. Angelica, tüm bu kalabalığın içinde kimin ona yardım eli uzatacak kadar zahmete girdiğini merak etmekten kendini alamamıştı.
Olivia bir an tereddüt ettikten sonra nihayet gerçeği itiraf etti. “Leon söyledi. Beni ablasıyla tanıştırdı, o da bana bazı şeyler anlattı.”
Angelica düşünceli bir şekilde mırıldandı. “Bartfort hanedanının üçüncü oğlu mu? Tuhaf biridir. Yine de ondan hoşlanmıyorum diyemem.”
“Onu tanıyor musunuz?”
“Sen tanımıyor musun? Oldukça ünlüdür. Neslimizin en gelecek vadedenlerinden biri, şövalye olacağına kesin gözüyle bakılıyor.” Angelica hafifçe gülümsedi. “Açıkçası tek başına baron unvanını almayı başardığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Bir maceracı olarak çoğu kişinin sadece hayal edebileceği bir şeyi başardı. Gerçekten etkileyici. Karakteri de fena görünmüyor. Belki de bir ara bu konuyu prensle konuşmak için bir fırsat yaratmalıyım.”
Olivia ise kafası tamamen karışmış bir halde sadece ona bakakaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.