GÖKYÜZÜNDEN GELEN SERVET

Leon’un yola çıkışının üzerinden tam üç ay geçmişti.

Zola, Bartfort Hanesi’ne dönmüş, çalışma odasında Balcus’a tüm bu olanlar yüzünden veriştiriyordu. Odada sadece o da yoktu; şu sünepe Luce de oradaydı ve oğullarının bir türlü dönmeyişi yüzünden suçu Balcus’a atıp duruyordu.

“Ona o nişanı ayarlamak için ne kadar uğraştığımı biliyorsun,” diye soludu Zola. “Şimdi hepsi boşa gitti. Sahiden ne kadar budala bir çocuk; öyle başına buyruk çekip gitti ve kendini öldürttü.”

Balcus’un elleri yumruk halini aldı. Sabah sabah Luce’nin içeri dalarak oğullarının ölmüş olabileceğine dair feryat figan ağlamasından beri keyfi zaten kaçıktı. Eh, neyse. Şu an Zola’ya karşı kendini savunmamasının asıl sebebi de buydu ya zaten. Olası sonuçları bilmesine rağmen bu gidişe izin vermişti.

“Şimdi onun yerine diğer oğlunu kıza vermemiz gerekecek,” diye devam etti Zola. “O yaşta bile olsa en azından evin etrafındaki getir götür işlerini yapar.”

Balcus irkildi. “Colin mi? Çocuk daha on yaşında bile değil. Hem Leon hâlâ dönebilir.”

Zola kendini tutamayarak burnundan güldü. “Buna cidden inanıyor musun? Bu adadan ayrılalı tam üç ay oldu. Üç. Ay. Bu kadar zaman sonra hâlâ hayatta olması imkansızdan da öte bir şey olurdu. Ha, ama belki de korkup kaçmıştır, kendi canını kurtarmak için. Sahiden, siz taşra soylularının ve çocuklarının asıl sorunu bu işte. Şövalyelik onurundan zerrece anlamıyorsunuz.”

Holfort Şövalyelik Kanunu’na göre, kişi ustasına sadakat yemini ederdi. Şövalyeler söz konusu olduğunda bu, Majestelerine bağlılık demekti. Buna karşılık, vasal şövalyeler de yerel lordlara sadakat yemini ederlerdi. Yine bu kanuna göre kişi soylu ve dürüst bir hayat sürmeli; günlük eğitim ve tutumluluk erdem sayılmalıydı. Son olarak, efendisi için canını ortaya koymak bir şövalyenin asli göreviydi. Gerçek onur, Holfort Krallığı için savaşmaktan geçerdi. Bu yüzden ideal bir şövalye, güçsüzlerin kılıcı ve kalkanı olmaya mecburdu.

Daha basit bir ifadeyle bu kanun, güç sahiplerinin kendilerine tabi olanların davranışlarını şekillendirmek için kullandıkları kullanışlı bir ahlaki yapıdan ibaretti. Son yıllarda ise kanun, kadınları korumayı ve onlar uğruna canını dişine takmayı da kapsayacak şekilde genişletilmişti. Olması gerektiği gibi.

Balcus odanın öbür ucuna yürüyüp burnunu çeken Luce’nin omzuna elini koydu. Onun yanında neredeyse sevgi dolu bir koca gibi duruyordu. Bu manzara Zola’yı iyice sinirlendirdi.

Ne saçmalık ama, diye geçirdi içinden. Senin gibi ücra köşedeki bir taşra lorduyla evlenme lütfunda bulunan benim! Karşımda böyle el ele göz göze gelip bu ilişkiyi gözüme sokmaya nasıl cüret edersiniz!

Luce tam bir göz zevki düşmanıydı. Kadının çocuklarını başkentteki zenginlere satma fikri, bu manzara karşısında Zola’ya daha da tatlı gelmeye başlamıştı.

Hem zaten bu evin bir mirasçısı var, diye düşündü Zola kibirle. Benim oğlum, Rutart. Burada başka çocuklara ihtiyacımız yok.

Tam o anda, küçük Colin çalışma odasının kapısını var gücüyle iterek içeri daldı. Nefes nefeseydi, soluk soluğa bir şeyler söylemeye çalışıyordu.

“Colin, odana dön,” diye emretti Balcus. “Kapıyı çalmadan içeri girilmeyeceğini biliyorsun—”

Colin, hâlâ nefesi kesik bir halde parmağıyla pencereyi işaret etti.

Zola, Balcus ve Luce hep birlikte dışarıya bakmak için pencereye koştular. Tarlaların üzerine, sanki güneşin önüne devasa bir şey geçmiş gibi büyük bir gölge çökmüştü.

Balcus pencereyi hızla açıp dışarı sarktı. Soluğu kesildi. “Bu da ne böyle? O gemi de neyin nesi?”

Zola’nın bedeni olduğu yerde büzüldü. Malikanelerinin üzerinde devasa bir gemi süzülüyordu. “Ne?! Nereden çıktı bu gemi?!”

Hava korsanları mıydı? Yoksa başka bir bölge saldırıya mı geçmişti? Belki de başka bir ülke? Paniklemeye başlamıştı.

Büyük gemiden yaklaşık yirmi metre uzunluğunda daha küçük bir araç ayrılıp aşağı süzüldü. Leon aracın içindeydi.

Zola’nın ağzı bir karış açık kaldı. Hava aracı, tepelere kadar yığılmış altın ve gümüş hazinelerle ağzına kadar doluydu.

Araç yere indiğinde Leon, pencereden şaşkınlıkla bakan ailesine iki kolunu birden salladı. “Baba! Söz verdiğim gibi döndüm. Şu hazineye bir bakın!”

Gülümsüyordu; sadece değerli metallerin değil, mücevher yığınlarının önünde de gururla duruyordu. Tüm bunların ne kadar edeceği tahmin bile edilemezdi ama eğer gerçeklerse, ortaya akıl almaz miktarda bir para çıkacaktı.

Luce hıçkırıklara boğularak dizlerinin üzerine çöktü. “O çocuk... Bize hiç haber vermedi, şimdi de böyle birdenbire çıkageldi... Çok şükür, iyiymiş.”

Zola onun bu mutlu gülümsemesine tahammül edemiyordu.

Balcus çalışma odasından fırlayıp koridora daldı; belli ki doğruca Leon’a koşuyordu. Zola pencereden tekrar dışarı süzülüp hazineyi daha iyi görmeye çalıştı.

Leon onu fark etti ve zafer kazanmış bir edayla sırıttı. Ben kazandım, dedi dudaklarını oynatarak.

Zola’nın pencere pervazındaki tutuşu sertleşti, yüzünün kaskatı kesildiğini biliyordu. “Pis bücür.”

Balcus’un kendini oğluna doğru atışını, hıçkırıklar içinde Leon’a sarılışını izledi. “Seni gidi aptal herif!”

Zola sinirle odadan çıktı. Önemi yoktu. Eve getirdiği hazinenin her bir kuruşu artık benimdi. Bu durum aslında işime yaradı. Bana hizmet etmeye devam edecek ve ben de meyvelerini toplayacağım. Son gülen ben olacağım.

Elf kölesi koridorda onu bekliyordu. Zola dışarı doğru yönelirken, köle de arkasından onu takip etti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.