Güneş batmaya yüz tutmuştu, ben de eve doğru yollandım. Aslında oradan nefret ettiğimi hatırlıyordum; zaten bu yüzden en başta nehir kıyısına kaçmıştım. Yine de hava kararmadan dönmek istiyordum. Giriş holüne adımımı atmadan önce kendimi iyice hazırladım. Babam hemen kapının eşiğinde, kollarını kavuşturmuş, bacaklarını iki yana açmış beni bekliyordu.
“Aptal çocuk!” diyerek o devasa yumruğuyla tepeme bir tane indirdi.
Gözlerim anında yaşardı, ellerimle başımı tuttum. Arkamdan ön kapı hızla açıldı. Annemin içeri girdiğini gördüm.
“Sonunda dönebildin demek,” dedi annem. “Hanımefendinin döneceği gün neden böyle kaçıp gidersin ki?”
Babam Balcus bir derebeyiydi, yani bir baron. Soylu deyince zihnimde ince yapılı, şatafatlı kıyafetler içinde biri canlanıyordu. Ya da belki daha... göbekli? Ama babam ikisi de değildi; sakallı çenesi ve kaslı vücuduyla tam bir kaba kuvvetti. Üzerinde basit bir gömlek, kahverengi bir pantolon ve çizmeler vardı. Hiç de bir soylu gibi durmuyordu.
Onun sevgilisi olan annemin adı ise Luce’ydi. Bartfort Hanedanı’na sadakat yemini etmiş şövalye ailelerinden birinin kızıydı. O da tıpkı babam gibi bir hanımefendi elbisesi yerine, köylülerin giydiği türden iş kıyafetleri içindeydi.
Bahsettiği hanımefendi ise babamın resmi karısıydı.
“Ö-özür dilerim.”
Ebeveynlerim, sanki oğullarında bir şeylerin değiştiğini fark etmiş gibi bana dik dik baktılar. Fakat bir şey söylemelerine ya da beni olmam gereken yere sürüklemelerine fırsat kalmadan dış kapı tekrar açıldı ve mücevherlerle süslü bir elbise giyen bir kadın malikâneye girdi.
Evdeki hanımefendi, Zola Fia Bartfort.
Beni gördüğü an bakışları buz kesti. Hemen arkasında iki çocuğu vardı: evin büyük oğlu Rutart ve büyük kızı Merce. Benim aksime onlar da gayet pahalı kıyafetler içindeydi. En arkadan ise takım elbiseli, uzun boylu ve yakışıklı bir adam geliyordu. Uzun, sivri kulakları vardı ve bize küçümseyerek bakıyordu.
“Gerçekten de,” dedi hanımefendi. “Doğru düzgün eğitim almamış çocuklar hayvanlardan hallice oluyor.” Kısılan gözleri ve sımsıkı topuz yapılmış saçlarıyla, zihnimdeki o klasik soylu kadın imajına tam oturuyordu.
Annem hemen özür diledi, babam da beni yaka paça dışarı çıkardı. Beni arkadaki depoya doğru sürüklerken dudaklarını sımsıkı yummuştu, oraya varana kadar da tek kelime etmedi. Sonunda, “Yaptıklarını bir düşün bakalım,” dedi. “Yemeğini sonra getirtirim.”
Sadece başımı sallayabildim.
Deponun içinde zaten biri vardı: ailenin ikinci büyük oğlu Nicks. Benden iki yaş büyüktü ve benimkine benzer kıyafetler giyiyordu. Fener ışığında bir şeyler okuyordu.
Babamla içeri girdiğimizde Nicks bana bıkkın bir ifadeyle baktı. “Tam bir aptalsın. Sadece birkaç gün katlanacaksın, sonra gidecekler zaten.” Gözlerini tekrar kitabına çevirdi.
Babam elini başıma bastırdı. “Nicks, Leon’un ders çalışmasına yardım et.”
Nicks ona huzursuz bir bakış attı ama masanın üzerini boşaltıp bir sandalye daha getirdi. Ben yerime oturunca beni uyardı: “Eğer uyuklarsan tepene bir tane indiririm.”
Babam onayladığımı görene kadar bekledi, sonra çıktı.
Baş başa kaldığımızda Nicks karşıma oturdu, okuyabileceğimi düşündüğü bir kitabı seçip önüme itti. Sayfaları o kadar çok kullanılmıştı ki neredeyse dağılmak üzereydi ama yine de kapağını açtım. İç kapağı karalamalarla doluydu.
Bir depoda, fenerin etrafına üşüşen böcekleri kovalayarak kitap okumaya çalışmak tuhaf bir histi.
Çalışmaya uğraşırken, zihnimden hiç bilmediğim bir dil geçip duruyordu; önümdeki sayfadaki yazı sisteminden tamamen farklı bir dildi bu. İşin aslı, o yabancı dil bir şekilde daha kolay anlaşılıyor gibi geliyordu.
Ben bu karmaşayı anlamlandırmaya çalışırken, abim bir kelimeye takıldığımı sanmış olacak ki, “Önce kendin çözmeye çalış,” dedi. “Eğer tek başına işin içinden çıkamazsan o zaman yardım ederim.”
Aramıza bir sessizlik çöktü. Fenerin etrafında vızıldayan böcekler sinir bozucuydu.
“Hey, abi?”
İrkildi. “Bana az önce ‘abi’ mi dedin? Daha bu sabah adımla sesleniyordun.”
Bocalayıp durumu düzeltmeye çalıştım ama o benden önce davrandı. “Büyümüş de küçülmüş gibi mi davranmaya başladın? Neyse, boş ver. Neye yardım lazımdı?”
Başımı iki yana salladım ve aklımdakileri nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Daha önce bana çok normal gelen her şeyden şüphe duymaya başlamıştım: Mesela Nicks ile bana nasıl davranıldığı gibi. Bu hanedanın mirasçısına neden özel ilgi gösterildiğini anlıyordum ama neden biz bu depoya kovulmuştuk? Başka kardeşlerimiz de vardı; ablalarımız ve kız kardeşlerimiz. Neden onlardan hiçbiri burada bizimle değildi? Onlar da meşru çocuklar değildi sonuçta.
“Neden bu lanet depoda sadece ikimiz varız?” diye sordum en sonunda.
Abim kendi kendine bir şeyler mırıldandı; muhtemelen normalde daha saygılı konuştuğumla ilgiliydi. Ama kitabını masaya bırakıp gözlerini tavana dikti. “Çünkü hanımefendi bizden nefret ediyor, bu yüzden,” dedi sonunda.
“Annemin çocukları olduğumuz için mi?”
Nicks ellerini başının arkasında birleştirip sandalyesinde arkasına yaslandı. “Sence başka bir sebep olabilir mi? Kız kardeşlerimiz de gayrimeşru olsa da, onları buraya sürmeye eli pek varmıyor. Ama bizim gibi erkekler için durum bu. Elinden gelen bir şey yok.”
Yedi yaşında olmasına rağmen, abimin belli ki hayattan pek çok şikâyeti vardı. Evimizin durumunu açıklamaya, daha doğrusu dert yanmaya başladı.
Bartfortlar gerçek bir soylu aile sayılmazdı ama teknik olarak kendi bölgelerine sahiplerdi: Bu uçan ada onlara aitti. Eskiden bir şövalye ailesiydiler; barondan bir kademe düşük olan baronetlik unvanına sahiplerdi ve nispeten huzur içinde yaşıyorlardı. Vassal aileler toprağı işliyor, koruyacak bir efendisi olmayan şövalyeler de buraya sığınıyordu. Sonuç olarak nüfus artmış, işlenmesi gereken tarlaların sayısı çoğalmıştı. Haliyle, toprağın besleyebileceği insan sayısı da artmıştı... ki Nicks’e göre bu kesinlikle iyi bir şey değildi.
Büyükbabamın zamanında, Holfort Krallığı’ndan bir temsilci bölgemize gelmiş ve buranın bir baronluk olarak tanınacak kadar büyük olduğuna karar vermişti. Büyükbabama rütbesini yükselteceklerini bildirdiklerinde, adam paniğe kapılmıştı.
Önceki hayatımdan kalan bilgiler bu tepkiyi sorgulamama neden oldu. Baron olmak sevinilecek bir şey değil miydi? Birinin soyluluk rütbesini yükseltmek temel olarak terfi almak gibiydi. Ama bu, savaş meydanındaki başarılar gibi bir başarıya dayanmalı değil miydi? Sadece toprak büyüklüğü ve nüfus sayısına göre böyle bir ödül verilebilir miydi?
“Neden daha yüksek bir statü istemedi ki?” diye sordum.
Nicks’in kendisi de tam emin değil gibiydi ama babamın bu hikâyeyi anlatırkenki ses tonundan bunun pek de mutlu olunacak bir şey olmadığını anladığını söyledi. “Büyükbabam bunun çok ani olduğundan yakınıp dururmuş. Ayrıca krallığa sunacağın vergiler, rütbenle doğru orantılı olmak zorunda. İşte bu yüzden bu kadar fakiriz.”
Önceki hayatımın bilgileri, anlayışımdaki boşlukları doldurmaya devam etti. Bazı hanedanlar baronluk unvanı için gereken seviyeye ucu ucuna ulaşırken, diğerleri asgari gereklilikleri kolayca aşıyordu. İkinciler vergilerini ödemekte zorlanmıyordu ama birinciler o sınırı tutturmak için canlarını dişlerine takıyordu.
Toprakları ve nüfusları nedeniyle baronluk sayılabilecek pek çok baronet, dikkat çekmemek için ağzını açmıyordu.
Her neyse, kırsaldaki bu izole adamız bir şekilde baronluk olmuştu. Bu makam, hanedanımızın yeni unvanına uygun şekilde davranmasını gerektiriyordu; bu yüzden babam yüksek mevkiden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı.
“Babamla hanımefendi evli, değil mi?” dedim. “Neden burada bizimle kalmıyor?” O ve iki çocuğu sadece ara sıra ziyarete geliyorlardı.
“Barondan daha yüksek rütbeli bir aileden gelen herhangi bir hanımefendi için bu gayet normal,” dedi Nicks. “Berbat bir durum, değil mi? Eğer bir karıya çakılıp kalacaksan, bir baronet ailesinden ya da daha alt tabakadan biriyle evlenmek çok daha iyidir. Gerçi yüksek rütbeli ailelerden gelen kadınlar bizim yüzümüze bile bakmazlar ya, o da ayrı mesele.”
“Yani bu durum normal mi?” diye üsteledim.
“Fırsatın varken ders çalışsan iyi olur. Eğer akademideyken birine kapağı atamazsan, evde kalırsın ve yaşlı bir kadınla evlenmek zorunda kalırsın. Yirmi yaşında hâlâ bekar olmak istemezsin, değil mi?”
Şaşkınlığımı gizleyemedim. Akademiyi biliyordum elbette ama "evde kalmış" tabirinin erkekler için bir hakaret olarak kullanıldığını duymak? Normalde bir yaşa kadar evlenemeyen kadınlara evde kalmış denirdi.
Duraksadım. “Nicks?”
“Abi desen de olur, sorun değil. Ne oldu?”
“Yaşlı bir kadına mecbur kalmak derken neyi kastettin?”
Başını yana eğip bana baktı. “Tam olarak dediğim şeyi. Ya bir dulun yanına iç güveysi gidersin ya hiç evlenememiş biriyle ya da kocası tarafından terk edilmiş bir kadınla evlendirilirsin. Sadece sevgili olmak kurtarmaz, onurlu bir davranış değil. Bu yüzden pek çok genç çocuk, ninelerin yanına postalanıyor.”
Abim yaşına göre korkutucu derecede olgundu.
“Ama genelde tam tersi olmaz mı?” diye zorladım. “Toplumun tepesinde erkekler olmaz mı?” Geçmiş hayatımın anıları, erkeklerin baskın olduğu bir ataerkil sistem konusunda ısrarcıydı. Görünüşe göre bu tamamen yanlıştı.
“Hadi ama, kadınların üstte olduğunu anlamak için babamıza bakman yeterli. Kendi gözlerinle gördün. O cadıya, yani hanımefendiye karşı gıkını bile çıkaramıyor.” Nicks’in o kadından nefret ettiği çok belliydi. “Biliyor musun, bugün bir tuhaf davranıyorsun.”
Zoraki bir gülümseme takınıp dikkatimi masadaki kitaba verdim. Alnımdan soğuk terler boşanıyordu. Geçmiş hayatımın o tuhaf anıları, bu dünyada bir şeylerin fena halde yanlış olduğu konusunda diretip duruyordu.
Bu çok tuhaf. Bu dünya düpedüz tuhaf.
Bir süre sessizce okumaya devam ettim ama Nicks’in anlattıklarını zihnimde evirip çeviriyordum. Bu hikâyeyi bir yerlerden duymuş gibiyim.
“Akademi... Holfort Krallığı? Ve hanımefendinin hizmetçisi bir elfti, değil mi? Bir dakika. Sakın bana bunun...”
Abim beni azarladı. “Kendi kendine ne mırıldanıp duruyorsun sen?”
“Ş-şey, şu takım elbiseli herif... O elf... Hanımefendinin sevgilisiydi, değil mi?” Eski hayatımdaki konuşma tarzım ağzımdan kaçıvermişti.
Nicks pek oralı olmadı. Hatta daha çok bıkmış gibi görünüyordu. “Aptal aptal sorular sormayı kes de dersine bak.”
Yanında hizmetçisi ya da sevgilisi niyetine taşıdığı bir yarı-insan, yani bir elf vardı... Ben bu kurguyu biliyordum. Hatta çok net hatırlıyordum.
Alnımı masaya sertçe vurarak yığıldım. “Bu o gerzek otome oyunu.”
Az önce bulanık ve darmadağınık olan anılarım birdenbire bıçak gibi keskinleşmiş, berraklaşmıştı. Burası o vıcık vıcık romantizm dolu flört simülasyonunun dünyasıydı.
Nicks avucunun içiyle kafama bir tane patlattı. “Uyuma! Sahiden, neyin var senin bugün? Kafanı bir yere mi vurdun?”
Çenemi kaldırıp ona dişlerimi gösteren zoraki bir gülümseme sundum.
Şaşkınlıkla geri çekildi. “N-ne oldu be?”
“Bu dünya tamamen kafayı yemiş.”
“Ha, yani, herhalde öyledir?” Nasıl cevap vereceğini bilemez bir haldeydi. Muhtemelen konuşmayı daha fazla uzatmamak için tekrar kitabına döndü.
Başka bir dünyaya reenkarne olacağım rüyamda görsem inanmazdım. Tamam, fantezi, büyü ve kılıç ustalığı kulağa fena gelmiyordu ama anaerkil bir toplum mu? Daha normal bir medeniyete reenkarne olamaz mıydım?
Başımı ellerimin arasına aldım. “Bu berbaaaaaat!”
“Ne haltlar karıştırıyorsun sen!” diye çıkıştı Nicks. “Kes sesini artık!”
Ben, Leon Fou Bartfort, bir otome oyununun dünyasına reenkarne olmuş Japon bir adamdım. Şaka mı bu ya!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.