Geçmiş hayatıma dair anılarımı geri kazandıktan sonra on koca yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. Günlerimi, böylesine toz pembe görünen bir flört oyununun aslında kötülüklerle dolu bir dünya olduğu ve bunun benim gerçeğim haline geldiği gerçeğine öfkelenerek geçirdim.
Tabii her anımı öfke içinde geçirmem pek mümkün değildi. Başka bir dünya olsa da buranın da kendine has bir günlük ritmi vardı.
Kağıt üzerinde soylu olsak da aslında taşranın fakir fukara takımındandık. Çoğu zaman tarlalarda kendimiz dirsek çürütürdük, doğal olarak ben de yardım ederdim. Yıllar süren bedensel işçilik vücudumu şekle soktu. Yüz hatlarım da maskülenleşti ve bir kez daha önceki hayatımdaki halime benzemeye başladım.
On beş yaşımda, siyah saçlarım ve siyah gözlerimle öyle yakışıklı bir afet sayılmazdım ama çirkin bir ucube de değildim. Maalesef burası bir otome oyunu dünyasıydı. Ortalık rüya gibi yakışıklı adam kaynıyordu ve ben sadece o kalabalığın içindeki silik tiplerden biriydim. Bir figüran. Bir canavar.
Ağabeyim Nicks, akademiye kaydolup yurtta yaşamak için kıtaya, yani krallığın merkezine gitmişti. Paylaştığımız o daracık depo odasından ayrılır ayrılmaz, ailenin en küçük altıncısı, dördüncü erkek evlat olan Colin onun yerini aldı.
Şu an odamda Nicks’in gönderdiği mektubu okuyordum. Aramız oldukça iyiydi (ya da en azından ben öyle sanıyordum). Yazdığına göre, bir gelin adayı bulmak epey zormuş.
Bu dünyada, akademiden mezun olana kadar evlenememiş bir erkek, ciddi anlamda kusurlu kabul ediliyordu. Yirmi yaşına gelip de hala bekar mısın? İkinci el eşya muamelesi görürdün. Toplum, soylu ailelerin oğullarına karşı özellikle acımasızdı. Sıradan halka belki müsamaha gösterilirdi ama genç yaşta evlenmeyen soylu erkeklere toplumdan dışlanmış parya muamelesi yapılırdı. Mektubu okurken Nicks’in bir an önce bir eş bulması için dua ettim. Erkekler için bu dünya saçma sapan bir sertliğe sahipti.
Evlenememek iş hayatını, hatta terfi ihtimallerini bile etkiliyordu. Bu durum soylular arasında bile geçerliydi. İkinci, üçüncü ve sonraki oğullar evden ayrılmak ve kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydı. Zaten onlar, mirasçı aile adını sürdürmekte başarısız olursa diye kenarda tutulan yedeklerden ibaretti. Mirasçı aile unvanlarını devralıp kendi erkek çocuğunu sahibi olduğunda ise o yedekler tamamen gereksizleşirdi.
Böyle bir durumda kaderimiz zaten çoktan çizilmiş olurdu: Ya orduya girerdik ya da devlet memuru olurduk. Doktorluk gibi ülkeye ve halka fayda sağlayacak işleri yapanlar istisnaydı; ancak bunların dışındaki tüm iş kollarını küçümserlerdi.
Evlenemeyen erkekler sonsuza dek bir hizmetkar sınıfından öteye gidemezdi. Kariyer basamaklarını tırmanma umutları olmaz, onlara asla önemli bir sorumluluk verilmezdi. Toplum evlenemeyen adama güvenmezdi. Bu yüzden evlilik, özellikle rütbe sahibi erkekler için hayati önem taşıyordu.
Nicks’in mektubunu okurken, "Bu dünya gerçekten iğrenç," diye mırıldandım.
Çağımız çatışmalarla şekillenmişti; savaşlar, sürtüşmeler, hava korsanları, canavarlar... Şövalyelerin ve ordudaki diğer erkeklerin ölüm oranı çok yüksekti. Benimki gibi soylu hanelerin bu kadar çok çocuk yapmasının sebebi, birçoğunun savaşta ölmesinin kaçınılmaz olmasıydı. Yine de savaşmak bir erkeğin işiyken ve üstelik para kazandıran bir işte çalışmak zorundayken, tüm otorite kadınların elindeydi. Erkekler canlarını dişine takıp savaşlarda can veriyor ama toplumun gözünde hala çöp kadar değer görmüyorlardı. Çarpık ve hastalıklı bir düzen.
Umarım geçerli bir sebebi vardır. Eğer bu dünya, bir oyun geliştiricisinin sırf anaerkil bir toplum yaratma kararı yüzünden kadınların tüm bu saçmalıklardan sıyrılmasına izin veriyorsa oturup ağlayacaktım.
Neden burada reenkarne olmam gerekmişti ki? Bunu kendime sormadığım tek bir gün bile yoktu.
Yoo, aslında vardı. Hatta epey çoktu. O kadar meşguldüm ki durumuma içerlemeyi unuttuğum zamanlar oluyordu. Sonuçta önceki hayatımın anılarını geri kazanalı on yıl olmuştu. İnsan alışıyor.
Küçücük depo odamızda, kardeşim Colin yatağına uzanmış mışıl mışıl uyuyordu. Çok masum bir yüzü vardı. Oyunun perspektifinden bakarsak, o da ben de işe yaramaz figüranlardan başka bir şey değildik. İsim bile alacak olsak en fazla Karakter A veya Karakter B olurduk.
Zaten oyunda Bartfort hanedanının adını bile duymamıştım.
İçimi çekerek, "Yani ben bir figüranım," dedim. "Galiba bu rol bana yakışıyor."
Bunu kabul etmek istemesem de bir yanım çoktan razı gelmişti. Öyle büyük hırsları olan, dünyada yükselmek isteyen ya da kayda değer bir şeyler yapmayı arzulayan biri değildim. Eğer sadece bir figüransam, öyle kalmaya razıydım.
Daha da önemlisi, gelecek yıl akademiye kaydolacaktım. Bu dünyanın erkekler için sunduğu az sayıdaki avantajdan biri (ve inanın bana sayıları gerçekten çok azdı), tüm soyluların akademiye girebilmesiydi. Oyun hikayesinin benim için gerçeğe dönüşme ihtimali beni biraz tedirgin etse de önümdeki yollarda ilerleyebilmek adına eğitim alma fırsatına minnettardım. Kendi aile bölgenden ayrılmak için bu kadar az imkan varken, bu paha biçilemez bir fırsattı. Eğer buradan gitmezsen, muhtemelen otuz-kırk yaşlarında, devri geçmiş biriyle nişanlanmaya zorlanırdın. Hiç şakası yoktu.
"Bunu düşününce akademiye gitmek kulağa harika geliyor."
Küçük kardeşimin uykusunu izlerken, yakında buradan kurtulacak olmanın verdiği rahatlamayı hissettim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.