Elisabeth’in kalesini çevreleyen derin dağların arasından ağır ağır ilerleyen kafile, bir cenaze alayını andırıyordu. Geçtikleri yerlerdeki ağaçları deviriyor, köklerini söküp atıyorlardı. Dikenli tellerle birbirine bağlanmış et parçalarından oluşan tanıdıklar, yorulmak bilmez kollarıyla baltalarını sallayarak hanımefendilerine yol açıyordu.
Yüzyıllardır orada kök salmış ağaçlar, şimdi kirli eller tarafından acımasızca katlediliyordu.
Devrilmek üzere olan ağaçlar her inlediğinde, havada süzülen, silindir şeklinde siyah kıyafetler giymiş ve karga kafası maskesi takmış bir adam, gagasından alevler püskürterek onları kül ediyordu.
Adamın heybetli tavırları bir vakara bürünmüştü. Ancak, bir iblisin yolu temizlemek için bu kadar zahmete girmesi, her nasılsa bir sokak gösterisini andırıyordu.
Bu iblis, yani Büyük Marki, ensesine saplanmış beyin şeklindeki parıldayan iğneyle hanımefendisine sadakatle hizmet ediyordu. Ayaklarının dibinde ise, demir bir kuş kafesinin içinde taşınan Marki nefes nefese kalmıştı. Tanıdık, yan yatmış kuş kafesini her ileri itişinde içerideki Marki oradan oraya savruluyor ve sargılarının altındaki derisi sıyrıldıkça kulak tırmalayan bir çığlık atıyordu.
Garip renkli, simsiyah külleri çiğneyerek ilerlemeye devam ettiler.
Çok gerilerde ise tasmali uşaklar, görkemli bir tahtırevani omuzlamışlardı.
Altın tahtırevanın üzerinde zarif bir taht ve bir beyaz kurt postu vardı; tahtta ise kibirli ve güzel bir kadın oturuyordu. Kızıl krizolit elbisesinin altından uzun bacaklarını sergileyen Büyük Kral, o çok sevdiği karga tüyünden yelpazesiyle kendini serinletiyordu. Arada bir esneyerek asaletle yol alıyordu.
Bin kişilik ordunun ilerleyişi tuhaf bir şekilde sessiz ama hareketliydi.
Bir kabus kadar uğursuz, bir geçit töreni kadar gösterişli olan kafile, kalenin üzerinde yükseldiği dağın zirvesine doğru ilerliyordu.
Nihayet ağaçlık sınırı aştılar. Ormanın bittiği yerde çorak bir tepe yükseliyordu. Hedefleri olan ve her yöne tepeden bakan kale, çıplak kayalıkların üzerinde bir hisar gibi dikiliyordu.
Alayın amacı, sıkıca mühürlenmiş kale kapısına dayanmak ve kalenin efendisi Elisabeth’in kellesini almaktı. Ancak, beklenmedik bir kargaşa alayı durdurdu ve uşaklar oldukları yerde sendeleyerek duraksadılar.
Karşılarında bir gelin duruyordu.
Sanki az önce bir düğün salonundan kopup gelmiş gibi görünen, güzeller güzeli bir gelin.
Sergilediği kar beyazı figür anlamsızca komik, sıra dışı ve yerleşkesizdi.
“...Peki, bu da neyin nesi şimdi?”
Büyük Kral, bu tuhaflık karşısında gayriihtiyari kaşlarını çattı. Ancak ne kadar kontrol ederse etsin, kalenin önündeki o figür hâlâ oradaydı. Üzerinde harika bir gelinlik olan kız, bir kapı muhafızı gibi yollarını kesmişti.
Gümüş saçları, ince işlemeli bir duvakla örtülmüştü. Güzel ve solgun yanaklarına yumuşak bir gölge düşüyordu. Elbisesi sade ama zarifti, tamamen beyaz kumaştan yapılmıştı ve açık omuzları büyüleyici çiçeklerle süslenmişti. Narin, zarif kollarını örten uzun ipek eldivenler giymişti. Kat kat dantellerden oluşan eteği ise ayak bileklerine kadar düzgünce iniyordu.
Çorak tepenin üzerinde, sanki damadını beklermiş gibi duruyordu.
Bin kişilik bir ordunun önünde öylece dikilmesi tek kelimeyle trajikomikti. Ancak narin parmaklarıyla çiçek buketi yerine kavradığı nesne, onun asıl yerinin bir düğün salonu değil, bir savaş alanı olduğunu kanıtlıyordu.
Gelin, bir cellat baltasını andıran tuhaf bir kargı taşıyordu.
Mühürlenmiş simsiyah metal sapına bir hayvan kuyruğundan yapılmış püskül iliştirilmişti; devasa ve vahşi bıçağı ise bir yırtıcının çenesini anımsatıyordu.
Savaş alanında cellat baltası taşıyan bir gelini 'uçarı'dan başka nasıl tanımlayabilirdi? Büyük Kral merakına yenik düşerek, tahtırevanıyla birlikte ordusunun önüne kadar ilerledi.
Gelin, sanki onu selamlamak ister gibi yumulu gözlerini yavaşça açtı.
Zümrüt yeşili gözlerini, karşısında dikilen ölümün vücut bulmuş hali Büyük Kral’a dikti.
Gözlerinde yanan amansız iradeyi fark eden Büyük Kral, yelpazesini şak diye kapattı.
“Anlıyorum. Demek bu ne bir saçmalık ne de boş bir heves.”
Kendi kendine mırıldanan Büyük Kral, karşısındaki absürt giyimli kişinin şüphe götürmez bir düşman olduğu kararına vardı.
Bu gelinlikli kızın savaş alanında durmaya, zırh kuşanmış bir şövalyeden bile daha layık olduğunu kabul etmişti. Hiç duraksamadan geline, yani Hina’ya meraklı bir sesle seslendi.
“Ah, seni hatırlıyorum. Sen şu küçük otomat kızsın, o zavallı aşık çocuğa bayılan hani. Ne yapmaya çalışıyorsun? Burayı bir düğün salonuyla karıştırmışa benzemiyorsun ama sanki damadın eksik. Buraya tek başına ölmeye mi geldin?”
“Kesinlikle. Buraya ölmeye geldim.”
Hina, zerre tereddüt etmeden Büyük Kral’ın sözlerini aynen iade etti. Büyük Kral kaşlarını çattı. Dudaklarını bükerek, karga tüyü yelpazesinin gölgesinden Hina’ya bir soru sordu.
“Ölmeye mi geldin? Elisabeth’in emriyle mi? Kurbanlık bir piyon olarak kullanılmak ne kadar da trajik, seni küçük enik. Peki ya bu kıyafetin? Geçmişe duyduğun özlemin bir tezahürü mü?”
“Asılsız tahminlerde bulunma. Usta Kaito, son arzumu yerine getirecek kadar nazik davranıp bu elbiseyi benim için hazırladı. Bu benim irademin ve ona olan duygularımın bir yansımasıdır. Beni burada durmam için görevlendiren Usta Kaito’ydu, çünkü o benim sevdiğim ve tek ustamdır.”
“O aşık çocuk için mi?!”
Büyük Kral’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir an sonra yüzüne alaycı bir gülümseme yayıldı. Kafasını sallayarak, sanki bir kediyi teselli ediyormuş gibi konuştu.
“Gerçekten ne kadar acınası. Senin için ağlıyorum kızım. Hiç şüphen olmasın, sen kurbanlık bir piyon olarak kullanılıyorsun. Eğer sana burada kalıp Elisabeth’i korumanı söylediyse, bir başka kadın uğruna ölmeni de istemiş demektir. Ben de bir kadın olarak sana acımadan edemiyorum.”
Büyük Kral, sesi samimi bir şefkatle doluymuş gibi Hina’nın acısını paylaştı. Ancak dudaklarının kenarı sinsi, bulanık bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. Gerçekten hoş olmayan bir ifadeyle Hina’ya fısıldadı.
“Söyle bana kızım. Elisabeth teslim olmayı reddetmiş olabilir ama sen benim emrim altına girmek ister misin? Elisabeth kadar değerli olmasan da Vlad’ın elinden çıkma bir bebek olarak nadir bir parça olduğun gerçek. Çarklarını her gün bizzat yağlardım, böylece paslanma korkun da olmazdı. Senin gibi birinin o adam tarafından kullanılıp harcanmasına gerek yok.”
“Damat adayımla alay etmeye cüret etme.”
Hina'nın reddi bir iğne kadar keskin bir şekilde yankılandı. Büyük Kral’ın kaşlarından biri seğirdi.
Hina, cellat baltasını önüne doğru sertçe indirdi. Balta havayı yararak bir fırtına kopardı. Baltasının namlusunu Büyük Kral’a doğrultan Hina, alçak bir sesle konuştu.
“O nazik adam bana ölmemi söyledi. Bunun ne anlama geldiğini anlamıyor musun?”
“Korkarım anlıyorum. Kenara atıldın ve ölmen söylendi. Daha ne diyebilirsin ki?”
“O adam, uzun süre acı çektikten sonra bana güvenmeye ve bana ağır bir görev emanet etmeye karar verdi. Ve ben anladım. Bu, sevgi ve güvenden doğan bir istekti. Beni tüm kalbiyle severek, nihayet onunla birlikte savaşmamı istedi. En sonunda beni de kendi düşüncelerine ve stratejilerine dahil etti. O nazik ve korkak adamın bana bu kadar güvenmesi, beni bu kadar yakından düşünmesi... Bunun ne kadar büyük bir sevinç olduğundan haberin var mı?”
Baltasının sapını sıkıca kavradı. Zümrüt gözlerinde hüzünden uzak gözyaşları birikmeye başladı. Büyük Kral tiksintiyle yüzünü buruşturdu ve başını daha da sertçe salladı. Konuştuğunda tonu bıkkın geliyordu.
“Ve bu, isteyerek ölmen için yeterli öyle mi? Karşındaki bin kişilik orduya rağmen canını çöpe atmayı planlıyorsun.”
“Evet, hem de büyük bir minnetle.”
“Bu... bu bir sürpriz. Sen... sen aklını kaçırmışsın!”
Hina’nın yanan gözlerine bakarken Büyük Kral kendini kaybetti ve bağırdı. Çekici kırmızı dudakları aralandı, ifadesini bir şaşkınlık dalgası esir aldı. Gözlerini gökyüzüne dikti ve şaşkınlık içinde konuşmaya devam etti.
“Sen delirmisşin.”
“Hem de nasıl. Bilmiyor musun Büyük Kral, aşk deliliktir! Usta Kaito ile tanıştığım gün, ona olan aşkım beni çıldırtmaya başladı!”
Hina ilanını haykırdı. Baltasını bu kez yana doğru savurdu. Hava yarıldı ve güçlü bir rüzgar askerleri sarstı. Gelinliğin etekleri görkemli bir şekilde dalgalandı.
Kar beyazı elbisesi ve duvağı titrerken narasını attı.
“Haydi o zaman, iblisler, gelin karşıma! Benim adım Hina! Ben sevgili Ustam Kaito’nun ebedi yâri, sadık yoldaşı, askeri, silahı, arzu nesnesi, seks bebeği ve geliniyim!”
Bu gürültülü tanıtımı duyan Büyük Kral yelpazesini kapattı ve kelimelere dökmeden önünde savurdu.
“Pekâlâ, madem öyle diyorsun, o bedenini ayaklar altında çiğneteceğim.”
Bir sonraki an, uşak ve tanıdıklardan oluşan bir dalga gelinin üzerine atıldı.
Sayısız ayak sesi yeri sarsarken Hina cellat baltasını hazırladı ve alçak bir pozisyon aldı. Düşmanları yanına ulaştığı anda yerden güçlü bir destek alarak saflarının arasına daldı. Baltasını yanlamasına savurarak onları karınlarından biçti. Tanıdıklar dökülen bağırsakları çiğneyerek ilerlediler, sırtlarındaki kınlardan kılıçlarını çekip hücum ettiler. Savaş başlamıştı. Ancak Büyük Kral’ın ilgisi çabucak dağıldı.
Gürültünün ortasında, tahtında geriye doğru yaslandı.
“Hmm... Bütün bunlar ne içindi acaba?”
Büyük Kral, halsizce mırıldanırken bir esnemeyi bastırdı. Ne de olsa gelinin bu cesaret gösterisi sonsuza dek süremezdi. Otomatlar bile durmadan çalışamazdı. Karşısındaki asker sayısı düşünülürse, bu savaşın bir an içinde bitmesi kaçınılmazdı. Büyük Kral, bir uşağa kendisine içki doldurturken omuz silkti.
Elindeki altın kadehi kafasına dikip şarabını yudumlarken, zamanın geçişini zarif bir kayıtsızlıkla izliyordu.
Hemen önünde, kan fışkırtan boyunların üzerinden birkaç kafa havalandı. Ancak Büyük Kral için birkaç düzine adam kaybetmenin pek bir önemi yoktu. Gözlerini uykulu bir edayla önünde uzanan savaş meydanına dikti.
“Gerçekten de varını yoğunu ortaya koyuyor, değil mi?”
Kanlar etrafa saçılıyor, kafalar uçuyor ve gövdelerinden ayrılan bedenler birer birer yere seriliyordu. Gelinin elbisesi rüzgarda dalgalanıyordu. Bir anda, uşaklar ve canavarlar bir dalga gibi üzerine çullandı. Genç kadın onların formasyonunu bozup hepsini gerisin geri püskürttü.
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, etin içine giren çeliğin çıkardığı o şakırtı sesi bir türlü kesilmedi.
Bir şeylerin ters gittiğini sezen Büyük Kral’ın yüzü kaskatı kesildi.
Burada bir tuhaflık var, öyle değil mi?
İmkansız bir şey gerçekleşiyordu.
Daha ne olduğunu anlayamadan, Büyük Kral’ın önünde cesetlerden bir dağ yükselmişti. Sayısız beden toprağa düşmüş, üzerlerine iç organlar yığılmıştı. Bir çığlık daha yükseldi. Bir uşağın daha kafası gövdesinden ayrıldı. Balta, kanları savurarak havayı büyük bir gürültüyle yardı.
Büyük Kral’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Altın kadeh elinden düşüverdi. Ceset dağının tepesinde duran figürü görünce, sesi titreyerek döküldü dudaklarından.
“Şaka yapıyor olmalısın... O velet—”
Orada, her türlü mantığa meydan okuyan, dehşet verici bir Valkür duruyordu.
Gelinliği koyu bir kırmızıya boyanmış olan gelin, elindeki idam baltasını her an saldıracakmış gibi hazır tutuyordu.
Duvağı, sanki az önce kan yağmuruna tutulmuş gibi kıpkırmızıydı. Kanlı gelin, kendisine yaklaşan bir uşağın göğsüne baltasının sapıyla sertçe vurdu, ardından bir dansçı zarafetiyle yana kayarak bir canavarın saldırısından kaçtı. Bir kez daha kendini yerden yukarı fırlatarak havada ters takla attı. Duvağı gökyüzünde zarif bir kavis çizdi.
Yere iner inmez baltasını yukarı savurdu ve düşmanlarından birini tam ortadan ikiye biçti.
Onun kan donduran hareketlerini gören Büyük Kral, refleks icabı karga tüyünden yelpazesine sarıldı.
O balta... Elisabeth’in işkence aletlerinden biri mi? Hayır, bu o değil. Öyleyse ne bu?
Hina’nın savurduğu siyah idam baltasının keskinliği akıl almaz boyuttaydı. Tıpkı Elisabeth’in çağırdığı o işkence aletlerine benziyordu. Ancak Elisabeth komada olmalıydı. Bir silah yapıp onu otomatına verecek kadar mecali kalmış olamazdı. Büyük Kral’ın kafası karışmıştı.
Onu asıl hayrete düşüren ise Hina’nın hareketleriydi. Rakiplerini öldürürken sergilediği bu üslup, övgüye değer olmanın çok ötesine geçmiş, tiksinti uyandıracak bir seviyeye ulaşmıştı.
Hina’nın savunmasında en ufak bir boşluk bile yoktu. Her yöne hakimiyetini koruyor, tüm vücudunu öyle büyük bir zorlamayla kasıyordu ki, normal bir insanın beynindeki damarlar muhtemelen çoktan patlardı. Farklı yönlerden gelen saldırılara cevap verme hızı, normal şartlarda imkansızın da ötesindeydi.
Verimli hareketlerle düşmanlarının kafalarını uçuruyor, göğüslerini deşiyor ve bazen de cesetleri kalkan niyetine kullanarak önüne çıkan her şeyi katlediyordu. Hareketlerinden hissedilen tek şey, düşmanlarını öldürmeye dair mutlak bir kararlılıktı.
İşte o an, Büyük Kral bir gerçeği anımsadı.
“Söylesene Vlad. Bebeklerin çok iyi işlenmiş ama biraz donuk değiller mi?”
Bir zamanlar Vlad’a bizzat söylediği bu sözler kulaklarında yankılandı. Adamın otomatları genel olarak yüksek performanslıydı ama duygu yelpazeleri kısıtlıydı. Tutkudan yoksundular ve hareketleri genellikle belirli kalıpların dışına çıkmıyordu. Sonuç olarak, harcanabilir piyonlardan öteye geçemiyorlardı.
Bazen azim, dürtüler ve güçlü duygular —ister negatif ister pozitif olsun— insanlara olağanüstü bir güç bahşedebilirdi. Büyük Kral, sıradan bir insan olmasına rağmen oğlunu korurken beş uşağı birden yere seren bir adamı hatırladı. Eğer yetenekleri insanların çok ötesinde olan bu otomatın, insanlarınkine eş, hatta belki de onlardan daha yoğun duygulara sahip olduğu varsayılırsa...
Aşk... böyle bir şeye sebep olabilir miydi?
Orada doğan şey, gelin gibi sıradan bir kelimeyle tarif edilemezdi.
O, tam manasıyla bir canavardı.
“Bunu t-ü-ü-ü-ü-ü-m gün boyunca yapabilirim!”
Hina kükreyerek tek bacağını dayanak yapıp kendi etrafında döndü ve birkaç uşağı daha aynı anda biçip geçti. Karınlarından fırlayan bağırsaklar yüzüne gözüne sıçradı. Ağzına giren et parçalarını şiddetle tükürürken, idam baltasını sıkıca kavrayıp az önce üzerine atılan uşağın akciğerini delip geçti. Duruşunu bozmadan ileri atıldı. Çığlıklar eşliğinde düşmanlarını şişliyor, kemiklerini un ufak ediyor ve ardından hepsini bir kenara tekmeliyordu.
“İstediğiniz kadar gelin! Benim aşkım asla yıkılmaz!”
Büyük Kral, genç kadının sesindeki o amansız tını karşısında ürperdi.
İçinde bulunduğu o son derece umutsuz duruma rağmen, gelin gerçekten kazanmaya niyetliydi.
Sevdiği adam için, sadece damadı için, karşısındaki bin düşmanın her birini tek tek katletmeye kararlıydı.
Nasıl olur? Nasıl olur da korku hissederim?
Bu gerçeğin farkına varmak Büyük Kral’ı aşağılanmışlık hissiyle doldurdu.
O anda Vlad’ın kahkahalarını kulaklarında duyar gibi oldu. Vlad, böyle tuhaf gelişmelerden zevk alan bir adamdı. Ancak Büyük Kral kesinlikle öyle değildi. O sadece kendisine hayran olan bir kadındı. Beklenmedik olaylardan hoşlanmazdı.
Lanet olsun sana Vlad! Böylesine baş belası bir şey icat ettiğin için hepsi senin suçun!
Büyük Kral ayağa kalktı. Hala geride bekleyen bazı uşaklar ve canavarlar vardı ama bu işi onlara bırakamazdı. Karga tüyünden yelpazesini çaresizce kapattı ve sanki bir idam kararı veriyormuş gibi sertçe aşağı savurdu.
Tahtırevanın tepesinden, yedekte tuttuğu o iki kişiye emir verdi.
“Marki, Ulu Marki... İlerleyin.”
Siyah, silindir gövdeli adam yavaşça başını salladı. O anda tekerlekli kuş kafesinin kapısı açıldı ve Marki dışarı yuvarlandı. Tiz çığlıklar atıyordu.
“Seni lanet olası kaltak, seni fahişe-e-e-e, ah evet Haşmetli Büyük Kral, de-e-e-rhal!”
Büyük Kral dişlerini gıcırdattı. Marki onun sıkı kontrolü altındayken zihin kontrol yeteneklerini pek kullanamıyordu. Ama tasmayı birazcık bile gevşetse, herifin anında kendisine saldırma ihtimali çok yüksekti.
Her halükarda, zihin kontrolünün bir otomat üzerinde pek etkisi olacağını sanmıyorum.
Bu sonuca varan Büyük Kral, beyin yıkama etkisini bozmadan ikisini gelinin üzerine saldı.
Ulu Marki, uşakların ve canavarların arasından sıyrılarak havaya süzüldü. Karga gagasını ardına kadar açtı ve oradan siyah alevler püskürttü; alevler kendi adamlarını da yakıp geçiyordu.
“—Hiyah!”
Hina, bir göz açıp kapayıncaya kadar idam baltasını havaya kaldırıp tüm gücüyle yere indirdi. Şok dalgasının geçtiği yerlerde toprak şişti ve düşman cesetlerini havaya savurdu. Cesetler bir bariyer oluşturarak üzerlerine gelen alevleri göğüsledi. Bir an için, kömürleşmiş siyah kül yığını Ulu Marki’nin görüşünü kapattı. Gelin, bu yığını dikey bir darbeyle ikiye bölerek ileri atıldı.
Kan lekeli duvağının altındaki gözleri, vahşi bir hayvanın ışığıyla parlıyordu. Sert bir savaş nidasıyla Ulu Marki’ye çapraz bir darbe indirdi.
“Şimdi yakaladım seni—!”
“Doğru, eğer rakibin sadece Ulu Marki olsaydı, belki bir darbe indirebilirdin.”
Büyük Kral tatlı bir dille konuştu. O böyle söylerken, Hina’nın altında siyah bir gölge belirdi.
Yerde acı içinde sürünen Marki, uzuvlarını toprağa vurdu. Bir çekirge gibi, normal bir insanın asla ulaşamayacağı bir güç ve yükseklikle havaya sıçradı.
Hina baltasını yukarı kaldırmıştı ve Marki, genç kadının savunmasız karnına bir mermi gibi daldı.
Darbeyi doğrudan alan kadının vücudu keskin bir açıyla büküldü.
“—Gah—!”
Hina uzaklara savruldu ve büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Yuvarlanırken güç bela ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak Marki çoktan yere inmiş ve onunla birlikte koşmaya başlamıştı. Onu durdurmak için uzandı ve yakaladığı gibi kollarını çatır çatır kırdı.
Güzel, beyaz teninden çarklar ve yağlar dökülmeye başladı.
“Ah, gah, arghhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh!”
Çok narin bir şekilde işlenmişti ve acı duyusuna sahip olması şimdi aleyhine işliyordu.
Vücudu art arda sarsıldı ve zümrüt gözleri yuvalarında kaydı. Ulu Marki süzülerek yanına indi. Tam üzerine ateş püskürtecekken, Büyük Kral arkadan seslendi.
“Dur. Bu çocuk ilgimi çekti. Vlad’ın otomatlarından hiçbirinin böyle bir performans sergilediğini görmemiştim. Onu istiyorum... ama aynı zamanda, tedbiri elden bırakmamak lazım. Sadece kollarını ve bacaklarını yakın.”
Ulu Marki başıyla onayladı ve kontrollü bir ateş saldı. Hina’nın o güzel uzuvlarını dikkatlice yakıp kül etti. Yumruklarının olduğu yerde artık sadece idam baltası duruyordu.
Dişlerini sıkarak çığlıklarını bastırmaya çalışan Hina, Ulu Marki’ye nefretle baktı. Zümrüt gözlerinde yanan düşmanlık zerrece azalmamıştı. Ancak kelimenin tam anlamıyla üzerine basacak bir bacağı kalmamıştı.
Büyük Kral ona baktı ve sonunda o mağrur gülümsemesi yüzüne geri döndü.
“Nihayet durulmuşsun bakıyorum. Oldukça inatçıymışsın ama kimse senin sıkıcı bir otomat kız olduğunu iddia edemez.”
“...”
“Şimdi, Elisabeth’i öldürdükten sonra seni ne yapsam acaba? Öncelikle, o dişli çarklarına şöyle bir iyice bakmam gerekecek. İncelemem bittiğinde, belki de seni kolsuz bacaksız bırakıp duvara öylece asarım. Ağzın ve aşağıların hala iş görür durumda olacağı için, çadırıma gelenlerin senden memnun kalacağına eminim.”
Büyük Kral'ın yüzüne zarif bir gülümseme yayıldı. Bu aşağılık sözleri sarf ederken yelpazesiyle ağzını kapatıyordu. Hina, kadının bu haline küçümseyen bir tavırla güldü.
“Ha, seni gidi aşağılık mahluk. Vlad’ı ziyarete gelen o pisliklerden hiçbir farkın yok. Şimdi, bir kez daha ilan ediyorum: O adamın gelini olmak... kalbimin en derin köşelerinden gelen bir sevinçti benim için.”
“Aman Tanrım, bu haldeyken bile hala son sözü söylemeye çalışıyor. Ne kadar da tatlı.”
Büyük Kral, büyüklük taslarcasına konuştu. O sırada Hina ağzından bir şey tükürdü.
Bu, küçük bir hayvan dişiydi ve kargılı baltanın sapındaki boş bir deliğe tam oturdu.
Bir sonraki an, Hina sadece gövdesini kullanarak ileri fırladı. Yangından sağ çıkan düğün duvağı dalgalandı ve içinden dişli çarklar döküldü. Tam o sırada, dişin saplandığı noktadan baltanın sapı hızla döndü.
Kavisli balta ağzı yerinden fırlayıp havada süzüldü.
Hina, baltayı dişleriyle arkasından yakaladı ve sadece çene gücüyle savurdu.
“Ha?”
Tek bir hamleyle Marki'nin boynunu temizce kesti.
Adamın kafası havada birkaç tur attıktan sonra küt diye yere düştü. Gözleri, sanki kötü bir şakayı anlamlandırmaya çalışıyormuş gibi bir sağa bir sola kayıyordu. Henüz durumu tam olarak kavrayabilmiş görünmüyordu.
Ancak kısa bir süre sonra Marki'nin ağzı gevşedi ve tamamen hareketsiz kaldı. Başı ve gövdesi bir anda çökerek siyah tüylere dönüştü.
“...A-aman yarabbi?”
Olanları takip edemeyen Büyük Kral, kendisine hiç yakışmayan şaşkın bir ses çıkardı. Ancak aynı anda, mantıklı tarafı durumu titizlikle analiz ediyordu.
Hiç şüphe yok ki beyin yıkamanın sonucuydu bu.
İkisine dayattığı o sert kısıtlamalar geri tepmişti. Sadece “uzuvlarını yakıp kül etmeleri” emredildiği için, Marki, Hina’nın saldırısına yeterince hızlı tepki verememişti. Yine de...
“Bir otomat... bir iblisi mi... öldürdü?”
Büyük Kral dehşet içinde mırıldandı. Gerçeklik, beklentilerinden çok sapmıştı.
Marki'nin zayıflamış olduğu bir gerçekti, doğru. Yine de bu; bir tavşanın aslanı öldürmesi ya da bir hizmetçinin kralı devirmesi kadar kabul edilemez bir altüst oluştu. Onun gibi diğerlerinin çok üzerinde duran biri için buna izin vermek imkansızdı.
Büyük Kral, karga tüyünden yelpazesini tutan eline güç verdi. En sevdiği yelpazesi gıcırdadı ve ardından gürültüyle kırıldı. Sonunda o zarif tavrını bir kenara bırakmıştı; alnındaki damarlar şişerken çığlık attı:
“Öldürün onu! Öldürün, öldürün, öldürün! O kızın daha fazla yaşamasına izin verilemez! Onu yok olana kadar yakın! Geriye kül bile bırakmayın!”
Büyük Marki, kadının kana susamışlık damlayan feryatlarını duyunca derin bir baş onayı verdi. Karga maskesinin ağzını açtı. Hina, o ağzın içinde girdap gibi dönen cehennem ateşini görünce başını eğdi ve usulca mırıldandı.
“Usta Kaito... Ölüm bizi ayırsa bile, ben her zaman size ait olacağım. Benim de bir ruhum olduğuna inanıyorum... ve o ruh sizi bekliyor olacak.”
O ana kadarkilerin en büyüğü olan devasa bir alev püskürdü. Siyah ölümden ibaret olan şiddetli kütle, Hina'nın üzerine çöktü.
O sırada, genç kızın yüzüne sevgi ve şefkat dolu bir gülümseme yayıldı.
“Yalvarırım, peşimden gelmek için acele etmeyin.”
O an gelin, yakılarak öldürülmek üzereyken bir dua fısıldar gibiydi.
Çok uzaklarda, kalenin tepesinde damat tüm bunları izliyordu.
Vücuduna binlerce zincir saplanmıştı. Bir örümcek ağına takılmış av gibi havada asılı duruyordu.
Ayaklarının altındaki zemine özel bir büyü formülü kazınmıştı. Eğer büyü ilminden anlayan biri bu yazıtı görseydi, hiç şüphesiz şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılırdı.
Hina'nın kullandığı balta, bu gizemli yazıya bağlıydı. Kaito bunu Elisabeth’in işkence aletlerinden yola çıkarak, İmparator'un yardımıyla yaratmıştı. Formül, baltanın aldığı tüm acıyı zincirlere ve oradan da doğrudan Kaito’nun bedenine aktarıyordu.
İblisler, altındakilerin veya hizmetkarların acısından pek zevk almazdı.
Bunu İmparator'a “insan acısı” şeklinde sunabilmek için, Kaito toplanan tüm ızdırabı bizzat yeniden deneyimlemek zorundaydı.
Az önce yüzlerce kişinin can çekişmesini tadan, sinirleri kavrulan ve sayısız kez ölüp bir o kadar kez dirilen genç adam fısıldadı.
“Artık gidebilir miyim? Bu gidişle gelinim ölecek.”
“Ah evet... bu kadarı yeterli, seni çılgın herif.”
Bir sonraki an, Hina’yı yutmak üzere olan siyah alevler gölgeler tarafından yutuldu.
Oradaki herkesin gözleri hayretle açıldı. Aynı anda, gökyüzünden siyah tüyler ve masmavi çiçek taç yaprakları nazikçe süzülmeye başladı. Sanki bir şeyi kutlarmışçasına savaş meydanının üzerinde dans ediyorlardı.
Bu güzel renk ve tekinsiz gölge, kanla ıslanmış zeminde birleşti.
“Bu da... ne—?”
Büyük Kral’ın gözleri, görmeyi en son bekleyeceği kişiyi karşısında bulunca faltaşı gibi açıldı.
Kanlar içinde kalmış bir çılgın çıkagelmişti.
Büyüyle dokunmuş, vücudunu süsleyen kapkara kumaş rüzgarda dalgalanıyordu. Bir askeri üniformayı andıran bu zarif kıyafet, kan kırmızısı detaylarla süslenmişti ve bir kısmı uzun bir palto şeklinde aşağı doğru genişliyordu. Giysisinin etekleri savruluyordu.
Bu figür Vlad’ı andırıyordu ama bir soyludan ziyade bir subay izlenimi veriyordu. Siyah tüylerin ve mavi yaprakların üzerine basarak konuştu.
“Beklettiğim için üzgünüm, Hina.”
Kaito, içinde bulundukları duruma hiç uymayan, yumuşak bir sesle mırıldandı.
Ardından damat, gelininin yanındaki yerini aldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.