Nihayetinde Taiga ciddi bir yara almadan kurtulmuştu. Tanrı, sakarlığına uygun şekilde ona kesinlikle dayanıklı bir vücut bahşetmişti.
Akşam yemeği için masaya oturduklarında, öğretmenler şakağındaki küçük bir sıyrıktan başka bir şeyi olmadığını anlattılar. Görünüşe bakılırsa, kopardığı onca gürültüden sonra sadece utancından ölmek istiyordu.
Ryuuji dört bir yandan yükselen rahatlama dolu sesleri duyabiliyordu ancak patavatsızın biri elini kaldırıp sordu: "Yani onu yarın görebilecek miyiz?"
Gelgelelim otuz yaşındaki müzmin bekâr öğretmenin cevabı şaşırtıcıydı.
"Şey, Aisaka-san geceyi hastanede geçirecek. Yarın da annesi gelip onu alacak. Yani bizden önce eve dönecek. Bu halde otobüsle o kadar yol çekmesi zor olur."
Ryuuji farkında bile olmadan elindeki yemek çubuklarını düşürdü.
Annesi mi? Öz annesinden mi bahsediyorlardı? Taiga okuldan uzaklaştırma aldığında bile gelmeyen, okulun kapısından içeri adımını dahi atmayan annesi, Taiga neredeyse burnu bile kanamamışken ta buralara, ücra bir kayak merkezine mi gelecekti?
"Bu harika değil mi Taka-kun?! Kaplan iyileşecek!"
"Ha, evet..."
Haruta’nın gözleri Ryuuji’nin göğüs cebine takıldı. "Aaa? O toka sonunda sana geri dönmüş demek, Taka-chan?"
Ryuuji kardan topladığı tokayı düşünmeden cebine sokuvermişti. Haruta bir aptal gibi kulağına eğilip fısıldadı: "Aslında bu, daha önce şu malum kişiye vermeye çalıştığın Noel hediyesi değil mi? Üzerinde ağaç desenleri olan o ambalaj kâğıdını da çöpe atmıştın, değil mi? Onu görmüştüm ama o zaman ne anlama geldiğini anlayamamıştım..."
"Aşağı yukarı öyle..."
Ryuuji’nin zihni hâlâ bir fırtınanın ortasındaydı. Onaylarcasına omuz silkerken bile etrafında olup biten hiçbir şeyi görmüyordu. Düşünecek çok fazla şey vardı.
İşte bu yüzden fark etmemişti. Hemen az ötede oturan malum kişi, tüm vücudunu bir radar ünitesine çevirmiş, Ryuuji’nin ne diyeceğini duymak için kulak kesilmişti. Konuşulanları duyar duymaz her şeyi anladı.
Bilerek yaptığı her şeyin ve hatta tamamen niyetinin dışında gelişen olayların sonuçlarını tek tek kavradı.
Kimseye görünmeden sessizce ayağa kalktı ve gürültülü, şen şakrak yemek salonundan dışarı kaçtı. Koşar adım buz gibi koridora çıktı ve kimsenin olmadığı dinlenme salonuna vardı.
Ryuuji’nin bir gece önce oturduğu koltuğa yığılıp kaldı.
Dizlerine sarıldı ve yüzünü ellerinin arasına gömdü; parmaklarının arasından gözyaşları süzülüyordu. Neden üzgün olduğunu bilmiyordu ama sadece o incecik, narin ellerinden nefret ettiğini biliyordu. Ağlarken yüzünü gizlemekten başka bir işe yaramayan ellerinden nefret ediyordu.
Minori tek başına elleriyle yüzünü kapattı, kendi içine çekilip küçücük kaldı ve bir süre boyunca sessizce ağladı.
Fırtınanın yarın dineceği söyleniyordu.
Ancak camlara çarpan karın ve rüzgârın uğultusu şiddetliydi. Pencereleri sarsmaya devam ederken ayakları donduracak kadar sert esiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.