Kanatları Kırık Bir Gazap

“Kanou-senpai!”

Sınıflara dönen koridorlar ve merdivenler o kadar kalabalıktı ki her köşe başında insan trafiği tıkanıyordu. Ryuuji, tüm bu kargaşaya rağmen normalde hiç uğramadığı okul binasının en üst katına kadar belli bir sırtın peşinden amansızca koştu. Üçüncü sınıf dersliklerinin sıralandığı koridora adımını attı.

Kız, Ryuuji’yi duymuş olmalıydı. Sınıf arkadaşlarıyla çevrili olmasına rağmen Sumire, içeri girmek üzereyken arkasına döndü. Ryuuji’nin yüzüne bakıp elini kaldırdı. “Selam.”

“Bu da ne?! Kanou, yoksa yine mi itiraf alıyorsun?!”

“Kes sesini, sınıfa gir ve tantana çıkarma. Biraz dışarı çıkıyorum.”

Sınıf arkadaşının şakasına o her zamanki erkeksi gülümsemesiyle karşılık verdi. Sonra Ryuuji’ye yaklaştı ve gencin ağzını açmasına fırsat vermeden onu durdurdu.

“Burası çok gürültülü. Hiçbir şey duyulmuyor. Bu taraftan gel.”

Onu götürdüğü yer, çatı katına çıkan merdivenlerin sahanlığıydı. Üst sınıfların şamatası hala buraya kadar ulaşıyordu ama sesleri koridordakinden daha net duyuluyordu.

“Eee? Ne oldu Takasu?”

“Neden ona gerçek bir cevap vermedin?”

Sumire, güçlü gözlerini ona dikti. Bacaklarını hafifçe açmış, vakur bir tavırla dikiliyordu. Bir kral kadar soğukkanlıydı. Tek kelime etmeden, sadece Ryuuji’nin devam etmesini bekledi. Ryuuji’nin bakışlarından zerre sarsılmıyordu ama Ryuuji onunla yüzleşmek zorundaydı.

“Neden öylece kaçıp gittin? Daha dün Kitamura’ya pes etmemesini söyleyen sen değil miydin? Ona ilerlemeye devam etmesini söylemiştin. Bunu diyen sen değil miydin? Nasıl olur da böyle büyük konuşup sonra bu kadar kolay kaçabilirsin?”

Kimse ona neden seni seviyorum diye geri bağırmadığını sormayacaktı. Eğer ondan hoşlanmıyorsa, buna kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Ama mesele bu değildi. Ryuuji’nin affedemediği şey, Sumire’nin kendisine doğru paldır küldür atılan birini yakalamamış olmasıydı. Onu geri de itmemişti. Seçim yapmaktan kaçınmış ve o kişi yere çakılırken, güvenli bir köşeden izleyip kaçıp gitmişti.

Sonuçta Kitamura’ya ilerlemesini söyleyen, onu herkesten çok ittiren Sumire’ydi. Onu durmaktan ya da kaçmaktan alıkoyan oydu. Devam etmesi için ona o cesareti veren tek kişiydi.

“Ben sadece aday olmasını söylemek istedim. Bana itirafta bulunmasını istemedim. Sen de her şeyi duydun.”

“Gerçekten yine böyle kaçacak mısın?”

“Kaçmak o kadar kötü bir şey mi? Doğrudan olmak harikadır ama aptalca bir dürüstlükle sadece ileri gitmeyi bilen biri, kendini çok tuhaf durumların içinde bulur. Bence Kitamura daha zeki ve daha uyumlu olmayı öğrense iyi eder. Sen de öyle.”

“Zeki... Senin gibi mi yani?!”

Görünen o ki, Ryuuji’nin bu kıdemli öğrencisine geçirmeye çalıştığı dişleri, Sumire için o kadar acısızdı ki hafif bir gülümsemeyle bunları savuşturabiliyordu.

“Aynen öyle. Benim gibi zeki, benim gibi becerikli olmalı ve gerektiğinde benim gibi kaçmayı bilmeli. Doğru olan budur. Bu noktaya gelmek için ne gerekiyorsa öğren. Bunu yapıp yapamamak, aramızdaki farkı belirler.”

Sanki bir şakaymış gibi, hala boş vaktinin ve kapasitesinin olduğunu göstermek için başını işaret etti. O güzel yüzündeki gülümsemeyi korumaya devam ediyordu. Ryuuji’nin verecek bir cevabı yoktu. İtiraz etmek istiyordu ama edemiyordu. Bunun sebebi Sumire’nin tamamen haklı olması değil, Ryuuji’nin sağlıklı düşünme yetisini kaybetmiş olmasıydı. Hüsrana uğramıştı. Kendisiyle ve Kitamura’yla bu şekilde alay edilmesine engel olamamak onu kahrediyordu.

Herkes senin gibi olamaz, diye düşündü.

Sen her şeye sahipsin, sonuçta.

Gökyüzüne döndü ve gözyaşlarını tuttu. Yıldızların ışığından başka hiçbir şey kesin değildi. Tanrı’ya doğru yönelmiş, uzay yolcusu bir rokete binip kolayca uzaklaşabilen birinin, yanı başında çıplak toprakta çaresizce yürüyenlerin hüsranını ve acısını anlaması mümkün değildi.

Ama bunu kelimelere dökemiyordu. O gün olan her şey, kendisine ve arkadaşlarına, Kitamura ve Taiga’ya, herkese olanlar taşmış ve boğazına düğümlenmişti. Keşke tüm bunları üfleyip atacak kadar gücü olsaydı. Her şey can sıkıcıydı ve Ryuuji, zincire vurulmuş bir yaratık gibi nafile yere dişlerini gıcırdatmaktan başka bir şey yapamıyordu.

Onun bu halini görünce Sumire’nin kaşları hafifçe yumuşadı.

“Her neyse, iyi bir arkadaşsın Takasu Ryuuji. Seni daha yakından tanımak isterdim. Tanıyamadığım için pişmanım ama vakit doldu. Elveda. Bundan sonra Kitamura’ya yakın ol. Benim gibi sinsi bir yılan tarafından bir daha kullanılmadığından emin ol. Elveda…”

Hepsi buydu.

Bakışları dingin ve anlayışlıydı. Sumire, Ryuuji’nin öfkeli bakışlarından zerre rahatsız olmadan hafifçe omuz silkti ve topuklarının üzerinde döndü. Hiç tereddüt etmeden ona arkasını döndü. Veda sözlerinin ardından yürümeye başladı. Bir an için Ryuuji geride bırakıldığını fark edemedi. Şaşkınlık içinde onun gidişini izledi.

Hayır, bu hiç iyi değildi.

Verecek hiçbir cevabı olmasa da ayakları kendiliğinden onu takip etti. Bu bir şaka değildi; elveda deyip gidebileceği bir nokta değildi. Meseleyi bu kadar temiz bir şekilde bağlayıp, bu kadar görkemli bir çıkış yapmasına izin vermezdi. Eğer her şey Sumire’nin istediği gibi giderse, o çekip gidecek, yeni bir dünyanın merkezi olacak ve yeni bir hikayede yoluna devam edecekti. Peki ya eski dünyada geride kalan "Yan Karakter A"nın yaşanamamış duygularına ne olacaktı? Gözden ırak olan, gerçekten gönülden de ırak mı kalıyordu?

Buna asla izin vermezdi!

“…”

Tam Sumire sınıfında gözden kaybolurken, sıcak bir kütle Ryuuji’nin midesine çarptı. Aşağı baktığında, göğüs hizasında birinin başının üzerindeki o soluk saç girdabını gördü. O kişi Ryuuji’ye çarpmış ve onu geri itmeye çalışıyordu.

“T-Taiga!”

Sırtı merdiven sahanlığının duvarına dayanana kadar onu itmeye devam etti. Kolları aralarına mesafe koyuyordu. Taiga yüzünü kaldırmıyordu. Elleri hala vücuduna yapışık halde olduğu yerde direniyordu. Ryuuji, onu üzerinden atmak için o garip bir şekilde güçlü olan kollarını tuttu ama Taiga ellerini itti. Bir süre tek kelime etmeden birbirleriyle boğuştular.

“Taiga! Neden beni durduruyorsun?! Bunu Kitamura için yapıyorum. Ben—”

“Kitamura-kun ağlıyordu. Gidip onun yanında olur musun? Ryuuji, lütfen. Lütfen şu an Kitamura-kun’un yanında ol.”

“Ta—”

Taiga yüzünü kaldırdı. Asıl ağlayan sensin, diye düşündü Ryuuji. Kitamura’ya bu kadar uzun zamandır aşık olduktan, ona karşı bu kadar güçlü ama tek taraflı duygular besledikten ve o an her şey yerle bir olduktan sonra, Taiga’nın ağlıyor olması gerekirdi. Tüm bunlar gözlerinden okunmalıydı.

“Ben olamam. Onun yanında kalamam.”

Ancak Ryuuji ona baktığında, bu kadar yakından bile gözlerinin dolmadığını görebiliyordu. Gözlerinde gümüşi bir ışık vardı ve zerre titremiyorlardı. Artık her şeyi bilmesine rağmen, bakışları kararlı bir şekilde Ryuuji’ye kilitlenmişti.

“Bunun gerçekten sorun olmadığına emin misin? Her şeyin böyle sonuçlanması senin için gerçekten iyi mi?”

“İyiyim. Sorun yok.”

Hafifçe kurumuş dudakları, yumuşak çiçek yaprakları gibi gülümsüyordu. Sonra, o gece yaptığı gibi parmak uçlarında yükseldi ve Ryuuji’nin atkısını sahibinin boynuna doladı. Önden iki kez doladı ve tam çenesinin altına aptalca görünen bir düğüm attı. Hafifçe vurdu.

“Sorun yok… o yüzden Kitamura-kun’a git. Koş. Arkana bakma ve doğruca oraya git.”

“Sen ne yapacaksın? Yalnız kalınca ne yapacaksın?”

“Yalnız olmaktan iyiyim ben. Hemen arkandan geleceğim, o yüzden yap şunu. Lütfen.”

Soğuk elleri aniden Ryuuji’nin her iki elini de kavradı. O gece kamp ateşinin önünde yapamadıkları vals gibi, vücudunun ağırlığıyla onu arkasına döndürdü.

“Git.”

Bir an için onun yuvarlak alnını sırtında hissettiğini sandı. Kontrol etmeye vakti kalmadan Taiga iki eliyle onu ileri itti, KÜT! Sonra sesi yankılandı: Sadece koş. Arkana bakma. Tereddüt etti ama ayakları koşmaya başladı. Ryuuji, kendi başlattığı bir kavgayı bu kadar kolay kaybeden ağlayan arkadaşına doğru koştu.

Ryuuji’yi uğurladıktan sonra Taiga, onun koşan bedeni gözden kaybolana dek izledi. Sonra gözlerini bir süreliğine yumdu.

Kitamura’dan hoşlandığını düşünüyordu. Ona hayranlık duyma aşamasını çoktan geçmişti; bu konuda utangaçlık duyma vaktini geride bırakmıştı. Kimse bilmese de büyük bir çalkantı içindeydi ama hala ondan hoşlandığını biliyordu. Onun başka bir kızı sevdiğini öğrenmenin, bu duyguları yok etmeyeceğini biliyordu.

Dünyanın kanunlarını anladığında –istediği şeyin asla eline geçmeyeceğini fark edip olduğu yerde donup kaldığında– o gelip boş ellerini tutmuştu. İsmini nazikçe söylemiş ve boş kalbine uzanmıştı. Sonra onun yanında olmayı seçmişti. Onu seçen kişi oydu.

Çok nazik bir insandı. Ona ne kadar teşekkür etse azdı.

Yavaşça gözlerini açtı. Koridorda artık kimse kalmamıştı. Tüm öğrenciler sınıflarına dönmüştü; muhtemelen yılda bir kez öğretmenler olmadan seçimcilik oynamanın tadını çıkarıyorlardı.

Kitamura’nın kendisi için yaptığını o da onun için yapmak istemişti ama yapamamıştı. Yanında kalamamıştı. Yanında istediği kişinin kendisi olmadığını, orada olması gereken kişinin kendisi olmadığını bildikten sonra, artık onunla olamazdı. İncinmekten korkuyordu. Gerçeği kabul ederken bir yandan da onun yanında olup ona destek olamazdı. Bu onun zayıflığıydı. Öyle zayıftı ki, bu kadarı tartışmaya bile kapalıydı.

Ama ne kadar zayıf olursa olsun, Kitamura’nın kendisi için yaptığı gibi onun soğuk elini tutamasa bile elinden geleni yapmak istiyordu. Aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun, bir şeyler yapmak istiyordu.

Taiga’nın şimdiye kadar Kitamura’ya verdiği tek şey, yanmış ve mahvolmuş sahanda yumurtalar ile bir sayı vuruşunu kutlamak için diktiği beceriksiz bir doldurulmuş hayvandı.

Ancak şu andan itibaren ona verebileceği bir şey vardı.

Taiga sağ elini yavaşça ensesine doğru uzattı. Parmakları, üniforma yakasından dışarı taşan ama saçlarının altına gizlediği o tehlikeli yasaklı maddeyi kontrol etti. Ryuuji bunu fark etmemişti. Taiga, silahını sırtından çekip çıkardı. Belki de yaptığı yanlıştı. Muhtemelen öyleydi. Bilmiyordu.

Tek bildiği, bir kez yürümeye başladığında artık duramayacağıydı.

Artık durması imkânsızdı.

Vücudundaki her bir tüyü diken diken eden o patlayıcı gazabı içinde besleyip büyüttü. Zayıflığının bu öfke tarafından yutulmasına, onunla beslenmesine izin verdi. Yanağını çok sert ısırdığı için ağzına yayılan o metalik kan tadına, düzensiz solukları yüzünden burun kanatlarının çirkin bir şekilde titremesine, yüzünü canını yakacak kadar çok asmasına rağmen artık duramazdı. Gözlerini kör eden o saf öfke karşısında elinden bir şey gelmiyordu. Affedemediği o kişiyi benzetene kadar bu duygudan kurtulamayacaktı. Gitgide büyüyen gazabına tamamen yenik düşmeden önce bacaklarına oraya daha hızlı varmasını emretti.

Daha hızlı yürü, diye geçirdi içinden. Sakın takılma. Beni doğrudan ona götür.

Kapının önünde durdu. Neredeyse kırılacakmışçasına bir şiddetle kapıyı ardına kadar açarken elinde en ufak bir tereddüt yoktu. GÜM! Üst sınıflar şaşkınlıktan büyümüş gözlerle ona baktılar.

“KANOU… SUMIREEEEEEEEEEEEEEEEE!”

Kükrediğinde sesinden resmen kan damlıyordu. Avuçiçi Kaplan mı? Onun burada ne işi var? Ayağa fırlayanlara da aynı şekilde bağırdı.

“KAVGA VAR! Kanou Sumire, DIŞARI ÇIIIIIIIIIIIIIIIK!”

Tahta kılıcını savurdu. Sıraları devirdi, birileri çığlık attı. Daha önce yüzünü bile görmediği insanlar sürüler halinde kaçışıyordu. Ama o durmayacaktı. O kişi ortaya çıkana kadar durmaya niyeti yoktu.

“Vay be, amma şamata koptu. Demek aramızda bir tane daha kafa tutan aptal kalmış.”

“Arkadaşıma yaptıklarından sonra seni öldüreceğim! Seni korkak! Seni asla… asla affetmeyeceğim!”

O şahıs, Taiga’nın açtığı o boşluğa kendi rızasıyla yavaşça yaklaştı. Taiga, yoluna çıkan herkesi öldüreceğini ilan edercesine tahta kılıcıyla havada devasa bir daire çizdi. Sonra kılıcın ucunu tam Sumire’nin burnuna doğrulttu.

“Seni asla affetmeyeceğim. Karşıma çıkmayıp kaçmaya çalışsan bile peşini bırakmayacağım. Seni asla ama asla salmayacağım.”

“Endişelenme. Kim kaçacağımı söyledi ki? Pekâlâ, seninle kapışacağım.”

Bana bir kılıç verin, dedi Sumire. Onları izleyen üçüncü sınıf öğrencilerinden biri, kılıfı içinde duran bir antrenman kılıcını ona fırlattı. Sumire kılıcı tek eliyle yakaladı ve alışkın hareketlerle bağını çözdü.

“Kaçmak bir bilgeliktir. Kaçman gereken yerde kaçarsın. Bence doğrusu budur. Buradan kaçmak istesem bu çok kolay olurdu. Ancak bugün, kendi isteğimle karşındayım. Aisaka Taiga… O kalın kafandaki aptallığı bizzat ben döve döve çıkaracağım. Sana biraz edep öğreteyim. Bu dünya zaten aptallarla dolup taşıyor. Artık canıma tak etti. Sen de tam zamanında geldin.”

“Hah!”

Taiga, kendisini hafife alan bu kıza hiç acımadı. Kılıcının ucunu ileriye, sertçe savurdu. Sumire darbeyi savuşturdu ve göz göze geldiler.

“Yazık, gerçekten çok üzücü… Bak, ben hem zekiyim hem de görünüşüm hiç de hafife alınacak gibi değildir. Üstelik reflekslerim de çok kuvvetlidir. Ayrıca hem kendo hem de aikido branşlarında derecelerim var.”

Öyle mi, diye düşündü Taiga. Gülümsedi. Bu oldukça etkileyiciydi. Kavganın çok çabuk biteceğini sanmıştı ama görünen o ki bunun tadını çıkarmak için bolca vakti olacaktı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.