Hiçbir şey yapmasak çok daha iyi olurdu. Okul çıkışı sınıfa çöken hava tam anlamıyla kasvetliydi.
Eve gitmelerine izin verilmeyen 2-C sınıfının her bir ferdi, bu zorunlu etkinlik yüzünden buz kesmiş, dut yemiş bülbüle dönmüştü. Sınıf temizliği yapılıyormuş gibi tüm sıralar arkaya itilmiş, herkes kıçını sert zemine dikmişti. Gerginlikten kaskatı kesilmiş yüzlerin her biri, kürsüde dikilen Haruta’ya dikilmişti.
Onu suçluyorlar mıydı? Hayır, sadece kayıtsızdılar. Sıra sıra dizilmişlerken, gözlerinde katı bir ilgisizlik okunuyordu. Kimsenin muhatap olmaya niyeti yoktu. Ellerinden gelse, tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi davranacaklardı. Her biri, sadece kendisi kurtulacak olsa bile bu aptal durumdan kaçıp gitmek istiyordu. Hepsindeki o bencilce kendini koruma içgüdüsü son viteste çalışıyordu.
“Şey... Herkes birer tane alsın. Arkaya doğru uzatır mısınız?”
Tüm kötülüklerin anası olan Haruta, sanki o bakışlardan kaçmaya çalışıyormuş gibi gözlerini kaçırarak ezile büzüle konuştu. Elindeki o gizemli kitapçıkları dağıtmaya çalıştı ama kimse ondan bir şey almaya yanaşmadı. Başka çaresi kalmayınca kürsüden indi ve tek tek herkesin eline kitapçıkları tutuşturmak için dolaşmaya başladı. Elini uzatıp almayanların ayak ucuna kitapçıkları nazikçe bıraktı. Sonra, sanki önceden sözleşmişler gibi, kimse onu dinlemedi ve kağıtları öylece yerde bıraktı. Dinlerlerse kaybedeceklerdi. İlgi gösterirlerse yenileceklerdi. Bu his, Obon bayramında bir mezarın başında tüten ağır tütsü kokusu gibi sınıfın üzerine çökmüştü.
“Olanlar için kendimi sorumlu hissettim. O yüzden... Bunu yazarak gönlünüzü alayım dedim. B-Bu bir senaryo. Profesyonel güreş gösterisi, kurgu murgu değil... Bakın, işte burada.” Kimse ona bir şey sormamış olsa da, Haruta kitapçıkları dağıtırken gereksiz yere açıklama yapmaya başladı. Kimse dinlemiyordu.
Evet; korkutucu olsa da 2-C sınıfının kültür festivali sergisi gerçekten bir profesyonel güreş gösterisiydi. Gençliğe duyduğu kıskançlıktan aklını mı kaçırmıştı yoksa artan endişesi kendi sonunu mu hazırlamıştı bilinmez, o evde kalmış kadın (30 yaşındaki sınıf öğretmeni), yetkilerini gereksizce kullanarak bu talihsiz teklifi kurul heyetine resmen sunmuştu. Ortalığı karıştırmak için bu kadar ileri gitmişti işte.
Haruta, “B-Bu bir senaryo,” dediğinde durum tam olarak buydu. Üstünkörü zımbalanmış fotokopi kağıtlarına bakmamak için gözlerini kaçıran herkeste hala tık yoktu. Haruta ile araları her zaman iyi olan Ryuuji ve Noto bile bu sefer ona pas vermiyordu. İkisi de bir köşeye büzülmüş, huzursuzca oturuyorlardı.
“Haruta’nın yazacağı her türlü senaryo beni korkutuyor.”
“Aynen, tam bir felaket bu...”
Nefeslerini tutarak birbirlerine fısıldadılar. Ryuuji’nin gözleri nedense yerinde duramıyor, seğiriyordu. Sanki o aptal Haruta’yı cezanın mavi yıldırımlarıyla yere serecekmiş gibi tehlikeli bir şekilde parlıyorlardı. Haruta bunu sezmiş olacak ki, Ryuuji’yle göz göze gelmeye cesaret edemedi.
Oysa Ryuuji, aslında kendi tarzında Haruta’ya biraz acıyordu. Zavallı Haruta. Acaba bu yakınlık hissinin Haruta’ya ulaştığı bir gün gelecek miydi?
Ryuuji’nin önünde oturan ve normalde sınıf etkinliklerinde başı çekip ortalığı velveleye veren Kitamura, bir hayli yorgun görünüyordu. Gözlükleri burnunun ucuna kadar düşmüştü. Kendi kendine, “Bu halde kimseyi gaza getiremeyiz... Herkesi kültür festivali için heyecanlandırma planım...” diye mırıldanıyordu.
Onun biraz daha önünde Minori bağdaş kurmuş oturuyordu. Taiga ise tüm ağırlığıyla Minori’nin sırtına abanmıştı.
“Öğğ. Öğğ.”
“Ahh, çok ağırsın. Çok ağırsın Taiga.”
“Öğğ, Minori-öğğ.”
“Minori-öğğ mü? O da kim? Ahh.”
Taiga, sanki bölgesini işaretliyormuş gibi Minori’ye sürtünüp burnunu dayayarak, mantıklı düşünme yetisinden yoksun bir hayvana dönüşmüştü. Maya ise arsızca yere uzanmış, arkadan Kitamura’nın tişörtünün ucunu gizlice yukarı doğru sıyırıyordu. Ceket giymediği için, kemerinin üzerinden pırtlayan iç çamaşırına bakıp diğer kızlarla kıkırdaşıyorlardı. Nanako’ya gelince; devasa bir ayna ve fırça çıkarmıştı. Kıvırcık saçlarına ustalıkla tokalar takıyor, topuz denemeleri yapıyordu.
“Herkes, yalvarırım biraz ilgi gösterin. Artık geri dönüşü yok.” Haruta’nın feryadı sınıfta boşlukta yankılandı. “Hey, Kitamura,” dedi. “Bir şey söylesene. Sınıf temsilcisi değil misin? Sen de biraz sorumluluk al ve herkesi gaza getir! O kriz anında kıçını kurtardığım için bana borçlu olduğunu unuttun mu?”
“Hmm, öyle deyince bir şey diyemem tabii... O-O zaman, hadi bir tur dönelim...”
Çaresiz kalan Kitamura hantalca ayağa kalktı. İşte o an olanlar oldu. Nasıl oldu kimse anlamadı ama Kitamura’nın kemeri çözülüverdi ve pantolonu şak diye ayak bileklerine düştü.
“Neeeee?!”
Nedense kemer, ilk çığlığı atan Maya’nın elindeydi. Anlaşılan o ilgi manyağı güzel kız, boş boş dururken o el çabukluğuyla farkında olmadan kemeri çözüvermişti.
İç çamaşırı tam ortadaydı. Kitamura’nın etrafındaki herkes, sanki devasa bir patlamanın merkezinden savrulan molozlar gibi bir anda geriye kaçtı.
“Ne yapıyorsun sen?!”
Sınıfta öfkeli çığlıklar yükseldi.
“Neden...” diye inleyen bizzat Kitamura’nın kendisiydi.
“Aiii!” Taiga’nın sesi bir ıslık gibi yükseldi.
“Yosun travması...” diyen Minori, elleriyle Taiga’nın gözlerini kapattı. Yanakları çökmüştü.
Oha. Ryuuji, Kitamura’dan uzaklaştı. Kitamura’nın soyunmaktan hoşlanan bir teşhirci olduğuna dair şüpheleri iyice perçinlenmişti.
“Bir sapık daha kendini ifşa etti,” dedi Ami soğukça.
Gaza gelmek şöyle dursun, bir teşhirci ve onun alt tarafıyla burun buruna gelen sınıf tam bir panik havasına büründü. Sanki koro halinde bağırıyorlardı. Haruta başını ellerinin arasına aldı ve kürsüye dik dik baktı. Kitamura telaşla pantolonunu yukarı çekti ama yaşananları herkesin hafızasından silmesi imkansızdı.
“Benden bu kadar!” dedi arkalardan bir kız. “Ben eve gidiyorum!”
“Bu tamamen gereksiz! Zaman kaybı!”
“Kusura bakmayın ama ben buna alet olamam!”
“Hadi gidelim. Eve gidelim. Dağılın!”
Görünüşe göre sınıftaki o kasvetli hava, Kitamura’nın ifşa vakasıyla bir anda patlak vermişti. Öğrenciler şikayetlerini sıralayarak ayaklandılar ve çantalarını almaya yöneldiler. Sıraları eski yerlerine çekerken gürültüler yükseldi. Herkes eve gitmeye hazırdı.
“B-Bir saniye bekleyin!” dedi Haruta. “Gitmeyiiin!”
Haruta’nın havada boş yere asılı kalan haykırışlarını herkes görmezden geldi. Sınıfta kimse bu durumla ne yapacağını bilemiyordu.
Ama tam o sırada olan oldu.
Beklenmedik bir yönden bir can simidi uzandı. Eve gitmeye hazırlananların kulakları, kulağa tatlı ve merak uyandırıcı gelen o sesle dikildi. O an ayakları donup kaldı. Birkaç kişi arkasına döndü.
“Hımm. Hmm... Bu bayağı eğlenceli görünüyor. Herkesin bir rolü ve replikleri var. Hmm, Haruta-kun, bu şaşırtıcı derecede iyi olmuş.”
“A-Ami-chan!”
Bir noktada, 2-C sınıfının gözü yaşlı gençlik meleği Kawashima Ami, tüm gücünü toplayıp gözlerini çocukluk arkadaşının alt tarafından çekmeyi başarmış ve senaryoya odaklanmıştı.
“Ho ho ho,” dedi, “Başrol ben miyim? Yaşasın! ♥”
Haruta’nın yanında dikilen Ami, gözlerini süzerek sırıttı. Herkes gibi eve gitmeye hazırlanan Ryuuji, Ami’nin o şüpheli gülümsemesine baktı. Gözleri, kritik kütleye ulaşmadan hemen önceki ışık patlaması gibi parlıyordu. Onu röntgen ışınlarıyla süzmeye çalışmıyordu; sadece şaşırmıştı.
Ami, bu tarz amatör bir senaryoyu eline alan ilk kişi olup onu topuğuyla ezecek, parçalara ayıracak, o parçaları çöpe atacak, yakacak, üzerine tükürecek ve küllerini de kurumuş bir ağaca fırlatacak tipte biri değil miydi? Üstüne üstlük, kahkahalar atıp şöyle şeyler demez miydi: “Bu kadar berbat bir şeyi okuyacak vaktiniz varsa, o vakti benim güzelliğimi övmekle geçirin, sizi çirkin köylüler! Ah, ama sakın o çirkin gözlerinizi açmaya cüret etmeyin! Gözleriniz bu güzel yüzü kaldıramaz, o yüzden hayal gücünüzü kullanıp aradaki açığı kapatın! Ne? Bir şey bulamıyor musunuz? O zaman elmasları ve yıldızlı gece gökyüzünü düşünün. Hafızanızdaki tüm güzel şeyleri getirin aklınıza. Bwa ha ha!”
O, öyle bir kız değil miydi?
Ami’nin eğlendiğini duyan ve eve gitmek üzere olan öğrenciler, birer birer sınıfa geri döndüler. Çantalarını bırakıp büyük bir merakla Ami’nin etrafında toplanmaya başladılar.
“Bakın, burası çok komik,” diyerek ateşi hafifçe körükledi Ami. Bu, onları harekete geçirmek için yetti de arttı bile.
“Ha, ne? Neresi Ami-chan? Hangi sayfaya bakıyorsun?”
“Hangisi o?”
Hepsi kendilerine dağıtılan senaryoların sayfalarını karıştırmaya başladı.
“Hımm, doğruymuş. Aslında bayağı iyi olmuş...”
“Haruta-kun da ne cesurmuş meğer. Hmm, benim rolüm Ami-chan’ın C korumasıymış.”
“Oha, kanjileri bile doğru yazmış. Yazım denetimi programları günümüzde mucizeler yaratıyor, değil mi?”
“Ooo, ben Ami-chan’ın ekibinde kurmay subayım. Bir sürü repliğim var.”
Ami, sınıf arkadaşlarına tatmin olmuş bir şekilde bakarken yüzünde zarif bir gülümseme belirdi. Haruta ise neredeyse hayranlıktan Ami’ye bakarken ağlayacak duruma gelmişti. Sevgisinden kadının ayakkabılarını, hatta terliklerini bile yalayacak gibi duruyordu. Ami, Haruta’ya göz kırptı.
“Tamaaam, Haruta-kun, hadi elimizden geleni yapalım! O zaman, provalara başlayalım mı?”
“Etrafı bantlarla çevirip ring mi yapsak?”
“Tüm değerli eşyalarınızı teslim etmeye ne dersiniz? Evet! Kıyafetlerimizin bir kısmını çıkarsak mı? Evet! Bir böbreğinizi ameliyatla almaya ne dersiniz? Evet!” Sanki hızı alamayıp işi oraya kadar götürecekmiş gibi bir hava vardı. Ami’nin o masum gülümsemesi, az önce aklını kaçırmak üzere olan öğrencileri bile parmağında oynatabiliyordu.
“Bu beklediğimden bile daha iyi olabilir,” diyerek onları kışkırttı Ami. “Senin rolün ne?”
Yeniden yere çöktüler. Ellerindeki parşömen gibi rulo yapılmış senaryolarla kızlı erkekli tüm sınıf acayip havaya girmişti.
Ryuuji, Ami’nin o karanlık ve sinsi kişiliğini bildiği için, Ne yapmaya çalışıyor bu? diye geçirdi içinden. Gayriihtiyari kıza şüphe dolu bir bakış fırlattı.
“Ha? Ne, ne oldu?” dedi Ami yapmacık bir edayla. “Aman Tanrım... Ne var? Yapma böyle Takasu-kun. Neden bana öyle ters ters bakıyorsun?”
Ryuuji homurdandı. “Sana baktığım falan yok.”
Ami’nin koca gözlerinde haince bir pırıltı çaktı. Dudakları, oynamak için eğlenceli bir oyuncak bulmuşçasına keyifle kıvrıldı. “Senin sıran çok sonra gelecek, o yüzden şimdiden karakterine bürünmene gerek yok, Bay Figüran.”
“Ne? Figüran mı?”
Ryuuji’nin beti benzi attı. O sırada Haruta’nın sırıttığını ve hiç de sevimli olmayan bir şekilde dil çıkardığını gördü. Neler döndüğünü anlamıyordu. Panik içinde senaryoyu açmaya çalıştığı sırada olanlar oldu.
“BU NE BEEEEEEEEEEEEEEEEEE?!”
Ondan bir adım önce tiz bir çığlık koparan kişi Taiga’ydı.
Liderleri Ami-chan’ın önderliğinde, 2-C sınıfının tüm öğrencileri barış ve huzur içinde yaşamaktadırlar.
“Olamaz,” dedi Ami. “Bu çok eğlenceli görünüyor!”
“Ne demek ‘yaşamaktadırlar’?!” diye gürledi Ryuuji. “Herkes nerede yaşıyordu? Okulda mı? Milletin evi barkı ne oldu? Anne babalar bir şey demiyor mu yani?!”
Taiga öfkeyle araya girdi. “Olayın en başında o Aptal-huahua’nın lider olması zaten başlı başına saçmalık!”
Ancak bu barıştan memnun olmayan biri vardı. Kötülüğün vücut bulmuş hali Avuçiçi Kaplan ve onun suç ortağı serseri Takasu Ryuuji.
“Aman Allahım, ne kadar korkunç!”
“Neden ben onun suç ortağı ve serseriyim?! Ben buna itiraz ediyorum!”
“Kötülüğün vücut bulmuş hali mi?! Ben mi?! Neden?! Ryuuji’yi geçtim, bu kadarı da fazla!”
Avuçiçi Kaplan ve serseri, 2-C sınıfına saldırır. Ami-chan’ın tüm çabaları boşa çıkar ve 2-C’deki arkadaşları Avuçiçi Kaplan tarafından beyinleri yıkanarak köleleştirilir.
“İnanmıyorum, bu gerçekten çok feci!”
“Beyin yıkamak mı?!”
Avuçiçi Kaplan’ın emri altına giren 2-C sınıfı çığrından çıkar. Ancak sonra Ami-chan’ın umutsuz ama yürekten iknası sayesinde beyin yıkama etkisini kaybeder. Güçlerini birleştirerek Avuçiçi Kaplan ve serseriyi defederler. Sonsuza dek mutlu yaşarlar. Son.
“Olamaz,” diye bağırdı birisi, “beyin yıkama etkisini kaybetti!”
“Etkisini mi kaybetti?! Bu kötü bir şey değil mi?!”
“Tüm olay örgüsünü yumurtladın be aptal!”
Sınıf bir anda alkış sesleriyle inledi. Herkes, bantlarla oluşturdukları geçici ringin dışına dizlerini göğüslerine çekerek çömelmişti. Kimin ağzını açsa senaryoyu yazan Haruta’yı övüyordu.
“Harbi diyorum, iyi iş çıkarmışsın. Yürü be Haruta!”
“Basit ama etkileyici. Olay örgüsü beklenmedik derecede iyi değil mi?”
Az önceki o gergin ve çıkmazdaki hava bir anda tam tersine dönmüştü. Haruta keyifle o uzun ve bakımsız saçlarını kaşıdı.
“Hehe, öyle mi düşünüyorsunuz?” dedi. “Belki de bende bir yetenek vardır, ha? Olamaz, bu harika bir şey. Belki de gelecekte yazar olurum? Yok artık, bu çok çılgınca. Ben bu işi kıvırdım arkadaş.”
“Hayır, kıvırmadın!”
Ryuuji elindeki senaryoyla Haruta’nın kıçına sertçe vurdu. Aslında koridor terliğiyle girişmek istiyordu ama tertemiz terliklerinin Haruta’nın kaba etiyle kirlenmesini istemedi.
“Acıdı be!” dedi Haruta. “Ne yapıyorsun Takasu?”
“Kastı yapmıyorum, rahatla aptal! Bunun neresi profesyonel güreş?! İstediğin kişiyi kafana göre kötü adam ilan edemezsin!”
“Ne?” dedi Haruta. “Takasu, sende biraz okuduğunu anlama yetisi vardır sanıyordum. Nereden bakarsan bak, bu tam bir profesyonel güreş hikayesi. Bak buraya, ‘2-C’ye saldırırlar’ diyor, değil mi? Sonra ‘Ami-chan’ın çabaları boşa çıkar’ kısmı tam bir güreş klasiği. Sonra sınıfın ‘çığrından çıkması’, ‘umutsuz ikna’ ve ‘güçlerini birleştirip’ onları atmaları... Azıcık satır aralarını oku da olayı kavra, tamam mı?”
Ryuuji için Haruta’dan okuma becerisi üzerine ders almaktan daha aşağılayıcı bir şey olamazdı. Vücudu titredi, midesinin derinliklerinden karanlık bir duygu yükseldi. İçten içe kemiriliyormuş gibi hissetti. Ayakları tehlikeli bir şekilde yalpaladı.
“OLA-MAAAAAAAAAAAZ!”
Diğer tarafta ise, Ryuuji’nin patronu ve kötülüğün vücut bulmuş hali Taiga, ağzı bir karış açık halde yerde yatıyordu. Vahşi bir hayvan gibi uluyordu.
“Aisaka-san,” dedi Ami, “çok inatçısın. O-la-maz. Bunu yapman gerek.”
“BU BİR ŞAKAAAA OLMALI! Festival Güzeli olayını kabul ettim, tamam. Ama neden o tuhaf şeyleri ben yapıyorum?! Hepsi senin yüzünden! Senin suçun!”
“Ay, ne kadar çirkin suçlamalar bunlar... ah, ah, ah!”
Taiga, korkunç bir güçle tek bir sıçrayışta Ami’nin sırtına bindi. Bir anda Ami’nin vücudundaki tüm eklemlerden kıtırtılar yükseldi.
“HEPSİ. SENİN. SUUUU-CUUUUUUUN!”
“Ahhh, ahhh, ahhh!”
Taiga, Ami’yi kobra kilidine almıştı. Ami’nin ince ve gıcırdayan vücuduna gittikçe daha fazla yükleniyordu. Taiga hiç acımadan onu sarmalarken, Ami acı içinde kıvranıyor ve bağırıyordu. Kombo infazı mükemmeldi.
“Oha,” diye bağırdı bir sınıf arkadaşları, “rolüne amma da girdin be Avuçiçi Kaplan!”
“Şimdiden provaya başlamış bile. Beklediğimden çok daha ciddisin.”
“O kobra kilidi... muazzam. Kusursuz duruyor.”
“Tıpkı bir sanat eseri gibi... Yok yok, özel üretim bir figür gibi duruyorlar.”
Sınıfın geri kalanı hayranlıkla iç çekti. Alkışları duyan Taiga, telaşla Ami’yi serbest bırakıp onu uzağa fırlattı.
“Hepiniz kesin sesinizi!” dedi. “Bunu asla yapmayacağım! Bu ne böyle? Resmen zorbalık bu! Beni millete güldürüp rezil mi etmeye çalışıyorsunuz?! Korkunçsunuz! Hepiniz iğrençsiniz! İğrenç, iğrenç... Bitti! Tamamdır, hepinizi öldüreceğim!”
Kana susamışlık seviyesi zirveye çıkmıştı. Kayış kopmuştu bir kere. O çılgın kaplan gözlerinden ateş püskürürcesine etrafındaki sınıf arkadaşlarına ters ters baktı. Sanki sağdan başlayarak—hayır, en yakındakinden başlayarak hepsinin defterini dürecekmiş gibi vahşice dudaklarını yaladı. Herkes panik içinde kaçmaya çalışırken birbirinin üzerine devrildi, tam bir karmaşa hakim oldu. Taiga gözünü o kalabalığa dikip saldırı için bacaklarını kurdu. Tam o sırada...
“Aisaka-san! Hayır, Avuçiçi Kaplan! Hala anlamıyorsun!”
Bu kaosun ortasında net ve vakur bir ses yankılandı. Bu ses Ami’nindi.
“Neeee?!” dedi Taiga.
Ami, kobra kilidinin acısını hala çekiyormuşçasına sendeleyerek ayağa kalktı. Bakışları sevgi doluydu ama gözlerindeki ışık, bir annenin sert öfkesine benziyordu. Bir başmeleğin kanatları gibi kollarını açarak Taiga’nın yoluna dikildi. Taiga tırnaklarını çıkarmış, kalabalığın üzerine atılmak üzereydi. Gözleri kan çanağına dönmüş, öfkeyle parlıyordu.
“Kapa çeneni!” dedi. “Aptal-huahua olmana rağmen amma cesursun! Hepsi senin suçun, değil mi?!”
ŞRAK! Taiga, Ami’nin suratına bir tane yapıştırdı ama Ami geri adım atmadı. Ami dudağını ısırdı ve o hırpalanmış yüzünü kaldırdı.
“Eğer bana vurmak seni tatmin edecekse, istediğin kadar vur! Ama bu hiçbir şeyi çözmeyecek.”
“Hah, madem öyle diyorsun, vururum tabii!”
Taiga, Ami’nin burnunun ucunu tutup çekti ve sendeleyen kıza o meşhur alın dürtmesiyle saldırdı. Ancak Ami kaç kez düşerse düşsün, her seferinde ayağa kalkıp o solgun yüzünü dikti. En sonunda yüzünde ince bir gülümseme belirdi.
“Hıh... gerçekten yaptın...” dedi. “Şimdi... hırsını alabildin mi?”
“NEEEEEEE?! Bir Chihuahua’ya göre çok fazla atıp tutuyorsun!”
“Dur, bu çılgınlık!” diye bağırdı birisi. “Avuçiçi Kaplan seni öldürecek!”
Ami, her şey yolunda dercesine bir gülümsemeyle onları susturdu ve Taiga’ya doğru bir adım attı. Taiga’nın kan arzulayan vahşi gözleri, yaklaşan Ami’ye dikilmişti. Hava kurşun gibi ağırdı ama Ami son ana kadar istifini bozmadı.
“Aisaka-san, bilmeni istediğim bir şey var. Bunu anladığında beni haşlayabilirsin, kızartabilirsin ya da ne istersen yapabilirsin. Ne olursa olsun şunu söylemek istiyorum: Biz bunu senin için yapıyoruz. Sanki bizden ayrıymışsın gibi ortalıkta dolanıyorsun... Nedense kimseyle anlaşamıyorsun. Mesafelisin; belki de korkuyorsun, seni gidi vahşi ve hırçın bücür. Demem o ki, herkes bu etkinliği senin gibi zavallı biri için, sınıf arkadaşlarınla bağ kurasın diye bir fırsat olarak görüyor! İşe yaradı mı?! Herkesin bu sıcaklığı ve nezaketi o boş kalbine nihayet ulaşabildi mi, yoksa hala sadece şiddetten mi anlıyorsun?!”
“Ne saçmalıyorsun sen,” dedi Taiga, iyice coşarak. “Benim kimseyle mesafeli olduğum falan yok!”
“Evet... mesafeli değilsin Aisaka... evet... hiç de değilsin... haklısın...” Etraftaki sınıf arkadaşlarının Taiga’yı yatıştırmak için ağız birliği etmişçesine mırıldandığı bu sözler, sanki bilerek üzerine gidiyormuş gibiydi. Bunu fark eden Taiga, boğuluyormuş gibi kendi boynunu tuttu.
“N-ne oluyor? Sanki boynuma ipek bir ip dolanmış gibi...”
“Gördün mü? Gerçek bu.”
Ami sanki tatmin olmuşçasına gözlerini yumdu. Bu kadar yeter dercesine başını salladı ve elini arkadaşlarına doğru kaldırdı. Elini sallamasıyla birlikte tüm sesler bir anda kesildi. Ami, sanki uzun soluklu bir televizyon programının sunucusuymuş gibi, bir noktada seyircinin kontrolünü tamamen eline almıştı.
“Her neyse,” dedi. “Yani bunun kötü bir şey olduğunu düşünmeni istemiyoruz, tamam mı? Anladın mı? Bak, şuradan devam etmeyi deneyelim. Birlikte. Senaryonun dördüncü sayfasından, ikinci sahnenin başından başlayalım. Bu senin en büyük sahnen Aisaka-san. Güm! Takasu-kun’u yanına çekiyorsun, havalı bir giriş yapıyorsun ve sınıftaki herkesin beynini yıkıyorsun.”
“S-SÖY-LE-DİM YA! Bunların hiçbirini yapmayacağım demedim mi ben? Yapamam! Hem bir kere, ben daha önce hiç kimsenin beynini yıkamadım ki!”
“G-gerçekmiş gibi davranma,” dedi Ami. “Rol yap. Sonuna kadar sadece rol yapabilirsin. Hadi küçük bir deneme yapalım. Tamam, başla! Kaplan, beyin yıkama repliğini söyle!”
“Ha?! Bu çok ani oldu... Şey... ‘GEBEEERİN!’”
“Yani... ne bileyim, herhalde olur ama gerçekten buna direkt böyle mi girmen gerekiyordu?”
“Aman, ne? Replikler yazılı mıymış? ‘Kaplan sahneye çıkarken bir şeyler haykırır!’”
“O bir replik değil... Sahne talimatı onlar.”
“Sahne talimatı da ne be?”
Farkına bile varmadan Taiga da Ami’nin oyununa ayak uydurmaya başlamıştı. İkisinin o kafa karıştırıcı hevesi tüm sınıfı sarıp sarmaladı. Ryuuji, yaşadığı şokun etkisiyle henüz kahkahalara, alkışlara ve araya girip bağıran sınıf arkadaşlarına katılamamıştı. Ne ara pes edip de bu senaryoyu kullanmaya başladıklarını anlayamıyordu. Eğer Taiga en başta bu işe daha ciddi bir şekilde karşı çıksaydı, belki bir yerlere varabilirlerdi.
Şimdiyse Taiga, Ami ile birbirlerine hakaretler yağdırdıkları bir atışmanın içine gayet mutlu (?) bir şekilde dalmıştı. Ryuuji’nin elinden bir şey gelmiyordu. En sonunda havlu attı. Sınıftaki çocuklar bu işe bayılmıştı; tek başına mızmızlanmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceği ortadaydı.
Doğuştan gelen dürüstlüğü ağır basınca, madem elinden bir şey gelmiyor, bari gerçekten hevesli olanların tadını kaçırmayayım diye düşündü. Her şeyden önce, sahneye girişini tam olarak öğrenmesi gerekiyordu. Senaryoyu okumaya başladığı sırada birisi bağırdı: “Vur ona... Vur ona... Vuuuuuur ona! Sen kralların k-ı-r-a-l-ı-s-ı-n...”
“...” Ryuuji gözlerine inanamadı. Etrafında kafasını kaşıyıp duran diğer pek çok öğrenci de muhtemelen aynı durumdaydı.
“S-senin rolün ne?”
“Ha?! Ah, bu mu?! Ş-şey... Aslında ben de pek bilmiyorum.”
Ringin kenarında dizlerinin üzerine çökmüş, Taiga ile Ami arasındaki o zehir zemberek atışmayı tutkuyla izleyen Minori; kafasında kel bir peruk, gözünde bir bant, ağzında takma tavşan dişleri ve belinde bir kuşakla duruyordu. Henüz ilk prova olmasına rağmen rolünün kostümünü tam takım kuşanmıştı.
“Haruta-kun beni morg sahnesine attığı için özür dilediğini söyledi. Görünüşe göre bana özellikle iyi bir rol vermiş. Kostümü de az önce getirdi. He he, Haruta-kun aslında bayağı iyi çocukmuş.”
“Anlıyorum... Anlıyor muyum?”
Minori, biraz mahcup bir tavırla tavşan dişlerini dışarı çıkardı. Göz bandı ve kel kafasıyla o parıldayan gülümsemesini doğrudan Ryuuji’ye yöneltti. Uzun zamandır ilk kez, o kusursuz ve altın değerindeki gülüşü tam tepedeki yaz güneşi gibi parlıyordu. Ryuuji, güneş ışığına doyan bir bitki gibi olduğu yerde dikleşti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.