Baba Yadigarı Bir Bakış ve Silik Bir İz

“Sahiden… Ne diyorsun sen…”

Taiga, Ryuuji onaylayana kadar o küçük, soluk elleriyle onun kolunu çekiştirmeye devam etti. O acınası yüzünü hala önüne eğiyordu.

Taiga, Ryuuji’nin o meşhur aşağılık kompleksinin kökenini, yani babasının fotoğrafını gördüğünde kahkahayı basmıştı.

O korkunç bakışlar, o suratındaki uğursuz ifade… Başka hiçbir şeye değil, ancak bir mafya babasına ait olabilecek o meşun hatlar… Sıradan insanların yüreğine korku salacak kadar karanlık bir aura. Ryuuji, tüm bu özellikleri muazzam bir şekilde miras almıştı. Fotoğraftaki adam, yani bu genlerin asıl sahibi, akıbeti ve nerede olduğu bilinmeyen babasıydı.

O gece aile restoranında fotoğraftaki adamı gören Taiga, ağlayana kadar kahkahalarla gülmüştü. Bu ne? Tıpkı ona benziyorsun; resmen kopyasısın, diyerek yerlerde yuvarlanmıştı.

Ryuuji bunu düşündü. Bu durumda şu an gülme sırası ondaydı.

“Doğru… Anlıyorum. Demek öyle. Her neyse, kızım gelmiyor.”

“Evet… Üzgünüm.”

Ryuuji’nin Taiga’dan yazmasını istediği notu okuyan adam, gözlerini ovuşturdu. Kırklı yaşlarında görünüyordu ve oldukça dertli bir hali vardı. El yapısına ve ufak tefek fiziğine bir bakış atmak bile, onun Taiga’nın babası olduğunu anlamaya yetiyordu.

Bu arkadaşım Takasu Ryuuji. Parayı ona ver. Taiga. Adam, Taiga’nın alelacele karaladığı o notu sanki çok kıymetli bir şeymiş gibi katladı. Aisaka hanesinin reisi, kağıdı pahalı ceketinin iç cebine yerleştirdi. Ryuuji normalde insanları öyle dik dik süzme huyu olan biri değildi ama yine de gözlerini adamın üzerinden ayıramıyordu. Bu adam fazla sıra dışıydı. Ryuuji’nin daha önce hiç rastlamadığı türden biriydi.

Bir hafta içi akşamında, bu kadar boş vakti olup böyle kıyafetler giymesine olanak sağlayan iş ne olabilirdi acaba? Ceketinin altına giydiği, o yarı spor duran hakim yakalı gömleğinde tek bir kırışık bile yoktu. Gömlek ipeksi ve parlak görünüyordu. Bir bakışta özel dikim olduğu ya da öyle görünmesi için tasarlandığı anlaşılıyordu. Kravat takmamıştı. Bunun yerine, boynuna ipek bir fular dolamış, onu zarif bir düğümle bağlamıştı. Nereden bakarsanız bakın, sıradan bir maaşlı çalışan olmadığı aşikardı. Para içinde yüzdüğü her halinden belliydi.

Yine de, diye düşündü Ryuuji, ondan nefret etmeme sebep olacak bir elektrik almıyorum.

Böylece, adam hakkında pek bir şey bilmemesine rağmen, zihninde Taiga’nın babasının yüzüne kocaman bir “geçer” notu bastı. İyi biri gibi görünüyordu. Şıktı ve Ryuuji’ye kötü bir his vermemişti. Hafif bronz bir ten rengindeki bej ceketi ona çok yakışmıştı. Ryuuji, o yaşlardaki bir Japon erkeğinin bu kadar iyi giyinebileceğini hiç düşünmemişti.

Açık konuşmak gerekirse, adamın yakışıklı olduğunu düşünmüyordu. Yüzü ve fiziğiyle Fransız oyuncak bebeklerini andıran Taiga’nın yanında, karşısındaki bu moda ikonu adamın pek de yakışıklı bir siması olduğu söylenemezdi. Ancak görebildiği kadarıyla, etrafına yaydığı intiba oldukça hoştu.

“Kusura bakma, Taiga seni ayak işlerinde kullanıyor, şey, Takasu-kun,” dedi adam. “Taiga’yı görebilmek için her şeyi yapardım. Bu son çaremdi ama sanırım bu yüzden benden daha çok nefret etti.”

“…Takasu-kun, kızgın mısın?”

“Hayır… Gözlerim zaten böyle.”

“A-anladım. Kusura bakma.”

Sorun gözlerinde değil, bakışlarındaydı. Ryuuji’nin bu sözleri Taiga’nın babasını rahatlatmış gibiydi. Hafifçe gerilen omuzları gevşedi ve yüzünde ilk kez gülümsemeye benzer bir ifade belirdi. Sigarasını çıkardığında, kolundaki timsah derisi kayışlı saat ve içindeki o karmaşık mekanizma ortaya çıktı. Altın kasası o kadar iyi parlatılmıştı ki Ryuuji’nin gözlerini kamaştırdı. Saatin kadranı, içindeki o baş döndürücü hassas işçiliği göstermek için şeffaf yapılmıştı. Bu güzellik, Ryuuji’de saatlerce baka kalma isteği uyandırsa da kendini durdurdu.

“Şey,” dedi, “bu kafe sigara içilmeyen bir yer sanırım.”

Adam o nostaljik görünümlü, aerodinamik yağlı çakmağını yakmak üzereyken Ryuuji onu durdurdu. Taiga’nın babasının gözleri faltaşı gibi açıldı, durumu kavramaya çalışır gibi etrafına bakındı.

“Sahi mi?!” dedi. “Anlıyorum! Anlıyorum… Demek burası da sigara içilmeyen yerlerden… Son zamanlarda hiçbir yerde sigara içemez oldum. Ahhh… Kızım benden nefret ediyor, üstüne bir de sigara tiryakisi olduğum için utanıyorum… Sanki bütün dünya benden nefret ediyormuş gibi hissediyorum.”

Derin bir iç çekti ve suratını bir kedi gibi ovuşturarak sigaralarını asık bir suratla cebine koydu.

“Şey… Dışarı çıkmak ister misiniz?”

“Gerek yok, daha kahvenden bir yudum bile almadın. Gerçi ben de almadım.” Sonra aniden menüyü Ryuuji’ye doğru itti ve ellerini bir kuş gibi çırptı. “Madem olaylar buraya geldi, canın ne istiyorsa söyle. İstersen pasta falan al, ne istersen.”

“Yok, zahmet etmeyin… Ben iyiyim…” dedi Ryuuji. “Yakında akşam yemeği yiyeceğiz, o yüzden…”

“Ahhh.” Adam yine başını ellerinin arasına alıp masaya koydu.

“O-oh, peki o zaman… Şey, bir şeyler yiyeyim bari. Şu yumurtalı bagel’dan alayım…”

“Gerçekten mi?! Affedersiniz. Küçük hanım, sipariş verebilir miyiz?”

Başını kaldırdığında yüzünde beliren o ani gülümseme pek de Taiga’nınkine benzemiyordu. Yaşını belli eden o geniş alnında, sadece tek bir tanıdık kırışıklık vardı. Taiga’nın babası gerçekten ufak tefekti. Daha açık söylemek gerekirse, Yasuko’dan bile kısa boylu olabilirdi. Omuzları da dardı. Garsonu çağıran eli küçücüktü, tırnakları ise düzgünce törpülenmişti. Ryuuji, adamın tırnaklarının sanki nemlendirilmiş gibi parladığını görünce içinden bir kez daha takdirle mırıldandı. Sanki üzerlerinde krem vardı. Bu adam ellerine bile çok iyi bakıyordu.

“Ek bir siparişim var,” dedi. “Arkadaş bir yumurtalı bagel istiyor. Ben de… Şu somonlu olandan alayım bari. İçinde ne var? Krem peynir var mı? Oh, varmış. Ondan alayım o zaman. İçini pey-nir-le doldurun. Koyabildiğiniz kadar koyun. Size güveniyorum!”

“Peyniri seviyor musunuz?”

“Ha?! Nereden bildin?!”

Ryuuji, her zaman Taiga’ya yaptığı gibi uzun bir iç çekerek şaşkınlık içinde babasına baktı. Taiga’nın babası mutlu bir şekilde gülümsedi. Nasıl? Hey, nasıl bildin? der gibi Ryuuji’den bir cevap bekliyordu.

Her neyse, nasıl desem—Taiga’daki o karizmanın sadece kırıntısı olsa da, bu adamda da kesinlikle çekicilik denebilecek bir şeyler vardı. Yaşına rağmen tuhaf bir şekilde cana yakın gülümsüyor ve o iri gözleri yerinde duramıyordu.

“Ama şu bagel’lar… Hmm hmm, buralarda da bayağı şık dükkanlar açılmış. Acaba kadınları mı hedefliyorlar? Eve dönen çalışan kadınlar için ideal olurdu. Buranın dekorasyonu da gayet hoş. İskandinav havası var; pek çok kız bu sade görünümü sever. Bir erkek olarak sen ne düşünüyorsun? Buraya tek başına gelir miydin?” diye sordu aniden.

“Hayır, asla tek başıma gelmezdim,” dedi Ryuuji. “Son zamanlarda ahşap renklerinin ağırlıkta olduğu şık yerleri seviyorum… Daha sert, budaklı ama vakur duran bir şeyler… Evet, kestane ağacı gibi mesela.”

Biraz fazla dürüst konuşmuştu.

“Oha, zevklerimiz aynı!” dedi Taiga’nın babası, sesi hayranlık doluydu. “Ben de! Koyu ahşap renklerine bayılırım. Kestane ya da meşe olsun; sahte damarlı dokular veya koyu kahverenginin yanında kasten kaba bırakılmış kalın boyalı duvarlar… Aydınlatması loş olsun, sandalyeleri şöyle uyduruktan, kaba saba yapılmış olsun isterim. Mutfak dediğin, ben buradayım demeli! Paslanmaz çeliğiyle her şeyi göstermeli.”

“Ve üzerine botla basınca ses çıkaran bir zemin,” dedi Ryuuji, “şöyle kalın ve sert cinsten.”

“Ve her yanı kül tablalarıyla dolu olan.”

“Ve masaların üzerinde sarkan o lamba takımları.”

“Aynen, aynen, aynen, harika olurdu! Koyu turuncu, antika bir şeyler! Tam bir erkek dünyası!”

İşte bu! diye şaka yapmak istedi Ryuuji ama bir anlık telaşla sözlerini yuttu. Koskoca bir adamla, hem de daha önce hiç tanımadığı biriyle konuşuyordu. Kendini kaptırıp kabalık edemezdi.

Ucuz atlatmıştı; az kalsın havaya giriyordu. Ryuuji kahvesinden bir yudum alıp sakinleşmeye çalıştı. Çok fazla konuşmamaya özen göstermeliydi ama yüzündeki o gülümsemeye engel olamıyordu.

Biraz mutlu olmuştu. Zevklerinin birileriyle uyuştuğunun söylenmesi hoşuna gitmişti. Dekorasyon dergilerinin müdavimi biri olarak, bu kadar rafine zevkleri olan biriyle sohbet etmek onun için bulunmaz nimetti.

Bununla birlikte, görünen o ki Taiga’nın babası da liseli bir çocukla zevkler üzerine sohbet etmekten oldukça memnundu. Az önceki o çökmüş hali gitmiş, yerine gözleri parlayan bir adam gelmişti. Kafeye her zamankinden daha büyük bir merakla göz gezdiriyordu. Mutlulukla yumruğunu masaya vurdu, duvarlara tıkladı ve o gizli aydınlatmaları görmek için öne doğru eğildi.

Düşününce, bu Ryuuji’nin hayatında ilk kez bu yaşlardaki bir adamla özel bir ortamda yüz yüze gelişiydi. Bunu fark etmesiyle birlikte, bir sonraki aşamada ne konuşacağı konusunda kafası karıştı. Elinden gelse, henüz her şey yolundayken burada bırakmak istiyordu. Kısacası, işini bitirip bir an önce eve gitmek niyetindeydi. Ancak Taiga’nın babasının merakı bitecek gibi durmuyordu. Masa örtüsünü eline alıp inceledi, sonra menüyü çevirip her köşesine baktı. Dekoratif kartpostallara bakmak için ayağa kalktı. “A, bu bir fotoğrafmış. Ben de çizim sanmıştım.”

Buna kendi havasında takılmak denirdi herhalde, diye düşündü Ryuuji.

“Doğru, unutmadan,” dedi Taiga’nın babası, “al bakalım şunu. Asıl mesele bu, değil mi? Bunu ona verdiğinden emin ol. Sanırım benim görevim başarısızlıkla sonuçlandı. Taiga çok kızgındı, değil mi? Telefonun öbür ucundan resmen cinayet işleme arzusunu hissettim…”

“Şey, yani, biraz—oha!”

Ryuuji, belli belirsiz kafa sallarken eline nihayet tutuşturulan zarfın ağırlığı karşısında şaşkına dönmüştü. İçindekilerin hepsi on bin yenlik banknotlar mıydı? Acayip kalın ve inanılmaz ağırdı. Acaba içinde ne kadar para vardı? Hayal bile edemiyordu. Sırf o parayı eve götüreceğini düşünmek bile koltuk altlarının garip bir şekilde terlemesine yetmişti. Çok paraydı, gerçekten çok paradan bahsediyorlardı. Taiga’nın her ay bu kadar yüklü bir miktar aldığından zerre haberi yoktu.

“Gelecek ay da parayı her zamanki gibi yatıracağımı ona mutlaka söyle.”

Gelecek ay mı? Ellerindeki bu miktar ile tek ebeveynli Takasu hanesi muhtemelen yarım yıl boyunca krallar gibi yaşar, üstüne para bile arttırırdı. Gelecek aya ise sadece birkaç gün kalmıştı. Bu durum tam anlamıyla akıl almazdı.

Taiga’nın babası, Ryuuji’nin içindeki bu gerginliği fark etmişe benzemiyordu. Adam hafifçe içini çekip başını küçük ellerinin arasına aldı.

“Ne olursa olsun onu gerçekten görmek istiyordum. Ama ne yaparsın, sesini duymama bile izin vermiyor. Her neyse, iyiymiş ya ona bakarım. Yüzünü görmeyi o kadar çok istiyordum ki... Onunla konuşmam gereken önemli bir konu vardı.”

İşte tam o anda olanlar oldu.

Adam susunca, Ryuuji onun profilinde bir anlığına samimi bir keder gördü. Elindeki zarf ağırlaşırken, ruhuna keskin ve rahatsız edici bir uyumsuzluk hissi çöktü.

Karşısındaki adam yeniden evlenmiş, ayak bağı olan Taiga’yı altına bir apartman dairesi çekerek evden kovmuştu. Taiga’nın babası, böyle bir şeyi yapabilecek kadar soğukkanlı biriydi. Taiga ona böyle anlatmıştı ve Ryuuji de bunun gerçek olduğuna inanmıştı. Ama...

Böyle bir adamın yüzü hiç bu hali alır mıydı? Böyle bir adam böyle iç çeker miydi? Gözlerinin altındaki o koyu halkalar boşuna mıydı?

Ryuuji onu pek tanımıyordu ama içten içe bunun mümkün olamayacağını düşünmeye başladı. Elindeki o ağır zarfı ne yapacağını bilemediğinden iki eliyle sıkıca kavramış, huzursuzca bekliyordu.

Taiga’nın babası ise o tuhaf uyumsuzluk hissiyle dolu zarfa bir kez olsun bakmadı.

“Pekala,” dedi adam. “Taiga iyi mi? Bir sıkıntısı, endişesi falan yok değil mi? Şey, nasıl desem... Sen... Taiga ile beraber misin? Yani... Çıkıyor musunuz?”

Beklemediği bu soru karşısında Ryuuji’nin kafası adeta bir vantilatör gibi hızla sağa sola sallandı.

“Hayır, hayır, öyle bir şey yok. Aslında... Biz sadece arkadaşız. Ben o apartman dairesinin yan tarafında oturuyorum, bir şekilde iyi anlaştığımızı fark ettik. Çıkmıyoruz falan, kesinlikle hayır. Daha çok aile ya da kardeş gibiyiz. Gerçi böyle söylemem biraz haddini aşmak olur ama...”

“Anlıyorum. Anlıyorum...”

Ev dekorasyonu üzerine yaptıkları o koyu sohbetle aralarında her ne kadar bağ kurulmuş olursa olsun, Taiga’nın babası muhtemelen kızının etrafında dolanan serserileri temizleme niyetindeydi. Gerçeği öğrenince adamın yüzü neşeyle aydınlandı ve memnuniyetle kafa salladı.

“Yani, şey,” dedi adam. “Taiga öyle tuhaf tiplerle falan görüşmüyor, değil mi? Bugünlerde sapıklar falan türedi her yerde, biliyorsun.”

“O konuda içiniz rahat olsun. Taiga çok güçlüdür.”

“Öyle değil mi ama!”

Taiga’nın babasının yüzüne belirgin bir rahatlama çöktü, gözlerini kısarak gülümsedi. Gözlerinin altındaki o yerleşmiş yorgunluk çizgileri hala oradaydı.

“Taiga... Şu hesap meselesine çok kızmış olmalı. Evet. Kesin çok öfkelenmiştir...”

Kendi haline acı acı güldü.

“Telefonda biraz konuştuğumuzda bana, ‘En azından terk ettiğin çocuğun sorumluluğunu adam gibi al,’ demişti. Gerçekten böyle düşünüyor olmalı. Terk edildiğini...”

“Terk edilmedi mi yani?”

“Hayır, edilmedi.”

Bir an için, tıpkı Taiga’nınki gibi sert bir bakış Ryuuji’ye dikildi.

“Terk edilmedi,” diye tekrarladı. “Bu kesinlikle doğru değil. Boşanmak zorundaydık. Annesiyle bir türlü yürütemedim... Sonra iyi biriyle tanışıp tekrar evlendim. Ama evlendiğim kişi çok gençti ve Taiga ile beraber yaşamaya alışamadı. Aralarında çok fazla yanlış anlaşılma oldu, sonra da ilişkileri iyice sarpa sardı. Taiga ve şimdiki karım Yuu, artık evde birinin gitmesi gereken bir noktaya geldiler. Sonra Taiga...”

O sırada garson kız simitlerini getirdi. Kağıda sarılı simitler neredeyse Taiga’nın suratı kadardı.

“Doğru ya...” diye devam etti babası. “Neden o zaman onu durduramadım ki? Hala rüyalarıma giriyor. Mevsim kıştı. Kışın ortasında, dışarıda lapa lapa kar yağdığı dondurucu bir gündü. Evin içinde ise Taiga her zamanki gibi ağlıyordu. Bağırıp çağırarak büyük bir kavga ediyorlardı. Yuu’ya bir şey fırlatmış ve kızın burnunu kanatmıştı... Ev savaş alanı gibiydi. Resmen cehennemi yaşıyorduk. Yeni boşanmış ve evlenmiştim, eve huzur geleceğini sanmıştım ama kendimi ‘Olaylar nasıl bu noktaya geldi?’ diye düşünürken buldum. Sinirliydim, biraz ağır sözler söyledim. Onlar Taiga için değildi aslında ama... O öyle anladı muhtemelen. Sonra birden Taiga’nın yüzündeki ifade değişti. Sanki içindeki ışığı söndürmüşler gibiydi.”

Ryuuji önündeki koca simide bakakaldı. O kadar büyüktü ki, bunu gerçekten bitirebilir miydi?

“Rüyalarımda ise sanki biri onu iplerle çekiyormuş gibi, kapıdaki o ince aralıktan süzülüp kayboluyor. Ne kadar peşinden koşsam da hep elimden kayıp gidiyor, onu bir türlü yakalayamıyorum... Neden onu tutamıyorum ki? Rüyalarımda bile başaramıyorum. Parmaklarımın arasından kayıp gidiyor. Üstündeki kıyafeti bile hatırlıyorum. Beline kurdeleyle bağlanan o lavanta rengi kaşmir hırkası vardı. Onu oradan tutmaya çalışsam da kayıp gidiyor. Hatta bağlı saçlarından yakalamaya çalışıyorum, yine de kaçıyor. Sonra bir kapı sesinin yankısı geliyor kulağıma... Taiga’nın gidişi...”

Sanki karşısında hayali bir kar yağışı varmış gibi, adamın bakışları uzaklara daldı.

“Bir daha eve hiç gelmedi.”

Ryuuji bu manzaraya daha fazla dayanamadı. Yumurtalı simidinden devasa bir ısırık aldı. Ancak adamın bir sonraki sözleriyle buz kesti.

“Taiga ile yaşamak istiyorum. Yeniden beraber. Ona söylemek istediğim buydu.”

Bu da neydi şimdi? Ryuuji ağzı yemekle dolu olduğundan çiğnemeyi bile unutmuştu. O üç tarafı beyaz, keskin bakışları ardına kadar açılmış, karşısındaki adama bön bön bakıyordu.

Adam, Taiga ile birlikte yaşamak istiyordu. Az önce duyduğu tam olarak buydu. Yanlış duymadığına emindi.

Artık hiçbir şeyin tadını alamıyordu. Ağzındaki o kurumuş lokmayı bir sağa bir sola yuvarladı ve alçak bir sesle sorması gerekeni sorarken soğukkanlılığını korumaya çalıştı.

“Ama... Ama durum yine aynı olmayacak mı? Çünkü... Sonuçta o...”

“Olmayacak,” dedi babası. “Buna izin vermeyeceğim. Nerede hata yaptığımı artık biliyorum. Taiga ile her şeye sıfırdan, sadece ikimiz olarak başlamaya niyetliyim. Taiga benim biricik prensesim. O benim canımdan bile daha değerli. Aynı hatayı bir daha asla yapmayacağım... Şu simit de güzel görünüyor. Ben de başlayayım bari.”

Küçük elleriyle somonlu simidini kavradı. Ryuuji ise onun simidi saran kağıdı açışını izlerken adamın kelimelerinin ağırlığını tartıyordu.

Taiga ile yeniden başlamaya niyetliyim. Bu demek oluyordu ki...

“Şey. Yakında Yuu’dan boşanacağım. Buna karar verdik, konuşup anlaştık. Artık Taiga ile yaşayabilirim. Çünkü biz bir aileyiz. Çünkü onu seviyorum. En başında onun benden ayrılmasına asla izin vermemeliydim. Onu bir sonraki görüşümde bunu mutlaka söyleyeceğim.”

“Bu... Bu... Ciddi misiniz gerçekten...?”

“Ciddiyim elbet—o da ne!”

Adam tam ısıracakken simidin arasından bir parça somon fırladı. Ryuuji, parça masaya düşmeden önce refleksle uzanıp onu çıplak eliyle havada yakaladı. Alnında bir şimşek gibi kırışıklıklar oluşurken, kendi kendine “Şimdi ben bunu ne yapacağım?” diye sordu.

“Güzel kurtarış!”

Taiga’nın babası hiç tereddüt etmeden somonu Ryuuji’nin elinden aldı ve sakarca simidin içine geri tıkıştırdı. Ardından Ryuuji’ye başparmağıyla bir onay işareti yaptı. Görünüşe göre bu adamla Taiga arasında gerçekten kan bağı vardı. Sakarlıkları ve bir anda havaya girmeleri birebir aynıydı. Ryuuji o an aniden bir tuhaflık hissetti. Bir şeyi fark etmişti.

Bu adamla oturup konuşmak her ne kadar fazlasıyla garip olsa da, bundan pek de rahatsız olmamıştı.

İçinde bir hafiflik vardı; bir türlü durulmayan kalbinin derinliklerinde sanki Taiga ile konuşuyordu.

Bu durum fena. Baban seni geri almaya geliyor.


Odanın içinde bir ses yankılandı.

“Tamam ya! Yaptığım her şeye böyle tepeden bakmak zorunda mısın?!”

“Hayır, sorun değil de... Bari kırma şunları?”

“Kırılmadı işte!”

Ryuuji gerçekten, ama gerçekten yerinde duramıyordu. Taiga’nın tam arkasına dikilmiş, onun o güven vermeyen ellerine endişeyle bakıyordu.

“Çok dırdır ettin. Git başımdan!” Taiga, Ryuuji’ye dönüp sivri köpek dişlerini gösterdi. Eğer işine biraz daha karışacak olursa kesinlikle onu ısırırdı. Ama Ryuuji de onu kendi haline bırakamıyordu. Onun için bu sahne; heyecan, şok ve gerilimle doluydu. Mutfağın ortasında endişe içinde kızın dibinden ayrılmıyordu.

Taiga, tehlikeli manevralarla bulaşıkları kurutma rafına rastgele diziyordu. Gözünü bile kırpmadan, ağır bir toprak tabağı küçük bir çorba kasesinin üzerine çaprazlama koyuverdi.

Tabak feryat edercesine bir ses çıkardı ve paslanmaz çelikten kurutma rafının içinde gösterişli bir gürültüyle devrildi. Ryuuji artık bakamıyordu.

“Bak, işte bunu diyorum, bulaşıkları böyle dizersen—”

Dayanamayıp kaşınan ellerini bulaşıklara doğru uzattı.

“Yeter be! İyiyiz dedik! Bir şey yapma! Ben hallederim dedim işte, git su falan kaynat, çayı hazırla!”

“Bana bakma bile!”

Taiga burnundan sertçe soluyordu, bulaşıkları yıkamaya devam etme konusunda kararlı görünüyordu. Verdiği sözü tutmaya çalışması aslında sevindirici bir şeydi ama gerçekte bu durum tam bir tuzaktı. Ryuuji endişelenmeden edemiyordu. Taiga’nın elinden iş gelmiyordu. Doğası gereği pasaklıydı ve her şeyi sonunu düşünmeden yapan tam bir sakardı. Bulaşıkları deterjan dolu süngerle tek tek ovuyor, süngeri lavabo kenarına bırakıyor, sonra da her tabağı durulamak için iki eliyle tutup uzun uzun suyun altına tutuyordu. Eşyaları koyma tarzı ise son derece kaba saba ve özensizdi. Kaseleri ağzı yukarı bakacak şekilde bırakıp deterjan köpüklerinin havada uçuşmasına izin vermekten de hiç gocunmuyor gibiydi.

Sakarlığına rağmen garip bir samimiyeti vardı ama yine de yeterince düzenli değildi. Üstüne üstlük, sular etrafa saçılarak lavabo çevresini göle çeviriyordu. Taiga hem önlüğünü sırılsıklam etmiş hem de suyun yerlere kadar sıçramasına izin vermişti.

Tam bir fiyasko.

Hiçbir şey yapamamanın ve söyleyememenin verdiği sıkıntıyla Ryuuji’nin neredeyse sabrı taşıyordu. Oysa hepsini bir kerede yıkayıp lavabonun içine piramit gibi dizmesi gerekirdi. Böylece lavaboda biriken suyla, ne suyu ne de deterjanı boşa harcamadan her şeyi verimli bir şekilde durulayabilirdi. Aslında, en başta akıttığı su miktarı bile fazlaydı. Musluk sonuna kadar açıkken suyun kavisli bir yüzeye çarpmasına izin verirseniz...

Su, harç kasesinden yukarı doğru fışkırdı ve etraf doğal olarak daha da fazla suyla doldu. Kahkülleri bile ıslanan Taiga, olduğu yerde çivi gibi çakılı kaldı.

Ryuuji artık diyecek söz bulamıyordu. Elinde kuru bir bezle yerdeki su birikintilerini silmeye başladı. Taiga, sadece bu kadarına müdahale etmesine izin vermişti. Köpüklü eliyle yüzünü silip bulaşıkları yıkamaya devam etti.

“Oha!” dedi Taiga. “Olamaz, muhabbet kuşunun yemliğiyle insanların tabaklarını bir arada mı yıkıyorsun? Ne kadar da yüzsüzsün.”

Ryuuji’nin elindeki bez bir anda kayıp düştü.

“O o değil! Aptal mısın sen?! O, senin bento kutuna garnitür koyduğum kap!”

“Ne? Öyle mi?”

“Öyle tabii! Kuşun yemliğiyle tabakları bir arada yıkayacak halim yok herhalde.”

Ağzından kaçırıvermişti.

Bu kötüydü. Panikle arkasına dönüp zoraki bir gülümseme takındı ama artık çok geçti. Kuş her şeyi duymuş olmalıydı. Kafesin içindeki o çirkin muhabbet kuşu Inko-chan, ona keskin bakışlar fırlatıyordu. Çürük et rengindeki gagasından tuhaf bir köpük damlıyor, yarı açık göz kapakları hınçla titriyordu. Karmakarışık, kabarık tüyleri sanki öfkeyle ürperiyordu. Bakışları hafif şaşıydı ama ok kadar keskindi. Ryuuji, kuşun o anlam dolu yüzünden keyfini kaçırdığını açıkça görebiliyordu.

“Öyle değil Inko-chan. Lütfen dinle beni. Az önce senin özellikle kirli olduğunu söylemek istememiştim Inko-chan, Taiga hatalıydı, o yüzden ses tonum biraz sert çıktı sadece.”

“O bir kuş,” dedi Taiga. “Japonca-dan an-la-maz!”

Kim öğretmişti bilinmez ama Inko-chan’ın Japoncası gayet yerindeydi. Yüzündeki ifade aniden korkunç bir hal aldı, üstelik Ryuuji’ye dik dik bakmaya devam ediyordu. Başını öne eğip üç adım attı, sonra dengesini kaybetti.

“...Ben! Şey! ...Dışkı! Hayır, Dışkı-ko-cha—... Ha...?”

Görünüşe göre Inko-chan her şeyi unutmuştu. Aniden gagasını sonuna kadar açtı ve gözlerini dalgınca etrafta gezdirdi. Ne yaptığını hatırlamaya çalışıyormuş gibi tüylerini düzeltmeye başladı. Sonra da hardal otunu gagalamaya koyuldu.

Demek öyle. Ryuuji yumruğunu avucuna vurdu. Şaşılacak şey, o minicik kuş beyni sadece üç adımda her şeyi unutmuştu. Aralarında hiçbir kin kalmadan evcil hayvan ve sahip ilişkilerine devam edebilirlerdi.

“Olamaz... Şu çirkinle mi konuşuyorsun?” dedi Taiga. “Sen gerçekten bir köpekten fazlası değilsin, değil mi?”

“Ona çirkin deme,” dedi Ryuuji. “O Inko-chan. Değil mi Inko-chan? Ahh, ne kadar da canlısın, ne kadar da tatlısın, ne kadar da iyisin Inko-chan, kalbin ne kadar geniş, ne kadar naziksin, seni seviyorum Inko-chan.”

“Peh. Senin için sokaktaki dışkı bile tatlıdır zaten.”

“D-dışkı mı... ha...?”

Taiga musluğu kapattı ve yavaşça o düz göğsünü kabarttı. Ağır adımlarla gelip, ağzından çıkan o yakışıksız kelimenin şokuyla sarsılan Ryuuji’nin önünde heybetle durdu.

“Baaaaak,” dedi. “Hepsini yaptım. Sen o çirkinle oynaşırken ben her şeyi bitirdim.”

Kendinden emin bir tavırla, görevini tamamlamış olmanın gururuyla çenesini ileri uzattı. Ryuuji duruşunu düzeltti, onaylarcasına başını salladı ve hatta onu alkışladı.

“Oh, ne kadar da güzel, ne kadar da güzel,” dedi, “sen bir ev işi dahisisin.”

“Eh, havamda olursam öyleyimdir.”

“Yeteneklisin. Böyle devam edersen bu işte daha da ustalaşırsın.”

“Evet, evet, şimdi lütfen çayı getir. Çabuk ol.”

“Yetenek parıltını gördüm. Tamam, çay geliyor, hem de hemen.”

Verdiği önlük sırılsıklam olsa da sesini çıkarmadı, sadece nazikçe övdü onu. Sokaktaki dışkıyı övmekle kıyaslanınca, Taiga’nın ev işi becerilerini övmek hiçbir şeydi.

Ayrıca, doğru ya, tanıştıklarından beri Taiga ilk kez bulaşık yıkıyordu. Hiçbir şeye müdahale edememiş olmak canını sıksa da, iş bittiği sürece bu duygu bir çöpü dışarı atmak gibi uçup gidiyordu. İyi yapıp yapmaması önemli değildi. Sadece bulaşık yıkama isteğinin devam etmesini istiyordu. Bunu da onu överek başaracaktı. Ryuuji’nin taktiği buydu.

Eğer gerçekten babasıyla yaşamaya başlarsa ve en azından bir şeyleri nasıl yıkayacağını bilmezse, başı zaten dertte demekti. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini pek bilmiyordu ama hazırlıklı olmakta fayda vardı.

Ryuuji suyu kaynattı. O sırada bulaşıkları çabucak kurulayıp raflara yerleştirdi ve ev sahibinin onlarla her zaman paylaştığı çaydan demliğe bir miktar koydu. Japon çayı yaparken suyun kaynama derecesinde olmamasının daha iyi olduğu genel bir kanıydı ama Ryuuji kaynar su dökmeyi seviyordu. Kaynayan suyu yeşil yaprakların üzerine bir daldan boşalttı ve yapraklar hiç direnç göstermeden şişti. Suyun akışında dans ederek usulca gevşediler. Keskin çay kokusu, yakıcı buharla birlikte yükseldi.

İlk demlenmenin ardından hemen çayı doldurdu. Peşinden de biraz daha ılımış olan kalan suyu ekledi. Başta çay biraz hafif olacaktı ama çok sıcaktı. Yemekten hemen sonra bunu içip, ardından zamanla daha sert ve acılaşan çayı yudumlayabilirdiniz. Diğer bir avantajı da masadan kalkmadan iki fincan içebilmekti; bu tam bir ev hanımı düşüncesiydi.

“Atıştırmalıklar nerede?” dedi Taiga.

“Hazırlıyorum.”

Taiga’nın geçen gün bir kutu içinde getirdiği iki küçük paketli baumkuchen kekini çıkarıp tepsiye koydu. Taiga, iki yüz elli gram pirinç, zencefil ve üç tam öğün yemiş olsa bile canı yine de tatlı çekerdi. Ryuuji o gece onunla birlikte bir şeyler atıştırmaya karar verdi.

Masayı çabucak sildi ve ağır tepsiyi büyük bir özenle bıraktı.

“Hadi bakayım, kalk,” dedi. “Yatarak çay içilmez.”

Taiga’nın kaval kemiğine hafif bir tekme attı. Taiga hemen bir yer minderini katlayıp üzerine uzanıvermişti. Taiga uzun saçlarını yukarı itip doğruldu.

“Tatlılar, tatlılar, baumkuchen... sadece iki tane mi?”

“Biri benim için.”

“Olamaz, bu resmen fakirlik kokuyor. Kutuyu getir.”

Sadece iki tatlıyı görünce hoşnutsuzlukla dudak büktü. Tamam tamam, diye düşündü Ryuuji ve bu durumu geçiştirdi. İkisi de minderlerine, her zamanki yerlerine oturdular. Sonra, her hafta izledikleri bilgi yarışmasının sesini açıp konuşmaya ara verdiler.

“Ne oldu?” dedi Taiga.

“Ha? Bir şey mi oldu?”

Ryuuji, nedense Taiga’nın yan profiline baka kalmıştı. Taiga’nın alnı kırıştı ama sonra tekrar televizyona döndü.

Bu sıkıcı, sıradan gecede Ryuuji’nin içinden garip bir şekilde Taiga’ya bakmak geliyordu. Onunla konuşmak istiyordu. Nedense Yasuko ile masadayken hiçbir şey söyleyememişti. Taiga da doğal olarak konuyu açmamıştı. O meseleyi konuşmak istiyordu.

“Şey. Imm, baban biraz... farklı biri, değil mi?”

“Bunları kat kat ayırarak yemek gerekiyor, değil mi?”

Taiga onu tamamen görmezden geldi. Küçük ön dişlerini gösterip bir sincap gibi baumkuchen’in ince bir katmanını yemeye başladı.

“Tuhaf bir yeme şekli... Aslında, şimdi düşününce, bu akşam bagel yiyordu. Baban yani. Senin yediğin somonlunun aynısıydı. Sevdiğiniz şeyler gerçekten de aynı. İkiniz de peynir seviyorsunuz.”

“Seninkini yemiyor musun? Yemeyeceksen bana ver.”

“Birçok şeyden bahsettik sayılır. Senin için gerçekten endişeleniyor gibiydi.”

Taiga, baumkuchen’i Ryuuji’nin elinden kapıp aldı. Bu kez büyük bir ısırık aldı. Ryuuji’nin sözlerini tamamen duymazdan gelmeye devam ediyor ve inatla sadece televizyona bakıyordu. Omuzları hafifçe sarsıldı.

“Hey, dinliyor musun? Bunu söylemek bana düşmez ama babanla gerçekten görüşmelisin. Hem de bir an önce. Çünkü... şey, ne yapacaksın?”

Bunu ona kendisinin söyleyemeyeceğini hissediyordu. Babası Taiga’ya anlatmalıydı. Ryuuji, Taiga hiçbir şey bilmeden onu tamamen dışlamasın diye sadece küçük bir ipucu verecekti.

“Baban sanırım seninle birlikte yaşamak istiyor.”

“Bu aptalca değil mi?”

Küçük, iki odalı apartman dairesinde sadece televizyonun sesi yankılandı. Taiga, Ryuuji’nin yüzüne bile bakmadan bu sözleri soğukça dile getirmişti. Bu nasıl bir tepkiydi böyle? diye düşündü Ryuuji. Uzun saçlarının arasından görünen kulaklarının arkasına dik dik baktı. Neden hep böyle yapıyordu?

“Tatlıyı elinden bırak,” dedi Ryuuji, sesini sertleştirerek. “Hey, ciddiyim, konuş benimle.”

“Söyledim ya, gerçekten de aptalca değil mi? Sen aptal mısın?”

“Ama bunu senin iyiliğin için söylüyorum!”

“Bunu yapmanı kim istedi ki? Başkalarının işine burnunu sokma.”

“Ne?! Beni oraya gönderen sendin! En azından bir dinle! Sadece parayı alıp bu işi burada bitirecek misin yani?!”

“Aynen öyle, ama bunu yaptığın için minnettarım, bulaşıkları da o yüzden yıkadım. Artık bitti gitti.”

“Şaka yapma! Sadece biraz konuşmama izin ver!”

“Çok gürültü yapıyorsun! Yakınmışız gibi bana dokunma!”

Taiga sonunda arkasını döndü. Öfke ve sinirden ateş püskürecekmiş gibi duran gözlerle, doğrudan Ryuuji’nin gözlerinin içine baktı. Ama bir an sonra, o duygu gözlerinden silinmeye başladı. Öfkesinin ateşi bile buz kesip yok oldu.

Bitti artık. Hiç eğlenceli değil. Eve gidiyorum. Ha, şunu da söyleyeyim; yarın her zamanki gibi beni uyandırmayı unutma, sorumluluğunu bil. Bu tatsız konuşma yüzünden canım falan da sıkılmış değil, haberin olsun.


Görünen o ki Taiga'nın Ryuuji'ye olan tüm ilgisi uçup gitmişti. Yarım bıraktığı baumkucheni hışımla kavradı, aşağı kayan çoraplarını neredeyse yırtacak bir güçle yukarı çekti ve tatami üzerinde ağır adımlarla giriş kapısına doğru ilerledi. Ryuuji peşinden giderek yolunu kesmeye çalıştı.


Baban onu görmezden geldiğin için üzülüyor! Bu çok acı bir durum!


Asıl ben üzülüyorum!


Olay bir ağız kavgasına dönüştü. Ryuuji, ne kadar saçma şeyler söylüyor böyle, diye düşünerek şoka girdi. Taiga ona aşağılayıcı bir bakış attı, ayakkabılarını giydi ve sadece, yarın görüşürüz, diye mırıldandı. Sonra da çekip gitti. Gerçekten de evine dönmüştü.


Ryuuji peşinden gitmek niyetiyle terliklerini ayağına geçirdi ama bir an tereddüt etti.


Cidden ya!


Sonunda gitmedi.


Elinin ayasını kapının buz gibi kolundan çekti. Kapıyı kilitledi ve girişten uzaklaştı. Gerçekten çok öfkeli olduğunu fark etti. Öyle ki, kapının önünde düzgünce dizilmiş ayakkabıları tekmelemek isteyecek kadar dolmuştu.


Aptal...


Etrafa vurmak yerine, artık orada olmayan o kişiye yönelik sert ve kısık sesli kelimeler döküldü dudaklarından.


Onu bu denli önemseyen, nasıl olduğunu merak eden bir babası vardı. Adam kendi yaptıklarını bile tartmış, onun için geri gelmişti. Şimdi Taiga'nın tek yapması gereken onu dinlemekti; beklediği mutluluk hemen oracıkta, elinin altındaydı. Fakat Taiga bunu reddediyor, terk edildiğini iddia ederek kendi acizliğine hapsoluyordu. Ne büyük aptallık.


Ryuuji'nin ne kadar dilerse dilesin asla sahip olamayacağı o mutluluk, kızın avuçlarının içindeydi. Taiga ise bu mutluluğu sanki bir çöp parçasıymış gibi Ryuuji'nin gözleri önünde fırlatıp atıyordu. Şu zavallı, acınası Taiga rolünü oynamayı gerçekten bu kadar çok mu seviyordu?


Ağır ve soğuk havanın çöktüğü o kapı eşiğinde, Yasuko işteyken sadece onun yakınlarda dolaşırken kullandığı terlikleri ve Ryuuji'nin ayakkabıları duruyordu. Ryuuji ve Yasuko ne kadar dua ederse etsin, ne kadar beklerse beklesin, o eve asla dönmeyecek bir kişi vardı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.