“Vay canına, vay canına…” Ami, gözlerini ovuşturarak inledi. “Gerçekten de onlar.”
Kendini bir sokak lambasının gölgesine gizlemişti. Nehir kenarındaki kaldırımdan bakıldığında, karların içinde büyük bir gürültü koparan ve suları sağa sola sıçratan iki şüpheli karaltı açıkça seçilebiliyordu. Spor ceketinin uzun kollarının ardına ağzını gizleyerek, onlara ihtiyatlı bir bakış fırlattı.
“Ahhh, çok soğuk! Öleceğim! Bacağım sıkıştı! Ahhhh! Çıkar beni! Sana yetişemiyorum! Taigaaaaa! Ryuujiiii! AGHAHHHH!”
Olay bu noktaya varınca, Ami’nin meseleye bulaşmama isteği zirve yapmıştı. Beklenmedik bir şekilde enerji dolu görünüyorlardı; Ami neredeyse arkasını dönüp eve gidecekti ama…
Ayakları acımasızca aksi yöne gitmeye yeltendiğinde, bunu yapamadı.
“Tch…”
Sonuçta adımları geri gitmedi.
Ami dilini şaklatarak telefonunun kapağını açtı. Sokak lambasının altındaki soğukta ayaklarını yere vururken telefonun çalma seslerini saymaya başladı. Eğer beşinci çalışta açmazsa, kesinlikle eve gidiyordu. Kürklü botlarının ucunun kar yüzünden nemlendiğini, soğuğun içeri işleyip deriyi buruşturduğunu fark etti. Olamaz, diye geçirdi içinden ve tam o sırada çocukluk arkadaşı hattın öbür ucunda belirdiğinde yüzünü buruşturdu.
“Selam! Şu an Takasu ve Aisaka’nın evlerinin önündeyim. Kapılarını çaldım ama tabii ki ikisi de evde yok. Sen neredesin?”
“Nehir kenarında… Aslında onları buldum. Büyük köprünün oradalar. Nehrin tam ortasındalar. Dehşet içindeyim.”
“Ne?! Ciddi misin?!”
“Evet. Başları fena halde dertte gibi görünüyor.”
Ami, en azından bir şemsiye almadığına hayıflanarak omuzlarında biriken karları silkeledi. Ellerinden birini cebinin derinliklerine daldırıp sırtını sokak lambasına yasladı.
“Yoksa yapmış olamazlar değil mi?! Yüksek sesle söylemeye bile korkuyorum ama… Hani o konuştuğumuz şey… Ç-çift intiharı falan mı? Durum o kadar ciddi miydi?”
“Yok canım, daha ziyade akıllarını kaçırmış gibiler.” Onlara tekrar göz attığında, bu çılgın ikili kış ortasındaki banyolarına tam gaz devam ediyordu.
“Demek akıllarını kaçırdılar! Her neyse, hemen oraya geliyorum!”
“Eve gidebilir miyim?” Ami’nin sesi genizden geliyordu; numara yaptığı için değil, burnu gerçekten tıkandığı içindi. Şifayı kapmak üzere olduğunu hissediyordu; zaten o gün erkenden yatmayı planlamıştı. Kar yağdığı için günlük koşusuna çıkmamış, güzel bir yüz maskesi yapıp uzunca bir banyo keyfi yapmayı hayal etmişti.
O ikisinin bundan sonra ne yapacağını düşünmek gibi bir niyeti yoktu ama…
“Gidemezsin! Madem çıldırdılar, hemen gidip onları kendilerine getirmen lazım! Hemen orada olacağım, tamam mı? Ha, bir de Kushieda’ya haber ver!”
“Ne? Zaten numarasını bilmiyorum ki.”
“Yalancı.”
“Doğru söylüyorum… Hey, kapattı! Benimle dalga geçme diyorum sana… Bu ne şimdi, şaka mı?”
Çocukluk arkadaşı durumu o kadar vahim, o kadar acil aksettirmişti ki Ami, girişte hazır duran yeni botlarını ayağına geçirip şemsiyesizce dışarı fırlamıştı. Kendi kendine söylenerek donmuş parmaklarıyla telefonunun kilidini açtı. Rehberini karıştırıp aramaya bastı. Telefonun çalma sesini duydu. Karşıdaki kişi daha ikinci çalışta açtı.
“Ah, merhaba.” Mümkün olduğunca duygusuz bir sesle konuştu. “Onları nehir kenarındaki büyük köprünün orada buldum. Yuusaku hemen geleceğini söyledi,” diye ekledi hızla.
Hattın ucundaki kişi cevabını sadece dört kelimeyle bitirdi: Olamaz, ciddi misin, anladım, geliyorum. Kızın koştuğu belliydi, nefesi düzensiz geliyordu.
Ami telefonunu cebine koydu ve gece gökyüzüne doğru bembeyaz bir buhar üfledi; şimdi ne yapacağını düşünüyordu. Nehrin ortasından hâlâ ölümcül acı çığlıkları yükseliyordu. Aslında bakılırsa, bu kadar ses çıkarabildiklerine göre durumları o kadar da kötü olamazdı. Bir süre daha dışarıdan biriymiş gibi onları izlemeye karar verdi.
Buraya gelmek için koştuğu yollar terk edilmişti; o kadar sessizdi ki insan ürküyordu. Nehrin karşı tarafındaki yanıp sönen ışıklara baktı; o aptalların kıyameti kopardığı yerin aksine, orası da muhtemelen çok sessizdi. Gökten aralıksız inen karlar, sessiz bir perde gibi hissettirmeye başlamıştı. Dünyadan kopmuş gibi hissetti.
Hangi tarafta olmalıydı? Çığlıkların yankılandığı bu inanılmaz aptalca gürültünün içinde mi, yoksa o kadar uzakta olduğu için bulanık görünen o sessiz tarafta mı?
“Oha?! Bu Sümsük-hua!”
“Vay canına?! Haklısın, bu Kawashima!”
Olamaz… Ami temkinli bir şekilde arkasını döndü. Yanlış duymamıştı. Oradaydılar; nehrin ortasında, dizlerine kadar gelen suyun içinde yarı ölü yarı diri bir halde, üzerlerinden sarkan buz sarkıtlarıyla can havliyle debeleniyorlardı. Takasu Ryuuji ve Aisaka Taiga, ona hararetle el sallıyorlardı.
“Süüüüüüümsüüüüüüüüükhuaaaaaaaaaaaaaaaaa!”
“Kawashima! Hey! Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeey!”
Onları anlamıyormuş gibi yaptı. Acaba bir kar perisi benimle mi konuşuyor? diye düşündüğünü belli eden bir ifadeyle Ami başını başka yöne çevirdi. Bunu yapmasının sebebi, bariz bir şekilde onlardan çekiniyor olmasıydı.
“Ahhhh! Bu Sümsük-hua bizi duymamazlıktan geliyooooooor!”
“Ahhhhhhhhh, şaka yapıyor olmalısın, burada donarak ölmek üzereyiz!”
“Zalim kadın! Şeytan!” diye bağırdılar arkasından ama Ami’nin neler dediklerine dair en ufak bir fikri yoktu. O sadece burada soylu bir prenses, herkesin en güzeli, hepsinden daha nazik bir doğal güzelin olduğunu biliyordu; herhangi bir şeytandan haberi yoktu.
“Ah, çok soğuk oldu,” dedi kendi kendine, “belki gidip bir kahve alırım.”
“Oha, resmen gitmeyi planlıyor! Bekle, Sümsük-hua! Bekle dedim! Gitme! Gitmeeeeeeeeeee! Yardım et banaaaaaaaaa!” Belki de karizması yerle bir olduğu ve gururu kırıldığı için, Avuçiçi Kaplan en sonunda yarı ağlamaklı bir halde imdat çağrısı gönderdi. O arsız, kibirli Kaplan resmen yardım istiyordu.
“Ha ha.” Ami elinde olmadan kıkırdadı. Kaplanın en başından beri böyle yapması gerekiyordu. Yürümeyi bırakıp arkasına döndü.
“Kawashima Ami-saaaaaaaaaaaaaaaaaan, sevgili modelimiz! Ka-wa-shi-ma-Ami-saaaaaaaaaaaaan! Arkadaşların donarak ölmek üzereyken onları terk etmeeeeeeeeeee! Bak, Ryuuji de donuyooooor!”
“Harika! Süpersin Taiga! Kawashima Anna’nın kızı Ahhh! Miiiiiii! Saaaaaaaaaaaaan! Bizi burada mı bırakacaksın?!”
“Hayır hayır hayır, bekle bekle bekle bekle! Cidden, kesin şunu! Durun dedim!”
Bu hiç komik değildi. Ami, eğlence sektöründeki ismini önümüzdeki altmış yıl boyunca kullanmayı planlıyordu ve o ismin tuhaf bir şehir efsanesine dönüşmesine izin veremezdi. “Benimle dalga geçmeyin! Ne diyorsunuz siz?! Neden insanların isimlerini böyle bağıra çağıra söylüyorsunuz?! Aptal mısınız siz?! Ayrıca, neden normal insanlar gibi ‘yardım edin’ demiyorsunuz?!”
“Yani bizi gerçekten duydun ha?! Hii, yardım et!”
“Yardım et bize!”
Karların üzerinde kayarcasına koşan Ami, nehir kıyısındaki yamaçtan aşağı indi. Yaklaştıkça, ikisi de daha korkunç görünüyordu. Tepeden tırnağa ıslanmışlardı; yüzlerinin rengi maviden yeşile dönüyordu. Dudakları bile koyu mor bir renk almıştı. Onlara çıkışma isteği uçup gitti.
“Aslına bakarsak… nasıl bu hale geldiniz siz?”
“Çok şey oldu… Uzun hikaye. Ah, ahhh! Botlarım ayağımdan çıkıyor…”
“B-bekle bir saniye Kawashima, lütfen, bir el ver! Nehrin dibi o kadar yumuşak ki yürüyemiyoruz bile!”
“İyi be!” Ami, nehir suyuna ucu ucuna değen beton bir bloğun üzerine çıktı. “Vah vah, çok yazık, görünüşe göre yetişemiyorum.” Kolunu dirseğine kadar havada sallıyor, pek de çaba sarf ediyormuş gibi görünmüyordu.
“Seni gidiiiiii!” diye bağırdı Avuçiçi Kaplan dişlerini sıkarak.
Ami sadece burnundan güldü. “Şaka yapıyorum herhalde,” dedi. “Hii! Şuna bak! Çok! Soğuk~!”
Önce Takasu Ryuuji’nin elini kavradı, tüm gücünü kullanarak onu yukarı çekti; sonra da Kaplan’ın küçücük elini tuttu. Elleri o kadar soğuktu ki Ami az kalsın çığlık atacaktı.
“Yuusaku ve o… Kushieda Minori hemen geleceklerini söylediler. Sahi, siz gerçekten bitmişsiniz. Yüzünüzün rengi hiç normal değil.”
“H-h-h-h-hissediyorum, durumum vahim. G-g-g-g-gerçekten b-b-b-bitmiş durumdayım.”
“İ-i-i-ikimiz de bittik. B-b-b-biz aptalız-z-z-z-z.”
“Hayatta kaldığınıza şükredin. Ee, iyi misiniz bari?”
Ne olduğunu soracak kadar kendilerinde görünmüyorlardı; bu yüzden şimdilik üzerindeki ceketi çıkarıp başlarına örttü. Örgü boğazlı kazağına sızan o keskin soğuk, tüm vücudunun diken diken olmasına yetti. Sırılsıklam ve donmuş olan o ikisinden daha iyi durumda olması gerekiyordu ama…
“Sanki en çok ben şifayı kapacakmışım gibi hissediyorum.”
Asıl yalnız olan benim, diyecekti onlara bakarken; ceketin altında birbirlerine sokulup titrediklerini görünce kelimelerini yuttu, onun yerine derin bir nefes aldı. Ahh. Sonuçta, buradaki en acınası kişi aslında kendisi değil miydi?
Çocukluk arkadaşından gelen tek bir telefonla yollara düşmüş, onları bulmuş ve üstüne üstlük ceketini bile vermişti. Oysa gerçek şu ki, başkalarının da kendisi için aynısını yapmasını istiyordu.
Doğrusu, birinin ona da aynı şekilde davranmasını canı gönülden arzuluyordu.
Ne kadar saçma. Ami, dudağını ısırmak yerine parmağını yanağına koydu. Sonra dudaklarını ördek gibi büzdü ve kelimeleri yutmak yerine sesini daha sevimli bir tona bürüdü. “Gökler bana gelmiş geçmiş en güzel yüzü bahşederken, sanırım beraberinde ona uygun en büyük zorlukları da vermiş… Hiiiiiiiiiiii!”
“Ahh, Sümsük-hua, çok sıcaksın…”
Hiç kimsenin anlayamadığı o derin sancısı, görünmeyen boşluğa doğru savruldu; o sırada sırılsıklam olan Avuçiçi Kaplan, dört bir yanıyla sıkıca Ami’ye yapıştı. Elini Ami’nin örgü kazağının arkasından içeri daldırdı. O elin soğukluğu Ami’nin tüm bedenini felç etti.
“Gerçekten çok sıcaksın, Sümsük-hua. Hayatımızı kurtardın…”
“YAAAAAAARRRRGGGHHHHHHHHHHHHHH!”
Hareketsiz kaldığı o an, buz gibi eller giydiği atletin altına süzülüp vücut ısısını biraz daha çaldı. Ami, bir korsanın savaş nidasını andıran bir sesle çığlık atar.
Sanki bu çığlıkla çağrılmış gibi, çocukluk arkadaşı el sallayarak onlara doğru koştu. “Ah, buradasınız! Hey!” Ayağındaki spor ayakkabılarla karla kaplı yokuştan ustalıkla aşağı kaydı. “Az önce korsan gibi mi bağırdın sen?!”
Onun hemen ardından bir kişi daha geldi. “Buldum sizi! Millet! Bekleyin, ahh!”
Gelen Kushieda Minori’ydi. Kitamura gibi yokuştan aşağı kaymaya çalışsa da dengesini kaybedip kaba etinin üzerine düştü; nehrin kıyısına varana dek o şekilde kaymaya devam etti. Ayağa kalktığında, onca şeyin arasından, “Ahmin, az önce korsanlardan mı bahsediyordun?!” dedi.
Hep bir ağızdan, “Öyle bir şey demedi!” diye bağırdılar.
“Pardon, yanlış duymuşum!” Minori dilini çıkardı. “Asıl, neler oluyor burada?!”
Sırılsıklam olmuş ikiliyi iki eliyle işaret etti. Ryuuji ve Taiga birbirlerine baktılar ama diyecek tek bir kelime bile bulamadılar. Sadece kontrolsüzce titriyor, aralıklı olarak havaya beyaz buğular bırakıyorlardı.
“Asıl sana ne oldu?!” Minori aniden parmağını Ami’ye doğrulttu.
“Ha?” Ami, şaşkınlıkla bakarken gerçek yüzünü bir anlığına açık etti.
“Bu kıyafet de ne! Neden üzerinde neredeyse hiçbir şey yok!”
“M-M-M-Minorin, b-b-b-bu Sümsük-hua’nın paltosu. Ö-ö-ödünç verdi bana. Değil mi, S-S-S-S-S-Sümsük-hua?”
Ami başını sallayamadan Minori atıldı. “Aaaaaaaa! Valla billa size bakarken benim içim ürperdi! İyi misiniz?!”
Hiç tereddüt etmeden Ami’ye uzanıp kollarını sertçe ovuşturmaya başladı. Ami, düşünmeden “Bıraksana!” dedi ama Minori ellerini geri çekmedi.
“Önce şu ıslak paltoları çıkarın bakalım. Verin bana şunları.”
“Takasu-kun, sen Ahmin’in paltosunu giy. Taiga, sen de benimkini. Ahmin, sen de al şunu! Burnun çekip duruyorsun, hadi çabuk, çabuk!”
Örgü kazağından başka bir şeyi olmayan Ami’nin omuzlarına, şal niyetine ekose desenli geniş bir atkı bırakıldı. Ami, gelen ani sıcaklıkla gayriihtiyari başını atkının içine gömdü.
“Onu ben alayım.” Çocukluk arkadaşı elini uzatıp atkıyı kaptı. Kitamura onun yerine üzerindeki kabanı çıkarıp Ami ve Minori’ye uzattı. “Alın, ikiniz de bunu giyin yoksa donacaksınız.”
Kushieda Minori kabanı alıp Ami’nin dirseğinden tuttu. “Gel benimle! Hey, buraya gel! Daha yakın dur!” Ami’yi o pek de sıcak olmayan yün kabanın içine doğru çekti.
“...” Ami, sesi titremesin diye hafifçe öksürdü. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak devam etti: “Banyo. Eğer banyoya girmezseniz muhtemelen öleceksiniz. En azından şimdilik yapmanız gereken bu.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.