Her şeye rağmen, bir sonuca varmanın henüz çok erken olduğunu belirtmek gerekir. Nokta.
Fakat pek çok kişinin buna ısrarla itiraz ettiği de bir gerçektir. Nokta.
Buna bakılmaksızın, şu an itibarıyla bir karara varılamamıştır—
“Görüş birliğine varılamadı” kulağa biraz sallantılı geliyordu. Belki de daha doğrudan bir ifade kullanmalıydı? “Şu aşamada bir sonuca ulaşılamamaktadır.” Nokta. Tamam, bu sanki daha doğru oldu.
Kitamura, raporu oluşturan kağıt destesini dikkatle toplayıp sayfaları bir kez daha saydı. Elinde üç kişiye yetecek kadar rapor vardı ve her biri onar sayfaydı. Şimdi tek yapması gereken kapak sayfalarını ekleyip zımbalamaktı; işte o zaman işi bitecekti. Bu da kişi başı iki bin yenden toplamda altı bin yen demekti. Her birini yazarken el yazısını değiştirmeye özen göstermişti; 2B kurşun kalem, 0.3 milimetrelik HB uçlu kalem ve kalın, mavi tükenmez kalem kullanarak yazmıştı. Bu sayede yakında kimsenin şüphelenmeyeceğinden emindi.
Burun kemiğine baskı yapan gözlüklerini çıkarıp şakaklarını ovdu. Sırtını esnetmeye çalıştığında kemiklerinden yüksek bir çıtırtı yükseldi. Omuzlarını ve boynunu kütlettikten sonra inleyerek, “Ngaaaah,” diye bir ses çıkardı. Çıkardığı sesin tam bir bunak gibi olduğunun acı bir şekilde farkındaydı.
Kitamura, ilkokuldan beri kullandığı masasındaki floresan lambayı kapattı ve üç raporu kirlenmesinler diye özenle kenara istifledi. Sadece okuma yaptıklarına dair bir izlenim yaratması gerekse bile, tek bir tezden üç farklı kişinin ödevini çıkarmak epey zordu. Zihinsel yorgunluktan ziyade gözleri ve kolları iflas etmek üzereydi.
Abisinin söylediğine göre, son zamanlarda daktilo veya kelime işlemci kullanmak pek hoş karşılanmıyordu (gerçi abisinin döneminde kaç üniversitelinin gerçekten kelime işlemci kullandığı konusunda kafası biraz karışıktı.) İnternetten buldukları makaleleri olduğu gibi teslim eden veya taranmış materyalleri kopyalayıp yapıştıran öğrencilerin sayısı arttığı için, bazı ödevler el yazısıyla yazılma şartıyla veriliyordu. Lise ikinci sınıfa giden Kitamura ise bunu kendisi için bir iş fırsatı olarak görmüştü. Elbette konu çok teknik olduğunda işin içinden çıkamıyordu ama genel mevzularda tam bir seri üretim makinesine dönüşüyordu.
Abisinin onun için bağladığı işleri masasının yanındaki mantar panoya iğnelemişti. Kitamura gözlüklerini tekrar takıp listeye göz attı. Abisinin, ünlü özel üniversitelerin o geniş ve köklü sosyal çevrelerinde eli kolu uzundu. Yılın bu zamanları işlerin en tıkırında olduğu dönemdi; o kadar çok talep vardı ki kişi başı beş bin yen isteyecek lükse sahiplerdi. Zaten softbol kulübüne ara vermeye karar verdiği için bolca vakti vardı.
“Bin beş yüz, bin… eder iki… iki bin, yaniii şu ana kadar yirmi sekiz bin…”
Parmaklarıyla hesap yapıyordu ama hâlâ hedefinden çok, hem de çok uzaktı. Kitamura dudaklarını büktü. Daha yakıt masrafları vardı. Üstelik o pinti abisi yüzde on komisyon alacaktı.
“Yüzde on da çokmuş be. Lanet olsun, buna bir çare bulmam lazım… O neydi?”
Penceresinin dışından gelen yüksek egzoz sesiyle başını kaldırdı. Dar sandalyesinde oturduğu yerden kolunu uzatıp perdeyi araladı.
“Oha!”
Dışarıda kar yağdığını görünce şaşırıp kaldı. Sayısız kar tanesi sokak lambalarının ışığında durmaksızın süzülüyordu.
“Oha…!” diye mırıldandı Kitamura elinde olmadan. Karın içinden kendine has farlarıyla bir karaltı süzüldü; motorun gürleyen sesi bir Porsche’den geliyordu. Bu mahallede böyle spor arabalara pek rastlanmazdı.
Soğuktan titreyerek perdeleri kapattı. Isıtıcıyı açmak için ayağa kalktı ve eski cihazın homurtuları arasından motor sesinin aniden kesildiğini fark etti. Ardından sert bir ses duyuldu; muhtemelen arabanın kapısıydı.
Acaba onlara mı gelmişlerdi? Böyle arabası olan bir tanıdığı yoktu ama—ding dong. Kapı zili çaldı, annesinin ayak seslerini duydu ve sonra diyafondan gelen o resmi, “Buyurun?” sesini işitti.
Bir süre bir şeyler konuştuklarını duydu ve sonunda ayak sesleri merdivenlere yöneldi. Kapı tıklandı ve annesi başını içeri uzattı. Yüzünde tarif edilemez, hassas bir ifade vardı.
“Bir aşağı inebilir misin?” Ses tonu hâlâ yarı resmiydi; bu pek hayra alamet değildi. Kitamura kendini hazırladı.
“Ben mi? Hayırdır? Kim gelmiş?”
“Aisaka-san’ın annesi olduğunu söylüyor. Sınıf arkadaşın hani, şu Kawashima-san’ın yazlığına grupça gittiğiniz kız, değil mi? Görünüşe göre… Şey, onu arıyormuş. Kız kaybolmuş.”
Aisaka Taiga kaybolmuştu; tam da Takasu Ryuuji’nin ortadan kaybolduğu sırada.
Bu kötü oldu, diye düşündü refleksle. Kafasında şimşekler çaktı ve hayali yapbozun parçaları bir anda yerine oturdu. Her şey o telefonla başlamıştı. O aramadan beri bir şeyler dönüyordu.
Hani, Kitamura-kun, Ryuu-chan’ı hiçbir yerde bulamıyorum, nerede olduğunu biliyor musun? diye sormuştu Ryuuji’nin annesi. Kitamura da her zamanki aptal dürüstlüğüyle cevap vermişti.
O gün Aisaka Taiga ve Takasu Ryuuji arasında özel bir şeyler yaşanma ihtimali olduğunu biliyordu. Hatta yaşanmasını istiyordu; bu yüzden normalde eve döndükleri saatte dönmediklerini duyunca endişelenmemiş, aksine sevinmişti. Takasu Yasuko’yu hem Ryuuji’nin hem de Taiga’nın ebeveyni ve vasisi olarak gördüğü için nerede olduklarına dair yalan söylememişti.
Aisaka Taiga ailesinin boşandığını ve yalnız yaşadığını söylemişti. Öyleyse annesinin tam da bu zamanda şehirde olup evine kadar gelmesinin sebebi neydi? Eğer Aisaka’yı arıyorsa, gitmesi gereken yer Kushieda’nın veya Takasu’nun evi değil miydi? Yoksa az önceki telefon sadece en iyi arkadaşını bulmak için mi edilmemişti? Beraberler miydi? Bir yere mi kaçmışlardı? Arandıkları için mi kaybolmuşlardı, yoksa kayboldukları için mi aranıyorlardı?
“Ne olduğunu merak ediyorum… Bir bilgin var mı?”
Annesinin alçalan sesine cevap vermek yerine odadan çıktı. Merdivenlerden inerken düşünceleri darmadağındı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.