Gönderdikleri mesaj, aslında akıllarındaki ikinci seçenekti.
Yasukonun annesi, endişeyle iç çekip durarak mutfağa girip çıkıyordu. Ellibeş yaşında olmasına rağmen bebeksi bir yüze sahip olan Takasu Sonokoya anneanne demeye Ryuujinin dili bir türlü varmıyordu. Bu sırada, elliyedi yaşındaki haliyle dede denmeyecek kadar genç duran Takasu Seiji de eviyeli tezgahın yanındaki tabureye ilişti. Adının son kanji karakteri Ryuujininkiyle aynı olan adamın yapacak hiçbir işi yok gibiydi.
“Tek yapabileceğimiz beklemek, değil mi? Biraz sakinleş lütfen. Çoktan gönderdiğimiz bir şey için artık yapacak bir şey yok.”
“Eğer bunun için başımız belaya girecekse, ihale bana kalır herhalde. Sonuçta mesajı atan bendim.” Taiga, her zamanki arsızlığıyla Takasuların kotatsusunun tam ortasına kurulmuş, televizyonu en iyi gören köşe koltukta yorganın altına iyice sokulmuştu. Her an cevap yazabilmek için telefonu hâlâ elindeydi. Kedigiller familyasından bir hayvan gibi meydan okurcasına kafasını masaya yasladı.
“Eğer sözler gerçeğe dönüşecekse, benim yerim doğrudan cehennemin dibi,” dedi Ryuuji.
Taiga’nın arkasında dizlerini altına alıp oturmuştu. Tıpkı bir hizmetkar, bir menajer ya da en fazla bir kiralık katil gibi duruyordu. Mesajı yazma fikri Ryuujiden çıkmıştı ve tüm sorumluluğu üstlenmeye hazırdı. Mesajı göndereli daha sadece bir saat geçmişti ama hepsi huzursuzca kulaklarını dış kapıya dikmiş bekliyordu.
Ryuuji kaza geçirdi, durumu çok ağır, hemen gel.
Yasukoya bu inanılmaz derecede uğursuz, yalan mesajı göndermek için Taiganın telefonunu kullanmıştı. Akıllarına gelen ilk fikir biraz daha hafifti: Artık bu adreste böyle bir ev yok. Üçüncü fikir ise şuydu: Koruma altına alındı, bir yakını gelip almadan eve dönemez. İlk fikri, Yasukonun muhtemelen umursamayacağını düşünerek elemişlerdi; üçüncüsünü ise Sonoko tek bir cümleyle çürütmüştü: “O zaman karakolda olması gerekirdi.” Kimsenin aklına başka bir şey gelmeyince, onlar da bu uç noktadaki ikinci seçenekte karar kılmıştı.
“Neredeyse dolandırıcılık mesajları gibi oldu. Normal bir insan bunun gerçek olamayacak kadar şüpheli olduğunu düşünmez mi?”
“Cevapsız arama da bıraktım. Bence yutacaktır.”
“Yakındaki tüm hastaneleri falan aramaya kalkmaz, değil mi?”
“Şey… yapabilir.” Planın ne kadar acemice yapıldığını fark eden Ryuuji dona kaldı. Ama artık ne olacaksa olacaktı, olan olmuştu. Üstelik bu durumda iki yetişkin de onay vermişti; gerçi şimdi onlar da hafiften pişman görünüyorlardı.
Sessiz oturma odasında televizyon kapalıydı ve dört kişinin paylaştığı sessizlik üzerlerine çökmüştü. Ryuuji ayağa kalktı ve biraz gergin bir şekilde telefonunun kapağını açtı. “Şey, bakın. Bu Yasu… Annemin geçen haftaki fotoğrafı. Beraber sıcak tencere yemeği yiyorduk…”
Sonoko ve Seiji, kararsızca boyunlarını uzatıp Ryuujinin elindeki telefona baktılar. Bir süre hiçbir şey söylemeden Yasukonun fotoğrafını incelediler. Makyajsız haliyle soyulmuş bir yumurta gibi pürüzsüz görünüyordu; saçını tepesinde komik bir topuz yapmıştı ve üzerinde sıradan ev kıyafetleri vardı. Kaşlarını bile çizmemişti, tencerenin buharları arasından iki eliyle neşeyle barış işareti yapıyordu. Ryuuji, fotoğrafın onlara göstermek için fazla şapşalca olduğunu düşündü.
“Yasuko… gerçekten hiç değişmemiş…”
“Gerçekten de hiç değişmemiş…”
Kendi kendilerine mırıldanarak, küçük ekrana daha yakından bakmak için iyice yaklaştılar.
“Daha iyi bir tane var.”
Karışık bıraktığı klasörün içinde gezinerek Yasukonun biraz daha düzgün çıktığı bir fotoğraf aramaya koyuldu. Yaz ortasında, yoğun beyaz bir ışığın altında yürüdüğü fotoğrafın iyi olabileceğini düşünerek ekranı kaplamasını sağladı. Bu fotoğrafı çekerken aklından ne geçiyordu hatırlamıyordu ama Yasukonun elinde asılı duran soğutucu kutuya bakılırsa, muhtemelen Bishamon Heavendaki diğer kadınlarla nehir kenarına pikniğe gittikleri zamandan kalmaydı. Yasukonun başında geniş siperlikli bir şapka, üzerinde bir tişört ve kot pantolon vardı. Tabii ki kocaman gülümsüyordu. Biraz önünde ise Taiganın giydiği elbisenin etekleri uçuşuyor, o da aynı şekilde gülümsüyordu. Fotoğrafın kendisi oldukça yamuk çekilmişti. Muhtemelen Ryuuji de fotoğrafı çekerken gülümsüyordu.
“Ah, çok güzel çıkmış. Eğlenceli görünüyor,” diye mırıldandı Sonoko, kendi kendine konuşur gibi bir tonla ve yüzünde ilk kez hafif bir tebessüm belirdi. “Eğer iyiyse… Bunca zaman iyiydiyse, bu kadarı yeterli, değil mi bey?”
“Elbette hayır.”
“Neden olmasın? Bence yeterli. Bunca yıldır endişelenip durdum, tam on sekiz yıl geçti. Komşular bana Ya-chanı gördüklerini söylemişti.” Gülümserken parmak uçlarıyla gözlerinin kenarını hafifçe sildi. “Eskiden orada bir park vardı. Ya-chanın yanında küçük bir çocukla orada durduğunu söylemişlerdi. Onu gördüklerini, çok zayıf ve acınası göründüğünü söylemişlerdi.”
Kaderin ağı geniştir ama gözleri sıktır; Ryuujinin kısık sesle söylediği bu sözü kimse duymamış gibiydi.
“Bir hata yapmış olsalar ve o olmasa bile… Onu neden durdurmadıklarını bir türlü anlayamadım! Kendime engel olamayacak kadar öfkeliydim. Ama hepsi benim hatamdı. Her gün Yasukonun eve dönmesini bekliyordum ama o gün bankada ve başka yerlerde ıvır zıvır işlerle uğraşıyordum. Normalde bütün gün evde olurdum ama o gün değildim. Pişmanlık ve acı içinde kıvranıyordum, kendimi durduramıyordum… Kafamda Yasuko gittikçe daha kötü bir duruma düşüyordu, hatta belki ölmüştür ya da öldürülmüştür diye düşünüyordum… Rüyalarıma giriyordu; Yasukonun kucağında küçük bir çocukla koştuğunu, arkasından ‘Anne, yardım et, neden yanımda değilsin?’ diye seslendiğini ve ağlayarak o parka doğru gücü yettiğince koştuğunu görüyordum… Ah, tamam, sustum. Bunca zaman iyiymiş işte. Artık endişelenmeyi bırakabilirim.”
Sonoko genç bedenini doğrultup ayağa kalktı. Oturma odasındaki masanın altında kaybolmuş olan Taigaya, “Yiyecek bir şey ister misin? Tekrar lavaboyu kullanman gerekiyor mu?” diye sordu.
Taiga, üzerinde hâlâ okul üniformasıyla emekleyerek çıktı ve mutfağa geldi. “Aslında biraz acıktım… Şöyle pirinçli bir şeyler olsa…”
Ryuuji, Taiganın kolunu çekti. “Sen…! Sende hiç utanma yok mu…!”
“Ama açım. Öğle yemeği yemedik ki. Aslında dün gece ve bu sabah karnım o kadar çok ağrıdı ki hiçbir şey yiyemedim. Ama senin için de aynı şey geçerli değil mi? Dün otelde düşünüyordum, eminim Ryuuji şu an o kadar üzgündür ki kesin hiçbir şey yiyememiştir diyordum… Muhtemelen onun da karnı benimki kadar ağrıyordur… Öyle değil mi? Sonuçta biz tek bir beden ve tek bir ruhuz.”
“Yedim be! Dün Yasuko beni terk edip apartman dairesinde yalnız bıraktıktan sonra, kalan yemekleri çıkarıp güzelce karnımı doyurdum! Hatta senin çikolatalarını bile yedim!”
“Olamaz! Sen taş kalpli misin nesin?!”
“Kahvaltı da ettim! Bugün her yeri gezebilmek için gücünü toplamalıydın, değil mi?! Böyle büyük bir güne hazırlanmak için tek bir lokma bile yemedin mi, vücuduna besin girmesini sağlamadın mı?! Asıl taş kalplilik bu!”
“Seni gidi…!”
Taiga bilerek Sonokonun kulağına fısıldadı: “Gördünüz mü, torununuzun gerçek yüzü işte bu.” Seiji de lafa karıştı: “Bırak yesin kızcağız,” diyerek yerinden kalktı.
Sonoko buzdolabına bakınırken güldü. “Ah, dondurulmuş pilav, yumurta, jambon, soğan ve biraz da…”
“Hardal otu da var! O zaman Ryuuji hardal otlu kızarmış pilav yapabilir!” Taiga, yabancı birinin buzdolabındaki malzemeleri incelerken yüzü tamamen gülüyordu. Ryuuji ise kızararak başını öne eğdi.
“Sen…! Nasıl bu kadar çabuk samimi olabiliyorsun… Hiç mi terbiyen yok senin?!”
“Ama onlar Ya-chanın annesi ve babası. Yani senin anneannen ve deden. Gelecek yıl seninle evlendiğimde, benim de anneannem ve dedem olacaklar!” Taiganın ağzı üçgen şeklinde bir gülümsemeyle açıldı ve kollarını havaya kaldırıp zafer pozu verdi. Bunu gören Sonoko hafifçe gülümsedi.
“Kızarmış pilav ister misin? Yapmamı ister misin?”
“Yaşasın!”
Ryuuji gözlerini kırptı ve bir savaş gemisinin fırlatılış hızına taş çıkartacak bir süratle, Taiga bir sonraki an yemek masasına kurulmuştu bile. Ciddi olamazdı. Ryuuji yüzünü elleriyle kapattı.
“Ben yardım edeyim… Lütfen yardım etmeme izin verin. Gerçekten çok utandım…”
Sıradan, küçük mutfakta Sonokonun yanına gitti. Sonoko bir ipliği çektiğinde, az önce karanlık olan tezgahın üzeri güçlü bir floresan ışığıyla aydınlandı.
“Ryuuji yemek yapmada inanılmaz iyidir!”
“Öyle mi?” Taiganın gururlu sesinin teşvik ettiği Sonoko, Ryuujinin soğanı doğrayışını izledi ve gözleri faltaşı gibi açıldı. “Vay canına! Yasukonun çocuğu olduğuna inanmak zor. O bu konularda berbattır, tarif adımlarını asla hatırlayamazdı, bu yüzden elinden hiçbir şey gelmezdi. Eğer biraz zaman ayırsaydı, lezzetli yemekler yapabilirdi…”
“Biliyorum,” Ryuuji ritmini bozmadan doğramaya devam ederek cevap verdi, “çünkü Yasukonun yemekleriyle büyüdüm. Yemek yapmayı öğrendiğimden beri mutfağa ben geçtim ama eskiden hep beraber yapardık.”
“Anlıyorum. Demek öyleydi.”
Umarım ağlamaz diye endişelendi Ryuuji, Sonokoya bakarak. Ama Sonokonun gözleri sadece bir anlığına uzaklara daldı. Bir süre sessiz kalıp bir şeyler düşündü.
“Aptaldı o çocuk.”
Güneş batarken pencereden dışarı baktı. “Bir baba olmadan ikinizin bunca şeye katlanması aptallıktı” mı demek istemişti, yoksa “Nasıl yaşamaya çalışırsan çalış, öylece kaçıp gitmek aptallıktı” mı, ya da her ikisi birden miydi, Ryuujinin bunu bilmesine imkan yoktu.
Masada Taiga ile kızarmış pilav yerlerken—
“Şunlara bir göz atabilirsiniz.”
Küt küt küt! Muhtemelen ikinci kata çıkmış olan Seiji, Yasukonun albümlerini masaya yığdı. Anaokulundan, ilkokuldan ve ortaokuldan kalma o bebeksi hallerini gözler önüne serdi. Ryuuji ve Taiga farkında olmadan fotoğraflara dalıp gittiler ve bir ara dışarıda gece çoktan karanlığını çöktürmüştü.
“Oha… İlkokul çantası var…! Oha… flüt çalıyor…!”
“Hey, Ryuuji.”
“Yüzü de şimdikiyle tamamen aynı duruyor…!”
Taiga, albümün sayfasını tutan Ryuuji'nin dikkatini çekmek için işaret parmağıyla elinin sırtına vurdu. Ardından gözleriyle Takasu çiftini işaret etti. Sıcak kotatsu masasına oturmaya bile yanaşmamışlardı. Dışarısı hiçbir şey görünmeyecek kadar karanlık olmasına rağmen, başından beri sadece oturma odasının ön penceresinden dışarı bakıp duruyorlardı. Yasuko'nun eve döneceği anı bekliyorlardı.
Taiga yüzünü yaklaştırıp sesini alçaltarak, "Ya-chan dönmezse ne yapacağız?" diye sordu.
Ryuuji, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla Taiga'nın kulağına doğru, "Eve dönene kadar bekleyeceğiz, bekleyemezsek de onu bulana kadar arayacağız," diye mırıldandı. Taiga bu cevaptan tatmin olmuş görünüyordu. Gıdıklandığı belli olan kulaklarını ovuştururken gözleri yeniden albüme kaydı. Albümde Yasuko'nun ortaokul ceketli haliyle ve günlük kıyafetleriyle çekilmiş pek çok fotoğrafı olsa da, lise yıllarına ait sadece birkaç fotoğrafının olması Ryuuji'yi hayal kırıklığına uğratmıştı.
Taiga'ya az önce verdiği cevap aslında kusurluydu. Taiga ile birlikte yollara düşüp Yasuko'yu arasalar bile, dileğinin asla gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Sadece aramak yetmeyecekti. Gönderdikleri mesaj yasal sınırları zorluyordu ve bunu yaparak son derece karanlık bir işe kalkışmışlardı.
Masanın üzerinde duran saat, akşam yemeği vaktinin çoktan geçtiğini gösteriyordu. Hayalini kurduğu dünya henüz çok uzaktı ve kalbi gitgide daha da sabırsızlanıyordu.
"Gergin misin?"
"Neden olayım ki? Tabii ki hayır." Ryuuji ağzını gizlemek için iki eliyle yüzünü destekledi. Bir an Taiga gözlerini dikip dikkatle yüzüne bakmaya başladı. Kendi kendine, iyiyim ben, diye mırıldandı.
"Hmm..." Taiga gözlerini kapatıp hafifçe başını salladı. Derin bir nefes aldıktan sonra fısıldadı: "Muck."
Ona hayali bir öpücük yollamıştı.
Ryuuji kurtulmak için hemen kafasını yana eğdi. Taiga peş peşe öpücükler yollamaya devam ederken, o da kaçmak için kafasını sağa sola büküp duruyordu.
"Ciddiyim bak. Biri şuraya. Diğeri oraya, sonuncusu da tam şuraya gidecek."
Taiga tavana, duvara ve oturma odasındaki masanın üzerine doğru nişan alıyordu. Durumdan keyif alıyormuş gibi kıkırdadı.
"Eh, kaçmakla en doğrusunu yaptın belki de. Onlar bedava değildi sonuçta. Öpücüklerin tanesi üç bin yen."
"Öpücükleri parayla mı satıyorsun? Üstelik amma pahalıymış!"
"Ama dur bir dakika! Hepsini yakalamayı başarırsan, on bin yenlik bonus puan kazanacaksın!"
"Bana o parayı ödeyecek misin yani?"
"Diğer masrafların üzerine eklenecek..."
"Fiyatı daha da mı artırıyorsun?!"
"Ama tüm masraflar alışveriş devi Japanet Takasu tarafından karşılanacak!"
"Evet, Japanet Ta... yani beni kastediyorsun!"
Kafasına hafifçe vurmak için sağ elini kaldırdı ama Taiga meydan okuyan gözlerle ona baktı; sıkıysa dene der gibiydi.
O sırada Ryuuji refleks olarak antreye döndü.
Kulağına çalınan o hafif ses çok tanıdıktı. Düşünmeden ayağa kalktığında, Taiga merakla yüzüne baktı.
"Yasuko geldi."
Sonoko ve Seiji şaşkınlıkla Ryuuji'ye baktılar. "Bir şey mi duydun?" "Şey, sadece..."
Ryuuji duymuştu. Yaklaşan ses kesinlikle çok tanıdıktı. Asfaltta aceleyle, tüm gücüyle koşmaya çalışan yüksek topuklu ayakkabıların o keskin, sendeleyen tıkırtılarıydı bu. Kreşte, anaokulunda, okulda ve evde; Ryuuji ne zaman bu sesi duysa oyuncaklarından veya kitaplarından başını kaldırır, hemen antreye koşardı. Şimdi de neredeyse refleks olarak sandalyesini geriye itip dış kapıya yönelecekti ama hayır, kendini durdurup minderine geri oturdu.
"Bu Yasuko'nun ayak sesleri. Onu kapıda karşılayabilirsiniz."
"Bey...!" Sonoko neredeyse çığlık atarak Seiji'nin yüzüne baktı. Seiji de bir anlığına donakaldı, karı koca nefes almayı bile unutarak birbirlerine baktılar. Yaklaşan ayak seslerinin sahibinin hiç tereddüt etmeden kapıyı açtığını duyar duymaz, arkalarına bile bakmadan koridora koştular.
"Sen de git! Hadi!"
"Hayır, biz arkadan gideriz. On sekiz yıldır bekliyorlar. Aralarına girmemeliyiz," dedi Ryuuji, Taiga'ya dönerek. Boğazı sanki ateş yutmuş gibi cayır cayır yanıyordu. İçinden geçenleri söylemişti ama bu sadece madalyonun bir yüzüydü. Diğer yüzünde ise onunla yüzleşmekten deli gibi korkuyordu.
Onu tek başına büyüten Yasuko'ya söylediği o ağır sözler hâlâ boğazında düğümlüydü. Sanki o sözler kulaklarında çınlamaya devam ediyordu. Kendisi için her şeyini feda eden annesine, keşke hiç doğmasaydım, demişti. Senin hayatın bir hataydı. Sen başarısız birisin ve benim varlığım bir hataydı.
Yasuko'nun onun geleceğini bu kadar baskıcı bir şekilde kontrol etmeye çalışmasının, kendi yetersizliklerinden kaynaklandığını düşünmüştü. Çocukken ailesinin sözünü dinlemeyerek yaptığı hatayı, Ryuuji'ye kendi yapamadıklarını yaptırarak telafi etmeye çalıştığına inanmıştı. Bir başka deyişle, Ryuuji'yi doğurmuş olmayı bir günah, bir pişmanlık olarak gördüğünü düşünmüştü. Onu bunun için suçlamak istemişti.
Sırf kendi vicdanını rahatlatmak için beni kontrol etmeye çalışma. Herhangi bir on yedi yaşındaki gencin umursamadan söyleyivereceği bu basit cümleyi kurabilmek için, canını bu kadar yakması gerekmişti.
Şimdi ise farklı düşünüyordu.
Her şeyi baştan alabilecek miydi?
Geçmiş on sekiz yılda yaşanan her şeyi silip atıp, yine de şu anki her şeyin yolunda olduğunu savunabilecek miydi?
"Ryuuji..."
Hiçbir eksik bırakmadan Taiga'ya hak ettiği tüm sevinci yaşatabilecek miydi?
"Bu bir felaket..."
"Öyle olsa bile, ne gerekiyorsa yapacağım. Bir şeyi dilemek ne zamandan beri suç oldu? Kimsenin feda edilmesine ya da büyük bir yıkıma gerek yok, elimden gelen her şeyi yapacağım..."
"Bu bir felaket, Ya-chan..."
"Ben... Ne?"
"Ya-chan ana kapıdan girmiyor..."
Taiga şaşkınlık dolu bir ifadeyle işaret ettiğinde Ryuuji o yöne döndü. Yasuko oturma odasının pencere çerçevesini sökmeye çalışıyor, tüm gücüyle camı sarsıyordu. Antreden Seiji ve Sonoko'nun şaşkın sesleri yükseldi: "Ne?!" "Nerede bu kız?!"
Küt diye bir ses geldi. Yasuko yüksek topuklu ayakkabılarını dışarıda bırakıp anne babasının oturma odasına adım attı. Soluk soluğaydı, omuzları inip kalkıyordu; Ryuuji'ye sanki kocaman açılmış gözlerinden şimşekler çakıyor gibi geldi. Üzerinde alkol kokusu yoktu. Saçları da darmadağınık değildi. Belki de kurutmadan banyodan yeni çıkmıştı; perma yüzünden yıpranmış uzun sarı bukleleri solgun yüzüne yapışmıştı.
Yasuko yaklaştıkça Ryuuji onun ayakkabılarıyla hiç uymayan, ortaokul yıllarından kalma yeşil bir eşofman giydiğini ve üzerine siyah bir şişme mont geçirdiğini fark etti.
"Ya-Yasuko! Yasuko...!"
"Yasukoooooo!"
Takasu çifti antreden geri dönüp birbirlerine çarparak içeri daldılar. Yasuko'ya sarılabilmek için aceleyle kotatsu masasının iki yanından dolanmaya çalıştılar.
"Ryu-ryu-ryu-ch-ryuu-chan... N-n-neren... incindi..."
Ryuuji, soğuktan donmak üzere olan biri gibi titreyen Yasuko'nun eline dokunamadan, olduğu yerde taş kesilmiş gibi kalakaldı. Yasuko'nun dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Ryuuji'ye bakarken tüm vücudu şiddetle sarsılıyordu. Dudakları da düzgün hareket etmiyor gibiydi. Konuşmaya çalıştığında titreyen eliyle ağzını kapattı ve sanki nöbet geçiriyormuş gibi derin, kesik nefesler aldı. Elinden gelen tek şey buydu.
Kocaman açılmış gözlerini çevreleyen kirpiklerinin ıslak olduğunu görebiliyordu.
Onun tam karşısındayken tek bir adım bile atamıyordu. Kendi yerine konuşan Taiga'nın sesini kulakları tıkanmış gibi çok uzaktan duyuyordu.
"Ya-chan... Özür dileriz..."
Ne kadar korkunç bir şey yapmışlardı böyle.
"Özür dilerim, hepsi yalandı... Çok özür dilerim..."
"Yasuko!"
Yasuko, Sonoko'nun kendisine doğru uzanan elini fark etmemiş gibiydi. Masayı adeta tekmeleyerek kenara fırlattı. Sağ elini havaya kaldırarak doğrudan Ryuuji'ye doğru atıldı. Ryuuji, bana vuracak, diye düşündü ve yanağına inecek darbeyi bekledi.
Ancak o el önce alnına dokundu.
Ardından yanağını kavradı.
"Ah..."
Çenesini tuttu. Parmak uçları kulağını ısıttı. Hiç tereddüt etmeden Ryuuji'nin dudaklarını yukarı doğru kaldırarak yüzünde bir yara olup olmadığını kontrol etmeye devam etti. Üniformasının üzerinden omuzlarını patpatladı ve ardından arkasını kontrol etmek için onu kendi etrafında döndürdü.
"Ne yapacağımı bilemedim." Yasuko, Ryuuji'ye sarılmaya çalışırken kolları halsizce iki yana düştü. Bunu izlerken Ryuuji'nin zihni bomboş oldu, ağzından sadece tek bir kelime dökülebildi.
"Çok özür dilerim..."
Yere yığılan annesini tutmayı bile becerememişti.
Yasuko oturma odasının zeminine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Çıkardığı ses, yeni doğmuş bir bebeğin ağlaması ya da can çekişen bir hayvanın feryadı gibi acı doluydu. Ağzını ardına kadar açmış, gözlerinden süzülen gözyaşlarını silmeye bile yeltenmiyordu. Aklını yitirmiş gibi durmaksızın aynı şeyi haykırıyordu: "İyisin ya, iyisin ya."
Seiji ona doğru bir adım attı.
"Kendine gel." Onu sakinleştirmek ister gibi yanağına hafif bir tokat attı. "Sen bir annesin, değil mi?"
"B-b-ben..." Yasuko'nun boğazı düğümlenerek Ryuuji'ye baktı. "Ben... b-başarısız bir anneyim."
Kocaman açılmış gözlerinden yeni yaşlar boşaldı.
"Ryuu-chan'a bunu hissettirdim. Ben başarısız biriyim. Sadece mutlu olmasını istemiştim, başka bir şey değil, ama bunu bile beceremedim... Senin hakkında öyle düşünmüyorum...! Asla öyle değil..."
Yasuko, kelimelerle ifade edemediği o çaresizliği kafasından atmak ister gibi başını iki yana salladı.
"Sen doğmasaydın, benim hiçbir şeyim olmazdı! Ryuu-chan, sen bu hayattaki tek mutluluğumsun! Bu yüzden... Çok korktum!"
Sonoko ve Seiji sessiz kaldı. Yasuko'nun söylemek istediği her şeyi çoktan anlamışlardı. Yasuko daha da şiddetli hıçkırıklarla sarsılırken, onun feryat eden sesini sessizce dinlediler.
"Benim gibi çekip gidersen ne yapacağımı düşünüyordum. Bebekliğinden beri, günün birinde beni terk edip gideceğinden korktum durdum. Elimde değildi, bu korkuyu içimden atamıyordum! Annemle babamı yüzüstü bıraktım ben, bunun cezasını elbet bir gün çekeceğimi sanıyordum! Sen... Sen doğduğunda, ne kadar korkunç bir şey yaptığımı ancak anlayabildim. Bu yüzden gideceğini, seni durdurmaya hakkım olmadığını düşündüm. O günün sonunda geldiğini ve buna tanık olmaya dayanamayacağımı sandım. Katlanamazdım, katlanamazdım buna... Ben de kaçtım! Çünkü tek bildiğim şey... Kaçmak..."
Yasuko'nun dudaklarından dökülüp yankılanan bu sözler, odanın her köşesine keder bürüdü.
Hayır, olamazdı. Ryuji alt dudağını ısırdı, gözlerini dikip içini kaplamaya çalışan o hüzne meydan okudu.
Hüzünle işimiz bitti artık. Daha fazlasına ihtiyacımız yok.
"Siz gidene kadar ev sahibesinden göz kulak olmasını istemem gerektiğini düşünmüştüm. Sonra kadın bana dün ağladığını söyledi... Ve ben yine yaptığımı anladım! Yine berbat bir şey kurcalamıştım. O mesaj geldiğinde gerçekten her şeyin bittiğini sandım. Aptalın tekiyim işte, elimdeki her şeyin alınacağını düşündüm... Her şeyin sonu geldi sandım!"
"Hayatta kalmayı başardım!"
Ryuji, Yasuko'nun kendisini ağlatmasına engel olmak istercesine kararlı bir sesle haykırdı. Dizlerinin üzerine çöküp Yasuko'yu omuzlarından yakaladı. Etraflarını saran o sinsi kederi azarlarcasına derin bir nefes verdi. Artık kimsenin evden kaçmasına gerek yoktu. Hiç kimsenin.
"Doğdum işte! Ve yaşıyorum! Bundan sonra ne istiyorsun ki?! Başka ne isteyebilirsin?!"
Yasuko bir insanı ilk kez görüyormuş gibi gözlerini ardına kadar açtı. Gözyaşlarıyla ıslanmış dudakları titriyordu.
"Bundan sonra mı...? Başka ne mi...?" diye tekrarladı, sanki duyduğu kelimeleri zihninde oturtamıyor gibiydi. "Doğmuş olmana, yaşamana minnettarım... Ve... Bundan sonra... Bu mutluluk sonsuza kadar sürecekse... İlelebet..."
"Sürecek o zaman. Sürmesini sağlayacağız." Başını sallayarak onayladı, ardından yanında duran Taiga'nın elini tutup çekti. "O da burada olacak. Her zaman. Ömrümüzün sonuna kadar."
"Taiga-ch—"
Yasuko nefesini tuttu, hafifçe titredi. Taiga yanlarına diz çöktüğünde dayanamayıp kızı başından tuttuğu gibi sertçe kendine çekti. Geri kalan hiçbir şey kelimelere dökülemiyordu artık. Ryuji'nin koluna sımsıkı sarılıp yeniden ağlamaya başladı. Ne kadar ağlarsa ağlasın gözyaşları tükenecek gibi değildi ama Ryuji kararlıydı; keder ne zaman bu odaya sızmaya kalksa, kafasını kaldırdığı an onu ezerek yok edecekti.
"Seni düşünüyordum, Taiga-chan." Yasuko, ağlamaktan kızarmış yüzünü Taiga'nın küçücük başı kucağındayken saçlarına gömdü, defalarca okşadı. "Ulaşamayacağım bir yere çekip gideceksin diye çok korktum. Ne kadar acı çektiğini, neler feda ettiğini düşünüp durdum. Keşke... Keşke seni bu kadar çok sevmeseydim dedim. Çünkü gitme deme hakkını göremiyorum kendimde! Ne kadar çok istesem de! İkiniz birlikte olduğunuz sürece Ryuu-chan'ın beni bırakacağını düşünsem bile... İkiniz için tutunacak bir şeyler kaldığı sürece, varsın öyle olsun dedim."
"Sorun yok. Ryuji için tutunacak bir şeyler var. Benim için de var. Sizin payınız da burada. Ryuji zaten söyledi, ben de aynı fikirdeyim."
Odadaki kimsenin kavrayamayacağı, sadece ikisine özel o gizli dille konuştular. Yasuko durmaksızın fısıldıyordu: "Teşekkür ederim, teşekkür ederim..."
Bu sözler Taiga'yaydı.
"Neden? Neden bana teşekkür ediyorsun?"
"Her şey için. Burada olduğun için. Evimize geldiğin için. Ryuu-chan'ı sevmeyi seçtiğin için. Benimle karşılaştığın için. Annen ve baban için bile... Hepsine minnettarım. Herkese minnettarım."
"Peki kendi anneni babanı öylece kestirip atacak mısın?"
Oğlunun bu takılması üzerine Yasuko, sanki etrafındakileri yeni fark ediyormuş gibi şaşkınlıkla çevresine bakındı. Burnunu çekti, ağlamaktan şişmiş gözlerini ovuşturarak nihayet Sonoko ile Seiji'ye döndü.
"Ha?"
Aynı anda hem Sonoko hem de Ryuji kasırgayı andıran derin birer iç çekti. İkisi de büyük ihtimalle, "Söyleyeceğin tek şey bu mu yani?" diye düşünüyordu.
Ama...
"Tamam... Geçti artık. Geçti, geçti, her şey yolunda," dedi Sonoko. Kasılmış sırtı bir anda yumuşayarak öne eğildi. "Ryuji-kun ile birlikte mi yaşıyordunuz? Sadece ikiniz mi? Bunca zamandır?"
Yasuko biraz duraksadı, ardından başını tek bir kez, yavaşça salladı. Ne Sonoko, ne Seiji ne de Ryuji ona başka bir soru sordu.
Gitneleri gereken sınır tam olarak burasıydı.
"Eve dönerek harika bir şey yaptın. Nihayet evine gelebildin... Çok uzaklardan gelmiş olmalısın. Ne güzel değil mi? Herkes sağ salim eve döndü. Çok mutluyum."
Seiji, "Şimdilik karınlarını doyuralım," diyerek araya girdi. Az önce kızarmış pilav yemiş olmalarına rağmen bu sözler Taiga'nın gözlerinin parıldamasına yetti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.