Yandaki misafir odasının kapısından gelen o hafif gıcırtıyı duyduğunu sanan Ryuuji, yarı yarıya gömüldüğü yorganın altından emekleyerek çıktı. Ses çıkarmamaya özen göstererek kapıyı hafifçe araladı. Dizlerinin üzerine çöküp kafasını koridora uzattı. Soğuk o kadar yoğundu ki sanki zemin kat kat buz kesmişti.
Taiga da aynı pozisyonda ona bakıyordu. Belli ki onun kapısının açılmasını bekliyordu.
"Çok soğuk, değil mi? Uyuyamadım," diye fısıldadı.
"Isıtıcıyı açmadın mı? Benim odamda soba var."
"Açtım ama... şu hâldeyim işte. Gittikçe daha çok üşümeye başladım." Taiga hafifçe omuz silkti ve taranmış, uzun saçlarını gösterdi. Ryuuji sadece bakarak bile saçların hâlâ nemli olduğunu anlayabiliyordu. Banyodan çıktıktan sonra saçlarını iyice kurutmamış gibiydi.
"Saç kurutma makinesini ödünç aldım ama saçım çok geç kuruyor. Banyoyu da öyle uzun uzun meşgul etmek istemedim, yarıda bıraktım ben de."
"Akşam yemeğinde üç tabak yedin, şimdi kalkmış ince düşüncelilik mi yapıyorsun..."
"Yapıyorum tabii. Özümde iyi bir insanım ben..."
Taiga nemli saçlarını çapraz tuttuğu elleriyle kavrayıp çökük gözlerini yarı yarıya kapatarak azize pozu verirken Ryuuji onu görmezden geldi. Kulak kabartıp birinci kattaki durumu anlamaya çalıştı. Yasuko hâlâ oturma odasında, Sonoko ve Seiji ile birlikteydi sanki. Arada sırada alçak seslerinin kırıntıları geliyordu kulağına. Gecenin sessizliğinde seken langırt topları gibi çınlayan bu konuşmaların içeriğini seçemiyordu.
"Ne konuşuyorlar acaba?"
Taiga da merdivenlerin başını süzerek kısa bir sessizliğe gömüldü. "Konuşacak bir sürü şeyleri vardır kesin. Dile kolay, tam on sekiz yıl geçmiş."
"Erken yatacağımızı söylediğimizde Yasuko'nun yüzünü gördün mü..."
"Pfftt." Taiga dayanamayıp burnunu çekerek güldü. Ryuuji'nin de dudaklarının kenarı engel olamadığı bir seğirmeyle kıvrıldı.
"Nee, yatıyor musunuz... Ben de sizinle yukarı geleyim bari... Yine bana bağıracaklar gibi hissediyorum... Ahh, babam benim için hazırladığı şey her neyse iyice abartıyor..." Seiji'nin elinde beş numara golf kulübüyle durduğunu gören Yasuko'nun yüzü kaskatı kesilmişti. "Aptal kızıma kendi ellerimin gücüyle ve mülkiyet sorumluluğu kanunuyla hak ettiği cezayı vereceğim!"
Tabii ki Seiji'nin yaptığı şey bu değildi, sadece oturma odasında ortalıkta bıraktığı golf kulübünü kaldırıyordu.
"Biliyor musun, geçenlerde seninle Ya-chan'ın birbirinize benzediğinizi fark etmiştim ama dedene de benziyorsun sanki. Belki gelecekte sen de öyle görünürsün? Hadi yine iyisin. Kafasını kastediyorum yani." Taiga parmağıyla kendi başının üstünü işaret etti. gür saçlı görünüyordu.
"Umarım öyle olur... Gerçekten öyle mi düşünüyorsun? Ayrıca Yasuko ile ben hiç ama hiç benzemiyoruz."
"Bayağı benziyorsunuz diyorum işte. Yani, yüzünün temeli olarak o şeye sahip olmanı saymazsak..."
Taiga aniden sustu. Yumuşak gülümsemesi donakaldı ve az önce söylediği şeye izin olup olmadığını sorar gibi Ryuuji'nin yüzüne baktı. Sorun değil, dedi Ryuuji gözlerini kırpıştırarak. Bunu görünce Taiga'nın ses tonu tekrar yükselmeye başladı. "Ama günün sonunda, baban hakkında hâlâ pek bir şey bilmiyorsun."
"Evet, haklısın."
"Bu durumdan memnun musun peki? Yani, onu tanımak istiyor musun?"
"Merak ediyorum."
Ryuuji ödünç aldığı pijamalarıyla kapı eşiğinde çömeldi, sırtını kapı kasasına yaslayıp dizlerine sarıldı. Sesinin alt kata ulaşmaması için kısık konuşmaya özen gösteriyordu.
"O fotoğraftaki iki insanın bu evden ayrıldıktan sonra neden yollarını ayırdığını merak ediyorum tabii. Ama... babamın yanımızda olmaması Yasuko'nun seçimiydi sanki... Hâlâ onu görmek istiyor ve arıyor olsaydı durum farklı olurdu. Ama aramıyor."
Belki birkaç yıl sonra Yasuko'ya o insanın bunca zaman neden yanlarında kalmadığını sorabilirdi. Koridorda kendisi gibi oturmakta olan Taiga'nın ayak parmaklarına baktı. Üşüyen çenesini çapraz yaptığı ellerinin tersine yasladı.
Kendisi gibi bir velet, babasının veya annesinin seçimlerini anlayacak olgunlukta değildi henüz. Şimdilik yapabileceği tek şey, şu anki gerçeği olduğu gibi kabullenmekti.
Ancak hayal ettiği dünyada, Ryuuji'nin babası onun masasında oturuyordu. On sekiz yıl önceki haliyle aynıydı; Ryuuji onu kaybettiği andaki gibiydi ama en azından vardı. Ryuuji onun hiç var olmadığını farz edemezdi, bu yüzden sadece hâlâ hayatta olduğu gerçeğini kabullendi.
Temelde bunu kabullenmek, kendimi kabullenmek anlamına geliyor, diye düşündü Ryuuji. Gözlerini kaldırıp Taiga'nın solgun yüzüne baktı. Taiga'nın uzun saçları yere kadar sarkıyordu; yanağını dizlerine bastırmış, büzülmüştü. Ryuuji'ye çevirdiği kocaman gözlerinden yoğun bir ışık süzülüyordu.
"Gerçekten hiç kin beslemeden durabiliyor musun... Ya-chan'a... ya da babana karşı?" Sesi fısıltı gibiydi ama Ryuuji'nin kulaklarına net bir şekilde ulaşıyordu. Kulaklarını yumuşakça sıyırıp geçti, sonra kelimeler sanki eriyip kayboldu.
Akşamın soğuğunda iç çekişleri birbirine karıştı.
"Bunu çok düşündüm."
Ryuuji, benliğinde biriken kaçınılmaz yaraların çetelesini tutuyordu. Para sorunlarıyla boğuşurken ve üniversiteye hazırlanırken aldığı yaraları düşündü. Geleceği düşünürken aldıklarını. Çocukken kendisine acımasız davranan insanlardan kalanları. Yetişkinlerin, onun doğum şartlarını veya Yasuko'nun işini öğrendiklerinde bakışlarının nasıl temkinli bir hal aldığını ve o yetişkinlerin kendisi hakkında ne düşündüklerini anladığı anları düşündü. O kesinlikle affedilemez dedikoduları düşündü; her bir yarayı zihninde tek tek tarttı.
Bazıları çoktan iyileşmişti. Bazılarıysa henüz kapanmamıştı. Hâlâ kanayanlar, saçma sapan olanlar ve kabullenmekten başka çarenin olmadığı yaralar vardı. Elbette bazılarının annesiyle, babasıyla ya da nasıl doğduğuyla hiçbir ilgisi yoktu. Kimsenin kastetmediği, sadece yanlış anlaşılan duygulardan doğan yaralar da vardı.
Kendi ruhunun meskenini kendisi seçmişti ama bu dünyadaki diğer insanların ruhlarına hükmedemezdi. Kastıyla can yakmak isteyen insanlar vardı ve onlardan kaçınamadığı zamanlar oluyordu. Gerçek bu. İnsanlar böyle işte, diye düşündü. Ve kendisi de gerçeklikte yaşayan bir insan olduğu için, ne kadar dikkat ederse etsin, istemeden başkalarının canını yaktığı zamanlar olabilirdi.
"Ama şey... en azından sen yanımdasın."
"Ben mi? Gerçekten mi?"
Başını salladı ve bir süre sessiz kaldı. Taiga, Ryuuji'nin yüzüne baktı, sonra dizlerine sarılarak yüzünü gömdü. Pembe, yumuşak dudaklarını parmak ucuyla gezdirirken gözlerinde tuhaf bir ifade vardı; sanki aynı anda hem gülmek hem de ağlamak istiyor gibiydi.
"Bana o kadar çok mu değer veriyorsun?"
Veriyorum, diye düşündü Ryuuji içinden. Cesaretsizleşmesini engelleyen tek bir şey vardı; gitmeye çalıştığı yer ne kadar zor ya da uzak olursa olsun, yola devam etmesini sağlayan tek bir şey.
Ryuuji'nin ruhunun derinliklerinde, bedenini ve zihnini gerçekliğin acımasızlığından çekip çıkaran bir şey vardı. Onu olduğu gibi gören bir çift göz gibiydi bu: Seven ve sevilen biri olarak gören bir çift göz. Buna asla ihanet etmeyeceğine dair ant içti. Kalbinde varlığını, eylemlerini ve duygularını şekillendiren o gözlerden bakarak, bulunduğu yerde nasıl yaşayacağını öğrenecekti.
O gözlerle gördüğü şeyin kendi dünyası olduğuna inanıyordu.
Ayrıca Taiga'nın kalbinde de sadece kendisinin inşa edebileceği benzer bir şeyin varlığına inanıyordu. Sadece onun da bunu görebilmesini diliyordu.
Gittikçe soğuyan ve cılız bir ışıkla aydınlanan koridorda öylece otururlarken Taiga konuyu daha fazla üstelemedi. Gözleri, Ryuuji'nin ayaklarının yere düşürdüğü silik gölgelere kaydı.
"Sen o adama kin besliyor musun?" dedi Ryuuji. "Keyfine göre davranıp hayatını altüst etti. Bir de öz annen var, üvey annen var, annenin yeni eşi var... üstelik yeni bir kardeşin doğacak. Asıl senin durumun karmaşık. Sen ne düşünüyorsun?"
"Ben—"
Ryuuji, aniden suskunlaşan o dudaklara bakarken sanki dua ediyor gibiydi. Ama Taiga'nın gözleri uzaklara dalarken bocaladı. Sadece kendisinin görebildiği bir şeye bakıyordu. Belirgin çenesini kaldırdı, gözleri önündeki dünyaya meydan okurcasına ışıldadı.
Neye bakıyordu acaba? Gördüğü vizyon ne kadar engindi? Dünyasında hangi yıldızlar parlıyordu? Hangi mevsimler hüküm sürüyordu? Hangi rüzgarlar esiyordu? Bilmek istiyordu. Ryuuji bunu görmek istiyordu. Onunla aynı yerde durmak istiyordu. Onun yanında var olmak istiyordu.
Ayrı bedenlerde doğmuş bu iki ayrı ruh asla bir olamayacaktı. Buna rağmen, ona olabildiğince yakın olmak için elinden ne geliyorsa yapmak istiyordu.
"İçeri geçelim mi? Soba daha iyi." Sanki Ryuuji'nin sorusuna cevap veriyormuş gibi, Taiga gözlerini tekrar Ryuuji'ye çevirdi. Ellerini birbirine sürtüp üzerlerine sıcak nefesini üfledi. "Haaah." Soğuktan sesi titriyordu. "Burası çok soğuk."
"Haklısın. Git ısıtıcıyı kapat."
Taiga karanlık odada gözden kayboldu. Bip. Isıtıcının kapanma sesi silikçe ulaştı Ryuuji'nin kulağına. Koridorun buz gibi tahtaları çıplak ayaklar için fazla soğuk gelmiş olmalıydı. Taiga adımlarını hafifletip parmak uçlarına basarak hoplayıverdi ve Ryuuji ile Yasuko için hazırlanan odaya süzüldü. Son olarak kapıyı yumuşakça kapattı.
"Aah, bu oda kesinlikle daha sıcak..." Omuzları gevşerken derin bir nefes verdi. Sadece turuncu sobayla aydınlanan odadaki sıcak havayı ciğerlerine çekti. "Sakın bu tarafa bakayım deme."
Ödünç aldığı pijamanın göğüs kısmını kavradı, yelpaze kapatır gibi katlayıp içeri doğru bastırdı. Belini tuhaf bir şekilde büküp başını yana eğdi. Hizmetçi falan mısın sen? Ryuuji onunla dalga geçmek istedi ama bunun yerine sadece, "Neden?" diye sordu.
"Çünkü bu kesinlikle çok büyük. Göğüs kısmı bol geliyor, sinirimi bozdu."
“Vah vah, çok yazık olmuş. Neyse, hadi teselli bul da git şu sobanın başında saçlarını kurut bari.”
“Neden bilmem, şu an acayip sinir bozucusun. Aşağıdakiler duyar diye sesimi de çıkaramıyorum ya... Şimdilik sineye çekiyorum ama bunu unutmayacağım. Asla unutmam!”
Taiga gözlerini Ryuuji’ye dikti, öfkeyle bakıyordu. İki eliyle göğsünü sımsıkı kapatmış bir hâlde odanın ortasından geçti. Ryuuji ile Yasuko için yan yana serilmiş yatakların biraz uzağında duran sobanın yanına büzüldü. Işıkları kapatılmış odada güçlü bir turuncu ışık yayan ısı kaynağına ellerini uzattı. “Oh be, dünyaya yeniden gelmiş gibi oldum... Ama hâlâ unutmadım, bilesin!” Gözlerini bir kez daha Ryuuji’ye dikti.
İstediğin kadar bak. Ryuuji meydan okurcasına kendi yatağına uzanıp bacaklarını uzattı. Bir süre biçimsiz ayak tırnaklarına baktı, sonra göğsündeki bütün havayı ve gerginliği dışarı üfledi. Bu gece ona daha fazla yaklaşması kesinlikle mümkün değildi. Kapısı kapalı bir odada, aralarında bu kadar mesafe varken bile sadece birbirlerinin gözlerinin içine bakmak onu dehşete düşürmeye yetiyordu. Bu yüzden kızın kendisine öfkeyle bakmasına içten içe seviniyordu.
Ama işin aslı, dürüst olmak gerekirse... Kulağına çalınan nefes sesleri bile zihnini kavuracak kadar aklını başından alıyordu.
Çünkü sevdiği kız tam karşısındaydı.
Yüreği lunaparktaki trenler gibi bir inip bir çıkıyordu. Bütün duyuları hemen burnunun dibindeki kıza kilitlenmişti. Taiga’nın uçuşan açık renkli saç tellerine, narin omuzlarına, kemiklerinin yuvarlaklığı belirginleşen o bembeyaz bileğine... Ne yaparsa yapsın, gözleri her şeyden önce ona kayıyordu. Buram buram mis gibi kokuyor olmalıydı. Odanın Taiga’nın oturduğu sol tarafı daha sıcaktı; gerçi bu ihtimalen sobanın orada olmasındandı.
Daha önce bir başkasına dokunmak için içinde böyle yakıcı bir istek duymuş muydu hiç? Sadece Taiga’ya daha yakın olmak istiyordu. Taiga hakkında daha çok şey bilmek, kendi düşüncelerini onunla daha çok paylaşmak ve onun da zihnindekileri kendisine açmasını istiyordu. Kelimelere dökecek olsa bütün arzusu bundan ibaretti ama bu hislerin bedeninde böyle bir fırtına koparabileceğini tahmin bile edemezdi.
Fakat Ryuuji şunun da farkındaydı: Elini uzattığı an, her şeyin sonu olurdu. Tek bir hatalı adımda dibi görünmeyen bir uçuruma yuvarlanmak gibiydi bu. Gerçekten yeniden bir köprüden aşağı itilmeyi, kalbini donduracak kadar buz gibi sulara gömülmeyi istiyor muydu?
Kulağını tıkarken doğal davranmaya çalıştı. Gerilen boynunu gevşetmek için dairesel hareketlerle döndürürken hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yapmaya çalıştı. Gözlerini kaçırdı, omurgasından aşağı yayılan o panik dolu titremelere engel olmaya çalıştı. Islık çalmaya yeltendi ama hemen vazgeçti. Eskiden araları gayet iyiydi. Sadece, artık eskiden birlikte nasıl vakit geçirdiklerini hatırlayamıyordu. “Eskiden” denilen o zamanın ne zaman olduğunu bile tam çıkaramıyordu.
Görüş alanının köşesinde Taiga, uzun saçları omuzlarından aşağı dökülmüş hâlde ısıtıcının önünde oturuyordu. Parmaklarıyla saçlarını yavaşça tarıyor, ısınmasına izin veriyordu. Beyaz, ince parmaklarının arasından geçen saçlar o kadar yumuşaktı ki anında ellerinden kayıp gidiyordu. Ryuuji bunu izlerken erimiş bir balı seyrediyormuş gibi hissetti. Kâkülleri ile yanak çizgisi arasında kalan burun ucu, alevlerin rengine bürünmüş parıldıyordu.
Tam altlarında, sadece tek bir kat tahta döşemeyle ayrıldıkları yerde annesi, anneannesi ve dedesi toplanmıştı. Üstelik Ryuuji odaya tekrar göz gezdirdiğinde, burasının zamanında Yasuko’ya ait olduğunu fark etti. Mobilyaları, hâlâ bir askıda asılı duran okul üniforması, günlük kıyafetleri... Anneliğinin geçmişteki gündelik yaşamından kalma gölgelerle doluydu burası.
“Hey.”
“Efendim! Hah! Ne oldu?”
“Çok bağırıyorsun... Şunun derecesini arttır. Ben nasıl yapıldığını bilmiyorum.” Taiga, Ryuuji’ye bakmadan sobaya dik dik bakmaya devam etti.
Ryuuji sobaya, yani Taiga’ya doğru yaklaştı. Nasıl arttırıyorduk ki... Acaba elini tutmama izin verir miydi? Ya da sadece sarılıp sırtını okşamama? Arkadaşlar bile yapar bunu, değil mi?
Doğru. Orada durduğum sürece sorun yok. Aptal, küstahın teki gibi görünmeden atlatabildiğim sürece sorun yok. Ona dokunmak gerçekten tek istediğim şey olduğu sürece bir şey olmaz. Eğer onu anlama arzum sadece fiziksel temasla, sadece bununla tatmin olabilecekse, bu bana yeter.
Elini uzattı.
“Sanırım şuradan.”
Ryuuji, üzerinde yukarı doğru bir üçgen işareti olan basit bir düğmeye bastı. Cihaz, basma sayısına göre biplereken cam tüp daha parlak bir ışık saçmaya başladı. Teninde hissettiği sıcaklık bir anda arttı.
“Çok mu geldi?”
“Yok, iyi böyle. Evet, mis gibi ısındı...”
“Saçlarını yakmamaya dikkat et.”
“Ben bile o kadar sakarlık yapmam herhalde... Ha?” Taiga aniden saçlarının uçlarını yakalayıp burnuna götürdü. Şöyle bir kokladı. “Yok yok, kesinlikle yapmam.”
Hıh! Garip bir özgüveni vardı. Yanı başında göğsünü kabarttı ve yüzünü Ryuuji’ye doğru yaklaştırdı.
“O kadar yaklaşma.” Ryuuji, suratsızlığından suratı ikiye bölünüp içinden yaratık çıkacakmış gibi kaşlarını çattı. Yok, aslında o kadar değil. Sadece tehditkâr görünmeye çalışıyordu. Taiga yaklaştıkça, aralarındaki mesafeyi korumak için aynı derecede geriye doğru kaydı. Aralarında tam otuz santim olduğundan emin oldu.
“Ne yapıyorsun sen? Neden öyle yapıyorsun? Ne diye öyle konuşuyorsun ki?” diye sordu Taiga.
Ona dokunsa bile bunun yetmeyeceğini biliyordu ama bunu tabii ki söyleyemezdi. Annesinin hemen altlarında olmasından kaynaklandığını da anlatamazdı. Günün sonunda, ne yaparlarsa yapsınlar yetmeyecekti. Taiga’ya karşı doymak bilmez bir açlık çekiyordu.
Yetmiyordu.
Ne olursa olsun, asla yetmeyecekti. Mümkün değildi.
Onu her anlamda tanımak ve sevmek için zaman yetersizdi. Bir gün dediğin sadece yirmi dört saatten, bir yıl üç yüz altmış beş günden ibaretti. Bir ömürse topu topu seksen yıldı. Şu gece bile sadece birkaç saat daha sürecekti. Ryuuji daha bir çocuktu. Hiçbir şeyi yeterli değildi. Elinden gelen tek şey, bu arzu ve açlık içinde çaresizce kıvranmaktı.
“Ne olursa olsun, nasıl biterse bitsin, bu çizgi seninle benim aramdaki sınırdır.” İkisinin oturduğu yerin tam ortasına denk gelen halı dikiş çizgisini parmağıyla işaret etti. Sakın geçeyim deme! Yüzüne yaşlı bir dağ cadısı ifadesi vermeye çalıştı.
“O çizgiyi geçersem ne olurmuş?”
“Görünmez bir nöbetçi elinde silahla bekliyor, beynini uçuruverir.”
“Onu kastetmedim... Gerçekten ne olur?”
Taiga parmak uçlarıyla yukarı doğru taradığı saçlarının uçlarına bakıyordu. Uzun kirpikleri yüzünün kenarına bir gölge düşürüyordu. Ryuuji’nin kalbi, göğsüne sert bir tekme yemiş gibi sarsıldı. Nasıl bu kadar sakinsin? diye düşündü, kıza öfke duymanın eşiğine gelerek.
Belki de en başından beri hiçbir şeyi gerçekten anlamamıştı. Belki de o iki odalı apartman dairesinde, savunmasızca uyuyakaldığı o zamanlardaki gibi hissediyordu hâlâ. Hani şu komşu oldukları zamanlarda?
“Şey... Zaten geçecek değilim.” dedi Taiga.
Eğer bu gerçekten doğruysa, o zaman ne yapabilirdi ki?
“Ama...” diye devam etti kız. “Gerçekten geçmek istersem... Kafaya koyarsam... Ağlasan da bağırsan da elimden kaçamazsın.”
“Sen var ya...” Senin ben... Küçük İblis! Kaplan parçası!
“Ama biliyor musun, görünmez bir nöbetçi tarafından beynimin uçurulması biraz sıkıntı olurdu. Etrafa saçılan beynimi sana temizletmek de ayıp olurdu... Değil mi?”
“...”
Yanıt verecek gücü bulamadı. Masum erkek kalbi, Taiga’nın sanki dalga geçen o bakışları altında eziliyor, küt küt atıyordu. Sacın üzerinde çıplak ayakla tapdans yapmaya zorlanıyormuş gibi hissediyordu. Ryuuji, sacı ısıtan alevleri körükleyen ve kendisine Dans et! Dans et! der gibi bakan Taiga’ya daha da sert dikti gözlerini.
“Ne var? Ne öyle bakıyorsun? Ne söyleyeceksen söylesene.” Taiga ayak tabanlarını birbirine birleştirip yayvan bir şekilde bağdaş kurdu. Asla devrilmeyen hacıyatmazlar gibi gövdesini bir o yana bir bu yana salladı. Bilerek gözlerini kocaman açıp dudaklarını büktü. “Ne demek istediğini hiç anlamıyorum. Çok kötü bir ni-ni-nişanlıyım, değil mi?”
Kelimerle zafer kazanamayacağını anlayan Ryuuji, füze fırlatmaya karar verdi. Erkeksi bir tavırla elini dudaklarına götürüp öpücük yolladı. Ön dişlerinin arasından fırlayıp Taiga’nın gözlerine ölümcül zehrini püskürten siyah bir mamba gibiydi... Ya da aslında öyle değildi. Sadece kızın az önce kendisine yolladığı o garip öpücüklere karşılık vermeye çalışıyordu.
Aşağıda annem varmış, başkası varmış umrumda değil, en azından bunu yapabilirim! Al sana! Beş bin yenlik öpücük! Ryuuji yumruğunu sıktı.
“Bütün numaran bu mu?! Benim gözümde o kadar yavaş geliyor ki yolda durdu resmen!” Taiga, havadaki hayali öpücüğü sivrisinek ezer gibi elinin tersiyle savuşturdu.
“Ah! Ç-çok acımasızsın...!”
“‘Ah! Ç-çok acımasızsın...!’” diye kopyaladı kız onu.
“Ben öyle konuşmuyorum bir kere...”
“Gerçekten ya, bu kadar sığ bir adam olduğunu kim bilebilirdi ki...” Taiga çenesini öne çıkardı, bıkkınlıkla kollarını iki yana açtı. Teslim olmuş gibi başını salladı.
“Ne?!”
“Bana hava öpücüğü vermeye çalışacağına inanamıyorum. İnanılır gibi değil... Bu kadar utanç verici bir şeyi nasıl yapabildin...”
“Hey... İlk başlatan sensin! Off, her neyse...” Ağzını istediği gibi hareket ettiremeyince Ryuuji gözlerini Taiga’nın yüzünden kaçırdı. “Ben yatıyorum.” dedi kestirip atarak. Sırtını kıza dönüp yorganı kafasına kadar çekti. Gözlerini kapattı.
“Bak sen şuna. Kızdı hanım evladı. Sadece takıldım diye surat asmasına bak.”
“...”
“Ryuuji. Ryuuuuuji.”
“...”
“Ryuu-chan.”
“Kes şunu.”
“Ama biliyor musun, Ya-chan için her şey çok güzel gitmedi mi?”
“...”
“Ve senin için de... Tabii.”
Ryuuji, ayakucundaki Taiga’nın nefes alıp verişinden uzaklaşmak ister gibi gözlerini inatla kapalı tutmaya devam etti.
"Benim için de her şey harika gitti. Bence böylesi çok daha iyi oldu. En azından bana öyle geliyor. Ya-chan bana teşekkür bile etti... Hem senin için de, Ryuuji..." Sesinde hafif bir titreme var gibiydi. Sözlerinin ucu bucağı bulanıklaşıyordu. "Gerçekten öylece uyuyacak mısın?"
Ryuuji'nin tek yanıtı sessizlik oldu.
"Uyu bakalım, sorun değil. Saçlarım kurudu, içim de ısındı zaten... Yani, sorun yok."
Taiga'nın ayağa kalktığını, ardından yatak şiltesinin kenarına bastığını hissetti. Uzaklaşan ayak seslerini içgüdüsel olarak takip etti. Gözlerini açıp başını kaldırdı, bedeni de bunu izledi.
Güm!
"Ağğ?!" Ani saldırıyla Ryuuji'nin nefesi tıkandı.
"Uyuyan insanlar kıpırdamaz."
"Kıpırdamasalar bile, sen... A-acıdı ama...!"
"Konuşmak da yasak."
Ryuuji kollarını ve bacaklarını rastgele salladı. Neler olduğunu anlamaya çalışırken yorganın altında sıkışıp kalmış, nefessiz kalmıştı. Taiga tam üzerine atlamış, bütün ağırlığıyla onu bastırıyordu. Kusursuz bir pes ettirme pozisyonuydu bu, üstelik Ryuuji'nin başı da yorganın altında kalmıştı.
"Kaçamazsın. Çünkü sen uyuyorsun," diye fısıldadı Taiga. İç çekişi andıran cılız bir sesti bu.
Gerçekten de kıpırdayamıyordu. Kaçması imkansızdı. Taiga muhtemelen kırk kilo bile değildi ama Ryuuji'yi bastırmak için bütün ağırlığını kullanıyor, milim bırakmıyordu. "Senin konuna gelince, Ryuuji... Seni gerçekten, gerçekten, çokçokçokçok, çok..."
Ayrı bedenlerde doğmuşlardı.
Ne yaparlarsa yapsınlar, bu iki ruh asla tek bir beden olamayacaktı.
"...seviyorum."
Ama buna rağmen, birbirlerine olabildiğince yakın olabilmek için...
Yüzünü örten yorganı aşağı çekti. Yumuşak saçları dolaşarak Ryuuji'nin yanağına döküldü. Alınları birbirine çarptı. Başlarının yuvarlaklığını hisseder gibi kaşları birbirine süründü. Burunlarının ucu temas etti, kısık iç çekişleri birbirine karıştı. Çok geçmeden, aralarında sadece şampuan kokusu kalmışken sıcak dudakları kavuştu. Taiga'nın bütün ağırlığı Ryuuji'nin dudaklarındaydı. İlk seferkinden çok daha sıcak, çok daha yavaştı. Ryuuji sevginin hararetiyle erimeden önce kendini zor topladı. Çaresizce gözlerini açtı.
Ben de seni seviyorum. Seni seviyorum Taiga, diye tekrarladı içinden.
Çırpınmak, yerinden fırlamak istiyordu. Dört ayak üzerinde bir canavar gibi kırlarda koşmak istiyordu. Onunla aynı hayatı, tek bir bedenmiş gibi yaşamak istiyordu. Fakat ellerinden gelen tek şey ayrı bedenlerini birbirine yaklaştırmaktı, tek yapabildikleri dokunmaktı ve bu katlanılamayacak kadar kahrediciydi.
Ayrı oldukları ve asla birleşemeyecekleri içindi ki birbirlerine böyle çekiliyorlardı. Havayı tırmalarken, çığlık atıp acı çekerken bile birbirlerine sıkıca sarıldılar. Birlikte kurmak istedikleri dünyaya açlık duyuyorlardı ve gözleri daha da açıldı.
Zaman ve hayat sınırlıydı, çok kısaydı; umutları o kadar uzaktı ki sabırsızlıktan başka bir şey hissedemiyorlardı.
"Ama artık gerçekten uyuyacaksın."
Yine de hızla büyüyorlardı. Zaman ilerliyor ve bir kez geçip gitti mi asla geri dönmüyordu. "Şimdi", geçmişe dönüşüyordu.
Taiga'nın parmak uçları göz kapaklarına dokundu. Kızın hiç durmadan titreyen kalbini hissedebiliyordu. Taiga titreyerek Ryuuji'nin gözlerini kapattı, kirpiklerinin üzerine hafifçe bastırdı.
"Ben de uyuyacağım. İyi geceler."
Sanki uyuyabilecekmiş gibi.
—Sanki uyuyabilecekmiş gibi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.