Geç Kalmış Bir Firar

Kaoru ile kafede öğle yemeği yememizin üzerinden tam üç gün geçmişti. Yatağımda oturmuş, dizlerimi göğsüme çekmiş halde telefonumla oynuyordum. Klimanın çalışmasına rağmen avuçlarım hafifçe terliyordu; belki de fark ettiğimden çok daha gergindim. Rehberi açıp Kaoru ismine gelene kadar aşağı indim ve derin bir nefes aldım.

“Hadi ama... Yapabilirsin.”

Arama tuşuna bastım. Sonra beklemeye koyuldum.

Üç gün önce, sabahın ilk ışıklarıyla yerel kitapçıdan Giorno Monthly dergisinin son sayısını almış ve bahar yarışmasını kaybettiğimi öğrenmiştim. Dürüst olmak gerekirse, en başından beri eserimin ödül kazanacağına dair bir hayalim yoktu, bu yüzden pek de yıkılmadım. Aksine bir bakıma rahatlamıştım; böylece aklımda hiçbir şüphe kalmadan odağımı tamamen Urashima Tüneli keşfine verebilecektim.

Kısa bir süre sonra kendisini derginin editörü olarak tanıtan birinden telefon aldım. Kimliğimi kısaca teyit ettikten sonra yarışmayı kazanamadığım için üzüntülerini bildirdi ama çalışmamda "bir ışık" gördüğünü söyledi. Pek net bir değerlendirme sayılmazdı ama yine de sevinçten aptal gibi dans etmeme yetmişti. Ne var ki bu mutluluk sarhoşluğu pek uzun sürmedi; adam gönderdiğim taslağın eksiklerini bir çırpıda sıralayıverdi. Şunu yapamamışsın, bu kısmı şöyle yapmalıydın, neden şunu yapmadın ki... Şaşkınlıktan dilim dolansa da sorularını elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım. Sonunda ayrıntıları konuşmak için bir ara yüz yüze buluşmayı teklif edip telefonu kapattı. Görüşme yarım saatten fazla sürmüştü ama bana bir an gibi gelmişti.

İşte o an fark ettim: Bir seçim yapmam gerekiyordu. Ya bu yeni fırsatın peşinden gidip profesyonel bir manga sanatçısı olmak için çabalayacaktım ya da her şeyi boş verip hayatıma daha büyük bir anlam katmak için Urashima Tüneli'ne girecektim. Zor bir karardı. Kafamın içinde binbir tilki döndürüp bir sonuca varamayınca, yol göstermesi için Kaoru'ya danışmaya karar verdim. Maalesef bu da işe yaramamıştı. Sadece keşif planını ertelememize sebep olmuştu. Şimdi ise onu daha fazla bekletmeden nihai kararı vermeye her zamankinden daha kararlıydım. Uyanık olduğum her saniyeyi düşünerek geçirdim. Üç gün sonra, 4 Ağustos sabahı, sonunda kararımı verdim.

Her şeye rağmen Urashima Tüneli'ne gidecektim. Kaoru'yu öylece yüzüstü bırakamazdım. Hemen harekete geçtim. Önce editörü arayıp teklifi için teşekkür ettim ama kişisel sebeplerden ötürü nezaketle reddetmek zorunda olduğumu bildirdim. Kendimi uzun uzun açıklamak zorunda kalacağımı sanmıştım ama nedenini bile sormadan "tamam" dedi. Görüşmenin sorunsuz geçmesine sevinsem de o "potansiyel" laflarının sadece bir ağız dolusu boş laf olup olmadığını düşünmeden edemedim; bu da insanı berbat hissettiren bir durumdu. En azından artık arkama bakmama gerek kalmamıştı. Bu haberi bir an önce Kaoru ile paylaşmak istiyordum. Derin bir nefes alıp numarasını çevirdim. Ama sonra...

“Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.”

Ya telefonu kapanmıştı ya da şebeke çekmiyordu. Kozaki'deki berbat telefon sinyalini düşününce ikincisi daha olasıydı. Ana caddede otobüsle giderken benim telefonumun bile çekmediği oluyordu. Yine de nedense içimi tuhaf bir endişe kapladı. Üç dakika bekleyip tekrar aradım.

“Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor...”

Bir üç dakika daha bekledim.

“Aradığınız numaraya şu anda...”

Otuz dakika geçti.

“Aradığınız numaraya...”

Yataktan fırladım. Olamaz. Yapmış olamazdı. En kötü senaryolar birer birer zihnime sızıyor, kafamı şüphelerle dolduruyordu. Aldığım her nefes bir öncekinden daha kesik hale gelirken mideme kramplar girdi. Vakit kaybetmeden Koharu’yu aradım.

“Selam, ne oldu?”

“Kawasaki? Tono-kun’un evinin yerini biliyor musun? Biliyorsan bana söyler misin?”

“Ha? Evet, biliyorum. Neden sordun ki?”

“Kusura bakma, şimdi anlatamam. Sadece adresi ver. Çok acil.”

“T-tabii, sorun değil. Adresi mesaj atayım o zaman.”

“Tamamdır, sağ ol.”

Telefonu kapattıktan hemen sonra mesaj geldi. Kaoru'nun adresinin altında, benim için endişelendiğini ve en kısa zamanda konuşmamız gerektiğini yazan bir not vardı. Ona daha fazla açıklama yapamadığım için kendimi kötü hissetsem de gerçekten zamanım yoktu. Cüzdanımı kaptığım gibi kapı önündeki sandaletlerimi giyip dışarı fırladım. Apartmanın koridorunda koşarken Kaoru'nun evine yakın istasyona gidecek ilk trenin ne zaman olduğuna baktım. En az bir saat vardı. Tanrım, taşrada yaşamaktan nefret ediyorum.

Bisiklet parkından bisikletimi kaptım, üzerine atladığım gibi Kaoru'nun mahallesine doğru pedallamaya başladım. Yol bir süre düz gitse de sonrasında dik bir yokuş başlıyordu. Atletik yeteneklerime güvensem de bu engebeli köy yolları bazen gerçekten can yakıcı olabiliyordu. Bozuk asfalt kondisyonumu yavaş yavaş tüketirken her yerimden ter boşanıyordu. Yokuşu tırmanırken saçlarım sürekli gözümün önüne giriyordu. Tepeye vardığımda uçsuz bucaksız deniz ayaklarımın altına serildi. Muazzam bir manzaraydı ama tadını çıkaracak vaktim yoktu. Tepenin diğer tarafına doğru hızla aşağı süzüldüm. Garajının üzerinde eski, kırmızı bir acil durum lambası olan itfaiye istasyonunu geçince, o büyük ve geleneksel evi gördüm. Burasıydı.

Bisikleti bahçenin kenarına bırakıp koşa koşa zile bastım. Yaklaşık bir dakikalık bekleyişin ardından, bir eliyle belini kaşıyan yaşlıca bir adam kapıyı açtı. Kaoru'nun babası olduğunu tahmin ettim ama birbirlerine zerre benzemiyorlardı.

“Buyur... Birine mi bakmıştın?” diye sordu.

“Merhaba efendim. Ben Ton... Oğlunuzun sınıf arkadaşıyım. Evde mi acaba?”

Adam elini belinden çekti ve beni şüphe dolu gözlerle süzdü.

“Hayır... Şu an evde değil maalesef.”

“Ne zamandan beri?”

“Şey... Dünden önceki günden beri sanırım?”

Yüzümdeki tüm kanın çekildiğini hissettim. İçimdeki endişe ve telaş dalgası katlanarak arttı. “Nereye gitti?! Lütfen, söylemelisiniz!”

“Ne bileyim ben. Bir arkadaşında kalıyordur diye düşündüm. Son zamanlarda bunu çok sık yapıyor zaten.”

“...Anladım. Teşekkürler efendim.” Hızla eğilip selam verdikten sonra tekrar bisikletime doğru koştum. Eğer iki gündür yoksa, bunun tek bir anlamı olabilirdi... Bu korkunç düşünceyi zihnimden kovmaya çalıştım. Kendimi daha fazla strese sokmanın alemi yoktu. Sadece acele etmeliydim. Ve dua etmeliydim.

Urashima Tüneli'ne doğru virajlı yollarda var gücümle pedal çevirirken yanağımda bir ıslaklık hissettim. Ter damlası sanıp silecekken peşinden düzinelerce damla daha döküldü. Olamaz. Yağmur başlıyordu; oysa daha bir dakika öncesine kadar hava ne kadar da güzeldi. Hafif çisenti anında şiddetli bir sağanağa dönüştü, tepeden tırnağa sırılsıklam oldum. Tekerlekler her döndüğünde, ıslak kıyafetlerimin tenime yapışıp sonra tekrar ayrılmasının o iğrenç hissini yaşıyordum. Derken, farkına bile varmadan ağlamaya başladım; nedenini ben de tam bilmiyordum. Sanırım artık daha fazla dayanamamıştım. Yine de bacaklarım yanmasına rağmen tüm gücümle pedallamaya devam ettim. Ayak bileklerimi burkmuşum gibi bir acı hissetsem bile durmadım. Sadece sürdüm.

“Hadi, Tono-kun... Lütfen...!”

Asırlar geçmiş gibi hissettirdiğinde sonunda Urashima Tüneli’nin girişindeydim. Bisikleti çoktan yolun kenarına fırlatmış, sandaletlerim bir yerde ayağımdan çıktığı için yolun geri kalanını çıplak ayakla koşmuştum. Yüzlerce küçük taşın batmasıyla ayak tabanlarım zonkluyordu. Kaoru’ya bir an önce ulaşmam gerekiyordu, bu yüzden acıyı sineye çekip tünele daldım.

İçeriye biraz girince yerde cam bir şişe fark ettim. Yakından bakınca içinde küçük bir kağıt not olduğunu gördüm. Şişe içinde mesaj mı? Bunu Kaoru’nun benim için bıraktığını düşünerek şişeyi aldım ve mantar tıpasını çıkardım. Tahmin ettiğim gibi; kurşun kalemle doldurulmuş birkaç sayfa defter kağıdıydı. Kağıdı mahvetmemek için ellerimdeki yağmur ve ter suyunu üzerime sildim, sonra mektubu en başından, yavaşça ve dikkatle okumaya başladım.

Anzu Hanashiro’ya.

Eğer bu mektubu okuyorsan ve adın Anzu Hanashiro değilse, lütfen mektubu şişeye geri koy ve bulduğun yere bırak. Gerçi dürüst olmak gerekirse, buraya girip de tesadüfen bu şişeye rastlayacak ondan başka kimseyi hayal edemiyorum; o yüzden bu satırları okuyan kişinin gerçekten Anzu Hanashiro olduğunu varsayarak devam edeceğim.

Her şeyden önce: Sana bir özür borçluyum. Tünele sensiz girdiğim için gerçekten çok üzgünüm. Muhtemelen şu an kendini ihanete uğramış gibi hissediyorsun. Beni asla affetmesen bile seni suçlayamam. Ama benden tamamen ümidi kesmeden önce, en azından bu mektubu sonuna kadar okursan gerçekten minnettar kalırım.

Gelelim asıl meseleye. Seni neden geride bırakıp tünele tek başıma girmeye karar verdiğimi merak ettiğinden eminim. Bu yüzden şimdi her şeyi anlatacağım. Kısacası şöyle: Bence senin şu manga fırsatının peşinden vakit kaybetmeden gitmen gerekiyor. Burada bulmayı umduğun her neyse, ona gerçekten ihtiyacın yok. Senin asıl ihtiyacın olan şey, bir an önce bir mangaka olarak adını duyurmak. Yazdığın o hikaye büyüleyiciydi; sadece benim tarafımdan değil, çok daha geniş kitleler tarafından okunmayı hak ediyor. İtiraf etmeliyim ki sana hemen özel bir editör atayacaklarını duyduğumda başta biraz şaşırdım ama dürüst olmam gerekirse, senin kadar yetenekli birini kaçırsalardı asıl o zaman aptallık ederlerdi. Sen bunu sonuna kadar hak ediyorsun. Tüm kalbimle söylüyorum.

Ancak manga dünyasındaki trendlerin zamanla ne kadar çabuk değiştiğini sen benden daha iyi bilirsin, değil mi? Bugün popüler olan hemen her şey dört beş yıl sonra miadını doldurmuş gibi hissettirir. Bugün insanların bam teline dokunan bir şeyin, çok daha ileride hala aynı ilgiyi görüp görmeyeceğini kestirmek güç. Sıradan bir okurun zevklerinin ve duyarlılıklarının, sektörle birlikte değişip olgunlaştığını hissediyorum. Tabii bu konuda uzman falan değilim, yanlış anlama. Demek istediğim, elini çabuk tutup mümkün olan en kısa sürede büyük çıkışını yapman gerektiğine inanıyorum. Bu konuda zerre şüphem yok. Eğer manganın hayattaki gerçek tutkun olduğunu hissediyorsan, benim gibi hayallerin peşinde koşarak daha fazla zaman kaybetmemelisin. Sende bu yetenek var; hayalin tam karşında duruyor, tek yapman gereken uzanıp onu almak.

Bununla bağlantılı olarak söylemek istediğim bir şey daha var. Bir süre önce bana Uraşima Tüneli'ni keşfetme motivasyonunun "olağanüstü biri olma isteği" olduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun? Eğer hayalin gerçekten buysa, buna karşı çıkıp hevesini kıracak değilim. Fakat dürüst olmak gerekirse, sırf adı öyle diye olağanüstülüğün peşinden buralarda koşmana gerek olup olmadığından emin değilim. Çünkü bana kalırsa sen, hayatın tadını çıkarmayı bilen ve sıradan yollarla da tatmine ulaşabilecek bir kızsın. Kabul ediyorum, birbirimizi sadece tek bir aydır tanıyoruz ama bu kısa sürede seni gayet iyi tanıdığımı hissediyorum.

Tüneli gece vaktinde ilk keşfettiğimizde tişörtüme sımsıkı tutunduğunda, ne kadar korkmuş ve savunmasız olabileceğini gördüm. Manganı bana gösterdiğinde ve ben ne kadar muazzam olduğunu anlatıp durduğumda, sanatsal değeri olan gerçek bir şey yaratmanın verdiği o büyük sevinci gördüm. Üçümüz festivale gittiğimizde, kendini akışa bıraktığında ne kadar eğlenceli biri olabildiğini gördüm. Ve sana ne kadar güzel olduğunu söylediğimde (ki bunu gerçekten kastediyordum), utandığında yüzünün nasıl da tatlı bir şekilde kıpkırmızı kesildiğini gördüm.

Biliyor musun, tüm bu anlarda aklımdan geçen ilk düşünce neydi? "Vay canına, aslında özünde ne kadar da sıradan bir kız." Evet, bunun senin için muhtemelen hayal edilebilecek en büyük hakaret olduğunun farkındayım. Normal olmaktan memnuniyet duymak büyük günah, değil mi? Ama yukarıda da dediğim gibi, hayallerini küçümsemeye çalışmıyorum. Sadece bu meseleler üzerine iyice bir düşünmeni istiyorum. Yani, hayattan gerçekten ne beklediğin üzerine.

Eğer tavsiyeme uyar ve buraya girmemeye karar verirsen, beni beklemeni istemediğimi bilmeni isterim. Bir sürü yeni arkadaş edinmeni, hayatı dolu dolu yaşamanı ve her gün gülmekten karnına ağrılar girmesini istiyorum. Hayallerindeki o mangayı yazmanı ve tüm dünyanın ne kadar muazzam bir hikayeci olduğunu görmesini istiyorum. Ve ben en nihayetinde buradan çıktığımda, adını gelmiş geçmiş en büyük isimlerin hemen yanında görmeyi umuyorum. Bana inan, yaratacağın o harika dünyaları görmek için gerçekten can atıyorum.

Son olarak, eğer hala kararsızsan söylemek istediğim tek bir şey kaldı.

Sen zaten tanıdığım en olağanüstü kişisin, Hanaşiro. Ve evet, bunun adının tarihe geçmesiyle aynı şey olmadığını biliyorum. Ama belki de Anzu Hanaşiro isminin, yaşamış her bir insan için bir anlam ifade etmesine gerek yoktur.

Belki de sadece tek bir kişi için her şey demek olması yeterlidir.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.