Savaş Akademisi Kapısında Bir Canavar

İMPARATORLUK HARP AKADEMİSİ KABUL KOMİTESİ

“Vakit geldi. İmparatorluk Harp Akademisi Kabul Komitesi’nin üçüncü tur değerlendirmelerini başlatıyorum.” Toplantıyı akademiden bir eğitmen yönetiyordu; komite üyeleri ise ordunun yetenekli ve kilit isimlerinden oluşuyordu. İmparatorluk, gelecek nesil liderlerin seçimi için hem insana hem de zamana yatırım yapma konusunda köklü bir geleneğe sahipti.

Bunun meyvesi ise her seviyede yüksek mükemmeliyet standartlarıyla eğitilmiş seçkin komutanlardı.

“Bugün yeniden incelemeye alınan adayları değerlendireceğiz.”

Bu sebeple harp akademisi kabulleri, doğrudan ulusal strateji ve savunma ile bağlantılı bir mesele olarak ele alınırdı. Haliyle, ideal adayları keşfetmek için hiçbir çabadan kaçınılmaz, süreç boyunca adayların gelecekteki görev yerlerine dair çoklu seçenekler masaya yatırılırdı.

Ordu çeşitliliğe önem verdiği için, ilk turda elenen adaylar için farklı üyelerden oluşan ikinci ve üçüncü tur değerlendirmeler yapılırdı. Olağanüstü bir adayın uygunsuz görülerek reddedilmesi, İmparatorluk için korkunç bir kayıp olurdu.

Tarih de bu sürecin doğruluğunu defalarca kanıtlamıştı.

Hem kara hem de deniz kuvvetlerinin seçkin subayları da dahil olmak üzere pek çok kişi, bu çok aşamalı değerlendirme sayesinde silahlı kuvvetlerin merkezindeki isimler haline gelmişti. Büyük Möltke öylesine muazzam bir komutandı ki, onu seçen değerlendirme görevlisi hayatının en büyük başarısının “muhteşem Büyük Möltke’yi keşfetmek” olduğunu söylemişti. Ancak aynı Möltke, zamanında “bu adayın bir asker olabileceğini hayal bile edemiyorum” şeklinde ağır eleştiriler almış ve üçüncü turda ucu ucuna geçebilmişti.

“Her zamanki gibi cephenin, Genelkurmay’ın ve harp akademisinin bakış açılarını duyacağımız canlı bir tartışma olmasını temenni ediyorum.”

Ayrıca İmparatorluk Harp Akademisi, bir adayın kaçıncı turda kabul edildiği meselesini önemsememe geleneğine sahipti.

Yakın zamandan iki örnek vermek gerekirse; Zettour ve Rudersdorf, her ikisi de ikinci turda seçilmişti. İlki için “fazla akademik, bu yüzden bir general olmaya uygun değil” endişeleri taşınırken; ikincisi, “keskin ve dinamik” olduğu kabul edilmesine rağmen “hayal kurma eğilimi” yüzünden eleştirilmişti. Her ikisi de bu yorumlara rağmen kabul edilmişti.

Buna rağmen, her ikisi de şu an birer dahi olarak görülüyor ve ordunun geleceği onlara emanet ediliyordu; hatta şu an kabul komitesinde yer alıyorlardı. Bu tür vakalar yüzünden, çok genel standartların uygulandığı ilk turda geçen adayların pek bir baltaya sap olamayacağı bile söylenirdi.

Ordu işini öylesine sıkı tutuyordu ki, sadece ezberci olanları ayıklıyor ve ilk turda elenenlerin ikinci veya üçüncü turlarda kabul edilmesine olanak tanıyordu.

“Personel Dairesi’nden Binbaşı von Lergen’in, ilk turda kabul edilen bir adayın yeniden değerlendirilmesi yönündeki talebiyle başlıyoruz.”

İmparatorluk bu konuda o kadar titizdi ki, ilk turda kabul edilen bir adayın normal şartlarda asla uygunsuz bulunması beklenmezdi.

İşte bu yüzden herkesin kafası karışmıştı.

Bir an için hiç kimse, toplantıyı yöneten harp akademisi eğitmenine şaşkınlıkla bakmaktan kendini alamadı. Talep, zaten ilk turu geçmiş ve ikinci tura bile ihtiyacı olmayan bir adayın yeniden değerlendirilmesi üzerineydi. Binbaşı von Lergen tam olarak ne demeye çalışıyordu? Eğitmenin toplantıya devam etmesi gerekiyordu ama muhtemelen kendisi de durumu kavrayamamıştı.

“Tarafsızlığı sağlamak adına anonim olarak yürütülen ilk değerlendirme sırasında, söz konusu adaya ‘üstün’ derecesi verilmişti.”

İlk aşama, adaylara dair tüm kişisel bilgilerin çıkarıldığı belgelerin birden fazla değerlendirmeci tarafından incelenmesinden oluşurdu. Değerlendirmecilerin elinde sadece adayların başarı listesi, akademik danışmanlarının görüşleri ve Zeka biriminden gelen değerlendirmeler bulunurdu. Bu durum her türlü ön yargıyı ortadan kaldırıyor, adayların aşağı yukarı isabetli bir şekilde incelenmesini sağlıyordu.

Nihayetinde kişisel bilgiler açıklanır ve komite, hangi subayların ordunun seçkin yolunda ilerleyeceğine dair son kararı verirdi. İncelemeler katı ve adil olmak zorundaydı. Doğal olarak, alınabilecek en iyi değerlendirmeyi almak, ordunun gözünde o adayın hiçbir eksiği olmadığı anlamına gelirdi.

“Ancak binbaşının itirazları var ve yeniden değerlendirme talep etti. Bu incelemeyi söz konusu talep üzerine gerçekleştiriyoruz.”

Bu yorum, yeniden değerlendirmenin neden yapıldığını anlamakta güçlük çektiğini dolaylı yoldan ima ediyordu. Gerçekte, eğer talep adayları daha detaylı inceleme yetkisine sahip Personel Dairesi’ndeki bir şube müdüründen gelmeseydi, muhtemelen asla kabul edilmezdi.

İlk turda kabul edilenlerin uygunluğuna dair geçmişteki tartışmalar, adayların ne kadar sıradan olduklarını konu alırdı. Bu yüzden eğitmenin şüpheci yaklaşması şaşırtıcı değildi. Anonim değerlendirmelerde çok az subay “pekiyi” alırken, “üstün” derece alanlar çok daha azdı. Binbaşı von Lergen, listenin en tepesindeki aday hakkında şüphe uyandırıyordu.

Aday, nüfuzlu bir subayın çocuğu veya soylu bağlantıları olan biri olsaydı, taraf tutulmuş olabileceği endişesi daha anlamlı gelirdi. Kayırmacılık şüphelerine nadiren rastlansa da duyulmamış şey değildi.

Ancak söz konusu aday, bir askerin yetimiydi. Haliyle, nüfuzlu hiçbir akrabası olmadığı aşikardı. Tavsiyede bulunanların aday ile geçmişe dayalı hiçbir ilişkisi yoktu; ne hiziplerle ne de soylu sınıfı ile bir bağı bulunuyordu. Sadece bu da değil; tavsiye veren tüm subaylar, sahada büyük başarılar elde etmiş ve asla sorun çıkarmamış, disiplinli gazilerdi.

Böylesine olağanüstü kayıtlara sahip, tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş bir subaya kapıları kapatmak, askeri geleneklerle bağdaşmazdı. Herkes bir açıklama bekleyerek Binbaşı von Lergen’e döndü.

“Binbaşı von Lergen, kararınızı hangi kriterlerin şekillendirdiğini merak ediyorum. Kayıtlara baktığımda, onun ancak muazzam bir aday olduğu sonucuna varabiliyorum.” Sesi biraz alaycı geliyordu ama Tuğgeneral von Rudersdorf aslında herkesin aklındaki soruyu dile getiriyordu: Neden? “Birliğinden gelen tavsiye, akademideki durumu, Zeka biriminden gelen geçmiş kontrolü, askeri inzibat soruşturma raporu ve başarıları göz önüne alındığında, bu subay tek kelimeyle seçkin. Sorun nedir merak ediyorum.”

Başarıya dayalı tavsiyeler, seçkin subayları belirlemek için vardı. Ordunun yeteneklerinden en iyi şekilde yararlanmanın gelecekte büyük faydalar sağlayacağı umuduyla genç, hatta toy subaylar seçilirdi.

Adayın birlik tavsiyesi kayıtsız şartsız övgülerden oluşuyordu. Akademik kayıtlar, bazı adaylara kıyasla pratik eğitimde hafif bir eksiklik olduğunu gösterse de üstün muharebe tecrübesi bunu fazlasıyla telafi ediyordu. Sadece gerekliliklere uygunluk açısından bakıldığında bile, bu subay en güçlü aday olarak görülmeye değerdi. Nitekim değerlendirme puanı neredeyse kusursuzdu.

Her zaman kılı kırk yaran Zeka birimi ve askeri inzibat bile en yüksek övgülerle dönmüştü. Böyle bir şey daha önce kaç kez yaşanmıştı ki?

“Hmm, nasıl desem...? İnanıyorum ki, pek çoğunuzun da katılacağı üzere, kendisi son yıllarda gördüğümüz en gelecek vadeden adaylardan biri; alışılmadık derecede iyi.” Başka bir deyişle, aykırı fikirleriyle gurur duyan Tuğgeneral von Rudersdorf bile böylesine harika bir adaydan neden şüphe duyulduğunu anlamakta zorlanıyordu. Eğer yeniden değerlendirme talebi, kusurlara tahammülsüzlüğüyle tanınan Personel Dairesi’nin en seçkin isimlerinden birinden gelmeseydi, herkes onu susturmak için bağırırdı.

“Doğru, aday her alanda en üst düzey performans sergiledi ancak buna rağmen onu kabul etmeyi zor buluyorum.” Binbaşı von Lergen ise adayın tüm güçlü yönlerini kabul etmesine rağmen yeniden değerlendirme istediğini ilan ediyordu.

“Sınıfını ikincilikle bitirdi, askeri inzibata hiçbir sorun çıkarmadı ve Zeka birimine göre tam bir vatansever. Üstelik gizliliğe sadık kalacağına dair de garanti veriyorlar. Hatta muharebe birliğinden tavsiye bile aldı!”

Doğal olarak, komite için Lergen’in itirazı bir şakadan ibaret olabilirdi. Adayın anonimliğini korumak için aldığı nişanlar ve akademiye gittiği yıllar gizlenmişti ancak bu kayıtlar, en azından bir Hava Sahra Hizmet Rozeti veya daha iyisini alacağını pratik olarak garanti ediyordu.

Sonuçta, bir muharebe birliğinden tavsiye almak hem karakter hem de beceri açısından mükemmellik gerektirirdi.

“Eğer bu adayı elersek, bu yıl hiçbir yeni öğrenciyi kabul edemeyiz.” Bu vakur yorum, neredeyse tüm komitenin düşüncelerini tam olarak yansıtıyordu. Böylesine yeteneği, başarısı ve değerlendirmeleri olan bir adayı tanımlamak için dahi kelimesi yetersiz kalırdı. Eğer onu dışarı atacaklarsa, diğer herkesi de diskalifiye etmeleri gerekirdi.

“İstisnai bir karar alarak bu kez adayın kimliğini açıklamaya karar verdim. Şuna bir bakın.” İşlerin bu şekilde gitmesine izin veremeyen Personel Genel İşler Müdürü, söz konusu belgeyi uzattı. Kural olarak adaylar değerlendirmeler sırasında anonim kalırdı ancak şartlar gerektirdiğinde kimliklerini açıklama yetkisine sahipti.

Lergen’i çok iyi tanımıyordu ama en azından binbaşının kariyerini korumak adına, iyi niyetle ona bir el uzatmak istiyordu.

Aday, nadir bulunan (ki bu yetersiz bir tabirdi) bir Gümüş Kanat Akıncı Rozeti sahibiydi ve cephedeki başarıları nedeniyle Hava Sahra Hizmet Rozeti’ne de aday gösterilmişti. Böyle bir subay, normalde geleceğin lideri olarak canıgönülden karşılanırdı.

Sorun şuydu ki, tüm bunları başaran kişi on bir yaşında bir çocuktu. Aklı başında hiçbir subay, küçük bir çocuğu savaşa göndermek konusunda tereddüt etmezdi. Genel işler müdürü, Lergen’in onun yükselmesine yaşı nedeniyle karşı çıktığını düşündü. Duruma dair anlayabildiği tek şey buydu ancak bilginin gizliliğini kaldırmayı kabul etti.

“...Yani tüm bunları bir çocuk mu yaptı?” Yaşı, Rudersdorf’u bile sersemletmeye yetmişti. O noktada, herkes bu durumun ne kadar anormal olduğunu kavramış gibi görünüyordu. Oda, kafa karışıklığı ve şaşkınlık içinde aniden sessizliğe büründü.

Henüz on bir yaşındayken büyücü üsteğmen rütbesine yükselmişti. Akademiyi sınıf ikincisi olarak bitirmiş, Gümüş Kanat Akıncı Nişanı’nı göğsüne takmış ve Hava Sahra Hizmet Nişanı için aday gösterilmişti. Altmış iki kesin zafer ve otuz iki asistle Seçkinlerin Seçkini unvanını kazanmış, cephede Beyaz Gümüş lakabıyla nam salmıştı. Ve şimdi böyle bir asker, eğitim biriminde mi görev yapıyordu?

İnsan gülsün mü ağlasın mı bilemiyordu. Böyle bir özgeçmiş, onu tek kelimeyle bir dahi yapardı.

"Büyücü subay yetiştirmek acil bir mesele, ancak yaşı sizi tereddütte bırakıyor, değil mi?"

Komite üyelerinin azımsanmayacak bir kısmı onun çok genç olduğunu düşünüyordu. Koca bir taburun komutasını ona emanet edip edemeyeceklerinden emin değillerdi. Daha da önemlisi, büyücü subay eğitimi için uzun süredir büyük bir talep olsa da, bazı kesimler bu subayları dar görüşlü olmakla eleştiriyordu.

"Evet. Yetenekli bir büyücü subay olabilir ama onu bir komutan olarak kullanıp kullanamayacağımız bambaşka bir soru."

Yüksek uzmanlık gerektiren bir alanda sivrilmek zaten yeterince zordu. Pek çok hava büyücüsü üstün bireysel yeteneklere sahip olsa da, şaşırtıcı bir şekilde aralarından çok azı düzgün bir komutan olabiliyordu.

Hayır, bir büyücü subayın çok yetenekli olması, onu mutlaka harika bir üst yapmazdı. Her ünlü atletten iyi bir antrenör çıkmayacağı gibi, bir komutanda aranan nitelikler de bireysel bir asın sahip olduklarından farklıydı.

Bu yüzden bazı subaylar, Lergen’in şüphesini kızın yaşına ve yetenek seviyesine bağlıyordu. Bu açılardan bakıldığında, gerçekten de tartışmaya açık bir durum vardı.

Ancak değerlendirme heyeti bu endişeleri görmezden geldi. "Yeterince yetenekli. Başarıları, birlik tavsiyeleri ve diğer her şey kriterlere tam olarak uyuyor. Kusur bulunacak tek bir noktası bile yok." Kayıtlarında, bir müfrezeyi hatasız bir şekilde yönettiğine dair deneyimleri de yer alıyordu. Zaten bir müfrezeyi bile yönetemeyecek olsaydı, subay eğitimi almasının bir anlamı kalmazdı; kaldı ki beklendiğinden çok daha fazla aday tam da bu noktada çuvallıyordu.

Buna rağmen, mevcut birlik tavsiyesi de göz önüne alındığında, komuta kabiliyeti konusunda şüphe dile getirmek pek doğru olmazdı.

"Hızlandırılmış eğitim programından gelme bir subay. Taktik bilgisi fazla teknik kalabilir. Belki de önce ileri düzey subay okuluna gitmesi daha iyi olur."

Generallerden bazıları hâlâ şüphelerini dile getiriyordu. Ne de olsa hızlandırılmış bir kurs almıştı. Bildiklerini gerçek çatışmada uygulayabilse bile, bilgisinde boşluklar olabilir miydi? Taktik düzeyde basit talimatlar verebilse bile, karmaşık durumları göz önünde bulunduran komutlar verecek uygun becerilere sahip miydi? Bunu merak etmek sadece sağduyunun gereğiydi.

Fakat isimsiz değerlendirme sürecinde ona yüksek not veren yetkililer geri adım atmadı. "Mezuniyet tezi 'Hızlı İntikal Lojistiği' üzerineydi. Demiryolu Dairesi bu çalışmaya çok büyük değer verdi."

Mezun olduğu an itibarıyla, stratejik meseleleri tartışabilecek kapasitede olduğunun kanıtı zaten ortadaydı; bahsi geçen o tez.

Bir askeri öğrencinin bu kadar ağır ve teknik bir konuda yazması nadir görülen bir durumdu; genellikle daha heyecan verici konuları tercih ederlerdi. Savaş alanında elde ettiği sonuçlar düşünüldüğünde, bu durum daha da tuhaftı. İsimsiz inceleme sırasında herkes, böyle bir lojistik analiz yazabilen adayın geniş saha tecrübesine sahip biri olması gerektiğini düşünmüştü. Onu okuyan herhangi biri, bir uzman tarafından yazıldığını varsayar ve üzerinde fazla durmazdı.

Lojistikten anlayanlar metni okuduklarında, itiraf etmek istemeseler bile üstün kaleminden ve bakış açısından etkilenmişlerdi. Taslak basit ve netti. Kaynakların toplanmasına vurgu yapmış; ikmal hatlarının depo organizasyonu ve standartlaştırılmış bir dağıtım süreciyle güvence altına alınması gerektiğini savunmuştu. Acil durum malzemeleri dışındaki tüm uzun süreli depolamaların ortadan kaldırılmasını hedefleyen, verimliliğin en öncelikli konu olduğu bir sistem öne sürmüştü.

Geride kaynak istiflenmesine yönelik eleştirilerinin ardından, ön hatlarda kesintisiz çatışmayı destekleyecek temel mühimmat yönetimi için bir yöntem önermişti. Görünüşe göre lojistik camiasında Demiryolu Dairesi’nin bu tezi okuduğu, bayıldığı ve neredeyse kızın kendi ekiplerine atanması için yalvardığı herkesçe biliniyordu.

Hatta pek çok yetenekli saha subayı makaleyi incelemiş ve övgüler yağdırmıştı. Cepheden bir taarruz başlatıp da ikmali kesilen herkesin, bu yazılanların önemini çok iyi kavrayacağını söylemişlerdi.

Operasyon lojistiği konusunda her zaman endişelenen Rudersdorf da bir istisna değildi. İsimsiz adayı değerlendiren hiç kimse, onun sadece on bir yaşında olduğunu hayal bile edemezdi.

"Affedersiniz, bir şey sormak istiyorum. Yazar hakkındaki bilgiler gizli tutulduğu için kimin yazdığına pek kafa yormamıştım ama… bu harp akademisinden bir araştırma raporu değil miydi?"

"Hayır, askeri akademideyken yazdı."

"Beni mazur görün ama gerçekten daha fazla tartışmaya gerek olduğunu düşünüyor musunuz? Ben şahsen bir ihtiyaç göremiyorum."

Lojistik konularında tartışabiliyorsa, ona dar görüşlü demek zordu. Rudersdorf başını yana eğdi. Tartışma uzadıkça aday daha iyi görünüyor, ona güvenmemek için geriye pek sebep kalmıyordu.

Sonra, belki de beklendiği üzere, Tuğgeneral von Zettour artık sessiz kalamayacakmış gibi suskunluğunu bozdu. Sesini pek yükseltmemişti ama tavrının hoşnutsuz olduğu kesindi. "Bir sorum var. Görünüşe göre aday, öğrencilik dönemindeki saha eğitimi sırasında Tuğgeneral von Valkov’dan harp akademisine geçiş için tavsiye almış, ancak Personel Dairesi bunu reddetmiş. Birisi neler olduğunu açıklayabilir mi?"

Zettour’un görebildiği kadarıyla, Üsteğmen Degurechaff yaşı bir kenara bırakılırsa mükemmel bir adaydı ve kriterlere sorunsuzca uyuyordu. Hatta daha öğrenciyken bile bazı subaylardan yüksek değerlendirmeler almıştı.

Valkov, çatışma bölgesindeki performansına o kadar hayran kalmıştı ki onu harp akademisi girişi için bizzat önermişti. Zettour onunla sadece birkaç kez yüz yüze gelmiş olsa da, bu konuşmalar sırasında adamın zekasını sezmişti; Valkov’un bu kadar büyük bir hata yapacağını hayal etmek zordu.

Dahası, görebildiği kadarıyla kariyeri boyunca hep yüksek takdir görmüştü ve yeteneklerinden daha önce hiç şüphe duyulmamıştı.

"Neden o noktada incelenmedi? Onu kim reddetti?"

"…Yaşı ve başarılarının yetersizliği nedeniyle ben reddettim."

Zettour, Lergen’in cevabını bekliyormuş gibi başını salladı ve sert bakışlarını ona dikti. "Binbaşı von Lergen."

"Evet efendim, buyurun."

"Tarafsızlığınızı sorgulayarak konuyu saptırmak istemiyorum, bu yüzden ilk reddi bir kenara bırakalım; peki neden bu yeniden değerlendirmeyi talep ettiniz?"

Lergen’in itirazı o kadar sorunluydu ki dürüstlüğü sorgulanır hale gelmişti. Zettour bunu açıkça söylemiyordu ama herkes aynı şeyi merak ediyordu. Bu kadar yetenek, bu kadar başarı… O, seçkin bir subaydı. Ondan nasıl şüphe duyabilirdi?

"Çünkü Üsteğmen Degurechaff’ın karakteri hakkında ciddi kuşkularım var."

Lergen, onunla ilgili hissettiği o kötü duyguyu bir türlü üzerinden atamıyordu. Sayısız subayı değerlendirme deneyimi ona bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu.

Ve bu huzursuzluk, derin bir güvensizliğe dönüşmüştü. Bu anormal kızın İmparatorluk Ordusu’nun kalbine atanmasına izin vermemeye kararlıydı.

"Hem psikiyatrik değerlendirmeden hem de İstihbarat’ın gizliliği koruma testinden son derece yüksek puanlar aldığını bildiğiniz halde mi bunu söylüyorsunuz?"

"Evet."

Elbette. Hem psikiyatrik değerlendirmeyi hem de İstihbarat’ın incelemesini geçecekti. Sadece bu da değil; bir rahibin dindarlığını öveceği kadar dindar bile görünebilirdi; çoğu asker bir çatışmanın ortasında Tanrı’dan bağışlanma dilemezdi. Yine de bu durum, sadece hiç kimsenin onun anormalliklerini tespit edemediği anlamına geliyordu.

"Testlerin sonuçlarını mı sorguluyorsunuz?"

"Doğru, ama testlerin kendisinden şüphe etmiyorum. Sonuçların kâğıt üzerinde uygun olduğunu kabul ediyorum."

Eminim testlerin hepsi doğru rakamları verdi; onunla ilgili anormal olan şey bu değil. Neyse, meseleyi anlıyorum. O psikiyatrik değerlendirme yetişkin askeri profesyonelleri test etmek için tasarlanmış, onun gibi ubelere göre değil. Bu yüzden o rakamların adil ve dikkatle yürütülen bir testin sonucu olduğundan eminim.

Ve tam da bu yüzden durum anormal.

"Binbaşı von Lergen, söylediklerinizin her kelimesinin kayıtlara geçeceğini hatırlatmak isterim; şimdi bir şeyi onaylamanızı istiyorum."

"Emredersiniz efendim."

Lergen için hem kayıtlara geçmek hem de kariyerine büyük bir darbe indirmek korkutucu ihtimallerdi. Aslında, seçkinler yolunda hızla ilerleyen en iyilerin en iyisinden biri olarak, bu tür tartışmalardan kaçınmayı tercih ederdi.

Ama bir şeyler söylemek zorundaydı; bu dürtü onu ele geçirmişti. Tüm vücudu, ruhu, onu bir insan olarak doğal düşmanı olan bir şeye karşı uyarıyordu; yabancı, var olmasına izin verilmemesi gereken bir anormallik.

"Üsteğmen Degurechaff’ın karakterinden neden şüphe ediyorsunuz?"

"Onu üç kez gördüm."

İlkinde, onun seçkin bir subay adayı olduğunu düşündüm. İkincisinde, dehşet verici bir subay adayı olduğunu düşündüm. Üçüncüsünde ise, onun deli bir subay adayı olduğundan emindim.

"Resmî bir sıfatla mı yoksa özel olarak mı?"

"Üçü de askeri görevlerim gereğiydi. Askeri akademinin denetimleri sırasında onu üç kez gördüm."

Üzerimde ondan daha derin bir iz bırakan başka bir öğrenci muhtemelen olmamıştır ve olmayacaktır da. En azından bunu söyleyebilecek kadar anormal biri. Soğukkanlı ve mantıklı, vatansever ve eşitlikçi, dindar ama bir o kadar da özgürlükçü. Bunların hepsi bir insanda bulunması gereken övgüye değer nitelikler olsa da, onda bir çarpıklık var. Onda garip ve eğri büğrü bir şeyler var.

"Yanlış bir şey yaptığını mı iddia ediyorsunuz? Yoksa bir şey mi söyledi?"

"Lütfen eğitmenlerinin notlarına bakın. En üstte karalanmış tek bir kelime var: 'Anormal'."

Onunla en çok vakit geçiren akademik danışmanı, geride oldukça ilginç bir not bırakmıştı. Her alanda mükemmel puanlar vermesine rağmen, kişisel değerlendirme kısmına tek bir kelime karalamıştı: "Anormal". Danışmanı huzursuz eden şey kızın karakteri miydi? Eğitmenler genellikle öğrencilerin eksikliklerini belirtirdi ama birine doğrudan "anormal" yazmak pek alışılagelmiş bir durum değildi.

"Hmm, demek bir sebebi var... Lütfen açıklayın." Zettour, suçlayıcı tavrını bir kenara bırakıp dinlemeye hazır olduğunu gösterdi; her ne kadar bunu sadece gerçekleri tarafsız bir bakış açısıyla teyit etmek için yapsa da.

"O anormal biri. Daha önce insanları birer nesne gibi gören, kişiliği ve bakış açısı bu denli tam oturmuş bir subay adayı görmedim."

Tıpkı kusursuz bir makine gibi. Emirleri alıyor ve harfiyen yerine getiriyor; tam bir ideal subay. Üstelik gerçekliğin de farkında; ağzından tek bir boş teori çıktığını duymadım. Yine de normal olduğuna inanamıyorum.

Üçüncü karşılaşmamızda tanık olduğum şeyi ancak bu şekilde yapabilirdi.

"Bunun bir dâhinin zihnindeki tuhaf bir kıvılcım olabileceğini hiç düşünmediniz mi?"

"Muharebe konusunda kesinlikle bir dâhi olduğu söylenebilir. Hatta General von Valkov ve İstihbarat, ortaklaşa bir kararla onu İkinci Sınıf Demir Haç Nişanı'na önerdi."

Her şeyden öte, yeni atanmış bir subay olarak bu çocukta yanlış bir şeyler vardı. Lergen tüm yetkisini kullanarak bir araştırma yapmış ve kızın teğmen rütbesini almadan önce bile sıcak çatışmalara katıldığına dair izler bulmuştu.

Eldeki ipuçları kısıtlı olsa da parçaları birleştirdiğinde, kızın bir istihbarat operasyonuna dahil olduğu yönündeki şüpheleri derinleşmişti. Madalya önerisi başvuru aşamasında reddedilmiş olabilirdi ancak durup dururken kimseyi İkinci Sınıf Demir Haç Nişanı'na aday göstermezlerdi.

"...Saha eğitimi sırasında mı?!"

Bu haber odadakileri şaşkına çevirdi, içeride bir uğultu yükseldi. İnanması her ne kadar güç olsa da kızın kariyerindeki bu baş döndürücü yükseliş iddialara doğruluk payı katıyordu.

Saha eğitimi sırasında, yani henüz dokuz yaşındayken, bu çocuk çatışmaya girmiş ve bir madalya adaylığıyla mı dönmüştü? Bunu başka bir yerde duysalar kötü bir şaka deyip geçerlerdi. Buradaki asıl anormallik, ordunun geleceğini omuzlarında taşıyacak adayların değerlendirmesi sırasında böylesi saçmalıkların ortaya dökülmesiydi.

"İstihbarat'ı sıkıştırdığımda, onu çok gizli bir operasyona dahil etmiş olabileceklerine dair üstü kapalı imalarda bulundular."

Sınır çatışma bölgesi... Bir subay adayı için saha eğitimi almak adına oldukça tehlikeli bir yer ama... yine de kabul edilebilir diyelim. Peki ya en dayanıklı askerlerin bile çığlık atmasına sebep olan uzun menzilli sızma eğitimi? Üstelik bunu bizzat düşman topraklarında yapmak?

Gecenin köründe, barbarların kol gezdiği topraklarda, tam teçhizatla yalıtılmış bir dost birliğine yürümek... Hiç kimse bir askeri okul öğrencisinden böyle bir operasyona liderlik etmesini beklemezdi. Lergen bu bilgiyi İstihbarat'taki bir tanıdığından zorla almıştı ve o bile bu işin başında savaş gazisi bir başçavuş olduğunu sanıyordu.

Aslında mantıklıydı. İstihbarat'ın böylesine yetenekli bir liderden yardım istemesi gayet doğaldı. Kızın saha eğitimindeki bir öğrenci olduğu akıllarının ucundan bile geçmemişti muhtemelen. Lergen şimdi madalya başvurusunun, Tanya'nın sadece bir subay adayı olduğunun geç de olsa fark edilmesiyle geri çekildiğini seziyordu.

"...Yani İstihbarat'ın madalya başvurusunda bulunmasına yetecek kadar büyük bir saha operasyonuna bir askeri öğrencinin karıştığını mı söylüyorsunuz?"

Artık hiç kimse bu durumun ne kadar aykırı olduğunu görmezden gelemiyordu. İstihbarat subayları, konu hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi kafalarını sallayarak üzerlerindeki sert bakışları savuşturmaya çalıştılar. Ancak İstihbarat'ta sağ elin ne yaptığından sol elin haberinin olmaması yaygın bir durumdu. Araştırırlarsa altından bir şeyler çıkacağını biliyor olmalıydılar; zira az önce yüzleri kireç gibi olmuştu.

"Mümkünse bu bilgilerin gizliliğinin kaldırılmasını istiyorum."

"Buna bakacağım. Ee? Hepsi buysa, bence o sadece üstün nitelikli bir subay." Kurul başkanı "Meseleyi açıklığa kavuşturacağız," demek istiyordu ama aslında çoktan ikna olmuştu. Bu yüzden tüm bu tartışmalar ona anlamsız geliyordu.

Lergen, yaşı dışında başarısı, performansı veya başka hiçbir konusuyla sorunu olmayan bir subaya karşı neden bu kadar şüpheciydi?

"Akademide okurken, itaatsizlik ettiği gerekçesiyle birinin üzerine büyü bıçağıyla yürüdü."

"...Asileri yola getirmek kıdemli öğrencilerin sorumluluğu değil midir?"

Açık konuşmak gerekirse, askeri kanunlar cezayı kendi eline almayı yasaklasa da yazılı olmayan kurallar vardı. Örneğin, eğitim sırasındaki yaralanmalar "kaza" olarak geçerdi ve üst sınıflarla yapılan antrenmanlarda bunlar sıkça yaşanırdı.

Kaba bir tabir olacak ama eğer kurul onu bunun için cezalandıracaksa, ordunun neredeyse yarısının benzer eleştirileri hak etmesi gerekirdi.

"Gerçekten kafasını yarmaya niyetliydi. Eğer eğitmen araya girip onu durdurmasaydı, sağlam bir askeri sakat bırakacaktı." Lergen, "Hayır, bu farklı bir durum!" diye bağırma isteğini bastırarak durumu açıkladı. Orada olmayan birinin bunu anlamasının imkansız olduğunu biliyordu.

"Binbaşım, eğer eğitmenlerin söylediği her şeye inansaydık ordu şu an cesetlerle dolu olurdu."

Eğitmenlerin yeni askerlere aşırı sert sözler savurması ordunun fıtratında vardı. Eğitimler sırasında piyadelerin veya hava büyü subaylarının acemilere haykırdığı "Seni geberteceğim!" lafı, diğerlerinin yanında oldukça sevimli kalıyordu. Orduda, bir öğrencinin insan olarak değerini tamamen hiçe sayan talimatlar görmek nadir rastlanan bir durum değildi.

Eğitim alanlarında "Kafanı patlatacağım!" veya "O boş beynini uçuracağım!" gibi tehditler yankılandığında kimse kılığını kıpırdatmazdı. Üstelik fiziksel ceza sadece onaylanmakla kalmıyordu.

"Uç noktalara kaçma eğilimi olsa bile, bu biraz gaddarca bir değerlendirme olmuş."

"Yaşını hesaba katarsak, aslında büyük bir öz kontrolü olduğu söylenebilir."

Eğer her şey sadece sözlerden ve birkaç tehditten ibaret olsaydı... Dürüst olmak gerekirse, hepsi bildikleri yöntemlere başvurur ve bunun sevimli olduğunu düşünürlerdi. Ama onu kendi gözleriyle görmemişlerdi.

Hatta muhtemelen, her itaatsizlik için insanları askeri mahkemeye vermeyerek nazik davrandıklarını bile düşünüyorlardı.

Sonuçta bir üstüne itaatsizlik etmenin sonu, en kötü ihtimalle kurşuna dizilerek infaz edilmekti. Diğer bir deyişle, muhakeme yeteneği tam gelişmemiş acemileri idam etmek yerine yumruklamanın onlara daha büyük bir iyilik olduğuna inanıyorlardı.

"Hmm, peki, eğer endişeleriniz yaşı ve öz kontrol kapasitesi üzerineyse bunu anlayabilirim."

Bu noktadan sonra fikirlerini değiştirmeye niyetleri yoktu. Yaşıyla ilgili bir sorun olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Binbaşının yorumladığı gibi yeni bir askere bu kadar sert davranması aşırıya kaçmış olabilirdi ancak yine de kabul edilebilir sınırlar içindeydi. Ayrıca, binbaşının kızın sıra dışı yetenekleri konusundaki endişelerini de anlamıyor değillerdi.

Ancak harp akademisine gönderilerek, eksik olduğu alanlarda eğitim alması ve dikkate değer, yetkin bir subay olarak yetiştirilmesi sağlanabilirdi. Buna kesin gözüyle bakıyorlardı.

"Binbaşı von Lergen, görüşleriniz fazla öznel. Evet, nesnellikten yoksun olduğunuzu söylemek zorundayım."

Tüm tartışmalara ve çekincelere rağmen, kabul edilecekti.

"Adil olmaya çalıştığınızın farkındayım. Sizin gibi birinin yüzeysel izlenimlere bu kadar kapılması beni şaşırttı."

"Pekala, güzel bir araştırma olmuş. İstihbarat'ı biraz sıkıştırmamız gerekecek."

Hiç kimse onun bu konuyu gerçekten ciddi bir sorun olduğu için gündeme getirdiğini anlamıyordu. Kurulun çoğu, onun bu yolu İstihbarat'ı dolaylı yoldan eleştirmek için seçtiğini düşünüyordu; ordunun siyaset ortamında bir personel şubesi müdürü onları açıkça kınayamazdı.

Açıkça dile getirmeseler de herkes, onun adayı incelerken bulduğu bu karanlık işleri ortaya dökmek için bu yeniden değerlendirmeyi talep ettiğinden emindi. İstihbarat'tan gelen değerlendirme geçmişteki gizli bir operasyonu yansıtıyordu. Elbette bu durumda onun da bir ihmali söz konusu olabilirdi ancak bunu ortaya çıkarmak onun hanesine artı puan olarak yazılacaktı. Ve İstihbarat, onun üzerine gitmek yerine özür dilemek zorunda kalacaktı.

Başka bir deyişle, insanların aklında kalan asıl şey personel şubesi müdürünün dersine iyi çalıştığı olacaktı. Temel olarak, İstihbarat'ın gizliliğini sorgularken tarafsız kalmayı başarmıştı.

"İyi iş çıkardınız Binbaşı von Lergen. Yeniden değerlendirme yapmayacağız ama İstihbarat ile tekrar konuşacağız."

"...Teşekkür ederim."

Ve böylece, Lergen'in niyetinin aksine, adayın kabulünü kimse engellemeye çalışmadı.

Tanya'nın günleri Batı'daki Ren Cephesi'nin en ön hattında geçmeye devam ediyordu; her an uyandırılıp önleme görevlerine fırlatılıyordu. Çamura ve kana bulanmış halde, sadece saçlarına değil tüm vücuduna sinen barut kokusuyla birlikte rütbesi üsteğmenliğe yükseltildi. Temel maaşındaki artış küçük olsa da sevindiriciydi.

Ancak onu asıl kendinden geçiren şey, beraberinde gelen harp akademisine kabul edildiğine dair bildiriydi. Belki de şansının yaver gittiğini söylemek gerekirdi. Üsteğmen Schwarkopf, Onbaşı Serebryakov'un kanıtlanmış muharebe yeteneğini göz önünde bulundurarak, Tanya'nın akademiye gönül rahatlığıyla gidebilmesi için onu subaylık yoluna önereceğine dair güvence vermişti. Astını önemsiyormuş gibi davranmak zorunda kalmadan bu işten sıyrıldığına seviniyordu.

Bildirinin kendisine gelince; harp akademisine kabul için önerilmek bir onurdu, yani bu gerçekleşen bir rüyaydı. Uygun olmak için en az üsteğmen olmanız gerekiyordu, bu yüzden şu an için şartları bile karşılamıyordu; görünüşe bakılırsa takdire şayan bir şahsiyet, başarı önerisi sunarken onu da aday göstermişti. Personel dairesinin gizemli işleyişine içinden teşekkür ederek, arka cephenin güvenliğine tayin anlamına gelen bu kaydı doğal olarak kabul etti.

Ve böylece...

Resmi kayıtlara göre on bir yaşında olan Üsteğmen Tanya Degurechaff, en azından kendi hafızasındaki anılarına dayanarak söylerse, üniversite hayatının tadını çıkarmak için ikinci bir şans yakalamıştı. Dışarıdan bakıldığında birkaç sınıf birden atlamış bir dahi gibi görünse de aslında bu onun üniversitedeki ikinci turuydu. Kendi bakış açısına göre, ortama ayak uydurmak hiç de zor olmayacaktı.

Tabii ki teknik olarak konuşmak gerekirse, bir savaş akademisi; gerek eğitim misyonu gerekse müfredatı bakımından sıradan bir üniversiteden epey farklıydı. Ancak Tanya’nın penceresinden bakıldığında bu durum; cephe gerisinde eğitim görmek, günde üç öğün sıcak yemekle ödüllendirilmek ve içine girip rahatlayabileceği sıcak bir banyoya sahip olmak demekti. Cephe hattıyla kıyaslandığında ne kadar da konforlu bir hayat!

Üstelik Tanya için savaş akademisi ile üniversite esasen aynı kapıya çıkıyordu. "Sinyalizasyon teorisini" kullanarak kendi beşerî sermayesinin değerini pazarlayabildiği sürece, ikisi arasında hiçbir fark yoktu. Hatta ona göre savaş akademisi bazı yönlerden normal bir üniversiteden çok daha üstündü.

Tanya’nın mesleki geleceği açısından bakıldığında, hem okul harcı ödemeyip hem de üstüne devletten maaş alarak okumak, sonunda da önü tamamen açık bir kariyer basamağına yerleşmek bulunmaz bir nimetti. Bu yüzden savaş akademisi birinci sınıf öğrencisi Üsteğmen Tanya Degurechaff, neşeyle kendisini derslerine adadı. Cüssesine bakıldığında sırtında bir ilkokul çantası çok daha münasip duracak olsa da askeri üniforması içinde subay çantasını taşırken garip bir şekilde doğal görünüyordu.

Savaş bölgelerindeki deneyimlerinden bu yana, standart tüfeği ve hesaplama küresi olmadan hiçbir yere gitmiyordu. Günlük birkaç rutini hallettikten sonra onları da yanına alıp okul yolunu tuttu. Elbette kampüse tüfeğini değil, yazı gereçlerini getirmesi gerektiğinin farkındaydı ama...

Yine de bir noktadan sonra, teçhizatı elinin altında olmayınca kendini eksik hissetmeye başlamıştı. Ne zaman o çılgın bilim adamını, kudurmuş bir mümini ya da Varlık X'i gebertme fırsatı bulacağını asla bilemezdi. Bu yüzden her yeri bir savaş alanı olarak görmeyi, her fırsatı değerlendirmeye hazır olmayı hem zorunlu hem de kaçınılmaz buluyordu.

Evet, onun için savaş alanı her yerdi. Savaş akademisinin, onun gibi sınıf atlamış küçük bir çocuğu bu kadar doğal bir şekilde kabullenmesinin sebebi de tam olarak buydu. Sert görünmek gibi bir niyeti olmasa bile, cepheden dönmüş, Gümüş Kanat Baskın Nişanı taşıyan ve etrafına sürekli o savaş meydanı gerginliğini yayan bir subayı hafife almak zordu.

Bunun yanı sıra, boş vakitlerini tüfeğini parçalarına ayırıp temizleyerek değerlendiriyor, Varlık X'i öldüreceği anın hayalini kurarken farkında olmadan dişlerini gıcırdatıyordu. Başka bir subay onu fark edip neden sürekli yanında tüfek taşıdığını sorduğunda verdiği cevap ise tek kelimeyle kesin oluyordu.

Yaşına uygun görünen şaşkın bir ifadeyle başını kaldırıp, "Her an bu ekipmana hayatımı emanet etmem gerekebilir, o yüzden yanımda olmayınca rahat edemiyorum. Yani, biraz korkağım da denebilir," diyordu.

"...Elinin altında olmayınca kendini güvende hissetmediğini mi söylüyorsun?"

"Evet efendim, öyle de denebilir. Lütfen bunu en sevdiği battaniyesini elinden bırakmayan bir bebeğin çocukça alışkanlığı olarak görün ve gülüp geçin."

Evet, bu muhtemelen yeterince güçlü bir izlenim bırakmak için kafidir. Böylece herkesin Üsteğmen Tanya Degurechaff’ı bir çocuktan ziyade cepheden dönmüş bir asker olarak algılaması uzun sürmedi. Sınıf arkadaşları ona, bir yandan gülümserken bir yandan ulusal savunma hakkında tartışan, düşman birliklerini yok etmenin en iyi yollarını savunan, korkutucu ama güvenilir bir savaşçı gözüyle bakıyordu.

"Günaydın, Bay Laeken."

Onun yaklaştığını ancak sesini duyduğumda fark edebildim. Varlığını gerçekten hissedemiyorum bile. Benim de biraz muharebe tecrübem var ama sanırım cepheden yeni dönen subaylarla kıyaslanınca epey paslanmışım. Yoksa o gerçekten bu kadar muazzam bir asker mi?

"Günaydın Üsteğmen Degurechaff. Kusura bakmayın ama bugün yine tüfeğiniz yanınızda mı?"

Asteğmenlik yaptığım süre boyunca pek çok rütbeli subay gördüm ama muhtemelen hiçbirinin geleceği onunki kadar parlak değildi. Henüz on yaşını biraz geçmiş olmasına rağmen savaş akademisine girmişti; bunun eşi benzeri görülmemiş bir şey olduğu söyleniyordu. Zaten o yaştaki bir çocuğun üsteğmen rütbesine yükselecek kadar hizmet geçmişine sahip olması bile tek başına inanılmazdı.

Ama dünya büyük bir yer demek ki.

Savaş alanında ben de herkes kadar iyiydim ama burada arkama sızabilen bir subay duruyordu. Üsteğmen Degurechaff kesinlikle dış görünüşüne bakıp yargılayabileceğiniz türden bir subay değildi. Her gün okula tüfeğini ve hesaplama küresini getirdiğini, bunları nöbetçi muhafız komutanına teslim ettiğini duyuyordum.

Silahlarından ayrılamamasının sebebi kesinlikle muharebe deneyimiyle ilgili olmalıydı. Cepheden dönen ve silahlarını bırakmalarına engel olan psikolojik sorunlar yaşayan bazı adamlar vardı ama onun durumu farklıydı. Onlar yanında olmayınca özellikle gergin falan görünmüyordu.

Aslında silahlarını taşımayı bir alışkanlık haline getirmişti. Bu da her an savaşa girmeye hazır olduğu anlamına geliyordu. Biraz kendimi tekrar ediyor olacağım ama Hava Hizmet Nişanı'nı çok genç yaşta almıştı. İyi eğitimliydi ve astsubaylara karşı hitabeti kusursuzdu.

Bir dahaki sefere savaş alanında olduğumda, düşman askerlerini yaşlarına göre ayırmayacağım; eğer ateş etmezsem ölebilirim. Bunu da öğrenilen bir ders olarak kenara yazıyorum.

"Evet, utanç verici ama görünüşe bakılırsa alışkanlıklardan vazgeçmek zor."

Bu hissi iyi bilirim. Ay ışığı altında uyumaya alışana kadar ben de bilinçsizce sürekli bir siper arayıp durmuştum. Güvende olduğumu biliyordum ama canın pahasına dövüşürken edindiğin alışkanlıklar öyle kolay kolay silinip gitmiyor.

"Asla. Bence bu harika bir şey."

Aslında bu, savaş alanındaki önemli meseleleri kavradığı anlamına geliyordu. Akıl sağlığını korurken bunları idrak edebilmek, çiçeği burnunda teğmenler için bir sınavdır. Savaş meydanında, o sert gerçeklik inandıkları tüm kuralları ezip geçer.

Cesaret, görkem, onur... Bu ideallerin hepsi ölümüne bir mücadele içinde çamura bulanır ve sadece bir avuç istisna isimlerini tarihe yazdırır. O azınlığın bildiği sır ise bunun o kadar da zor olmadığıdır. Tek yapmaları gereken astsubayların söylediklerine kulak vermek ve onlarda saygı ile hayranlık uyandıracak fikirler öne sürmektir. Ama bunu yapabilen subay sayısı yok denecek kadar azdır.

"Teşekkürler. Tırnaklarıyla kazıyarak yükselen birinden bunları duymak beni her şeyden çok mutlu eder."

İşte bu yüzden, bu küçük kızın dış görünüşünün ötesine bakmalı, kim olduğuna saygı duymalı ve ona içtenlikle yardımcı olmalıyım.

Eğer bir subay, rütbeleri tırmanmak için harcanan emeğin değerini biliyorsa, o subay gelişir. Bu gerçeğin farkında olarak muhafız komutanı görevimi sadakatle yerine getiriyor ve bu küçük ama şanlı üsteğmene saygılarımı sunuyorum.

"Ancak haddimi aşmıyorsam sormak isterim Teğmenim, sizi buraya getiren nedir? Bildiğiniz üzere bugün tatil günü. Ders yok."

Genel olarak Sebt günü, yani pazar olarak bilinirdi. Dindar inananların çoğu kiliseye gider, bazıları ise itiraf için sıraya girerdi. Bu üsteğmenin de sabahları kilisede içtenlikle dua ettiğini duyuyordum. Hatta birkaç kez bir ikona dalarak baktığına şahit olmuştum.

"Evet, basit bir sebebi var. Kütüphaneyi kullanmak istiyorum; yurttaki referans odası yeterli gelmiyor."

İnanılmaz derecede basit bir gözlem olsa da Üsteğmen Degurechaff gerçekten ama gerçekten çok çalışkandı. O huysuz baş kütüphaneci bile onun bilgisini, merakını ve öğrenme arzusunu övüyorsa, bu kız bir askerin olması gereken her şeyin vücut bulmuş haliydi. Hatta eski üstümden duymuştum; Genelkurmay'ın strateji bölümü, onun savaş dersleri analizi ve temel doktrinleri yeniden incelemesi karşısında hayretten donup kalmıştı.

O küçücük kafasının içinde neler olup bittiğini merak ediyorum. Beni gerçekten etkiliyor.

"Affedersiniz. O halde her zamanki gibi, içeri girmeden önce lütfen silahlarınızı buraya bırakın."

Normalde subayların kişisel eşyalarıyla ilgilenmek çok tantanalıdır; onlara göz kulak olmak emek ister, bu yüzden genelde yapmak istemem. Ama bu üsteğmen farklıydı. Bir askerin savaş alanında tüfeğinden daha yakın bir dostu yoktur. Bir büyücü içinse hesaplama küresi aynı derecede paha biçilemezdir. Bunlara göz kulak olmak bir onurdur, bu yüzden iş yükünü fark etmiyorum bile.

"Teşekkürler. Müsaadenizle..."

Hızlıca başvuru formunu doldurup depo makbuzunu alışkın bir tavırla teslim aldıktan sonra, Üsteğmen Degurechaff kampüsün içine doğru ilerledi. Arkasından bakarken, adımları küçük olsa da güvenle bastığını görebiliyordum. O dar omuzları gözüme inanılmaz geniş göründü. Böyle bir subayın bana silah arkadaşlarını tereddüt etmeden emanet edecek kadar güvenmesi, elimde olmadan beni mutlu ediyordu.

"Küstah, altını ıslatan veletten başka bir şey değil."

Ama bir aptal çıkıp bütün keyfimi kaçırdı. Benim hissettiğim şansın farkında bile değildi. O yaşta rütbeli bir subay olması muazzam bir şeydi ve bu dangalağın yaşından başka övünecek tek bir şeyi bile yoktu.

"Aptal mısın sen? Genç görünebilir ama üzerindeki koku çiş kokusu değil! Onun etrafında savaşın kokusu var; barut dumanı ve kan."

Demek muharebe tecrübesi olan bir çavuş bile bu kadar toy olabiliyormuş. Bir asker olarak o mükemmellik seviyesine ulaşmak, eskilerle aşık atacak kadar beceri ve savaş tutkusu gerektirir. Başka bir deyişle, bir insan olarak savaştan nefret etseniz bile, onda sevdiğiniz bir şeyler olmalı, yoksa onu asla anlayamazsınız.

"Çavuş, onun hakkında tek düşündüğün bu mu?"

"Ha? Hayır, tabii ki harika bir subay olacağını düşünüyorum."

Elbette harika bir subay olacaktı. Eğer benim tabur komutanım olsaydı seve seve peşinden giderdim. İster bir taarruzda, ister düşman hattını yararken, ister oyalama harekatında, hatta artçı görevinde... Onunla her yere giderdim. Savaş ona aşıktı.

Adını tarihe yazdıracaktı; tüm birliği en yüksek nişanları alacaktı, buna emindim. Biliyorum çünkü çok fazla subay gözlemledim: O, tam da kahraman dedikleri türden biriydi.

"Dikkat et be salak. Yanında iki hesaplama küresi taşıyor ama sana sadece birini verdi!"

Böyle bir kalın kafalıya durumu anlatmaya çalışmanın hiçbir yararı yok. Görevime olan saygısından ötürü tüfeğini ve yedek hesaplama küresini teslim ederek orta yolu bulmuştu. En çok kullandığı diğer küreyi yanında tutmak ise zaten onun en doğal hakkıydı.

Bu yüzden, bunu anlamış olduğum için küreyi yanına almasına sessizce izin verdiğimi fark etmeyen bir adama laf anlatmakla uğraşmayacağım.

“Belki de farkında olmadan yanında tuttu, ama baksana, gardını asla düşürmüyor.”

“Nöbetçi subay öğrenirse başı belaya girer.”

Öğğ, onun hakkında hâlâ tek düşündüğünüz bu mu?

Tanya, artık iyice aşina olduğu savaş akademisi kampüsünde yürürken her zamanki gibi karmaşık hisler içindeydi. Eğer bir insan utanç duygusunu yitirirse arsızlaşır; bu da sosyal bir canlı için onursuzluktur. Bu bağlamda, utanmak sosyal canlılara özgü bir fenomendir.

İşte bu yüzden... Ah, ne kadar utanç verici... İntikam hırsıyla dolu olsam da, tüfeğimi her yere yanımda taşıyor olmaktan gurur duymadığımı biliyorum.

Bir eğitmen bu konuda beni dolaylı yoldan azarladıktan sonra, ateşli silahımı akademi muhafız komutanına bırakmaya başladım. Tanya, büyü dışı çatışmalar için özel olarak üretilmiş bir savaş bıçağı taşıyarak orta yolu buluyor; böylece asla tamamen silahsız kalmıyor.

Yine de, silahlarımı teslim etmeye gittiğimde bana bakışlarının onu rahatsız etmediğini söylesem yalan olur. Sanki gözlem altındaki bir tuhafmışım gibi bana yöneltilen o eğlenen bakışlara maruz kalmaktan hoşlanmıyorum. Ancak haklı olduklarını düşününce elimden bir şey gelmiyor.

Belki de kuruntu yapıyorum ama muhafızların bana güldüğünü hissetmeden edemiyorum. “Şu salağa bak, okula yine tüfeğiyle gelmiş,” diyorlar sanki. Ama Tanya, cephe gerisinde tam teçhizatlı bir büyücünün dolaşmasına neden şaşırdıklarını anlayabiliyor. Kendim de aynı şeyi yapacak olsam başkasına kızamam.

Yine de her zaman hazırlıklı olmamın kimseye anlatamayacağım bir sebebi var.

Bu basit bir haysiyet meselesi. Eğer rasyonel zihnim inancın altında ezilirse, benliğim silinip gider; varlık sebebimi net tutmazsam kendimi Varlık X’in oyuncağı olurken görebiliyorum.

Kendine Tanrı diyen bu herif, bebeklerle oynayacak kadar boş vakte sahip olabilir ama o bebek olmayı kimse kabul edecek değil.

Bu yüzden düşmanını tanımak ve bilgisini tazelemek adına Tanya, bir süredir pazar günleri en yakın kiliseye gidiyor ve Varlık X’in sahte idolü önünde nefretini besliyor. İçinde, sınırsız tiksintisine eşlik eden bir lanet korosu yükseliyor; işte bu sağlıklı bir ruh hali. İnsanları parmağında oynatan Varlık X’e karşı birey Tanya Degurechaff’ın cevabı budur. Eğer bir fırsat doğarsa onu vurabilmek için tüfeğini yanına alıyor ama ne yazık ki orada ona hiç rastlamadı.

Elbette bunun Tanya için verimsiz bir vakit geçirme yöntemi olduğunun farkındayım. Yine de bu pratiği ihmal edersem, Elinium Tip 95’in lanetinin Tanya’yı dindar bir mümin haline getirmesi işten bile değil. Zihinsel hijyenine dikkat etmesi gerekiyor; zihninin Varlık X’in görüntüsünden bile iğrenmesini sağlamak kaçınılmaz bir zorunluluk.

Bunu aksatmak, nefes almayı aksatmakla veya düşünmeyi bırakmakla aynı şey olurdu.

“...Hıh. Demek oyuncak bebek olmak istemiyoruz, ha?”

Tanya’nın, insanlık onurunun düşünmekte yattığına dair sarsılmaz bir inancı var. Maymunlardan evrimleşen insan ırkı, düşünmenin kendilerini diğer türlerden ayıran ve onları insan yapan şey olduğunu hisseder.

İşte bu yüzden, inananların neden kutsandıklarını varsayıp rasyonelliği terk ettiklerini anlayamıyor.

Bir kişi düşünme ve sorgulama yetisini kaybettiği an, Tanya onu artık bir insan değil, bir makine olarak görür. Ve bu yüzden birey Tanya Degurechaff düşünceye saygı duyar, tartışmaya bayılır ve dogmatizme tüm kalbiyle dudak büker.

Bu yüzden de fanatiklere, körü körüne inananlara gülüp geçer. O aptalların, sosyal deneyler uğruna ceset dağları inşa eden Komünizm ve diğer dogmaların (esas itibarıyla başka bir din türü) kör takipçilerinden hiçbir farkı olmamasına dayanamıyor; bu his onun insana dair görüşlerinden kaynaklanıyor. Düşünmek kutsaldır çünkü deneme yanılma varoluşun özünde vardır. Düşünmeyen insanlar dogmalarını başkalarına dayattığında, dünyanın ne kadar aptalca bir yer olabileceğini merak ediyor.

Onu bu tür bir dogmatizmin öncüsü yapmaya çalışan Varlık X, can düşmanından başka bir şey değil; onun bu dünyada varlığını sürdürmesine izin veremez.

Yine de tüm vaktini nefret biriktirerek harcamanın verimsiz olduğunu anlayacak kadar rasyonel, bu yüzden şimdilik bunu bir kenara bırakıp çalışmalarına odaklanacak.

Tanya, geleceğini göz önünde bulundurarak şu an yapabileceklerini yapması anlamında hırslı biri. Kütüphane ziyaretlerinin sıklığı da bundan. Artık aşina olduğu koridorlarda yürüyor, tanıdığı personelle selamlaşıyor ve doğrudan kütüphaneye yöneliyor.

“Üsteğmen Degurechaff, giriyorum.”

Girişini her zamanki gibi bildirdikten sonra elini kütüphane kapısına koyuyor. Savaş akademisine kabul edilmek için en az üsteğmen rütbesi gerektiğinden, o burada sadece en düşük seviyede biri. Pazar günü olmasına rağmen birilerinin ondan önce gelmiş olması şaşırtıcı olmazdı. İçeride üst rütbeli subaylar olabilir, bu yüzden her zaman vakur davranmalı.

“Hmm?”

Tanya’nın her gün nezaket kurallarına uymak için gösterdiği çaba ödülünü alıyor. İçeri girdiğinde, yaşlılığa merdiven dayamış, bilge bir edası olan bir asker, kaynak dağının üzerinden başını kaldırıp ona bakıyor.

Omuzundaki rütbe onun bir tuğgeneral olduğunu ve kıyafetlerinden anlaşıldığı kadarıyla muhtemelen önemli biri olduğunu gösteriyor. Onun rütbesindeki birinin burada haritalar ve kayıtlar arasında kaybolması, savaş akademisindeki materyallerin kalitesi düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Askeri strateji araştırmaları her zaman savaş akademisi kütüphanesine muhtaç kalır. Üst düzey yetkililerden biri veriye ihtiyaç duyduğunda sık sık burayı ziyaret eder. Binadan çıkarılmasına izin verilmeyen yığınla kayıt ve belge var. Eğer bu materyallere göz atmak istiyorlarsa, şahsen gelmek zorundalar.

“Öğğ— Kusura bakmayın, Generalim. Rahatsız ettim.”

Tanya, bu milyonda bir gelecek şans karşılaşması karşısında içinden kıs kıs gülüyor. Hangi çağda olursanız olun, yüksek mevkilerde dostlarınızın olması asla zarar vermez. Ve eğer insanlarla tanışmak istiyorsanız, dışarı çıkıp şansınızı artırmanız esastır.

Yine de dış görünüşümün bu kadar genç olması büyük talihsizlik. Bu durum, alkolün devreye girebileceği yerlere gitme konusunda beni tereddütte bırakıyor. Tabii ki bu kadar küçük bir kızın yanında kimse içkisinin tadını çıkaramaz; bu da tüm amacımı baltalar.

Öte yandan, bu kadar genç yaşta bu denli derli toplu ve disiplinli görünerek iyi bir izlenim bırakabiliyor. Ancak çocuk gibi davranmak zorunda olduğum için bu görünümden tam anlamıyla yararlanmak benim için zor oluyor.

Çocuklar zaten anlamadığım ayrı bir evren, bu yüzden küçük kızlar uzaylı yaşam formları gibi geliyor. Sıkıştığımda gülümseyebiliyorum ama hepsi bu.

Şimdi eline bir fırsat geçtiğine göre, bunu sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyecek.

“Ah, şimdilik bana sadece eski bir mezun gibi davranabilirsin.”

Selamına karşılık veren adamın sesi bir askerden ziyade, araştırmalarına gömülmüş bir filozofu andırıyor. Muhtemelen belli bir ölçüde kuralcı biri ama görebildiği kadarıyla huysuzdan ziyade cana yakın duruyor.

“Teşekkür ederim efendim. Adım Tanya Degurechaff. Burada öğrenciyim ve İmparatorluk tarafından bana uçan büyücü üsteğmen rütbesi verildi.”

“Ben Tuğgeneral von Zettour, Genelkurmay Başkanlığı Levazım Dairesi başkan yardımcısıyım.”

Genelkurmay Levazım Dairesi mi! Cephe gerisinin en tepedeki adamlarından biri! Çok şanslıyım.

“Sizinle tanışmak bir onurdur, Generalim.”

Bunu söylerken gerçekten samimi olduğuna emin. Ne de olsa, Genelkurmay Personel Dairesini yöneten adamlar kadar nüfuzları var. Bir şirkette olsalardı, idari stratejiyi yürütenler onlar olurdu.

Mesai dışındaki bir subayla burada karşılaşmış olma şansına ancak dahi birinin şansı denebilir.

“Hmm, Teğmen, şu an acele bir işin var mı?”

“Özellikle yok efendim. Bilgi edinmek amacıyla kendi kendime çalışmak için buradayım.”

Kendini kontrol etmeyi başarıp heyecanla zıplamak yerine amacını usulca belirtiyor. Şansına, entelektüel merakını giderme isteği ile kanun ve yönetmelikleri araştırma işleri yüzünden buraya sık sık uğruyor, bu yüzden bu durum göze batmıyor.

“Harika. Eğer bana biraz vaktini ayırırsan, bir konuda genç birinin fikrini almak isterim. Ne dersin?”

“Memnuniyetle efendim, eğer size engel olmayacaksam.”

“Hayır, sorun değil. Rahat ol.”

“Emredersiniz efendim.”

Mükemmel, o da benimle ilgileniyor. Birisi sizinle ilgilendiğinde onunla konuşmak çok daha kolaydır. Bu, gerekliliği anlamadıkları için fikre karşı çıkan bir grup yöneticiye personel kesintileri hakkında sunum yapmaktan sonsuz kat daha iyi olacak.

“Hakkında birkaç şey duymuştum. Epey meşgulmüşsün gibi görünüyor.”

“İtibarım hak ettiğimden fazla efendim.”

Şu sinir bozucu derecede rahatsız edici “Gümüş Beyaz” lakabı, ordunun isim zevkini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine beni ikna etti ama görünüşe göre ilgi çekiyor.

Genç bir seçkin olarak tanınmak kariyerim için iyi olacak gibi görünse de, sivrilen çivi her zaman çekici yer. Şöhretimi kontrol altında tutmanın yollarını aramalıyım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.