Bir Adım ve Bir Ateş

Sabah güneşi yükseliyordu. Hava durumuna göre üç gün üst üste hava açık olacaktı. Bugün de muhtemelen insanı bezdirecek kadar sıcak bir gün olacaktı. Ağustosun sonu, ayın yirmisi gelmişti ama sonbaharın esintisi hala çok uzaktı.

Bütün geceyi uykusuz geçiren Sorata, tamamladığı proje taslağını sisteme yüklemek için bilgisayarın başındaydı.

Web üzerindeki formda gerekli yerleri doldurdu ve kontrol etmek için tekrar tekrar okudu. Geriye sadece Gönder butonuna tıklamak kalmıştı.

Ryuunosuke’den tavsiye aldığı andan itibaren proje taslağının içeriğinin hızla geliştiğini hissediyordu.

Misaki’nin hazırladığı görsel veriler ve Jin ile danışarak belirlediği anahtar kelimeler oldukça etkileyiciydi; ilk başta yazdığı sadece metinden oluşan taslakla kıyaslanamazdı bile. Resmen profesyonel bir iş gibi görünüyordu.

Az önce Ryuunosuke’ye tekrar gösterdiğinde, geçen seferki gibi sert eleştiriler almamıştı.

Elden gelen her şeyi yapmıştı. Sorata’nın içinde bir başarmışlık hissi vardı.

Bu yüzden, kendine olan güveni henüz yerindeyken Sorata, 'Hadi Oyun Yapalım' yarışmasına katılma kararını kesinleştirdi.

Başvuru formundaki talimatlara göre boşlukları doldurduğunda beş dakika bile geçmeden her şey hazırdı. Tek bir tıklama ile işlem tamamlanacaktı.

Fareyi tutan eli sırılsıklam terlemişti, karnında tuhaf bir kıpırtı vardı. Sorata, daha önce hiç tatmadığı bir gerginlik ve heyecanın ortasındaydı.

Vücudunun bu kadar içten bir tepki vermesini ilk kez deneyimliyordu. Sakurasou’ya ilk geldiğinde bile bu kadar ürkmemişti.

İçinden ona kadar saydıktan sonra gönderecekti.

Derin bir nefes alıp zihninde geri sayıma başladı.

On, dokuz, sekiz... Tam yedi rakamını hayal ettiği an, Nozomi masanın üzerine atladı. O sarsıntıyla Sorata’nın parmağı butona tıkuluverdi.

Ekran değişti ve Başvuru tamamlandı. Teşekkür ederiz yazısı belirdi.

Nozomi, gururlu bir ifadeyle masanın üzerinde oturuyordu.

"Seni gidi..."

Onca seçenek arasından Nozomi. Kara kedi. Uğursuzluk gibiydi...

Söylenmenin bir faydası olmayacağı için Sorata tarayıcıyı kapattı ve bir vazgeçmişlik hissiyle bilgisayarı şutladı. Belge inceleme sonuçları en erken bir hafta sonra açıklanırdı.

Bir süre yapacak bir şey yoktu.

Sorata oturduğu sandalyeyi arkaya yaslayıp iyice gerindi.

Yaptım işte. Şimdilik bitti.

İstemsizce, kelimelere dökülmeyen bir sevinç nidası attı.

Şaşıran kediler hep bir ağızdan protesto edercesine ona baktılar.

Şu an bu kadarıyla keyfi kaçacak değildi. Masanın üzerinde uzanan Nozomi’yi kucağına aldı. Uyumaya hazırlanan Nozomi bu durumdan pek hoşnut görünmüyordu ama Sorata hissettiği bu mutluluk duygusunu birileriyle paylaşmak istiyordu.

Uslu uslu diyerek kafasını okşadı. Ancak Nozomi kollarının arasında çırpınmaya başladı ve kaçıp gitti.

Hevesi olmayan bir kediyle sevincini paylaşmaktan vazgeçen Sorata, sandalyede arkasına yaslanmış halde tavana baktı. Eskimiş ahşap dokuyu izlerken zihni bomboş oldu.

Yavaşça gözlerini kapattı.

Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Hiçbir şey yapacak hali de kalmamıştı. Keyfi yerindeydi ama aynı zamanda üzerinde bir boşalmışlık, bir bitkinlik vardı. Sahi, taslaklarını bitirdikten sonra birkaç gün boyunca Mashiro da böyle boş boş bakınırdı. Belki de o da böyle bir his içindeydi.

Düşüncesizce Mashiro’yu aklına getirdiği için boşalan zihni bir anda tamamen Mashiro’nun rengine boyandı.

Mashiro’ya gelen mektup. Özel kişi. Sevdiği kişi.

İnsanlara neredeyse hiç ilgi göstermeyen Mashiro, ertesi gün mektuba cevap yazmış ve onu göndermek istediğini Nanami’ye danışırken görülmüştü.

Birlikte postaneye gidişlerindeki o neşeli halleri, Sorata’nın aksine göğsünde bir sıkışmaya sebep olmuştu.

Daha detaylı sormadan gerçeği öğrenemezdi. Her sabah çalışma saatlerinde yüz yüze geldiklerinde cesaretini toplamaya çalışıyordu ama sorarsa alacağı cevabın en kötüsü olma ihtimali vardı. Bu yüzden bir haftadan fazla zaman geçmesine rağmen hala soramamıştı. Hayali bir acının korkusuyla yüreği korkaklaşmıştı.

Bu gerçeklerden kaçmak için Sorata kendini proje taslağına gömmüştü. Boş vakit bulduğunda zihni gereksiz şeyler düşünmeye başladığı için son birkaç gündür gerçekten odaklanmıştı.

Ancak proje taslağı işi bittiğine göre, Sorata’nın artık saklanacak bir yeri yoktu.

Yavaş yavaş ayak uçlarından başlayarak Mashiro düşüncesi Sorata’yı ele geçirmeye başladı.

Başka endişeler de vardı. Jin’in dışarıdan sınava girecek olması. Misaki’nin ne olacağı. Üstelik Nanami ile girdiği tartışmanın sonu henüz bir yere varmamıştı.

Nanami ise her gün yarı zamanlı işlerle meşgul oluyor, Mashiro’ya bakıyor ve seslendirme okulunun ara seçmeleri için kendini hazırlıyor gibi görünüyordu. Eskisinden daha da ulaşılmaz, daha da katıydı.

Bu endişeler bir tur döndükten sonra Sorata yine Mashiro’yu düşünmeye başladı.

Tam o sırada,

"Sorata,"

diye bir ses geldi arkasından.

Şaşkınlıkla dengesini kaybeden Sorata, yaslandığı sandalyeyle birlikte geriye doğru devrildi. Acıya dayanarak gözlerini açtı. Baş aşağı duran Mashiro tepesinde dikiliyordu.

Alelacele ayağa kalktı.

Aynı anda önemli bir sözünü hatırladı. Bugün yirmi ağustos. Mashiro’nun ilk eserinin yayımlandığı derginin çıkış günüydü. Birlikte kitapçıya gitmek istediğini söylemişti.

"Çalışma bittikten sonra kitapçıya gidelim mi?"

Şaşırtıcı bir şekilde Mashiro başını iki yana salladı. Odaya girmeye bile yeltenmiyordu.

"Nanami tuhaf."

"Tuhaf derken, neyi var?"

Mashiro cevap vermedi, koridorun ucuna... Giriş kapısına doğru dik dik bakıyordu.

Biri mi vardı acaba?

Sorata odadan kafasını uzatınca girişte sivil kıyafetli Nanami’yi gördü.

Ayakkabılığa yaslanmış, başı öne eğik öylece duruyordu.

Gerçekten de bir gariplik vardı. Nanami’nin o her zamanki enerjik havasından eser yoktu.

Koridora çıkan Sorata, Nanami’ye doğru koştu. Arkasından Mashiro da geliyordu.

"Aoyama?"

Seslendiğinde Nanami yavaşça başını kaldırdı. Gözleri baygın, yanakları al al olmuştu. Buna rağmen üşüyormuş gibi kollarını kendine sarmıştı.

"Sen..."

"İyiyim... Bir şeyim yok."

Boğazından çıkan ses de her zamankinden farklıydı. O bildik tınısı tamamen kaybolmuştu.

"Nasıl bir şeyin yok?"

Elini alnına koydu. Avucuna Nanami’nin yapış yapış sıcaklığı bulaştı.

Ateşi vardı. Hem de epey...

"İyiyim diyorum ya."

Sorata’nın elini iten parmaklarında güç yoktu. Nanami hafifçe hareket edince acı içinde defalarca öksürdü. Sorata onun sırtını sıvazladı.

"Kanda-kun... Bu tacize girer..."

"Sırası mı şimdi bunun?"

"Tamam işte... İşe gitmem lazım... Çalışma için özür dilerim... Bugün erken gitmeliyim..."

Mantıklı cümleler kuramıyordu. Ateşin beynini uyuşturduğunun kanıtıydı bu.

"Çalışmayı boş ver. Ayrıca bu halde işe falan gidemezsin. Vazgeç."

"Birden gitmezsem... Onlara zahmet veririm..."

"Senin gibi işe yaramayacak birinin orada olması daha büyük zahmet!"

Sorata sert bir tonla kestirip attı. Bu halde dışarı çıkacak durumu yoktu. Zaten iş yerine varıp varamayacağı bile şüpheliydi.

"Ama..."

Onu tutmasa her an yere yığılacak gibiydi.

"Bırak şimdi bunu, bugün dinlen. Senin için yarın önemli bir gün değil mi?"

Yarın, yirmi bir ağustos, seslendirme okulunun ara seçmeleri vardı.

"Öyle... Ama..."

"Neyse ne, bugün odanda yat uyu. Yarına hazırlan. İş yerinin numarası kaç? Ben arayıp haber veririm."

"Hayır... Kendim yaparım..."

Nanami’nin nefesi ateş gibiydi. Artık gözlerini açık tutacak dermanı kalmamıştı. Yine de giriş katındaki sabit telefonun ahizesine elini uzattı.

Numaraları tek tek tuşladı.

Doğru ya, Nanami’nin cep telefonu geçen aydan beri kapalıydı.

Kazandığı yarı zamanlı iş parası genel yurdun kira geri ödemesine gittiği için telefonu hâlâ kullanamıyordu. Daha önce Nanami, telefon olmasa da bir şekilde idare edebileceğini söylemişti ama... Sorata buna pek inanamamıştı.

"Ben Aoyama. İyi çalışmalar... Evet, özür dilerim, sağlığım pek yerinde değil, ateşim var da... Evet, evet. Lütfen... Evet, gerçekten çok özür dilerim. Affedersiniz..."

Nanami öksürerek ahizeyi yerine bıraktı. O an dermanı tükendi ve olduğu yere, zemine çöktü. Artık ayağa kalkacak mecali kalmamıştı.

Sorata, itiraz etmesine fırsat vermeden Nanami’yi sırtına aldı.

Ensesine vuran nefes sıcacıktı. Bu durum içindeki endişeyi iyice körüklüyordu. Sorata, bu ağır sorumluluğun altında ezilmemek için ayaklarını sağlam basarak merdivenleri çıktı ve Nanami’yi odasına götürdü.

Yatağa yatırılana dek Nanami her şeye razı bir haldeydi.

"Şimdi ilaç getireceğim."

Sorata odadan çıkmaya yeltenirken Nanami onun bileğini kavradı. Dokunduğu yer anında ter içinde kalmıştı. Nanami’nin ateşi sanki Sorata’nın vücuduna karışıyor, bir huzursuzluk olarak tüm bedenini kemiriyordu.

"Ne oldu? İstediğin başka bir şey mi var?"

"Yarın... gideceğim..."

Nanami sayıklar gibi mırıldandı.

"Gideceğim..."

Belki de Nanami ne dediğinin farkında bile değildi.

"Tamam. Anladım, tamam."

Sorata’nın bileğini tutan elin gücü kesildi. Eli serbest kaldığında Nanami, sanki bayılmışçasına derin bir uykuya daldı.

Acı dolu nefes alışverişi, yarın için durumun ümitsiz olduğunu haykırıyordu. Sorata kulaklarını tıkama isteğini bastırarak odadan çıktı.

Kendi odasına dönüp üzerini değiştirdikten sonra, eve gelip bakması için bir doktora haber vermek üzere yurttan fırladı.

Machida Kliniği, çarşı yakınlarında küçük bir aile hastanesiydi; Sorata ne zaman rahatsızlansa annesi onu hep oraya götürürdü.

On yıl öncesinden beri hiç yaşlanmamış gibi görünen yaşlı bir sensei tarafından işletilen bu yerin doktoru, Sorata’yı küçüklüğünden beri tanıyordu. Bu yüzden Sorata telaşla içeri daldığında bile tek bir kez olsun yüzünü asmadan onu dinlemişti.

Üstelik sabah ve öğleden sonraki muayene saatleri arasında Sakura So'ya uğrayacağını söylemişti.

Saat bir civarında gelen yaşlı sensei, Nanami’nin muayenesini bitirince odada bekleyen Sorata’nın yanına uğradı.

Aşırı yorgunluktan bağışıklık sistemi çökmüş, üstüne bir de yaz nezlesi eklenmişti. Sorata detaylı anlatmasa bile, doktor Nanami’nin kendini çok zorladığını şıp diye anlamıştı. Ne kadar genç olup çabuk iyileşse de üç dört gün boyunca uslu durup dinlenmesi gerektiğini söyledi.

Doğal olarak yarın dışarı çıkması imkansızdı.

Son bir kez Nanami'yi zorlamaması konusunda tembihte bulunan yaşlı sensei, ateş düşürücü ve vitamin yazıp hastaneye geri döndü.

Chihiro işi gereği sabah erkenden okula gittiği için evde yoktu. Jin de dün geceden beri dışarıdaydı ve henüz dönmemişti. Öğleden sonra odasından çıkan Misaki’ye Nanami’nin durumunu daha önce iletmişti.

Akşamüzeri Jin eve döndüğünde, Sorata herkesi kendi odasına topladı. Sorata, Jin, Misaki ve Mashiro; dört kişiydiler.

Önce Jin’e Nanami’nin durumunu açıkladı.

"Bir gün bayılacağını tahmin ediyordum ama zamanlaması kötü olmuş."

Madem biliyordun o zaman neden... Sorata dilinin ucuna gelen kelimeleri geri yuttu. Artık söylemenin bir anlamı yoktu; zaten Sorata da bunu içten içe hissetmiş ama elinden bir şey gelmemişti.

"Asıl mesele yarın, değil mi~?"

Misaki dudaklarını büzüp kollarını bağlayarak düşüncelere daldı.

Eğitim merkezindeki ara seçmelerin olduğunu buradaki herkes biliyordu. Son birkaç gündür havadaki o gergin atmosferi hepsi iliklerine kadar hissetmişti. Hatta ikinci kattayken Nanami’nin pratik yapan sesini bile duyuyorlarmış.

"Sayıklarken yarın gideceğini söylüyordu."

Bu yarı zamanlı işi asmaya benzemiyordu. Normal derslerden de farklıydı. Yarın, yılda sadece bir kez gerçekleşen özel bir gündü. Şimdiye kadarki emeklerinin karşılığını sergileyeceği yerdi. Nanami bunun için çok çabalamıştı.

"Yine de gitmesine izin veremeyiz, değil mi?"

Jin’in yüzü asıldı.

"Evet, ben de demin şöööyle bir baktım da Nanami-n çok acı çekiyor gibiydi. Yarın gitmesi falan imkansız."

"Buna rağmen gideceğim diyorsa, onu durdurmamız gerekecek."

"Haklısınız."

Sorata çaresizlik hissetse de Jin’e hak vermekten başka çaresi yoktu. Bir şey olduktan sonra çok geç olurdu. Nanami’yi düşününce, bu seçmelerden vazgeçmesini sağlamak en doğrusuydu.

Jin, konuşmanın bittiğini işaret ederek ayağa kalktı.

Tam o sırada, o ana dek suskunluğunu koruyan Mashiro aniden konuştu.

"Ben olsam giderdim."

Sorata ve Misaki’nin bakışları Mashiro’ya çevrildi; odadan çıkmak üzere olan Jin olduğu yerde durdu.

"Ben olsam giderim."

"Ama bak Shiina..."

"Nanami gitmek istiyorsa, gitmesine izin verin."

Zor durumda kalan Sorata, bakışlarıyla Jin’den yardım istedi. Jin, Omuz silker gibi bir tavırla karşılık verdi.

"Nanami’nin gitmesine izin verin, lütfen."

Rica eden bir tonda konuşsa da gözleri, eğer izin verilmezse onu kendisinin götüreceğini haykırıyordu.

"Lütfen."

Mashiro başını öne eğdi.

"Öyle diyor ama... Ne yapacaksın Sorata?"

"Yani, ben de Aoyama’nın ne istiyorsa onu yapmasını isterim elbet. Ama..."

Bileğini kavrayan Nanami’nin elindeki o sıcaklığı unutamıyordu. O sesin, o kararlılığın, Nanami’nin bugüne kadarki emeklerinin karşılığını bulmasını her şeyden çok istiyordu.

"Sorata, lütfen. Nanami çok çabaladı... Her gün geç saatlere kadar."

"Biliyorum ama..."

Bazen birinin diğerini durdurması gerekirdi.

"Lütfen."

"Eğer sağduyun sana engel oluyorsa, cevap zaten belli değil mi?"

Kararsız kalan Sorata’ya bunu söyleyen Jin’di. O vazgeçmiş gibi görünen yüzü, aslında tek bir sonucu işaret ediyordu.

"Burası neresiydi, hatırlıyor musun?"

Sorunlu tiplerin yuvası. Sağduyu sınırlarının dışındaki Sakura So.

Mashiro dik dik bakıyordu. Sorata’nın kalbi sarsılıyordu. Gitmesine izin mi vermeliydi yoksa onu durdurmalı mıydı? Hangisi Nanami için daha iyiydi? Bunu düşünmenin bir anlamı yoktu. Kararı verecek olan Sorata değil, Nanami’ydi.

"Tamam. Aoyama gideceğim derse onu durdurmayacağım."

Nanami kendi başına pes etmeyecekti. Sorata bunu bilmesine rağmen böyle söylemekten başka bir şey yapamadı.

"Tamamdır, o zaman karar verildi! Hep beraber Nanami-n'e yardım edelim~!"

Misaki kendi kendine "Oley!" diyerek sevindi.

"Sorata, teşekkürler."

"Önemli değil... Yarın ona ben eşlik ederim. Aoyama bu haldeyken tek başına gitmesi tehlikeli."

"O zaman ulaşım işini ben hallederim~!"

"Ah, doğru. Taksi iyi olabilir. Senpai, maddi gücünüze güveniyoruz."

"Kendini bir uzay gemisindeymişsin gibi düşün ve bana güven!"

Misaki sırıttı. Bir şeyler planlıyor gibi görünüyordu ama bu durumda Nanami’nin aleyhine bir şey yapmayacağını düşünen Sorata üstelemedi.

"Geriye Chihiro-chan kaldı. Mantıklı bir yetişkin olarak büyük ihtimalle karşı çıkacaktır."

Jin gözlüğünü düzeltti.

"Pek mantıklı bir yetişkin sayılmaz ama herhalde..."

"Neyse, orasını ben hallederim."

"Size güveniyorum."

Sorata’nın Chihiro ile başa çıkabilmesi pek mümkün görünmüyordu. Bu işi hayat tecrübesi bol olan Jin’e bırakmaktan başka çare yoktu. Jin, bu ekipte kendi rolünün bu olduğunu gayet iyi biliyordu.

"Peki ya ben?"

Mashiro sessizce sordu.

"Shiina'nın görevi hiçbir şey yapmamak."

Başıma daha fazla iş açarsa halim duman olurdu.

"Ben de bir şeyler yapmak istiyorum."

Bir an için hüzünlü görünmesi acaba sadece benim kuruntum muydu?

"O zaman, Mashiro-chan, sen Sorata'yla birlikte ona eşlik et."

"Bir dakika Jin-san!"

"Ulaşım işi Misaki'de, Chihiro-chan meselesi bende. Bir itirazın yok herhalde?"

"Hı-hı!"

Misaki başını sertçe salladı.

"Ne oluyor be? Kimse yok sanıyordum ama meğer hepiniz buraya toplanmış ne dolaplar çeviriyorsunuz?"

Odaya kafasını uzatan, okuldan dönen Chihiro'ydu. Beklenenden erken dönmesinin sebebi, herhalde Nanami’nin şifayı kaptığını ona mesajla haber vermemdi.

"Neyse, Suzune-san beni çağırıyor, ben kaçar."

Jin hemen ayağa kalkıp odadan çıktı.

Ardından Misaki de, "Ben de şu mizanpaj işini halledeyim bari~" diyerek dışarı fırladı.

Bu kargaşadan istifade eden Mashiro da odadan çıkmaya yeltendi ama Chihiro arkasından ona seslenerek durdurdu.

"Mashiro, bak bu posta kutusuna gelmiş."

Chihiro’nun uzattığı şey oldukça kalın, büyükçe bir zarftı. Üzerinde bir shoujo manga dergisinin logosu basılıydı.

"Tanıtım sayısı dedikleri şey herhalde, değil mi?"

Chihiro’nun dürtmesiyle Mashiro sessizce elini uzattı. Yapışkan bandı söküp içinden bir dergi çıkardı.

Ne sevindi ne de gülümsedi; tamamen duygusuz bir ifadeyle sayfaları çevirmeye başladı. Kendi mangasını derginin ortalarına doğru bulduğunda, sadece kapak resmini kontrol edip dergiyi hemen kapattı.

Sonra da dergiyi Sorata’ya uzattı.

"Bitti mi yani?"

"İçeriğini zaten biliyorum."

"Onu biliyorum da... Ne bileyim, insan biraz daha sevinir falan... Öyle bir şey yok mu?"

"Çok mutluyum."

"Hiç öyle görünmüyorsun ama... Her neyse, çıkış yaptığın için tebrik ederim."

"Hı-hı, teşekkürler."

Yine de hiç sevinmiş gibi durmuyordu. Belki de aklı Nanami’de kalmıştı.

Sorata, eline tutuşturulan derginin kapağına dik dik baktı. Sol köşede, küçücük bir şekilde Mashiro’nun tek sayılık mangası tanıtılıyordu. Başlığın altında 'Shiina Mashiro' ismi kazınmış gibi duruyordu.

Sayfayı arayan parmakları titredi. Yerini aşağı yukarı bildiği için giriş sayfasını hemen buldu.

Gerçekten basılmıştı. Bu çok doğal bir şey olsa da içinden bunu geçirdi. Sayfaları teker teker okudu. Daha önce görmüş olsa da, dergi formatına girince bambaşka bir şeye dönüşmüştü, sanki daha bir gerçek hissettiriyordu.

"Gerçekten olunabiliyormuş demek, mangaka."

Sorata’nın kalbinde ilk filizlenen şey, içinde saf bir şaşkınlık barındıran o kabullenme duygusuydu.

Dergiyi Mashiro’ya geri verdi. Mashiro onu göğsüne bastırarak kendi odasına gitti.

Geriye kalan Chihiro, avını gözüne kestirmiş bir yılan gibi bakışlarını Sorata’ya dikti.

"Eee? Siz gerçekten aptalca bir şey planlamıyorsunuz, değil mi?"

Bu uyuşuk öğretmen şaşırtıcı derecede keskindi.

"Bir şey planladığımız falan yok. Lütfen artık odadan çıkıp kapıyı kapatır mısınız? Benim de saygı duyulması gereken bir özel hayatım ve mahremiyetim var!"

"Sende öyle bir şey bulunmaz," diyerek korkutucu bir laf etse de Chihiro sonunda çıkıp gitti.

Açık kalan kapıyı kendisi kapattı.

Derin bir nefes aldı.

Ama asıl sınav şimdi başlıyordu.

Beyhude olduğunu bilse de dua etmeden duramadı.

Yarına kadar Nanami’nin durumunun düzelmesi için.

Ertesi sabah, Sorata’nın duaları boşa çıktı ve Nanami’nin durumu hiç iyileşmedi.

Şişmiş göz kapaklarıyla birinci kata inen Nanami, çoktan dışarı çıkmak için hazırlanmıştı. Üstünü giyinmiş, kursa giderken taktığı o büyükçe çantayı omuzuna asmıştı.

Onu görür görmez Chihiro doğal olarak önünü kesti.

"Aoyama, odana geri dön."

"Neden ki..."

Nanami’nin sesi boğazının derinliklerinde parçalanıyor, feci şekilde kısılıyordu. Dünküne nazaran sesi çok daha kötüydü. Üstelik burnu da tıkalıydı, gizlenecek tarafı kalmamıştı.

"Bunu anlamayacak kadar ateşten dolayı muhakeme yeteneğin düşmüş çünkü."

Chihiro’nun acımasız gerçekleri karşısında Nanami geri adım atacak gibi durmuyordu. İnatla sadece önüne bakıyordu. Bir kez bile boyun eğse her şeyin biteceğini vücudu sanki biliyor gibiydi.

Vücudunun durumunu en iyi kendisi biliyor olmalıydı. Bir şey olmasa uzanıp dinlenmek isterdi elbette. Ama bugün gitmek zorundaydı. Günlük çabalarının meyvesini göstermek zorundaydı çünkü.

"Uzatma da odana çıkıp yat."

"Hayır."

"Aoyama, senin ne istediğin umurumda değil."

Chihiro, Nanami’nin kolunu tutmaya yeltendi.

Tam o anda Jin, Chihiro’yu arkadan kavrayıp havaya kaldırdı.

"Bir dakika, Mitaka! Sen ne yaptığını sanıyorsun!"

"Sorata, gerisi sende."

Sorata cevap vermek yerine çantayı alıp Nanami’yi girişe yönlendirdi.

"İstemeyeceksin biliyorum ama seni ben götüreceğim."

Nanami bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonunda sustu. Sadece bir kez başını salladı.

"Siz dün Kanda’nın odasında toplanıp bu işi tezgahladınız demek!"

Havada kalan ayaklarını sallıyordu Chihiro.

"Dur, dur bir dakika! Mitaka! Sen bu kargaşadan istifade göğüslerimi mi mıncıklıyorsun!"

"E herhalde, sonuçta orada bir göğüs var."

"Dağdan bahseder gibi konuşma be!"

Chihiro’nun çığlıklarını arkasında bırakan Sorata, Nanami’yi de alıp Sakura-sou’dan çıktı.

O anda sokağın önünde beyaz bir minivan kayarak durdu. Gıcır gıcır, yepyeni bir arabaydı.

"Kohai-kun! Bin çabuk!"

Direksiyon başında Misaki vardı.

"Ha? Senpai, ne yapıyorsun?!"

Ulaşım işini Misaki’ye bıraktığı doğruydu.

Ama bir taksi çağırır diye düşünmüştü.

Neden direksiyon başında Misaki vardı?

Durumu tam kavrayamadan Nanami ile birlikte arka koltuğa oturdu. Sessizce gelen Mashiro da çoktan ön koltuğa kurulmuştu.

Kapıyı kapatır kapatmaz Misaki gaza bastı. Jin’in elinden kurtulan Chihiro arkalarından koştu ama mesafe bir anda açıldı ve köşeyi döndükleri gibi gözden kayboldu.

"Şey... Senpai, ehliyetin var mı ki?"

"Aldım ya."

"Ne zaman?"

"Hmm, şipşak hallettim işte."

"Lütfen düzgün bir açıklama yapın!"

Bu arabanın güvenli olup olmadığı konusunda içime kurt düşmüştü. Şimdilik sürüşü stabil görünüyordu ve hız sınırlarına uyuyordu. Navigasyonun talimatlarına göre hedefe doğru ilerliyor gibiydi ama direksiyondaki kişi sonuçta uzaylı Misaki’ydi. Endişelenmemek elde değildi.

"Şeydi ya, hani şu zamanlar... Kohai-kun'un Mashiro’yla soğuk savaş döneminde olduğu, reddedilmiş gibi modunun yerlerde gezdiği o hüzünlü haziran ayı."

Hüzünlü haziran gibi tuhaf bir isim takılması ağırıma gitse de, hakikaten o dönemlerde hiç keyfim yoktu ve etrafımda olup bitenleri hiç görmüyordum.

Misaki’nin sürücü kursuna gittiğini fark etmemiş olmam doğaldı.

"Peki ya... Bu araba? Kiralık mı?"

"Satın aldım."

"Kaç paraya?"

"Peşin parayı tık diye saydım, üç milyon falan mıydı neydi... Öyle miydi acaba? Pek bilmiyorum. O işlerin hepsini Jin halletti."

"Anladım. Tamam, sormadım sayın."

Japon yasalarına göre on sekiz yaşına basınca ehliyet alınabiliyordu. Misaki de haziran ayında on sekizinci yaş gününü kutlamıştı.

Nanami, herhalde vücudu acıdığı için, gözlerini sımsıkı kapatmış, öylece hareketsiz duruyordu.

Belki de en ufak bir enerji kırıntısını bile boşa harcamamaya çalışıyordu.

Belki de biraz olsun kendini toparlayabilmek için dinleniyordu.

Böyle düşününce, Sorata doğal bir şekilde ağzını kapalı tuttu. Şu an Nanami'yi rahatsız etmemek en iyisiydi.

Araba ana yola çıktığında ilerleyişi daha da akıcılaştı.

Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından araç, Tokyo'nun karmaşık bina yığınları arasında yolunu kaybetmiş gibi görünürken Misaki aniden etrafına bakınmaya başladı.

"Sakın kaybolduğumuzu söyleme?"

"Hayır bee! Buralarda bir yerde olması lazım!"

Bunu kanıtlarcasına araç navigasyonu, "Hedefinize yaklaştınız," diyerek bildirimde bulundu.

"Aoyama, geldik galiba."

Nanami yavaşça gözlerini açtı.

Biraz uyuyabilmiş olacak ki, uykudan yeni uyanmış birinin mahmurluğu vardı yüzünde. Yine de gözlerinin derinliklerinde bir irade ışığı parlıyordu. Yapması gereken şeye odaklanmış bakışlardı bunlar. Ruhu henüz pes etmemişti.

"Burası uygun mu?"

"...Evet. Bundan sonrası için tek başıma iyiyim."

Kapıyı açıp arabadan indi Nanami. Adımları sendeleyerek atıyordu. Hiç de iyi falan değildi. Fakat bundan sonrasında ona yardım edemezdi. Ara sunuma girecek olan Sorata değil, Nanami'ydi.

Bu yüzden onu sadece arabanın içinden uğurladı.

"Elinden geleni yap," demedi, diyemedi. Mümkün olsa elinden geleni yapmasını değil, bir an önce vücudunu düşünüp yatağında dinlenmesini isterdi.

Nanami, kaldırımda yaklaşık on metre ilerledikten sonra beş katlı bir binaya girdi.

"Demek ders stüdyoları böyle yerlerde oluyormuş~"

Sıradan binaların yan yana dizildiği, her yerde görebileceğiniz bir manzara. Hemen yakınlarda bir market var, üst katlar ise normal konutlar gibi görünüyor.

"Arabayı karşıdaki otoparka çekiyorum."

Misaki sinyal verip arabayı tekrar hareket ettirdi.

Alışık bir tavırla, saati belirli bir ücret olan otoparklardan birine park etti.

Hareket etmeyi bırakan arabanın içi bir anda sessizliğe büründü.

"Ne kadar sürer?"

Bunu söyleyen, yolcu koltuğundaki Mashiro'ydu. Arabaya bindiğinden beri ilk kez konuşuyordu.

"Normal derslerin üç saat sürdüğünü söylemişti ama bugün nasıl olur bilmem. Belki erken biter, belki daha da uzar... Bilemiyorum."

"Anladım."

Böylece arabanın içinde üç saat beklemek çok yorucuydu. Sessizlik nefes kesiciydi. Öte yandan, boş muhabbetle havayı dağıtabilecek bir ortam da yoktu.

"Shiina, kitapçıya gidelim mi?"

"Gerek yok."

"Kitapların raflarda dizildiğini görmek istemiyor musun?"

"Sorun değil."

"...Nasıl yani?"

"Bundan sonra satış günü daha pek çok kez gelecek."

Sorata ağzı açık bir şekilde verecek cevap bulamadı.

Gerçekten de Mashiro bunu başarabilirdi. Seri yayın hakkını kazandığı an, her ay o satış günü gelecekti. Bunu bu kadar net ilan edebilen kişi Mashiro'ydu işte.

İşler ters giderse diye kendine kaçış yolu hazırlamıyordu. Her zaman ne derse onu yapıyordu. Mashiro'nun asıl harika olduğu nokta burasıydı.

"Öyle mi diyorsun?"

"Öyle."

Yine de bugünkü Mashiro normalden biraz farklıydı. Sarsılmaz bir irade kütlesi gibi olan o kız, yolcu koltuğunda büzülmüş oturuyordu.

"Hey, Sorata."

"Ne var?"

"Benim yüzümden, değil mi?"

"Ha?"

"Nanami, bu yüzden mi yoruldu?"

"Alakası yok."

Hiçbir kanıtı olmamasına rağmen Sorata bunu kesin bir dille reddetti.

Alışık olmadığı Sakurasou'ya gelip, bir yandan 'Mashiro nöbeti' tutarken bir yandan da yarı zamanlı iş ve kurs arasında mekik dokuduğu günleri seçen Nanami'nin kendisiydi. Nanami'nin bunun suçunu Mashiro'ya yüklemediğine emindi; sadece çeşitli durumlar üst üste gelmiş ve şanssız bir zamanlamayla sağlığı bozulmuştu, hepsi buydu.

"Özür dilemem lazım."

"Yapma. Muhtemelen kızacaktır."

Mashiro'nun suçluluk duygusu gerçek olsa bile, Nanami bunu kendisine duyulan bir acıma olarak görecekti. Böyle bir yanlış anlaşılma yüzünden birilerinin incinmesini görmek istemiyordu, bu sadece beyhude bir çabaydı.

Ondan sonra kimse konuşmadı.

Arabanın içinde yaklaşık iki saat bekledikten sonra, kurs binasından insanlar grup grup çıkmaya başladı. Toplamda otuz kişi kadardılar. En sonunda Nanami göründü.

Onu fark eden Sorata hemen dışarı çıkıp karşılamaya gitti. Ancak biraz kala duraksadı.

Nanami biriyle konuşuyordu. Hayır, kendi yaşlarında bir kız ona tek taraflı olarak bir şeyler söylüyordu.

Sesleri duyulmasa bile, suçlandığı bakışlarından belli oluyordu. Nanami'nin defalarca "Özür dilerim," diye boyun eğdiğini görünce Sorata daha fazla dayanamayıp öne atıldı.

"Aoyama, artık dönelim."

Nanami ile konuşan kız, memnuniyetsiz bir ifadeyle yüzünü Sorata'ya döndü. Nanami'nin yüzü daha da asıldı.

"Sen de kimsin? Nanami'nin erkek arkadaşı mı?"

Kendine has tatlı bir ses. Uzun kirpikler. Oyuncak bebek gibi küçük bir yüz. Sadece orada duruşuyla bile garip bir şekilde etrafına ışık saçan bir havası vardı. Fakat dışa vurduğu duygular bir mızrak kadar sivriydi ve zerre sevimlilik barındırmıyordu.

"Aoyama'yı almaya geldim, erkek arkadaşı değilim."

"Keyfin yerinde bakıyorum."

Bu sözler Nanami'ye yönelikti.

"Kusura bakma ama söyleyeceklerini başka bir zamana bıraksan? Aoyama bugün pek iyi değil."

"Biliyorum herhalde ama her şeyin bir 'başka zamanı' olmayabiliyor, değil mi?"

"Özür dilerim... Gerçekten, özür dilerim Momoko..."

"Ne diye özür diliyorsun, suçlu olan sensin Nanami, neden... Ah, neyse!"

İki yandan bağladığı saçlarını savurarak, Momoko denen o kız oradan koşarak uzaklaştı.

"Kanda-kun, sen de kusura bakma..."

"Önemli değil, hadi gidelim."

Nanami'ye destek olarak arabaya geri döndüler.

Nanami'yi arka koltuğa oturtup Sorata da yanına bindi.

"Hadi bakalım, eve dönüyoruz!"

Misaki neşeli davranmaya çalışsa da, hareket eden arabanın içini ağır bir sessizlik kaplamıştı.

Koltuğa iyice gömülmüş olan Nanami'nin durumu bariz bir şekilde kötüleşmişti. Ateş düşürücünün etkisi geçmiş ve ateşi tekrar çıkmaya başlamış olabilirdi.

Ya da üzerindeki o gerginlik ipi koptuğu için artık kötü olduğunu gizlemeye çalışmıyordu.

Zorlanan nefes sesleri Sorata'nın kulaklarında yankılanıyordu. Arada bir öksürüyor, sırtını büküyordu.

Ateşten yanan bir vücut. Acıyan bir boğaz. Tıkanmış bir burun ve nefes darlığı. Ancak Nanami'nin yüzünü asan şeyin bu belirtilerin kötüleşmesi olmadığını Sorata çok iyi biliyordu. Ara sunum, istemediği bir sonuçla bitmişti...

Söylenecek tek bir kelime bile yoktu.

Misaki sürüşe odaklanmış, Mashiro ise dümdüz önüne bakıyordu. Sorata ise akan manzarayı izlerken bir an önce Sakurasou'ya varmak için dua etmekten başka bir şey yapamıyordu.

Bu ağır sessizliği bozan Nanami oldu.

Ana yolda ilerlerken,

"...Özür dilerim,"

diye fısıldadı, duyulması güç bir sesle ve kendi lehçesiyle.

"Sakurasou'ya varana kadar uyu."

Sorata düzgün bir cevap vermemenin daha iyi olacağını düşündü. Böyle bir durumdayken ne düşünse, aklına gelecek tüm cevaplar zaten berbat olacaktı.

"Size zahmet verdim... Özür dilerim."

Buna rağmen Nanami konuşmayı bırakmadı. Standart Japoncayı bir kenara bırakıp o çatallı sesiyle konuştukça, Sorata'nın içi sızlıyordu. Normalde sesi daha berrak, daha net olurdu. O güçlü yanlarının hepsi dökülüp gitmişti; şu anki Nanami özgüvenini de yitirmiş, başka biriymiş gibi güçsüz görünüyordu.

"Tamam, şimdi bunları düşünme."

"Nasıl düşünmeyeyim... Herkese yük oldum..."

"Sorun değil diyorum işte."

"Kanda-kun, sen de demiştin... İmkansız demiştin, delilik demiştin... İnat etme demiştin..."

Duygularına esir düşmüş Nanami'ye ne dense boştu. Sorata'nın sesi ona ulaşmıyordu bile.

"Kendi başıma her şeyi hallederim sandım... Ama hiçbir şey olmadı. Beni buralara kadar getirdiniz... Hiçbir şey beceremedim..."

"Aoyama..."

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

「体は動かへんし、声もでーへんし……。先生には体調管理もできないのかって、怒鳴られるし……なんも言い返せへんし……養成所のみんなにも、桃子にも迷惑かけてもーて……ウチ、最悪やあ、最低やあ……」

後悔が七海を塗り潰していく。実力を出し切れなかった悔しさ。日々の努力が無駄に終わった虚しさ。今日という日は今日しかなくて、それが終わってしまったことへのやり切れなさ。それら全部を集めても敵わないほどに巨大化した不甲斐なさが七海を押し潰そうしている。

「今日のために準備してきてん……それ台無しにしてもーて、こんなん意味あらへん……こんなことのためにやってきたんとちゃうのに……ちゃうんねん、ほんまに……もっと、ちゃんとやれる思うててん……思うててんけど……ほんま、アホや……ウチはアホやあ……」

ひたすらに自分を責めることしかできない七海を見ているのは辛かった。隣で聞いているだけで、言葉が、感情が、体に擦り傷を作っていく。

そうやって、七海は自分で自分を傷つけているのだ。他に許される術を知らなくて……。

そんなのは悲しすぎる。意味がないなんて、言わせたくはなかった。

「いいんだよ、青山。俺の言葉なんか無視したって」

「いいわけあらへん! そんなんやめてよ……そんなん言わんといてよ。バカな女やって笑ってよ……でないとウチ……惨めやないの……」

「そんな風に言うなよ、思うなよ。青山がバカだったら、世界中がバカになっちまうだろ。なんだよ、それこそふざけんな!」

「……神田君」

他人に厳しくて、自分にはもっと厳しい七海の姿を知っている。学校の成績もよくて、先生からも信頼されて、生活費や養成所の授業料をバイトして稼いで……これほど自立している同級生を、空太は知らない。しっかり者の優等生。それが青山七海だ。

だけど、それは勘違いだったのかもしれないと、空太は今になって思っていた。

七海は何でも要領よくこなせるから、大概のことは平均点以上にやってのけてしまう。それが負担になってないなんてことはなくて、ちゃんとやれているのは、そうあろうと常に心がけて努力をし続けてきた結果なんじゃないのかと。

適当にやってなんでもやれてしまう人間なんかそうはいない。

すべてはやりたいことに全力で打ち込むため。誰にも文句を言われないよう、七海は強い自分を演じるしかなかった。

前に仁が言っていた。七海への印象が空太とは違うと。きっとそれはこういうことだったんだろう。

親の反対を押し切って大阪から出てきた七海は、今日までの約一年半の間、いつも何かと戦っていたんだ。たったひとりで虚勢を張って、それをひた隠しにしながら……。無理を無理だと認めてしまった瞬間に、がんばれなくなってしまう気がしていたから。一度でも甘えを許すと、何度でも甘えてしまいそうだったから。誰にも頼らずに意地を張るしかなかった。自分の中の弱虫が目を覚ましてしまわないように……。

でも、そんな無茶がいつまでも続くわけがなくて、今日、言い訳が利かない形で七海は敗北した。

「青山はがんばってるよ。それは俺たちがよくわかってるから」

「なんで……なんで、そんなんゆーの。そんなん言われたら、ウチ……もう……だって……そんなんずっと……ゆーてほしかってん……」

七海の目から大粒の涙が零れ落ちた。

まだ何か言っていたけど、七海の声は言葉になっていなかった。嗚咽をもらしながら、何度も何度も七海は目元を擦り、鼻をすすり上げていた。

ぼろぼろの泣き顔を見ないように、空太はじっと前だけを見た。車が流れていく。美咲もましろも何も言わない。

涙を堪えようとする七海が、空太の手の甲に、熱を持った手を重ねてきた。驚いたのは一瞬だけだった。どうすればいいのかは、不思議と体が知っていた。空太は手を裏返して、七海の手を包み込むようにしっかりと握った。応援するような気持ちを込めて。大丈夫だと背中を撫でるような想いで。がんばっているからと伝えるつもりで……。

小さな子供のように声を詰まらせながら、七海が遠慮がちに握り返してくる。空いている方の手で、一途に涙を拭いながら……。

それから、さくら荘に帰り着くまで、七海が必死に泣き止もうとするのを、空太は耳だけで聞いていた。

美咲が運転する車がさくら荘に到着したとき、七海は空太の肩に身を預けるようにして、疲れて眠っていた。起こさないように抱えて寮内に運び、二階の部屋に寝かせた。

着替えは鬼の形相で待ち構えていた千尋を拝み倒して頼んだ。

その後、空太、仁、美咲、ましろの四人は、ダイニングで二時間ほど千尋から説教を受けた。その中身は殆ど愚痴のようなもので、さくら荘の担当教師がいかに面倒かを長々と聞かされた。途中からは、最近、合コンの誘いが減ったとか、同級生たちが次々と結婚していくだとか、もはや、なんの話だよとツッコミたくなるような内容だったけど、一応、反省している素振りを見せるために、大人しく聞いた。

あとになって知ったのだが、空太たちの分も、さくら荘に残った仁がひとりで説教を受けてくれたらしい。だから、どうでもいい話しか残っていなかったのだ。その仁はというと、千尋から解放されてすぐに、OLの留美さんが待つマンションへと出かけて行ってしまった。

七海は夜になっても目を覚まさず、一時間おきくらいに空太が部屋を訪れても、ずっと眠ったままだった。その傍らには、ましろが座っていて、なんと声をかけても側を離れようとはしなかった。

ましろなりに、罪の意識を感じていたんだろう。

「椎名、もう休め。十二時過ぎたし」

「いい。ここにいる」

「お前が体調崩したら、青山が責任感じるんだよ」

「わたしはだいじょうぶ」

「……わかった。じゃあ、青山のこと頼む。目が覚めたら教えてくれ」

「うん」

翌朝、空太はひかりの尻のぬくもりを顔面に感じて眠りから覚めた。

「最悪の朝だな」

体を起こすなり、部屋を出て洗面所に向かう。顔を洗って、寝癖を直す。エサを要求してくる七匹の猫と一緒にダイニングに顔を出した。

奥のキッチンには仁が立っていて、コンロに載せた一人用の土鍋の具合を見ている。服装は昨日のまんまだ。どうやら、朝帰りをした直後らしい。

空太に気づいた仁が、おはようさんと軽く声をかけてきた。

猫にエサをやりながら、空太はぐつぐつと音を立てる土鍋の様子を覗き込んだ。

「なんすか、それ?」

仁が土鍋のふたを持ち上げる。湯気が視界を覆うと、美味しそうなカツオ出汁の香りが鼻腔をくすぐってきた。

中身はシンプルなおかゆだ。

「なんか食べさせた方がいいだろ?」

言いながら仁が二階に目を向け、コンロの火を止めた。木製のお盆に、土鍋とレンゲ、それに梅干を載せた小皿を置くと、空太に差し出してきた。

「食べさせてこい。俺はもう寝るから」

仁はあくびをしながら部屋の方へと消えてしまった。

止める間もない。

他に頼める相手もいない。残念ながらダイニングには空太と猫しかいなかった。

お盆を持つと、空太は慎重な足取りで階段を上った。

七海の部屋の前に来ると、ドアがかすかに開いているのに気づいた。大方、ましろが閉め忘れたのだろう。

Aralıktan sesler sızıyordu.

— Hey, Torajiro... Ben şimdi ne yapacağım...

Bu ses Nanami’ye aitti.

Kiminle konuşuyordu acaba? Nanami’nin cep telefonu kapalıydı. Bu durumda bir telefon görüşmesi olması imkansızdı. Peki, Torajiro da kimin nesiydi?

— "Bana ne be! Kendi ektiğini kendin biçtin, şimdi de kendi başının çaresine bak!"

Karşıdaki de Kansai lehçesiyle konuşuyordu.

Fakat bu ses de Nanami’nin sesi gibi geliyordu. Erkeksi bir tonda konuşsa da soğuk algınlığı yüzünden genizden gelen sesiyle birlikte, yanılmasına imkan yoktu.

— Ama yine de dün olanlar... utanç vericiydi yani...

— "Salak mısın, aptal mısın? Kira borcunun olması çok daha utanç verici bir şey. Şimdi gelmiş neler saçmalıyorsun."

Neler dönüyordu orada?

Merakına yenik düşen Sorata, aralıktan odaya göz attı.

— Ama Kanda-kun’a o korkunç ağlayan suratımı gösterdim... O anları pek hatırlamıyorum bile. Galiba uyurkenki halimi de görmüştür, değil mi? Ahh, kendime inanamıyorum, tam bir salağım...

— "Savunmasız bir şekilde uyuyan yüzünü sergileyen sensin, suç sende. Resmen gel beni becer demişsin."

Nanami yatakta oturuyordu. Üzerinde pijama vardı. Etrafta konuşabileceği kimse yoktu. Sadece ayakucuna kıvrılmış bir halde uyuyan Mashiro vardı.

— N-neler diyorsun sen!

— "Böyle mızmızlanıp duracağına, git de çocuğu yatağa atıver."

Nanami’nin yüz yüze tartıştığı şey, bir kaplan şeklindeki sarılma yastığıydı.

— Demek Torajiro buydu...

Alışkanlık gereği dayanamayıp söze girdi.

— Ha? K-kim var orada?!

— Ah... Şey, Aoyama, uyanık mısın?

— Uyanığım ama...

— Ben Kanda, girebilir miyim?

— Ş-şey... Girebilirsin.

Sorata gürültü yapmamaya çalışarak yatağın yanına kadar gitti.

Nanami, yüzünün yarısını kaplan yastığa gömmüş halde, sorgulayan gözlerle Sorata’ya bakıyordu.

— ...Az öncekileri duydun mu?

— Sarılma yastıklarının konuşma özelliği olduğunu bilmiyordum.

Nanami yüzünü tamamen yastığa gömdü. Kulakları ve boynu kıpkırmızı olmuştu.

Sonra sadece gözleriyle Sorata’ya bakarak:

— Sakın kimseye söyleme, tamam mı?

diye söz vermesini istedi.

Sakince başını salladı. Torajiro da ona dik dik bakıyordu zaten. Ancak bu duruma bakılırsa, bu yaptığı ilk sefer değil gibiydi.

Konuyu değiştirmek için elindeki tepsiyi uzattı.

— Yiyebilir misin?

Gördüğü kadarıyla, durumu düne göre epey iyiydi.

— Evet. Aslında... çok acıkmıştım.

Dün ve önceki gün ağzına neredeyse tek lokma sürmemişti. Acıkması gayet doğaldı.

— Sen mi yaptın, Kanda-kun?

— Yok, Jin-san yaptı.

— Mitaka-senpai nerede?

— Bunu yapıp bana kitledi, sonra da yatmaya gitti.

Sorata lapa dolu tepsiyi uzattı. Fakat Nanami, nedense acı acı gülümseyerek tepsiyi almadı.

— Şey, yemek için can atıyorum ama...

Nanami’nin gözlerini takip ettiğinde, Mashiro’nun iki eliyle sımsıkı tuttuğu sağ elini gördü.

— Sanırım bütün gece elimi tutmuş.

Utandığından olsa gerek, Nanami fısıltıyla konuşup başını öne eğdi. İçten içe sevinmiş olması muhtemeldi.

— Shiina’nın ne düşündüğünü hiç anlamıyorum ama senin için çok endişelendi ve kendini sorumlu hissetti.

— Öyle hissetmesine hiç gerek yoktu oysa.

— Ayrıca seni en iyi anlayan da Shiina’ydı.

— Ne demek istiyorsun?

— Shiina dile getirmeseydi seni durduracaktım.

— Eğitim merkezine gitmemi mi?

— Evet. O ateşle gitmen delilikti. Ama Shiina, kendisi olsa ne pahasına olursa olsun gideceğini, bu yüzden seni de götürmek istediğini söyledi. Benim, Jin-san’ın ve Misaki-senpai’nin önünde eğilip yalvardı. Lütfen dedi. Ne kadar çabaladığını sürekli izlemiş demek ki...

— Öyle... mi olmuş?

— O zaman fikrim değişti ve senin kararına saygı duymaya karar verdim.

— O zaman ona teşekkür etmem lazım. Seçmeler berbat geçti ama gittiğim için memnunum. Burada yatıyor olsaydım, muhtemelen pişmanlığı peşimden gelirdi.

— Anlıyorum.

— Evet... Shiina-san gerçekten harika biri. İnsanı sinir edecek kadar güçlü. Benden çok daha fazla çaba sarf ediyor...

Nanami’nin dişlerini sıktığını fark etti. Kendi çabasının, Mashiro’nun seviyesine ulaşmadığını acı bir şekilde hissetmişti.

— Her gün geç saatlere kadar manga yapıyor... Ben ona yat artık desem de beni duymuyor bile...

— Benimle uğraşırken de öyle. Odaklanınca dünyayla bağı kopuyor.

— Defalarca düzeltiyor, tekrar tekrar çiziyor. İşlerin iyi gitmediğini arkasından baksam da anlayabiliyordum ama Shiina-san asla yarıda bırakmıyor.

— Öyledir.

— Sabah onu uyandırmaya gittiğimde hala çizim yaptığı günler oluyordu, biliyor musun? Sonuna kadar çabalamayı dünyanın en doğal şeyiymiş gibi karşılıyor. Buna çok şaşırmıştım. Ben, yetenekli insanların çabalamaya ihtiyacı olmadığını sanırdım. Dahi olmanın böyle bir şey olduğunu zannederdim. Shiina-san’ı tanıyana kadar.

— Ben de öyle.

— Peki, yeteneğe yetişmek için ne yapmak gerekiyor acaba?

Cevabı olmayan Sorata sessiz kalmakla yetindi. Ama bunun yeterli olduğunu hissetti. Muhtemelen Nanami cevabı ondan beklemiyordu. Bir gün kendi başına o cevaba ulaşmayı hedefliyor olmalıydı.

— Çok acele etmişim galiba... Öyle kolayca Shiina-san gibi olunmuyor.

Nanami boşta kalan eliyle Mashiro’nun saçlarını okşadı. Mashiro, bir kedi gibi mırlayarak Nanami’nin elini serbest bıraktı. Nanami, saatler sonra özgür kalan sağ eline bir süre dik dik baktı. Yüzündeki o kasvetli hava dağılmış, yerine bir huzur gelmişti.

— Bu kadar endişelenilirse, kendimi asıl ben sorumlu hissederim.

Nanami’nin bu mırıltısı Sorata’yı rahatlattı. Düne kadar Nanami, Sakura-sou sakini gibi durmuyordu ama şimdiki hali, gerçekten birlikte yaşadığı bir dostu gibi hissettiriyordu.

Tepsiyi tekrar uzatınca Nanami bu kez aldı.

"Yemek için teşekkürler" diyerek, lapa dolu kaşığı ağzına götürdü.

Nanami ağzını açmışken, göz ucuyla Sorata’ya baktı.

— Öyle dik dik bakma bana.

— Ha, pardon.

Sorata aceleyle bakışlarını odanın içine çevirdi.

— Odaya da bakma.

Elden bir şey gelmezdi; Sorata bakışlarını mecburen Nanami’nin dizlerinde uyuyan Mashiro’ya çevirdi.

— Shiina-san’ın uyuyan yüzüne de bakmak yasak.

Resmen her yer yasaktı. Halsiz de olsa Nanami, bildiğimiz Nanami’ydi işte. Böylesi daha iyiydi. Kontrolü elinde tuttuğu o halleri ona daha çok yakışıyordu.

— Çık git mi diyorsun yani?

— O kadar demedim ama biraz uzaklaşırsan sevinirim.

— Kırıcı oldu bu biraz...

Yataktan uzaklaşıp masadaki sandalyeye oturdu.

— Çünkü... banyo yapmadım henüz...

— Ha? Bir şey mi dedin?

— Lapa çok lezzetli olmuş dedim sadece.

— İyi bari. Jin-san’ın eli lezzetlidir. İştahın açıldığına göre iyileşiyorsun demektir. Hepsini ye.

Nanami alttan alttan Sorata’ya baktı.

— Çok yersem şişmanlarım ama.

Bunu dese de, Nanami lapayı iştahla mideye indirmeye devam etti. Belli ki gerçekten kurt gibi acıkmıştı.

On dakika bile geçmeden tencere boşalmıştı. Nanami yemek sonrası ilacını içerken, Sorata boş tepsiyi masanın üzerine bıraktı.

O sırada Nanami, arkasından seslendi:

— ...Özür dilerim.

— Ne için özür diliyorsun?

"Dün size çok yük oldum değil mi? Kamiigusa-senpai arabasını çıkardı, Mitaka-senpai öğretmeni durdurdu... Kanda-kun, sen de... işte, o kadar endişelenmene rağmen her şeyi tek başıma halledebileceğimi iddia ettim. Sonuçta ise bu haldeyim..."

"Misaki-senpai veya Jin-san ne düşünür bilemem ama ben sana bunları söyletmek için bir şeyler yapmadım ya da konuşmadım. Dün de öyleydi."

"...Bu, beni affetmeyeceğin anlamına mı geliyor?"

Özgüvenini yitirmiş gözlerle, Nanami çaresizce bakıyordu.

"Hayır. Affedip affetmemekle ilgili değil, en başından beri bunu umursamadım bile diyebilirim..."

"Pek anlayamadım."

"Şöyle düşünüyorum; elbette her şeyi tek başına tıkır tıkır halledebilmek havalı bir şey ve belki de yetişkin olmanın yollarından biri budur. Ama herkesin iyi olduğu ya da beceremediği şeyler var. Boş vakti olan var, yoğun olan var. Bunları kabul edip, Sakura-sou’nun genel olarak iyi işlediği bir orta yol bulup öyle devam etsek daha iyi olmaz mı?"

"............"

Nanami, gözlerini doğrudan Sorata’ya dikmiş, hiçbir şey söylemiyordu.

"Birlikte kalıyoruz, zorlandığın zaman bana yaslanabilirsin. Yoksa, nasıl desem, kendimi yalnız hissediyorum."

"...Peki."

"Böylesinin daha iyi olacağını düşünüyorum."

"Kanda-kun."

"Ne var?"

"Bunları söylerken hiç utanmıyor musun? Ben dinlerken utancımdan ölecek gibi oldum."

"Şu yorumlarını lütfen içinde tut!"

Sorata kıpkırmızı olan yüzünü yana çevirdi. Sakinleşmek için anlamsızca pencereden dışarı bakmaya çalıştı. O sırada Nanami’nin sözleri Sorata’nın sırtında patlayan bir sürpriz gibiydi.

"Teşekkür ederim."

Şaşkınlıkla arkasına döndüğünde, mahcup bir edayla başını önüne eğmiş Nanami’yi gördü. Bu nadir hali karşısında Sorata’nın gözleri kamaştı.

"Teşekkür ederim dedim işte. İkinci kez söyletme bana."

"O-ooh, tamam."

"Ne var?"

"Nanami, sen hep böyle miydin?"

"Of... Böyle şeyler söyleyen Kanda-kun’dan nefret ediyorum."

Nanami dudak bükerek şakayla karışık küsmüş gibi yaptı. Bir bakıma dürüstçe, kız mizaçlı yönü ön plana çıkınca Sorata’nın kalbi güm güm etti.

"A-ah, hayır, yani... Sorun yok!"

Heyecanını bastırmak için sesini yükseltince Mashiro uyandı.

Yumulu gözlerini yüzde yirmi oranında açıp etrafı süzdü.

"A, Nanami?"

"Günaydın Shiina-san."

"İyileştin mi?"

"Evet... Hala biraz ateşim var ama çok daha rahatlamış hissediyorum."

"Anladım, sevindim."

"Senin sayende sanırım."

Ardından Nanami, kendine güven verircesine bir ses çıkarıp Sorata’ya döndü. Gözleri bir şeyler anlatıyordu.

"Kanda-kun, seninle bir şey konuşmam lazım."

"Ha?"

Nanami göz ucuyla Mashiro’ya baktı. Sorata mevzunun ne olduğunu hemen çaktı.

"Mashiro Nöbeti hakkında... Kusura bakma, dürüst olmak gerekirse devam ettirmem imkansız. Eylül’de ikinci dönem başlıyor; okul, yarı zamanlı iş, kurs derken... Diğer nöbetleri de düşününce işin içinden çıkamam."

"Anladım. Ben devralırım. Bugün Sakura-sou toplantısında görev değişimini yaparız."

"Tamam..."

Durum bunu gerektirdiği için elden bir şey gelmiyordu. Ancak görevi kabul ettiği an, Sorata’nın aklına bir endişe takıldı.

Şu mektup meselesi. İçinde hala bu konuyu tam olarak oturtamadığı bir huzursuzluk vardı.

Bundan sonra Mashiro ile teması arttıkça, bu açıklığa kavuşmamış hissin yarattığı mide bulantısıyla boğuşmak zorunda kalacaktı.

"A, şey, devralırım ama ufak bir sorun var..."

"O konuda endişelenme. Hemen çözeceğiz."

"He?"

Nanami göz kırparak bir işaret verdi ama Sorata bunun ne anlama geldiğini hiç anlamadı.

Nanami, Sorata’yı boş verip Mashiro’ya döndü.

"Hey Shiina-san."

"Ne var?"

"Şu İngiltere’den mektup gönderen kişi vardı ya."

"Adel mi?"

"Evet. O Adel denilen kişinin seninle bağı ne?"

"Bir dakika bekleyin!"

Sorata araya girmeye çalışsa da artık ok yaydan çıkmıştı.

"Adel, resim öğretmenim."

Nanami sorularına devam etti.

"Kaç yaşında peki?"

"Yetmiş."

"Ha?"

Sorata’nın ağzından aptalca bir ses çıktı.

Nanami’nin yüzünde ise muzip bir gülümseme belirdi. Muhtemelen bunu başından beri biliyordu.

"Duydun işte. Sorun çözüldü mü?"

"N-neden bunu bana söylüyorsun ki?"

"Bilmem? Neden acaba? Böylece aramızdaki alacak verecek kapandı."

"Dedim ya, alacak verecek meselesi değil bu... Hem sen nereden anladın?"

Nanami ile konuşurken göz ucuyla Mashiro’ya baktığında, kızın Sorata’ya anlam veremeyen gözlerle baktığını gördü.

"Her sabah etütlerde yüz yüze bakıyoruz, sende bir tuhaflık olduğunu fark etmeyecek kadar saf değilim. Zamanlamaları karşılaştırınca akla gelen tek mantıklı sebep buydu."

"Nanami, dedektif misin sen!"

"Bu tepkinden tam isabet olduğu anlaşılıyor."

"Hayır, alakası yok! Öyle değil!"

Bir şeyleri itiraf etmiş olduğunu geç de olsa fark eden Sorata, çaresizce bahaneler üretmeye başladı.

"Ben zaten özel bir şey demedim ki?"

Nanami, Sorata’yı resmen avucunun içinde oynatıyordu. Bu durum Sorata’nın biraz zoruna gitse de Nanami’nin eski formuna dönmesinin bir kanıtı olduğu için şimdilik ses çıkarmamaya karar verdi.

"Shiina, bir şey yok tamam mı?"

"Zaten bir şey demedim ki."

"O-ooh, doğru ya. Öyleyse sorun yok. Evet, yok."

Mashiro başını yana eğdi.

"Kanda-kun mektubu merak ediyordu sanırım."

"Aaa! Nanami, ne biçim konuşuyorsun!"

"Sorata da mı mektup istiyor?"

"Hayır be!"

"İyi işte, yazsınlar sana da."

Nanami’nin gözleri hinlikle parlıyordu.

"Tamam. Bir dahaki sefere yazarım."

"O-ooh..."

Sorata nedense kendini acayip yorgun hissetti. Mashiro olan biteni zerre anlamamış gibiydi; şimdilik durum kurtarılmış olsa da geleceği düşününce Sorata’nın pek sevinesi gelmiyordu.

Mashiro, Sorata’nın iç dünyasından habersiz, uykulu bir kedi gibi esnedi.

"Shiina-san, ben artık iyiyim, sen gidip odanda dinlen."

Mashiro gözlerini Nanami’ye dikti.

"N-ne var?"

"Mashiro."

"Efendim?"

"Nanami, bana ismimle hitap etmeni istiyorum."

"Her zamanki halin işte, yine pat diye söyledin..."

Nanami’nin şaşırması doğaldı. Mashiro hiçbir bağlam gözetmeksizin aniden böyle şeyler söylerdi.

"Ama peki, tamam Mashiro. Zaten ben de sana isminle hitap ediyordum."

Mashiro bu cevaptan memnun kalmış olacak ki, Nanami’nin yatağına uzanıp orada uyumaya yeltendi.

Haliyle,

"Kendi odanda uyu!"

diye Nanami’nin azarı gecikmedi.

O gün Sorata’nın topladığı Sakura-sou toplantısında Mashiro Nöbeti’nin devri resmen kararlaştırıldı. Yeni sorumlu Kanda Sorata oldu. Diğer görevler de Nanami’nin durumuna göre yeniden düzenlenerek üzerindeki yük hafifletildi.

— Mashiro Nöbeti, Aoyama Nanami’den Kanda Sorata’ya geri geçmiştir. Diğer görevler için çizelgeye bakınız. Sanki benim yüküm daha çok artmış gibi geliyor ama bana öyle geliyor herhalde değil mi? Yazman: Kanda Sorata

— Sadece gerçeklerden kaçıp durursan, rüyandan hiç uyanamazsın ha! Not: Sonunda toplantı tutanaklarına da el attım. — Maid-chan

— Kanda-kun, nöbet sende, şimdiden kolay gelsin. Her şey için özür dilerim. Bir şeyi söylemeyi unutmuşum, buraya yazıyorum. Mashiro'ya yanlış bir şey yaparsan canına okurum, haberin olsun! Not: Aoyama Nanami

Nanami’nin durumu günden güne iyileşti ve iki gün sonra, ayın yirmi dördünde, öğleden sonra dondurmacıdaki yarı zamanlı işine bile gitti. Biraz endişeliydim ama Jin-san, o kadar bayıldıktan sonra aynı hatayı yapacak biri olmadığını söyleyince, Sorata da Nanami’nin "İyiyim" sözüne güvenerek onu uğurladı.

Ve bir de baktık ki bugün ayın yirmi altısı olmuş bile. Yaz tatilinin bitmesine sadece bir hafta kaldı. Güzel anılar biriktirip biriktiremediğim sorulsa, hangisini anlatacağımı şaşırırdım doğrusu.

Proje elemelerine katılmak en büyük başarımdı belki ama başkalarına anlatmak için yeterince etkileyici sayılmazdı.

Öte yandan, geçen gün Misaki-senpai’nin "Hadi takoyaki yemeye gidelim" demesiyle kendimi saf gibi arabada bulup sekiz saatlik yolun sonunda Osaka’ya götürülüşümü ya da "Hadi ramen yiyelim" diye kandırılıp Haneda’dan Shin-Chitose’ye uçuruluşumu anlatırsam insanlar benden buz gibi soğurdu. Üstelik o sırada Chihiro-sensei arayıp,

"Kanda, neredesin sen? Ha? Sapporo mu? O zaman akşam yemeğine yengeç istiyorum. Hadi göreyim seni,"

diyerek sipariş vermiş, ben de bir kase ramen yiyip üç kutu yengeç alarak günübirlik dönmüştüm. Tüm bunları birine söylesem kesin benden uzaklaşırlardı, dikkatli olmam lazım. Aslında Sapporo’da kalış sürem topu topu bir saatti. Ne kadar lüks bir yolculuktu ama... Hokkaido’ya ilk ayak basışımdı üstelik.

Dün de "Hadi champon yiyelim" diye çağırdı ama beni Nagazaki’ye sürükleyeceğini bildiğimden bu teklifi kibarca reddettim. Benim yerime, bayıldıktan sonra iş saatlerini azaltan Nanami kurban olarak Misaki-senpai’ye sunuldu. Döndüklerinde ise nedense fırçayı yiyen yine Sorata oldu.

Daha normal anılarım olsun istiyordum. Denize gitmek, dağa çıkmak, bir kız arkadaşla fısır fısır bir şeyler yapmak... Normalde sağlıklı yaz etkinlikleri böyle olmalıydı.

Gerçi Sakura-sou söz konusu olduğunda, her an bir kamp ortamı yaşandığı için bir bakıma sürekli etkinlik bayrakları havada uçuşuyordu ama yine de bir şeylerin eksikliğini hissetmekten kendimi alamıyordum, elden bir şey gelmez.

Akşam yemeğinden önce Sorata, yemek masasına kapaklandı. Yanındaki sandalyede Mashiro, taslak defterine isim taslaklarını çiziyordu. Sahi, dün Sakura-sou’ya bir manga dergisi editörünün gelmesi gibi bir olay yaşanmıştı.

Görünüşe göre toplantı bahanesiyle Mashiro’nun çalışma ortamını görmeye gelmişti.

Mashiro sürekli isminden bahsettiği için Ayano adını biliyordum ama yüzünü, sesini ve soyadını ilk kez öğrenmiştim. Tam adı İida Ayano. Sakin gülümsemesiyle insanın içini ısıtan, ağırbaşlı bir kadındı. Yirmi altı yaşındaydı. Bunu Jin-san hiç çekinmeden sormuştu. Boyu 165 santimetreydi; 88-59-85 gibi muazzam ölçülere sahipti ve Jin-san ne ara yaptıysa cep telefonu numarasını bile almıştı, hayret doğrusu.

"Jin-san, kafanızın içinde ne dönüyor sizin?"

"Çıplak halde birbirimize sarılmaktan başka bir şey düşünmediğimi söylesem yeterli olur mu?"

Doğuştan mihrace ruhlu adama her şey mübahtı herhalde. Bir gün gerçekten birisi tarafından bıçaklanacak diye endişeleniyorum.

Mashiro’nun seri ilan taslakları pek iyi gitmiyor gibiydi, fena halde tıkanmış görünüyordu. Asıl engel, beklendiği gibi, duygusal derinliğin eksikliğiydi. Belki de kendi kişiliğinin bir yansıması olarak, Mashiro’nun kurguladığı hikayeler ve karakterler hep sığ ve sönük kalıyordu.

Yine de Ayano ile yaptığı görüşme bir atılım yapmasını sağlamış gibiydi. Sorata’nın yanında kurşun kalemi defterin üzerinde hızla gezdiren Mashiro, nedense her zamankinden daha canlı duruyordu. Çizgiler akıp gidiyor, sayfalar birbiri ardına devriliyordu.

Mutfakta Jin-san akşam yemeği hazırlığı yapıyordu. Tezgaha yaslanmış olan Misaki-senpai de ona bir şeyler anlatıp duruyordu.

Sakura-sou’nun sıradan bir günü. Bu miskin zamanları bile Sorata pek yadırgamıyordu.

Chihiro-sensei sabahtan beri okuldaydı, oradan da doğruca bir kör randevuya geçecekti. Eve geç geleceğini duymuştum.

Nanami az önce aile restoranındaki işinden dönmüştü, şu an odasındaydı.

"Jin-san, akşam yemeğinde ne var?"

"Kalanları değerlendiriyorum, o yüzden bugün pek bir numara yok."

Böyle havadan sudan konuşurken Nanami yemek odasına geldi.

Onu gördüğüm an,

"Ooo!"

diye bir nida döküldü ağzımdan.

Yurtta bile genelde düzgün kıyafetlerle dolaşan Nanami, şimdi üzerinde eşofmanları ve gözlükleriyle karşımızdaydı.

Herkesin bakışları, merakı ve şaşkınlığı üzerinde toplanınca Nanami usulca başını eğdi.

"Biraz zaman geçti ama verdiğim tüm rahatsızlıklar için özür dilerim."

Başını kaldırdığında, biraz utanmış bir ifadeyle gözlerini kaçırıyordu.

"Kanda-kun, öyle dik dik bakma."

"Neden sadece ben?!"

"Aoyama-san, demek lens kullanıyordun."

Mutfaktan çıkan Jin-san, gayet doğal bir tavırla elini Nanami’nin omuzuna koymaya çalıştı. Ancak bunu önceden sezen Nanami, çevik bir hareketle sıyrılıverdi.

"Nanaminn çok ciddisin yaa! Ama ben senin o gözlüklü halini de çok seviyorum ki!"

Bu sefer Misaki-senpai üzerine atıldı. Bu kaçınılmazdı; yakalanan Nanami yere serildi.

"Senpai! Ya-yapmayın! Çok sıcak oluyor!"

"Kız kıza ne olacak canım, bir şey olmaz!"

Misaki-senpai hiç aldırmadan yüzünü Nanami’nin göğsüne gömdü.

"O-olmaz! Erkekler bakıyor burada!"

"Odanızda mı devam edelim yoksa banyoda mı?"

"Lütfen kendinize gelin artık!"

Misaki-senpai’nin elinden zor bela kurtulan Nanami’nin nefesi kesilmişti. Öte yandan Misaki-senpai hala zımba gibiydi. Kozmik bir enerjiyle çalışan bir uzaylıdan beklendiği gibi; vücut yapısı bile farklıydı herhalde.

"Fırsat bu fırsat, bugün bir hoş geldin partisi yapalım bari."

Jin-san, aklına iyi bir fikir gelmiş gibi herkesin yüzüne baktı.

Düşününce, Nanami’nin hoş geldin partisi hep askıda kalmıştı.

"Ay, kesinlikle katılıyorum! Bravo Jin, harika bir fikir! Karar verildiğine göre sıra şunda! Benim ne zamandır sakladığım bir şey vardı! Nanaminn'in canlanmasını dört gözle bekliyordum! Sonunda o gün geldi! Söz verilen gün!"

Misaki-senpai, her zamanki gibi etrafındakileri hiçe sayan o yüksek enerjisiyle ikinci kata fırladı. Tavandan ayak sesleri yankılandı. Çok geçmeden aşağı indi.

Tekrar belirdiğinde, sırtında Noel Baba çuvalı gibi kocaman bir torba taşıyordu. İçindekileri yemek masasının üzerine boca etti.

Ortaya rengarenk mayo yığınları saçıldı. En az otuz tane vardı.

"Nanaminn'in dönüşü şerefine su yüzme turnuvası düzenliyoruz!"

"Senpai, ne diyorsun sen?"

"Düşünsenize bir! Yaz tatili bitiyor ama ne denize gittik ne havuza. Böyle kupkuru bir yaz tatiline yaz tatili mi denir? Değil mi? Evet! Evet!"

"Şey, peki... Öyle olsun."

Nanami olduğu yerde şaşkınlıktan donup kalmıştı. Jin-san ise hiç istifini bozmadan mayoları karıştırıyor, kime hangisinin yakışacağına dair kafasına göre yorumlar yapıyordu. Tabii ki Mashiro’dan hiçbir tepki yoktu.

"Yüzme turnuvası kalsın ama saat şu an altı. Bu saatte açık havuz bulabileceğimizi sanmıyorum."

Kendine gelen Nanami, mantıklı bir şekilde itiraz etti.

"Okulun havuzu var ya."

"Höh! Cidden şu saatte oraya gizlice sızmayı mı düşünüyorsun?!"

"Hadi bakalım, Kouhai-kun ve Nanaminn! Çabuk hazırlanın!"

"İzinsiz sızmak kesinlikle olmaz! Kural ihlaline izin vermem!"

Nanami sert bir tavırla kestirip attı.

"Aynen öyle!"

Sorata da geri adım atmadı.

"Okyanus beni çağırıyor! Hem Kouhai-kun, sen de görmek istiyorsun değil mi? Benim mayolu halimi, Nanaminn'in mayolu halini... Ve Mashiron'un mayolu halini!"

Bunu kesinlikle görmek istiyor olabilirdi.

"Kanda-kun, sakın saçma sapan şeyler düşünme!"

Nanami parmağını Sorata’ya doğrultarak sertçe çıkıştı.

"Düşmanını şaşırma! Misaki Senpai'nin temposuna kapılıyorsun!"

Nanami bir an durup düşündü.

"E-evet, doğru! Okul havuzu olmaz."

Tam o sırada Jin araya girerek destek çıktı.

"Sorun olmaz. Okula haber verip onay alacağım. Chihiro-chan araya girerse izin verirler."

"Ha? Gerçekten mi?"

"Sebebini düzgünce açıklarsan, bazen böyle çılgınlıklara göz yumabiliyorlar."

"A-ama b-bir dakika bekleyin! Benim yanımda mayom falan yok."

"İstediğini seçebilirsin. Bak, bu nasıl?"

Misaki, hiçbir şeyi umursamadan elindeki bikiniyi Nanami’nin vücuduna tutmaya çalıştı.

"İ-imkansız! Bu kadar açık bir şeyi asla giyemem!"

"Belki bu sana daha çok yakışır!"

Misaki, bu sefer çok daha iddialı ve dar kesim bir mayo çıkardı.

"T-tamam, şunu alayım bari!"

En azından kendisi seçmek istemiş olacak ki, Nanami sonunda iki parçalı bir modelde karar kıldı ve havuz teklifini çabucak kabul etmiş oldu.

"Ee, bu kadar sade bir mayo ile hiç çekici olamazsın Nanaminn! Hazır Kouhai-kun da izleyecekken biraz daha iddialı olmalısın! Bak, bakışları üzerine çekemediğin için pişman olursan karışmam ha!"

"Kanda-kun ve Mitaka Senpai, lütfen dışarı çıkın! O-o zaman düzgünce seçeceğim."

Artık tamamen Misaki'nin dünyasına hapsolmuştu.

"Mashiron, sen de seç, seç. Hadi hadi hadi!"

Mashiro, ilgili mi değil mi belli olmayan ifadesiz suratıyla bir mayoyu eline aldı. Sonra birden,

"Sorata, sen seç."

Diyerek akılalmaz bir şey söyledi.

"Shiina, beni öldürmek mi niyetindesin?!"

Bir kıza mayo seçmek gibi utanç verici bir şeyi yapması imkansızdı.

"Pekala, otuz dakika sonra girişte buluşalım."

Jin elini sallayarak yemek odasından çıktı. Misaki, onun arkasından bir şey söylemek istermiş gibi bakıyordu.

Muhtemelen Misaki de mayosunu Jin’in seçmesini istemişti.

Sorata, karmaşık duygulardan kaçarcasına Jin'in peşinden gitti. Odasının önünde onu durdurdu.

"Jin-san."

"Hm?"

"Havuz izni meselesi yalandı, değil mi? Bir öğretmen eşliğinde normal öğrenciler için ihtimal dahilinde olabilir ama burası Sakura庄."

"İyi fark ettin."

"Sağ olun, sayenizde ben de tam bir Sakurasou sakini oldum. Ama Aoyama size çok kızacak. O çok ciddidir, böyle bir şeye asla müsaade etmez."

"Elden bir şey gelmez. Öyle demeseydim gelmezdi. Bazen biraz kuralları esnetmek insanı rahatlatır."

"Öyle olabilir ama... Sorumluluğu siz alacaksınız, tamam mı?"

"Ne diyorsun be? Artık suç ortağıyız."

Sorata 'eyvah' dediğinde iş işten geçmişti.

"Sana güveniyorum, ortak."

Gereksiz konuştuğu için pişmanlık duyan Sorata, geçen yıl aldığı deniz şortunu nereye koyduğunu hatırlamaya çalıştı.

Jin'in belirlediği otuz dakikayı bir hayli aşarak, yaklaşık bir saat sonra Sorata, Jin, Mashiro, Misaki ve Nanami üniformalarıyla girişte toplandı. Gecikmenin sebebi, kızların hazırlık süreçlerinin uzun sürmesi gibi bir şeydi.

Üniformalı olmalarının sebebi Nanami'nin ısrarıydı. Yaz tatili olsa bile okula giderken üniforma giyilmeliymiş. Sorata böyle bir kuraldan haberdar değildi ama öğrenci el kitabına baktığında gerçekten de öyle yazdığını gördü.

Okula vardıklarında saat yedi buçuğu geçmiş, güneş batmış ve gökyüzü zifiri karanlığa bürünmüştü. Yine de gündüzün sıcağı dinecek gibi değildi, hava hala çok basıktı. Misaki, bir an önce havuza atlamak için yol boyunca yerinde duramamıştı.

Kapalı olan arka kapıdan tırmanarak okul bahçesine girdiler.

"Gerçekten izin aldınız mı?"

Nanami şüphe dolu gözlerle onlara bakıyordu.

"Sorata haber verip onayı aldı."

"Ha, evet, tabii ki."

Jin, anlaşılan Sorata'yı bu işe tamamen alet etmeye kararlıydı.

"Peki o zaman, öyle olsun."

Havuz, spor salonunun yanındaydı. Okul binasının arkasından oraya doğru ilerlediler. Giriş doğal olarak kilitliydi, bu yüzden Sorata önce çitlerden atladı ve kapıyı içeriden açtı.

O anda en önde fırlayan Misaki, havuz kenarında koşarken bir yandan üniformasını üzerinden fırlattı. Kırmızı bikinisiyle, daha fazla bekleyemeyeceğini belli edercesine havuza daldı. Sorata da dahil herkes mayolarını zaten içlerine giymişti.

"Kamiigusa Senpai! Lütfen önce düzgünce ısınma hareketleri yapın!"

Nanami, atlama tahtasının önünde durup mantıklı uyarısını yaptı.

Tam o sırada Misaki ona doğru süzüldü.

"Aoyama, oradan çekilsen iyi olur."

Sorata'nın uyarısı bitmeden, Misaki hala üniformalı olan Nanami’ye su sıçrattı. Yüzüne darbe alan Nanami, yakındaki bir deniz makarnasını kaptığı gibi bumerang gibi Misaki’ye fırlattı.

Misaki onu havada yakaladı.

"Zayıf bir saldırı Nanaminn! Bana darbe indirmek için daha on fırın ekmek yemen lazım!"

"Bu sözünüzü unutmayın sakın."

Nanami üniformasının düğmelerine elini attı. O sırada Sorata ile göz göze geldi. Tek kelime etmeden hızla soyunma odasına kaçtı.

"Varlığım bu kadar mı tahammül edilemez yani..."

Aksine Mashiro, hiç çekinmeden düğmelerini çözmeye başladı. Ancak Sorata ile göz göze gelince eli durdu. Bir süre düşündükten sonra, o da Nanami'nin peşinden soyunma odasına yöneldi.

Jin hala üniformalıydı. Havuz kenarına Sakurasou'dan getirdiği kamp ocağını koymuş, tencere hazırlıklarına başlamıştı.

Sebebini bilmese de, Sakurasou'da karşılama partisi demek tencere yemeği demekti. Bu bir gelenekti herhalde.

Havuzun içindeki Misaki'nin kendisini hedef aldığını fark eden Sorata, çabucak gömleğini ve pantolonunu çıkardı. Kıyafetlerle sırılsıklam olmaya hiç niyeti yoktu.

Misaki hiç durur mu, hemen su sıçratmaya başladı. Sorata kenardaki hortumu kapıp havuzun kenarından karşı saldırıya geçti.

"Al bakalım uzaylı! Dünyayı sana yar etmeyeceğim!"

"Vız gelir! Al sana deniz makarnası kesicisi!"

Misaki'nin fırlattığı nesne tam Sorata'nın alnına isabet etti. Sorata acıyla olduğu yere çöktü.

Onlar şakalaşırken Nanami soyunma odasından çıktı.

Mavi ve beyazın yarı yarıya kullanıldığı şık bir bikini giymişti. Alt kısmı iki katlıydı ve üzerinde şort varmış gibi görünmesi dikkat çekiciydi.

Nanami eliyle göbeğini kapatmaya çalışarak biraz uzakta durdu.

"N-nasıl... olmuş mu?"

"..."

"Hayır! Vazgeçtim, bir şey söyleme!"

Avuç içini Sorata’ya doğru uzatıp kafasını çevirdi.

"Bence güzel. Yakışmış."

"G-gerçekten mi?"

"H-ha, evet."

"A-ama Kamiigusa Senpai'ninki kadar iddialı değil... yani şey, elimden gelen bu. İlk kez böyle bir şey giyiyorum. Ya tuhaf duruyorsa diye korkuyorum..."

"Hayır, gerçekten yakışmış... Bak, lehçen bile kaydı."

Sorata da epey utanmıştı ama Nanami’nin aşırı paniklemiş hali sayesinde tuhaf bir şekilde sakin kalmayı başarmıştı.

"Öyle mi... Sevindim o zaman."

Nanami rahatlamış bir halde derin bir nefes aldı.

"Ama biraz şaşırtıcı."

"Ha?"

"Kanda-kun, senin böyle şeyler söyleyebilen biri olduğunu bilmiyordum."

"E-eh? Şey... Tuhaf mı? Komik mi durdu?"

Biraz daha yakından konuşmak amacıyla ona doğru bir adım atınca, Nanami de aynı mesafeyi koruyarak geri kaçtı.

"Neden kaçıyorsun?"

"Ç-çok yakından bakmak yasak!"

Aralarındaki mesafe yaklaşık beş metreydi.

"Bana kalırsa bu tuhaf mesafeden konuşmak daha utanç verici."

"O-o zaman, söz ver!"

"Neye be?"

Nanami’nin gözleri, havuzun ortasında öylece süzülen Misaki’ye takılmıştı.

"Kıyaslama yapmayacaksın, tamam mı? Kesinlikle!"

"Tamam dedik ya."

"Bir de, öyle fazla bakma."

Şimdilik Nanami’nin yanına kadar gitmişti ama konuşulacak her şeyi zaten konuştukları için geriye sadece ikisi arasındaki sessizlik kalmıştı.

"B-bir şeyler söylesene."

"Öyle desen de..."

Nanami, üzerinde mayosuyla yakından bakıldığında, huzursuzca gözlerini kaçırıp duruyordu.

"Şey... Gerçekten yakışmış mı?"

"E-evet."

Tam o sırada, birisi Sorata’nın sol kolundan çekiştirdi.

Ne olduğuna bakınca, soyunma odasından geç çıkan Mashiro olduğunu gördü.

Mashiro, dik dik Sorata’nın gözlerinin içine bakıyordu. Onun mayosu da bikiniydi; beyaz üzerine turuncu ekoseli bir deseni vardı. Misaki ve Nanami’ninkinden farkı, alt kısmında üstüyle aynı desende mini bir etek olmasıydı.

Fakat mayonun tasarımından ziyade, teninin o akılalmaz beyazlığı insanın gözlerini kamaştırıyordu. Mashiro’nun teni, loş ışıkta bile çarpıcı bir şekilde parlıyordu.

Duygusuz gözleri hiçbir şey ifade etmeden, sadece gizemli bir tavırla Sorata’ya bakıyordu.

"Shiina, düzgünce hazırlanabildin mi?"

"Evet."

Mashiro, Sorata’nın önünde bir tur döndü.

"Tuhaf bir yer var mı?"

"H-hayır... Yok."

Mashiro’nun bu ani hamlesi karşısında Sorata ne yapacağını şaşırdı. Yarattığı izlenim her zamankinden farklıydı. Sadece mayodan kaynaklı da değildi bu; belki de manga çizimine odaklandığı o yoğun konsantrasyonu üzerinde olmadığı için, şu anki Mashiro havuza eğlenmeye gelmiş sıradan bir lise öğrencisi gibi görünüyordu. Neşeliydi, ifadesi aydındı.

Bu sıradanlığı Sorata’yı canevinden vurmuştu. Daha fazla bakarsa iradesini kaybedecek gibiydi. Aceleyle bakışlarını kaçırdı. Ancak o yüzünü çevirdikçe Mashiro yeniden önüne geçiyordu.

"N-ne var?"

"........."

Hiçbir şey demeden öylece gözlerini dikmiş bakıyordu.

"Bir şey diyeceksen de."

"........."

Mashiro yavaş yavaş ona sokulmaya başladı.

"A-aptal mısın, bu kadar yaklaşma!"

Sorata üst vücudunu geriye çekerek kaçmaya çalıştı. Mashiro üzerine fazla eğilince, göğüslerinin dolgunluğu Sorata’nın tenine değdi. Beynini sarsan o yumuşaklığı hissedince Sorata az kalsın çığlık atacaktı. Bir şekilde bunu yutup hıçkırık benzeri bir sesle geçiştirdi ve araya mesafe koydu. Fakat tehlike henüz geçmemişti.

"N-ne yapıyorsun sen ya! Benimle dalga mı geçiyorsun?"

Mashiro bu sefer memnuniyetsiz bir ifadeyle Sorata’nın kollarını iki eliyle kavradı.

"Nanami’yi övdün ama."

"Ha?"

"...Sorata aptal."

Öyle söyleyip başını öne eğdi. Mashiro’yu ilk kez böyle bir tavır içinde görüyor olabilirdi.

"Saçma sapan şeyler söyleyip bir de insana aptal demek ne demek ya? Cidden, hiçbir görgü kuralı bilmiyorsun, bu kadarı da fazla. Senin o beynin nasıl çalışıyor anlamıyorum ki. Tamam, mayo yakışmış ama..."

Mashiro başını kaldırdığında, gözleri sanki "bir daha söyle" der gibiydi.

"Yakışmış işte. Al, oldu mu şimdi?"

Utancından şu an yerin dibine girmek istiyordu. Yardım dilenircesine Nanami’ye baktığında, kızın ona buz gibi gözlerle baktığını gördü. Kurtarıcısı olacak gibi durmuyordu.

Havuz kenarında böyle tartışırken Sorata, asıl dikkat etmesi gereken kişiyi tamamen boş bırakmıştı. Nanami de öyleydi, Mashiro’nun ise zaten hiçbir tehlike algısı yoktu.

Bu yüzden aniden arkasından bir ses gelip saniyeler içinde havuza itilmesi onu canevinden sarstı.

"Maa! Madem havuza geldiniz, yüzmeniz lazım! Havuzun kuralı budur!"

"Görgü kurallarından bahsedecek son kişi sensin Senpai!"

Suyun yüzeyine ilk çıkan Sorata, Misaki’ye çıkıştı. Üçü birden suya itilmişti.

"Bir dakika, hey! Shiina?!"

Nanami de başını sudan çıkarmıştı ama Mashiro ortalarda yoktu.

Düşünmeye bile gerek yoktu, Shiina Mashiro’nun yüzme bilmesine imkan yoktu. Sorata hemen suyun dibine dalıp Mashiro’yu yukarı çekti.

İki kolundan destekleyerek onu ayağa kaldırdı.

Tam o anda Sorata’nın bakışları Mashiro’nun göğüslerine takıldı. Güzel biçimli iki dolgunluk, su yüzeyinden yarı yarıya görünüyordu.

"Shiina, mayon kaymış!"

Mashiro ağır hareketlerle aşağı baktı.

"........."

Yaklaşık iki saniyelik bir sessizlik oldu. Başını kaldıran Mashiro dudaklarını sıkıca birleştirdi ve sanki bir şeye katlanıyormuş gibi vücudu hafifçe titredi. Derken;

"Bakma," diyerek iki eliyle Sorata’nın gözlerini kapattı.

Görüşü aniden kapanan Sorata doğal olarak panikledi.

"A-aptal! Kapatacaksan kendi göğüslerini kapatsana!"

"Ah, gerçekten ne yapıyorsunuz siz böyle Kanda-kun!"

Arkadan Nanami’nin sesi duyuldu.

"Ben bir şey yapmıyorum! Kesinlikle benim suçum yok!"

"Tamam, çırpınma! Mashiro, sen de öyle dur. Şimdi mayonu düzelteceğim."

"Tamam."

"Kanda-kun, parmaklarının arasından dikizlersen gözlerini oyarım!"

"Bakmıyorum! Gözlerimi de sıkı sıkı yumdum!"

"Öyledir umarım?"

"Çabuk düzelt şu mayoyu!"

"Aslında düzeldi bile."

"O zaman çek ellerini!"

Bu komutla birlikte Mashiro ellerini çekti.

Sorata korka korka gözlerini açtı. Karşısında, iki koluyla göğüslerini kapatmış olan Mashiro, dudaklarını bükerek ona baskı kuruyordu.

"Bu bir kazaydı."

"Erkek milleti işte, hep fesatlık peşindeler."

Onun yerine Nanami suçlamaya devam etti.

"Amacım o olsaydı Misaki Senpai'ye bakardım!"

Ağzından bu kaçınca, suyun içinden Misaki ona saldırdı. Şortunu aşağı indirmeye çalışıyordu. Can havliyle debelenen Sorata bir şekilde kaçmayı başardı.

"Senpai, benden ne istiyorsun ya!"

"Yüzme yarışı dendi mi akla gelen ilk şey kazadır! Kaza yoksa hayat da yok!"

"Az önce Shiina'nın başına geldi ya zaten!"

Mashiro’ya kaçamak bir bakış attığında keyfinin kaçtığını fark etti. Belki de söylenmemesi gereken bir şey demişti.

"Sorata, Misaki’yi seviyorsun demek."

"Yanlış anlaşılmaya müsait laflar etme!"

"Ben de bakıyor muyum?"

"Bakıyorsun. Hem de nasıl."

İnat ederek Mashiro’nun gözlerinin içine dik dik baktı.

Bunun üzerine Mashiro onun yüzüne su sıçrattı.

"Çok bakmak yasak."

"Ben ne yapayım peki ya!"

O sırada Jin, tencere yemeğinin hazır olduğunu söyleyerek yardımına koştu ve herkes havuz kenarına çıktı. Bu esnada Mashiro’nun hâlâ memnuniyetsiz bakışlarını üzerinde hissediyordu.

Tencerenin yanı gerçekten de çok sıcaktı. Terler şakır şakır akıyordu ama birazdan yine havuza atlayabilirlerdi. Başta "görgü kurallarına aykırı" diyen Nanami bile, bir bakmışsınız sebzeleri de yiyin, altını kısın ya da Mashiro’ya yemek seçme diye talimatlar yağdırmaya başlamıştı bile.

Beş kişinin etrafına dizildiği tencere kısa sürede boşalıvermişti. Geriye sadece kapanış yemeği olan lapalık pilav kalmıştı. Yemeğin bir taşım kaynamasını beklerken, çitlerin dışından bir el fenerinin ışığı süzüldü.

— Siz orada ne yapıyorsunuz!

— Ah, hapı yuttuk.

İlk tepki veren Jin oldu. Herkesin gözü el fenerini tutan güvenlik görevlisine çevrilmişti. Misaki anında yerinden fırlayıp eşyaları topladı. Sorata da zihninde kaçış planını netleştirdi. Güvenlik, havuz girişinin tam tersi tarafındaydı. Buradan kaçabilirlerdi.

Durumu tam kavrayamayan tek kişi Nanami'ydi.

— Bir dakika, ama Mitaka Senpai izin aldığını söylemişti...

Gibi şeyler geveliyordu.

— Haha, okul böyle bir şeye neden izin versin ki? Ah, ama öyle demeseydim Aoyama-san'ın mayolu halini görme şansım olmayacaktı.

Yalanını pişkin bir tavırla itiraf eden Jin, ocağın altını kapattığı gibi "Kaçın!" diye bağırarak fırladı.

En önde koşan Misaki girişten dışarı atladı. Peşinden giden Jin, kendi havlusunu Misaki'nin omuzlarına attı.

— Koşun!

Sorata eşyaları kaptığı gibi donup kalan Nanami'ye seslendi, ardından Mashiro'nun kolundan tutup koşmaya başladı.

— Pilav n'olacak?

— Elinde onunla koşarsan her yerin yanar be!

— Yemek istiyordum...

— Ah, yeter artık, ne biçim iş bu! Mitaka Senpai'nin biraz daha aklı başında biri olduğunu sanmıştım!

Önden giden Nanami söylenip duruyordu.

Havuzdan çıkınca okul binasının arkasına yöneldiler. Güvenlik görevlisi de epey hızlıydı; çoktan arkalarından dolanmaya başlamıştı. Sorun Mashiro'daydı. Çok yavaş koşuyordu. Zaten neredeyse Sorata onu çekiyordu, bu yüzden yavaş kalması doğaldı.

— Biraz da kendin koşsana!

— Neden?

— Biri bana bu kızın neden hiçbir şeyi anlamadığını açıklasın!

Bu gidişle yakalanacaklardı. Arkasına dönüp gruba bakan Jin'e gözleriyle durumu anlattı.

— Deponun arasındaki boşluğa saklanın!

Jin'in talimatına uyarak beton duvarların arasındaki dar boşluğa hep beraber daldılar. Sırasıyla Misaki, Jin, Nanami, Sorata ve Mashiro dizilmişti.

— Misaki, daha ileri git! Yapışma bana!

— İmkansız~, göğüslerim, kalçalarım her yerim sıkışıyor!

Önden giren Jin ve Misaki didişiyordu. Ancak Sorata'nın onlarla ilgilenecek hali yoktu. Jin ve Misaki'nin birbirine yapışması gibi, Sorata da Mashiro ve Nanami arasında sandviç olmuştu.

Kulağa hoş bir tesadüf gibi gelse de, hareket edemediği bu durumda tam bir cehennem azabıydı.

— Kanda-kun, çok yakınsın. Yapışma bana.

— Ben ne yapayım, itmesene Shiina!

— Yakalanmak mı istiyorsun?

— Biliyorum da... Ş-Şey, sırtıma değiyorsun!

Mayonun üzerinden o huzur verici dolgunluğu hissediyordu. Pürüzsüz tenleri birbirine sürtünüyordu.

— Sessiz olun, ayak sesleri yaklaşıyor.

El fenerinin ışığı ayaklarının dibine kadar geldi. Nefeslerini tutup güvenlik görevlisinin geçip gitmesini beklediler. Ortalıkta tuhaf bir gerginlik hakimdi. Bu sessizliğin içinde ayak sesleri hızla geçti. Kısa süre sonra güvenliğin varlığı uzaklaştı.

— Gitti mi?

— Öyle görünüyor.

Derin bir nefes aldılar. Ama bu huzur kısa sürdü, Nanami gergin bir sesle fısıldadı.

— K-Kanda-kun.

— N-Ne var?

— Bir şey... karnıma değiyor... B-Bu da ne böyle?

— Elden bir şey gelmez! Bu durumda tepki verme demek imkansız bir şey. Erkeğim ben! Ergenliğimi mazur gör!

— Şşşt, sessiz olun. Güvenlik geri dönüyor.

— A-Ama, o kadar... bu, bu şey...

Nanami her an çığlık atacak gibiydi.

— Sonra beni dövebilirsin, o yüzden lütfen sakinleş Aoyama-san.

— S-Sakinim zaten. K-Kanda-kun, sen de şunu bir dindir artık.

— Elden bir şey gelmez. Benim elimde olan bir şey değil... Yani, ben de zor durumdayım!

— Yardım edeyim mi?

Mashiro arkadan fısıldadı.

— Yardım derken ne yapmayı planlıyorsun!

— Sorata'nın yapmamı istediği şeyi.

Sorata'nın zihninde ister istemez türlü türlü fesat düşünceler belirdi.

— İstediğin bir şey yok mu?

— Yalvarırım, daha fazla kanımı beynime sıçratma!

— Kanda-kun, sessiz ol!

Hemen ağzını kapadı. Nanami ve Mashiro'nun nefes alışverişlerini duyabiliyordu. Kalp atışları hem göğsüne hem de sırtına çarpıyordu. Kendi kalp atışları da her seferinde çok net duyuluyordu.

Yaklaşık bir dakikalık sessizlik sonsuzluk gibi geldi. Güvenlik görevlisi, "Allah Allah, tuhaf," diye kendi kendine mırıldanarak havuz tarafına geri döndü.

— Tamam, gitti herhalde. Fırsat varken çıkalım.

Sessizce, teker teker duvarların arasından sıyrıldılar.

— Berbat bir durumdu...

— Onu ben söylemeliyim! Ç-Çünkü o şey, Kanda-kun'un... Ş-Şeyi...

Nanami acınacak derecede kekeliyordu.

— Maalesef bugünlük bu kadar.

Jin'in sözlerine Sorata ve Nanami başlarıyla katıldı. Misaki hâlâ doyamamış gibi görünse de, Jin "Üstünü giyin," deyince o da usulca başını salladı.

— Giyineceğiz de nerede?

Havuzun soyunma odasına dönmek tehlikeliydi. Burası da okulun arkasıydı ve kilitli depolara girilemezdi.

— Kızlar şu deponun arkasına geçsin. Benle Sorata burada hallederiz.

— D-Dışarıda mı?

— Karanlık zaten, bir şey görünmez.

— Mesele o değil!

— Eğer yurda kadar mayoyla dönmek istiyorsan seni tutan yok.

Jin iğneleyici bir tavırla konuştu.

— Ööğğ.

Nanami inleyerek deponun arkasına yöneldi. Giderken durup Sorata'ya dik dik baktı.

— S-Sakın dikizlemeye kalkma, tamam mı?

— Aoyama, sence ben neyim?

— Muhtemelen kızışmış bir erkek. Hatta az önceye kadar... ah, hâlâ öyle mi yoksa?

Nanami'nin yüzü kıpkırmızı oldu ve başını öne eğdi.

— Jin-san, daha fazla boş konuşma! Kızcağız neredeyse ağlayacak.

— Ağlamıyorum be!

— Ağlayacak gibisin dedim zaten.

Etraftaki havayı zerre takmayan Mashiro, Sorata'nın kolunu çekiştirdi.

— Sorata, pantolonum?

— Yine mi unuttun yanına almayı?

Sakura-sou'dan mayoyla çıktıkları için böyle olacağını tahmin etmişti. Yanına almakla en doğrusunu yapmıştı.

Eşyaların arasından havluyu ve pantolonu çıkarıp Mashiro'ya verdi. Nedense Nanami ona bir ters bakış daha attı.

— Tamam tamam, hadi giyinin artık. Güvenlik tekrar gelirse işler sarpa sarar.

Jin'in sıkıştırmasıyla Nanami gönülsüzce deponun arkasında kayboldu.

— Dikizlersen hafızanı kaybedene kadar seni benzetirim.

— Tamam dedik ya.

Kızlar gözden kaybolur kaybolmaz Sorata da hemen üzerini değiştirdi.

İlk işini bitirip çıkan Misaki oldu. Ardından Mashiro çıktı. Ancak saçları sırılsıklamdı ve hâlâ sular damlıyordu.

Yaklaşan Mashiro'nun kafasına havluyu bastırıp harala gürele kurulamaya başladı. Sanki bir kediyi yıkamış da kuruluyor gibiydi.

— Biraz kendinle ilgilenmeyi öğren artık.

— E-Evet, Mashiro çok savunmasız.

En son çıkan Nanami'nin yüzü bir karış asıktı.

Duruşu da bir tuhaftı. Eteğinin ucunu bastırarak dizlerini birbirine yakın tutuyor, mahsus zor yürüyormuş gibi yapıyordu.

— Aoyama, o garip yürüyüş de ne?

— H-Hiç, normal yürüyorum işte.

Sesi bariz bir şekilde titriyordu.

O sırada, okul binasının duvarlarını yalayan sert bir rüzgar esti.

— Kyaa!

Nanami telaşla eteğinin önünü ve arkasını sıkıca bastırdı.

"İyi misin sen?"

"T-Tabii ki."

"Büyük ihtimalle içine mayosunu giydiği için Aoyama-san da kilot giymeyi unuttu."

Jin keyifli bir tavırla bu noktaya parmak bastı.

"H-Hayır! Öyle bir şey olması imkansız bir kere!"

"Öyleyse mayonu çıkarmasaydın ya."

"Öyle yapacaktım ama kıyafetlerin altındaki ıslak mayo çok rahatsız edici hissettiriyordu... Yani hayır! Unutmadım işte!"

"Nanamin, kilot yoksa hayat da yok!"

"Bak ne diyorlar, Aoyama."

"Rahat bırakın beni!"

O sırada, aniden bir el fenerinin ışığı üzerlerinde parladı. Okul binasının etrafındaki turunu bitiren güvenlik görevlisi geri dönmüştü.

"Ah, yandık."

"Kaçın!"

Yine her zamanki gibi ilk fırlayan Misaki oldu, Jin de hemen dibinden onu takip etti.

"İ-İmkan yok! Asla olmaz! Çünkü bu halde koşarsam..."

"Kaçmazsan daha kötü olacak!"

Sorata, Nanami'nin kolundan tutup çekti. Buna rağmen Nanami, eteğini dert etmekten hareket edemiyordu.

"Altında kilot yokken azar işitmek istemezsin herhalde!"

"T-Tabii ki istemem! Bir saniye bile olsa önce giymek istiyorum o kilodu! Hem 'kilot yok' deyip durma bana!"

Nanami nihayet koşmaya başladı. Sorata ise öylece dikilip kalan Mashiro'nun elini kavrayıp Nanami'nin peşine takıldı.

"O-Olmaz! Kanda-kun, önüme geç! Kesinlikle önümde koş!"

"Hava karanlık, bir şey görünmüyor zaten."

"Bu bir prensip meselesi!"

Neredeyse ağlayacak gibi göründüğü için Sorata elden bir şey gelmez diyerek Nanami'nin önüne geçti. Yine de eteğini tutmaktan doğru dürüst koşamayan kızı öylece arkada bırakıp gidemezdi.

"Shiina, sen öne geç."

Kolundan tutup Mashiro'yu öne itmeye çalıştı. Ancak Mashiro, eteğinin ucunu şöyle bir çekiştirdikten sonra başını iki yana salladı.

"Sorata sapık."

"Sen bile mi! Ne diyorsun be!"

"Arkanı dönme!"

"Tamam, tamam."

Elden bir şey gelmezdi; Sorata, Mashiro ve Nanami sırasıyla koşmaya devam ettiler.

Sahayı enine geçip ana kapıya yöneldiler. Misaki'nin içgüdüleri, şu an arka tarafın daha sıkı denetlendiğini sezmiş olmalıydı. Bu tahmini tam isabet çıktı; ana kapı tarafında hiç güvenlik görevlisi kalmamıştı.

Misaki ve Jin'in açtığı boşluktan süzülen Sorata, Mashiro ve Nanami üçlüsü de kaçmayı başardı. Güvenlik görevlisi herhalde okul dışına kadar peşlerinden gelmezdi.

Yine de biraz daha uzaklaşmaları gerekiyordu.

Hızını düşüren Misaki ve Jin'e hemen yetiştiler.

"Sorata, yoruldum."

"Kendin yürüsene be!"

"Haklı, Mashiro artık kendi işlerini biraz kendi halletmeyi öğrenmeli."

"Nanami de kilot giymeyi unuttu."

"Ne!"

"Ah, kesin kavgayı!"

"Sanki eğlenceli olmaya başladı, ne dersin Sorata?"

Jin, halinden memnun bir ifadeyle dalga geçiyordu.

"Bana hiç de eğlenceli gelmiyor!"

Okul ile Sakura-sou arasındaki çocuk parkına kadar kaçınca tamamen durdular.

"Heyecan verici, kıpır kıpır harika bir maceraydı! İşte bu yüzden bu işleri bırakamıyorum!"

"Lütfen bir daha asla böyle bir şey yapmayın!"

Nanami, elleriyle eteğini bastırırken sitem etti.

"Ben bugünü ömrüm boyu unutmayacağım. Nanamin'in kilotsuz koşusunu gelecek nesillere aktarmanın benim görevim olduğunu nihayet anlamış gibiyim."

"Hemen şimdi unutun şunu! Kanda-kun, Mitaka-senpai, siz de sırıtıp durmayın!"

Sorata gülümsemesini saklamaya çalıştı, Jin ise daha da beter sırıttı.

"Rezalet... Böyle bir şey duyulursa ben yaşayamam..."

"Amma taktın, alt tarafı kilotsuz bir koşu."

"Şuna tuhaf isimler takıp durma!"

"Bence Sorata haklı. Bundan sonra da Sakura-sou'da kalacaksan, bu tarz şeyler iki üç defayla sınırlı kalmaz."

Nanami bu sözleri duymazdan gelerek sert adımlarla öne fırladı. Artık konuşmak bile istemiyor gibiydi. Ancak yolun yokuş olduğunu fark edince hemen arkasına dönüp telaşla geri geldi.

"Kanda-kun ve Mitaka-senpai, siz öne geçin!"

"Pekala, pekala."

Jin büyük bir adımla öne geçti. Sorata da onun yanındaki yerini aldı.

Arkada ise Misaki'nin başını çektiği üçlü kendi aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Gökyüzüne bakan Jin'e özenen Sorata da yıldızları izlemeye koyuldu.

Sonsuz uzaklıktaki o ışıklar...

Elini uzatsa da asla ulaşamayacağı cinstendi.

Belki de bu yüzden, böylesine güzel bir yıldız kümesi insanın kalbine bazen bu kadar derinden dokunuyordu.

"Acaba biz... nerelere kadar gidebileceğiz?"

Jin alçak sesle mırıldandı.

"Gidebileceğimiz her yere."

"İddialı konuştun."

"Bilmem, Sakura-sou'dayken öyle hissediyorum işte."

Jin elini Sorata'nın kafasına koydu.

"Öyle galiba."

"Hey hey, neden bahsediyorsunuz?"

Sorata ve Jin'in arasına dalan Misaki, her ikisinin de kollarına asılarak araya girdi.

"Yarın ne yapsak diye konuşuyorduk."

"Ah, madem öyle!"

Böylece Sakura-sou'ya dönüş yolunda, Misaki'nin planladığı Yaz Tatili Final İndirimi Planı açıklandı. İndirimle uzaktan yakından alakası yoktu ama kimse buna takılmadı.

Dünya turu gibi çoğu imkansız ve saçma hayallerden ibaret olsa da, hiç kimse "Saçma," "İmkansız" veya "Yapamayız" diyerek ortamı soğutmadı. Herkes, bu ekiple bunun yapılabileceğini kalbinin derinliklerinde hissediyordu sanki.

Misaki'yi dinlerken insan kendini bir rüyanın içindeymiş gibi hissedebiliyordu.

Ancak o rüya, Sakura-sou'ya varır varmaz bir sabun köpüğü gibi sönüp gitti.

"Kanda-kun, sana bir mektup gelmiş."

Posta kutusunu açan Nanami, Sorata'ya bir zarf uzattı. Alışık olmadığı bir gönderiydi. Hemen 'Hadi Oyun Yapalım' yarışmasının sonuçları olduğunu anladı.

Titreyen elleriyle mektubu alıp pat küt merdivenlerden çıkarak girişe daldı. Yemek odasının ışığını açtı.

Zarfı yırtarak açtı.

İçinden üç katlanmış tek bir kağıt çıktı. Bu yüzden reddedildiğini sandı. Vücudu bu düşünceye tepki vererek kaskatı kesildi. İçindeki hafif vazgeçmişlik duygusuyla mektubu kolayca açtı.

— Bana aşkı öğret.

Yatay çizgili kağıdın tam ortasında sadece bu cümle yazılıydı.

Neler olduğunu anlayamamıştı. Hayır, aklına gelen tek bir ihtimal vardı. Mashiro daha önce mektup yazacağını söylemişti. Bu oydu işte.

Tüm gücünün çekildiğini hissetti. Kızmaya hali bile kalmamıştı.

O sırada arkadan Nanami geldi.

"Kanda-kun."

"Ne var?"

"Bir tane daha var."

Zarfın üzerinde 'Hadi Oyun Yapalım' yarışmasını düzenleyen teknoloji şirketinin adı yazılıydı. Az önceki ince kağıt bir anda ağırlaşmış gibi geldi.

Bu sefer zarfı dikkatle açtı.

— Sayın Kanda Sorata, öncelikle esenlikler dileriz. Şirketimiz tarafından düzenlenen 'Hadi Oyun Yapalım' oyun planlama seçmelerine katılımınız için teşekkür ederiz. Başvuru belgelerinizin incelenmesi sonucunda, plan içeriğinizi daha detaylı bir şekilde açıklamanız için sizi sunum aşamasına davet etmeye karar verdik. Yoğun programınız arasında bize vakit ayırarak aşağıda belirtilen tarihte, belirtilen adrese gelmenizi rica ederiz. Saygılarımızla.

Sunum tarihi 31 Ağustos Salı günüydü. Saat öğleden sonra birdeydi. Şirketin haritası, ulaşım yolları ve sunum günü orada hazır bulunacak bilgisayar ve yazılımların listesi kısaca not düşülmüştü.

En baştan bir kez daha okudu. Yanlış yoktu. İlk elemeyi geçmişti.

Henüz oturmamış olan o gerçeklik hissi, bir anda tüm vücuduna yayıldı. Artık ne mantık kalmıştı ne de düşünce; Sorata tamamen içgüdülerine teslim olarak—

"Oley be!"

Diye bir kükreme kopardı.

Yanındaki Nanami irkilerek küçük bir çığlık attı. Misaki ve Jin merakla eğilip mektuba göz attılar.

—Ooo, yaptın bu işi Kohai-kun!

—Sizin yardımınız sayesinde oldu Senpai.

Misaki ile sıkıca el sıkıştılar.

—Kutlama niyetine Nanamin seni öpecekmiş!

—Ö-öpmeyeceğim!

—Yanağından ama?

—Mesele neresi olduğu değil!

—Reddedildin Sorata.

—Öyle görünüyor...

—N-neden bu kadar moralin bozuldu ki!

—Yok, o kadar güçlü ve anında hayır dedin ki... Acaba benden o kadar mı nefret ediyorsun diye düşündüm Aoyama.

—Alakası yok. Nefret ettiğimden değil, o sadece... şey...

—Sorun değil. Zaten düşününce, seni Sakura庄'ya davet ederek başına bir sürü dert açtım. Üstüne bir de donsuz koşmak gibi hayatın boyunca silinmeyecek bir leke bıraktım üzerinde.

—Yeter artık, unut şunu! Ay, sahi, ben hala...

Nanami telaşla yemek odasından kayboldu. Muhtemelen bir külot bulmak için odasına gitmişti.

Bu arada, Mashiro da ortalıkta yoktu.

—Shiina nerede?

—Bilmem? Odasına dönmemiş midir?

—Anladım...

Bir anda sevincim yarı yarıya azaldı.

İçten içe, Mashiro'nun da benimle birlikte sevineceğini mi ummuştum acaba?

Mashiro'dan gelen mektubu bir kez daha kontrol ettim.

Sadece tek bir cümle yazılıydı.

"Bana aşkı öğret."

Bunun ne anlama geldiğini nasıl yorumlaması gerektiğini, şu anki Sorata pek kestiremiyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.