Belirsiz Duyguların Ağırlığı

Vücudum çok ağır. Dün gece, dosya incelemesini geçmemin şerefine Misaki tarafından oradan oraya sürüklenmemin faturası bu olsa gerek. Jin'in araya girip beni kurtarması sayesinde sabahlamaktan kurtulmuştum ama yatağa süzüldüğümde vakit neredeyse şafak vaktiydi.

Mahalledeki ilkokul çocuklarının sabah jimnastiği için dışarı çıkan seslerini ninni niyetine dinleyerek uykuya daldım.

Ondan sonra kaç saat geçti acaba?

Bilincim, vücudumda hissettiğim o ağırlıkla yerine geldi. Gerçekten çok ağır. Karnım baskı altında. Göğsüm sıkışıyor. Bu kesinlikle sunumun yarattığı baskı... Kalan gün sayısı az. Bugün ayın yirmi yedisi. Hazırlanmak için koskoca dört günüm var. Acaba hakkıyla yapabilecek miyim? Yetiştirebilecek miyim? Zaten, sunum dediğin şey nasıl yapılır ki?

Her şey bilmediğim bir dünya. Ama yapabilirmişim gibi hissediyorum. Ne de olsa dosya incelemesini geçtim. Fikirlerime güvenmem lazım. Değerlendirmeyi yapanlar, içeriği daha ayrıntılı anlatmamı istediler. Üstelik de ilk kez yazdığım bir planlama dosyasıyla.

Belki de bu konuda yeteneğim vardır. Öyle olabilir. Bir bakmışsın planım aniden kabul edilmiş ve oyun yapımına başlamışız. Hatta büyük bir hit bile olabilir.

Bu yüzden baskı hissetmeme hiç gerek yok.

Tüm kalbimle böyle düşünsem de nedense vücudum bir türlü hafiflemiyordu.

Aksine, hissettiklerim daha da gerçekçi bir hal almaya başladı. Acaba kedinin işi mi? Bunu düşündüğüm an, beynimdeki sis bulutları dağıldı. Ah, uyandım işte, diye fark ettim. O zaman, ağırlığın ötesinde, tenim bir sıcaklığı ve belirgin bir esnekliği algıladı.

Karnıma çöken o dolgun ağırlık... Temas eden yerler vıcık vıcık bir sıcaklık yayıyor. Bunların hepsi fiziksel şeyler. Kimdi o, sunum baskısı falan diyen?

Sorata, ağırlığın kaynağını ifşa etmek için yavaşça gözlerini açtı.

Duygusuz gözler Sorata'ya tepeden bakıyordu. Pijamalarıyla Sorata'nın karnına ata biner gibi tünemişti. Elindeki resim fırçasını Sorata'nın alnına doğrultmuştu. Fırçanın ucu değdi değecekti.

"Bu bir rüya mı?"

"Günaydın."

"Rüya olduğunu söyle!"

"Rüya."

"Rüyaysa uyanayım artık!"

Mashiro'dan bir tokat yedi. Odanın içinde tok bir ses yankılandı. Bir saniye sonra sıcak bir acı dalgası yayıldı.

"Ben sana vurmanı gerektirecek ne yaptım? Ha? Neydi yanlış olan?!"

"Gerçeğe bak."

"Bakıyorum zaten! Uyandığımda 202 numaralı odadan Shiina Mashiro-san beni altına almış, tepeme çökmüş, dünya başıma yıkılmış resmen! Hem sen ne yapıyorsun? Neden? Niye? O fırça neyin nesi?"

"Yüzüne bir şeyler karalayacaktım."

"Neden be!"

Anlaşılmazlığın da bir sınırı olur.

"Senin suçun. Beni bu duygulara sürükledin..."

Mashiro elini göğsüne koyup bakışlarını kaçırdı. Göz kenarları hafifçe aşağı inmiş, endişeli bir ifade takınmıştı.

"Dünden beri burası bir tuhaf."

Nedeni havuz olabilir miydi? Öyle ya, "bak" deyip sonra "bakma" demesiyle Mashiro'nun hali biraz garipti.

"Nasıl bir tuhaflık?"

"Sorata'yı düşününce."

"Ha?! Beni mi?!"

"Evet, Sorata'yı."

"E-eee? Beni düşününce ne oluyor?"

"İçim çok fena daralıyor."

"Yüzüme karşı neler diyorsun öyle!"

Demek bu yüzden sabahın köründe elinde fırçayla gelip suratıma bir şeyler karalamaya kalkmıştı. Kendi içinde bir mantığı olsa da sebebi zerre anlaşılmıyordu ve sinirini çıkarma yöntemi çok sakattı.

"Her zamankinden daha da anlamsızsın! Tatlı ekşili soslu tavuktaki ananas kadar saçma bu! Hem artık bir zahmet iner misin üstümden?"

Tatmin olmamış gibi, yüzünde hala netleşmemiş bir ifadeyle Mashiro kalktı. Yanlış bir hareketinde bir kaza çıkmasından korkan Sorata, Mashiro'nun kalkışı tamamlanana kadar uslu uslu bekledi.

Ayağa kalkan Mashiro, ona tepeden bakmaya devam etti.

"Otur."

"Tamam, tamam."

Sorata bağdaş kurdu.

"Diz çökerek otur."

"Nedenini sorsam?"

Mashiro'nun kaşı hafifçe oynadı. Sanki ifadesi her zamankinden daha sert gibiydi... Yok canım, bana öyle geliyor... Hayır, gerçekten sert...

"Bilmiyor musun?"

Sesi küskün geliyordu.

"Karnın mı acıktı yoksa?"

Bunu demesiyle birlikte Mashiro bu sefer bariz bir şekilde yanaklarını şişirdi. Görünüşe bakılırsa sinirliydi.

Mashiro, Sorata'nın masasındaki planlama dosyasını alıp önüne fırlattı.

"Bunun nesi var?"

"Bana anlatmadın."

Karşısına oturan Mashiro, doğrudan gözlerinin içine bakıyordu.

"Ben bilmiyordum."

"Öyle miydi...?"

Hafızasını yokladı. Gerçekten de Mashiro'ya planlama dosyasını gösterdiğini hatırlamıyordu. Sürecin nasıl gittiğinden falan da bahsetmemişti. Ona danışmamıştı bile.

Sadece daha önce bir oyun seçmelerine katılmaya niyetlendiğini ilan etmişti. Hayır, bunu gerçekten haber vermek sayabilir miydik, o da bir muammaydı. Sadece Sorata tek taraflı konuşmuştu, Mashiro'nun dinlediğinin bir garantisi yoktu.

O kısmını anladı. Ama Mashiro'nun keyifsizliğinin sebebini bir türlü çözemediği için kafasını yana eğdi.

Mashiro dosyadaki çizimleri işaret etti.

"Misaki'nin çizimleri."

"Rica ettim, benim için çizdi."

"Bana söylemedin."

"Çünkü Misaki Senpai oyunlar konusunda daha bilgili ve sen de taslaklarınla çok meşgul görünüyordun, sana seslenip de yük olmak istemedim diye düşündüm."

"Senin bana yük olacağını asla düşünmem."

"Ö-öyle mi?"

"Evet."

Mashiro hala yanaklarını şişirmiş halde duruyordu. Sorun şuydu ki, bu haliyle bile acayip tatlıydı.

"Sen mi çizmek istiyordun?"

Mashiro net bir şekilde başını salladı.

"Çizim demek, ben demek."

"Öyle... Haklısın."

'Çizim demek, ben demek.'

Bunu bu kadar kesin bir dille söyleyebilecek bir yeteneğe sahipti Mashiro. Bunun gerçekten muazzam bir şey olduğunu düşündü. Mashiro'nun kim olduğunun farkında olduğunun kanıtıydı bu.

'Ya sen nesin?'

Diye sorsalar, Sorata ne cevap verebilirdi ki? Bir cevabı yoktu. Öyle kesin bir gerçekliği yoktu çünkü. Ama Mashiro'da bu vardı. Ve Sorata, belki de o kutsal gerçeği çiğneyip geçmişti.

Kendisiyle özdeşleştirdiği çizimleri konusunda ona danışılmadığı için sinirlenmişti; Sorata durumu böyle yorumladı.

"Sorata."

"Hala söylemek istediğin bir şey varsa dinliyorum. Çekinme, söyle."

Kendi hatası mıydı emin değildi ama şu an Mashiro'yu dinlemekten başka çaresi yok gibiydi. Kendini buna hazırlayan Sorata'ya, Mashiro beklenmedik bir şey söyledi.

"Ben, sinirli miyim?"

"Bana sorma!"

"Sıradaki cümle ne olmalı?"

"Bugün yine sınırları zorluyorsun bakıyorum!"

Klasik Shiina Mashiro'ydu işte. Sağduyuyla ölçülemezdi.

"Öğret bana."

"...'Senden nefret ediyorum' falan diyebilirsin mesela?"

Artık pes etmişti.

"Sorata."

"Efendim?"

"Senden nefret ediyorum."

Bunu söylerken dudaklarını büzmüş, ona dik dik bakıyordu.

Bu kötüydü. İşte bu çok fena çarpmıştı. Tabii ki korktuğundan değil. Hiç de korkutucu değildi. Doğrudan ona bakınca insanın yüzünde bir sırıtma oluşacak kadar sevimliydi.

"Sırıtma."

"Affedersiniz."

Ciddi bir surat takınmaya çalıştı.

"Bana bak."

"İmkansızı isteme!"

Bakarsa yüzündeki ifade darmadağın olacaktı.

Mashiro'nun hoşnutsuzluğu iyice arttı.

"Bir dahakine bana çizdir."

"T-tamam."

"Söz ver."

Serçe parmağını uzattı. Sorata utancından yüzünü başka yöne çevirerek parmağını onunkine doladı.

"Seni affediyorum."

"Öyle mi, eksik olma."

"Bana aşkı öğret."

Konuşmanın akışıyla tamamen alakasız bu çıkış karşısında Sorata fena halde öksürüğe boğuldu. Yine de bir şekilde kendini toparlamayı başardı.

"Dere ve göllerde yaşayan tatlı su balığı olan Koi, yani süs sazanlarının fiyatı üzerindeki desenlere göre belirlenir. Pahalısı yüz binlerce, hatta milyonlarca yen ediyormuş."

Mashiro ciddi bir suratla eskiz defterine not alıyordu.

"Not almana gerek yok! Balıkları mı öğrenmek istiyorsun sen!"

"Lafı oraya getiren sendin, Sorata."

Aniden saçma sapan bir hikaye anlatmaya başlayan kendisiydi gerçi ama...

"Beni heyecanlandır."

"Şunu öyle dümdüz söyleyip durma."

"Kalbimi küt küt attır."

"Böylesine büyük bir görev benim harcım değil, üzgünüm."

"Bastır."

"Sen de biraz mücadele hırsı göster! Hem durup dururken nereden çıktı bu aşk meselesi?"

"Ayano söyledi."

"Bir dahaki sefere ne zaman gelecek? O geldiğinde biraz şikayet etsem olur değil mi? Her seferinde Ayano-san'ın tavsiyeleri yüzünden kabak benim başıma patlıyor farkındasın değil mi?"

"Gerçekçi bir aşk duygusu yansıtabilmek için en iyisi aşık olmakmış."

"Öyle miymiş?"

"Herkes hayatında en az bir kez aşk hikayesi yazabilirmiş."

"O editör de amma yüzsüzmüş, böyle utanç verici bir şeyi nasıl da rahatça söylüyor."

"Yüzü kıpkırmızıydı."

"Muhtemelen sen hiçbir tepki vermeyince kadıncağız kendine gelip ne dediğini fark etti."

Belki de editör de en az kendisi kadar mağdurdu. Bu yüzden şikayet etme işini sonraya bıraktı.

"Sahi, bir sonraki son teslim tarihin ne zamandı?"

"Ayın otuz birinde, yeni serilerin belirleneceği bir toplantı var."

Sorata'nın sunum yapacağı günle aynıydı.

"Şimdiden taslaklara başladın mı?"

"Üç bölümlük hazırladım."

Kenarda duran kağıt yığınını Sorata'nın önüne "güm" diye bıraktı. Sorata kağıtları şöyle bir karıştırdı. Gerçekten de bitirmişti. Ne zaman baksa, Mashiro'nun çizimleri gerçekten harikaydı.

Konu, paylaşımlı bir evde yaşayan altı güzel sanatlar öğrencisi etrafında dönen curcuna dolu bir grup hikayesiydi. Kadınlı erkekli aynı çatı altında yaşayan gençlerin; aşk, gelecek kaygıları ve derinleşen dostlukları... Öyle bir havaydı.

"Şey..."

"Ne?"

"Nedense bana çok tanıdık geldi bu hikaye?"

"Ayano söyledi. Sakurasou'yu temel almamı önerdi."

Öyle tahmin etmişti zaten. Ayarları biraz kurcalamış olsa da karakterlerin geçmişinde Misaki ve Jin'in gölgeleri hissediliyordu.

Birkaç yıl sonraki gelecek... Eğer Sakurasou'daki herkes liseden mezun olup Suimei Sanat Üniversitesi'ne giderse, belki de Mashiro'nun çizdiği mangadaki gibi bir hayat onları bekliyor olacaktı. Jin'in dışarıdan sınava gireceğini bilmeseydi belki o da böyle düşünebilirdi. Fakat şimdi bu, ulaşılmaz bir gelecek gibi göründüğü için Sorata'nın kalbine hafif bir sızı oturdu.

Karakterlerin o hayat dolu hallerini gördükçe göğsüne ince bir ağrı saplanıyordu. Mashiro, bir terslik olduğunu anlamış gibi yüzüne doğru eğildi.

"Eğlenceli değil mi?"

"Yok, eğlenceli."

Sorata, içindeki pişmanlıkları söküp atmak istercesine başını kaldırdı.

Manganın genel izlenimi komik ve akıcıydı, temposu da hızlı ve moderndi. Ancak yayınlanacağı dergiyi düşünürsek aşk unsurları biraz zayıf kalabilirdi. Şu anki haliyle gençlik draması yönü daha ağırdı.

Tam da bu yüzden Ayano, aşk yönünün güçlendirilmesi gerektiğini hissetmiş ve "herkes hayatında bir kez aşk hikayesi yazabilir" muhabbetini açmıştı herhalde. Sonuç olarak da Mashiro gelip bu saçma teklifi yapmıştı.

"İşte durum böyle, bana aşkı öğret."

"İmkansız! Sunum için hazırlanmam lazım!"

O güne fazla bir zaman kalmamıştı.

"Sorun değil."

"Ne sorun değil?"

"Ben sana yardım ederim."

"İstemez! Almayayım!"

"Sabah sabah ne bu gürültü?"

Kediler için aralık bırakılan kapıdan Nanami başını uzatmıştı. Gözlükler ve eşofman... Son zamanlarda Sakurasou'nun içindeyken hep bu tarzdaydı.

"Mashiro, yine böyle incecik kıyafetlerle bir erkeğin odasına... Olmaz ki ama."

Nanami paldır küldür odaya daldı.

"Neden?"

"Çünkü, yani... Erkekler edepsiz yaratıklardır da ondan..."

Nanami sesini kısarak Sorata'ya baktı.

"Beni erkeklerin temsilcisi ilan etme hemen!"

"Hadi bakayım Mashiro, üstünü değiştir gel."

"Olmaz. Henüz aşkı öğrenmedim."

Bir an Nanami'nin hareketleri bıçak gibi kesildi. Ardından Sorata'ya keskin bir bakış fırlattı.

"Yanlış anladın. Öyle bir şey değil!"

"Ö-öyle bir şey derken neyi kastediyorsun ki? Yani yatakta bir kadınla erkeğin yapacağı şeyleri düşündüğümden değil... Sadece, hoş olmadığını düşündüm o kadar..."

"Ben o kadar ileri gitmedim be!"

"N-neyse! Sonuç olarak Mashiro, kendine daha çok dikkat etmelisin. Bir erkeğin odasına böyle savunmasızca girmemelisin. Tehlikeli."

"Aoyama-san, benim önümde böyle şeyleri bu kadar rahat konuşmayı bırakır mısın?"

"Ayrıca Kanda-kun'un sunum hazırlığı var değil mi? Şu an ona engel olmamalıyız."

"Ben engel olmuyorum ki."

Nanami onaylatmak istercesine Sorata'ya baktı.

"Yani, şey, tam olarak engel sayılmaz ama..."

"Ama?"

"Engel değil işte."

"...İyi bari, öyle olsun."

Hala ikna olmamış gibi bir hali vardı.

"Bir de..."

"Hm?"

Nanami aniden mahcup bir tavırla başını başka yöne çevirdi.

"Yardım edebileceğim bir şey olursa söyle bana."

"Ben hallederim."

"Sana ne oluyor Mashiro, niye sen cevap veriyorsun!"

"Gerek yok çünkü."

"Aynen öyle, aynen öyle! Kohai-kun'la oyun oynayacak olan benim bir kere!"

Kapıyı adeta tekmeleyerek içeri daldı Misaki.

"Senpai, ortalığı iyice karıştırma şimdi!"

"Bence puding bir içecektir!"

"En azından konuyu değiştirme! Tam bir obur mantığı bu! Tamam tamam, sunum işini Akasaka gibi güvenilir bir müttefike danışıp halledeceğim. Yardım falan istemez! Kimsenin endişelenmesine gerek yok, hadi hepiniz dışarı!"

Hala itiraz eden Mashiro, Nanami ve Misaki üçlüsünü zorla odadan dışarı attı.

Yerinden çıkan kapıyı düzeltip nihayet mahremiyetine kavuştu Sorata.

Bugünden itibaren ciddi ciddi sunuma asılması gerekiyordu. Zaten neyi nasıl yapacağı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Bilgisayarını açıp masanın başına oturdu. Klavyeye parmaklarını vurdu.

— Akasaka, müsait misin?

— Ryunosuke-sama şu anda "Her iki yöne de açılan bir buzdolabı kapısı, aynı anda iki taraftan da çekilirse ne olur?" sorusunu ciddiyetle analiz etmektedir. Bu nedenle, üzülerek belirtirim ki Sorata-sama'nın mesajına yanıt verememektedir.

Cevap veren Hizmetçi-chan'dı.

— O herif de böyle şeylere kafa yoruyor demek...

— Aşk olsun Sorata-sama. Tabii ki şakaydı bu, şaka. Hizmetçi-chan şakası.

Acaba bu Amerikan şakası falan gibi bir şey miydi? Bazen bu dijital hizmetçiyi anlamakta gerçekten zorlanıyordu.

— Neyse, Hizmetçi-chan olsa da olur.

Daha önce plan raporunun nasıl yazılacağını düzgünce açıklamışlığı vardı, sunum tüyolarını da kesin iyi biliyordur.

— "Neyse", "olsa da olur" gibi, kim olsa fark etmezmiş gibi konuşan Sorata-sama'yı nasıl bir cezayla öldürsek acaba? (gülümseme)

— Cevabı sorunun içinde verdin zaten!

— Ay, asaletimi bozdum bir an. Dilimin ucuna gelivermiş gerçek düşüncelerim.

Farkında olmadan Hizmetçi-chan'ın kara listesine girmişti anlaşılan.

— Bir kusur mu işledim acaba?

— İnsanlar bilmeden, farkına bile varmadan birilerini inciterek yaşarlar işte.

— Bilmeden kırdıysam affet lütfen.

İntikam için bilgisayarıma virüs gönderirse başım belaya girer, bu yüzden erkenden özür dileyeyim.

— Sorat-sama, siz de yani... Her zaman ama her zaman Ryunosuke-sama ile ne kadar da mutlu bir şekilde sohbet ediyorsunuz öyle değil mi? O anlarda Ryunosuke-sama’nın yüzündeki o gülümseme o kadar muhteşem ki... Ben onun muhatabıyken bana asla böyle bir yüz göstermiyor halbuki, kii~! Ne kadar sinir bozucu! Ryunosuke-sama’yı size asla yar etmeyeceğim!

— Şey, bu savaş ilanınızın hemen ardından olduğu için çok mahcubum ama bir konuda fikrinizi alabilir miyim acaba?

— Ne oldu Kanda? Bu kadar resmiyet hayra alamet değil, iğrençleşme.

Konuşma tarzı bir anda değişti. Görünüşe göre efendi teşrif etmişti.

— En kötü zamanda bayrağı devralmayı bırakır mısın? Boşluğa düşüp öleceğim burada.

— Mesele ne?

— Sunum, sunum!

— Dosyaların geçti mi?

— Sayenizde.

— Eğer benim tavsiyelerimi almana rağmen elenseydin, oraya bir virüs bombası bırakacaktım.

— Lütfen yapma şunu.

Hizmetçi de efendisi de birbirinden beterdi.

— Ama sunum demek ha...

— Mümkünse bana biraz tavsiye verin Sensei.

— Sana söyleyebileceğim tek bir şey var.

— Ooo, nedir o?

— Takım elbise giy, o kadar.

— Sadece bu mu yani!

— Başkalarıyla konuşma konusunda bu kadar kötü olan birinden ne bekliyordun ki?

— Yani, haklısın da aslında...

— Her şey tecrübedir. Sakurasou sakinlerini karşına alıp pratik yap. Şansına, etrafın şahsına münhasır tiplerle dolu.

— Bu sağlam tavsiyen için minnettarım.

— Hadi o zaman, eyvallah.

Ryunosuke’nin ikonu "başında değil" moduna geçti.

Pekala, bu durumda demin beri sırtıma saplanan bakışlara güvenmekten başka çarem kalmadı.

Arkamı döndüğümde kapı aralığından bakan altı göz... Hayır, bir bakmışım sekize çıkmışlar. Jin de onlara katılmış anlaşılan. Yaklaştığımda kapı dışarıdan açıldı.

"Ne yapacaksın Kanda-kun?"

"Yardım edelim mi?"

"Az önce ukalalık ettiğim için özür dilerim. Lütfen bana yardım edin."

Başımı eğip selam verdim.

"Kohai-kun çok zayıııf. O zaman antrenman arcı başlasın!"

"Eh, tırmalamaya başla bakalım, bol şans."

Böylece Sorata, büyük gün gelene kadar geçen birkaç günü Sakurasou sakinlerini denek olarak kullanarak sunum taktikleri geliştirmekle geçirdi.

Sunum antrenmanlarının her gün akşam yemeğinden sonra yapılmasına karar verildi. Chihiro da eğlence çıktığı için katılınca, dinleyici kitlesi toplamda beş kişiye ulaştı.

Yemek masasındaki sandalyeleri çekerek mekanı ayarladılar. Mashiro, Misaki, Jin, Nanami ve Chihiro sırayla yan yana dizildiler. Önlerine de kütüphaneden çekip getirdiğim beyaz tahtayı koyup, çıktısını aldığım proje dosyasını üzerine iğneledim. Sayfa sayfa içeriği destekleyecek şekilde anlatmaya başladım.

Ama gel gör ki bu iş sandığımdan zormuş. Zamanlamayı bir türlü ayarlayamıyordum; ilk denememde on beş dakikalık sürenin sadece beşinci dakikasında anlatacaklarım bitti. Hemen peşinden yaptığım ikinci denemede ise yirminci dakikada hâlâ konuyu toparlayamamıştım. Üçüncü, dördüncü derken zaman duyusu biraz oturdu ama sunumun kalitesi hâlâ içler acısıydı.

Projenin içeriğini çok iyi bildiğim halde kelimeler ağzımdan kesik kesik çıkıyor, anlatımın akışı sürekli kopuyordu. Durmadan "ııı", "eee" diyen kendimden nefret ettim.

Yaklaşık iki saat süren antrenmanın ardından Chihiro patladı:

"Şu işin girişini, gelişmesini ve sonucunu düzgünce anlat artık."

Nanami, Misaki ve Jin'den de eleştiriler gecikmedi:

"Kanda-kun, bize karşı bile çok geriliyorsun."

"Niyeyse her zamanki Kohai-kun gibi değilsin, hiç eğlenceli değiiiil."

"Resmi bir dille anlatınca her şey aşırı sıkıcı geliyor kulağa."

Mashiro ise Sorata’nın sıkıcı sunumuna dayanamayıp ortasında uyuyakalmıştı bile.

İlk günkü sunum pratiği tam bir hezimetti. İşin bu kadar kötüye gideceğini tahmin etmediği için Sorata paniğe kapıldı.

Ertesi gün, geceki sunum antrenmanından önce Sorata sabah uyanır uyanmaz kopya kağıtları hazırlamaya başladı. Chihiro’nun dediği gibi giriş, gelişme ve sonucun netleşmesi için önemli noktaları yeniden düzenledi. Gerektiğinde proje dosyasının sırasını değiştirdi, nerede neyi konuşması gerektiğini sil baştan düşündü.

Jin’in tespiti de tam isabetti. Konuşurken Sorata da bunu hissetmişti. Kendi doğal konuşma tarzıyla anlatmadığında düşüncelerini doğrudan ifade edemiyordu. O heyecanı ve enerjiyi karşıya geçirememek çok can sıkıcıydı. Ama kalkıp da jüriye senli benli hitap edemeyeceği için, çokça pratik yaparak bu resmi dile alışmaktan başka çaresi yoktu.

Bir de şu heyecan meselesi vardı. Tanıdık yüzler karşısında bile eli ayağı birbirine dolanıyorsa bu iş yürümezdi. Bu konuda Nanami’den bir tavsiye aldı.

"Heyecanlı olsan bile kelimelerin ağzından döküleceği kadar çok pratik yapman lazım bence."

Yani heyecanlanmamayı öğrenmek zor olduğu için, heyecanlıyken bile konuşabilmek adına içeriği vücuduna ezberletmesi gerekiyordu.

Bu mantıklı gelmişti.

"Bir de her şeyi aynı tonda anlatınca tekdüze oluyor ve insan sıkılıyor. Biraz inişli çıkışlı bir tempo eklesen daha iyi olmaz mı?" dedi Nanami. Gerçekten de Mashiro sunumu ninni niyetine dinleyip uyumuştu. Sorata da uyuyakaldığı dersleri hatırlayınca, tonlaması hep aynı olan hocaların ne kadar çok olduğunu fark etti.

Bütün bunları sunum gününe kadar bir şekilde halletmeliydi. Bu onun asgari sınırıydı.

Hazırladığı notları mırıldanarak çalışırken aniden odasının kapısı açıldı. Kapı vurulmamıştı.

Ayak seslerini duyunca arkasını döndü, pijama içindeki Mashiro oradaydı. Kendi odasıymış gibi içeri girdi ve yatağın üzerinde çalışan Sorata’nın sırtına adeta yapışarak yanına oturdu. Hiçbir şey demeden elinde getirdiği eskiz defterine kurşun kalemini sürtmeye başladı. Kalem her hareket ettiğinde çıkan o ritmik ses ferahlatıcı bir his veriyordu. Yeni bir karakter tasarlıyor gibiydi.

Sorata’nın sorgulayan bakışlarına ise hiç karşılık vermedi.

"Şey, bakar mısın Shiina-san..."

Seslense de bir süre kafasını eskiz defterinden kaldırmadı.

Elden bir şey gelmez diyerek Sorata kendi işine döndü.

Beş dakika kadar sonra Mashiro’dan cevap geldi.

"Ne var?"

"Şey, ne diyecektim? Ha, doğru ya, benim özel hayatım noldu?"

Laps diye odaya dalıyor, kafasına göre kuruluyor, üstüne bir de konuşunca görmezden geliniyordu... Bu gidişle varlık amacı bile tehlikeye girecekti.

"Yok."

"Öyle mi, yok demek. Tahmin etmeliydim."

"Var."

"Peki soruyorum o zaman, burası neresi? Sen ne yapıyorsun?"

"Sorata’nın odası. Karakter tasarlıyorum."

"Kendi odan var ya. Normalde hep orada çalışırdın."

"Bugünden itibaren burada yapacağım."

"Pekala, sebebini sorabilir miyim?"

"O..."

Mashiro kurşun kalemini ağzına alıp düşüncelere daldı.

"Sakın bana 'Neden acaba?' diye karşı soruyla gelme."

Edindiği tecrübeleri kullanarak önünü kesti.

Bunun üzerine bir şey söyleyecek olan Mashiro ağzını kapattı.

"Tam üstüne bastım değil mi!"

"Hayır."

"Hadi canım! O zaman tekrar soruyorum, sebebi nedir?"

Tahmini tutunca Sorata bir anlık keyifle onu kışkırtmaya başlamıştı. Bunun ne kadar akılalmaz bir cevabı tetikleyeceğinden habersizce...

"Burada yaparsam..."

"Burada yaparsan ne olur?"

"Aşkın ne olduğunu anlayacakmışım gibi hissediyorum."

"Ha?"

Aşkın ne olduğunu anlayacakmışım gibi hissediyorum, mu demişti? Mashiro'nun Sorata’nın odasında çalışmak istemesinin sebebi bu muydu yani... Peki ama neden Sorata’nın odası? Neden orasıydı? Neden acaba? Yoksa bu durum...

Hayır, hayır, şimdi sırası değil. Yapmam gereken işler var. Başka şeylere kafa yorup odağımı dağıtmamalıyım. Binbir güçlükle belge incelemesini geçtim. Tüm gücümü sunuma vermeliyim.

"Burada olmam... yasak mı?"

"Ha, hayır... ondan değil de."

"Burada olmamı istemiyor musun?"

Onunla yüz yüze gelecek cesareti kendinde bulamayan Sorata, bakışlarını kaçırdı.

"Nanamin seni burada bulursa yine fırça yersin."

"O zaman burada kalacağım."

Mashiro, beklenmedik bir kararlılıkla kestirip attı.

"Efendim?"

"Sorata hemen Nanami'ye gidiyor."

"Ne alakası var şimdi bunun?"

"Bilmem."

Mashiro arkasını dönüp karakter tasarımına gömüldü. Kağıt üzerinde koşan kalemin çıkardığı sese, az önce olmayan keskin bir hırs eklenmişti.

"Odada kalabilirsin ama..."

Mashiro çalıştığı sürece o kadar sessizdi ki, onu dev bir pelüş oyuncak niyetine koyduğun yerde unutabilirdin. Sunum hazırlığına engel olmayacağı belliydi. Sorata onu kendi haline bırakmaya karar verdi.

Yine de, dibinde ilgini çeken bir kız varken onu görmezden gelebilecek kadar huzurlu bir ergenlik dönemi yoktur.

Mashiro farkında olmadan ara sıra iç geçiriyordu. Tasarımı istediği gibi yapamadığı için miydi yoksa başka bir sebebi mi vardı bilinmez ama bu iç çekişler, Sorata’nın dikkatini dağıtmaya yetecek kadar büyük bir yıkım gücüne sahipti.

Haliyle, gözü sürekli Mashiro’ya kayıyordu.

Mashiro genelde yatağın üzerindeydi; bazen dizlerini kendine çekip oturuyor, bazen sırtını duvara yaslayıp bacaklarını uzatıyordu. Hatta bazen yüzüstü uzanıp bacaklarını havada salladığı bile oluyordu. Değişmeyen tek şey ellerinin sürekli hareket etmesiydi. Bir de ara sıra Sorata ile göz göze gelmeleri. Bazen önce Sorata bakıyor, Mashiro bunu fark ediyordu; bazen de tam tersi oluyordu.

"Neden bakıyorsun?"

"Bakmıyorum."

"Yalan söyleme, bakıyordun."

"Asıl sen bana bakıyordun."

"Bakmıyordum."

"Yalan söyleme!"

"Bakmadım."

"Ben de bakmadım."

"............"

"N-neden sustun?"

"Hiç erkekçe değil."

"İftira atma be!"

Bu atışmalar böylece sürüp giderken akşam oldu.

Yarı zamanlı işinden dönen Nanami, elinde donutlarla dışarıdan seslendi. Kapı zaten açık olduğu için, Nanami’nin bakışları anında yatağın üzerindeki Mashiro’ya odaklandı.

"Sana daha kaç kere söylemem gerekiyor..."

"Hoş geldin Nanami."

"Hoş buldum... Hayır, konu bu değil! Mashiro, neden hâlâ pijamalarınla bir erkeğin odasındasın?"

"Sorata değiştirmem için kıyafetlerimi çıkarmadı."

"Suçlusu ben mi oldum şimdi!"

"Kanda-kun, sen de neden bir şey demiyorsun! Ne kadar da edepsizsin."

"Kim böyle bir şeyi düşünür be!"

"Gerçekten mi?"

"Tabii ki. Kanıtı da burada; sabahtan beri beraberiz ama şu ana kadar hiçbir şey olmadı!"

"He~, demek sabahtan beri beraberdiniz."

Nanami’nin ses tonu bir anda buz kesti.

"A-Aaa? Yanlış bir şey mi söyledim?"

"Benim de boş durmamam gerekecek galiba."

Sesi o kadar kısıktı ki Sorata ne dediğini tam anlayamadı.

"Efendim?"

"Neyse! Mashiro, benimle birlikte ikinci kata dönüyorsun!"

Nanami, itiraz kabul etmez bir tavırla Mashiro’nun elinden tuttu.

"Hey, dur bir dakika."

"Bugün de sunum pratiği yapacaksın, değil mi? Kanda-kun, sen de çabuk hazırlan!"

"T-tamam."

"Hiç acımayacağım ona göre."

"Şahsi meselelerini işe karıştırma!"

Ertesi gün ve ondan sonraki gün de Mashiro hiç ses çıkarmadan odaya gelmeye devam etti. Özel bir şey söylemiyor, sadece sunumuna hazırlanan Sorata’nın sırtına sokulur gibi kendi işini yapıyordu. Ve her gece, işten dönen Nanami tarafından azarlanıp ikinci kata geri götürülüyordu. Bu döngü böylece sürüp gitti.

Sorata bu manzarayı gülümseyerek izliyor, geceleri Sakurasou sakinlerine karşı sunum pratiği yapıyordu. Gündüzleri ise bir önceki gecenin hatalarını düzeltiyor, yeni sunum taslakları hazırlayıp tek başına çalışarak günlerini tüketiyordu.

Güneş doğdu, tekrar battı.

Ve sonunda o kader günü, 31 Ağustos geldi çattı. Sorata için sunum günü, Mashiro içinse yeni serisinin kaderinin belli olacağı yaz tatilinin son günüydü.

O büyük günün sabahı, uyandığı andan itibaren midesinde bir boşluk hissetti. Belge incelemesini geçtiğinden beri içine sinsi sinsi işleyen o gerçek heyecan, sonunda tüm benliğini ele geçirmişti.

Gözlerini açsa da Sorata bir süre yataktan çıkmadı. Kedilerin "yemek ver" diye sürtünmelerini bile görmezden geldi.

Sırtüstü uzanmış halde, sunumun içeriğini baştan sona zihninde canlandırdı. En ufak bir hata yaptığında en başa döndü. Bunu tam yedi kez tekrarladı.

Sorun yok. Elimden geleni yaptım. Hazırım.

Kendi kendini gaza getirmeye çalışsa da endişe karnına kramplar sokuyordu.

Saat onu geçtiğinde Sorata nihayet odasından çıktı.

Yemek odasında kedilerin mamalarını verdi. Yedi kedi de dünyadan bihaber iştahla karınlarını doyuruyordu. Onları boş boş izlerken Sorata da bir dilim tost kemirdi.

Sakurasou’nun içi çok sessizdi, kimseden eser yoktu.

Jin, tiyatro bölümü dördüncü sınıftan Asami-san’ın yanında kalıyordu. Nanami işe gitmişti. Chihiro-sensei okulda olmalıydı. Misaki’nin sesinin çıkmaması ise hâlâ uyuduğuna işaretti.

Mashiro da muhtemelen masasının altında uyuyordu. Dün gece geç saatlere kadar yeni serisinin toplantısı için taslakları düzeltmekle uğraşmıştı.

Her biri bugün kendi hayatını, kendi mücadelesini yaşıyordu. Sorata bunun farkına vardı ve bu durum için minnettar hissetti. Çünkü birilerinin ona aşırı ilgi göstermesi, üzerindeki baskıyı daha da artırmaktan başka bir işe yaramazdı.

Sorata kedileri orada bırakıp odasına döndü.

Yavaş yavaş hazırlanmaya başladı.

Kornişe asılı duran takım elbise Jin’den ödünçtü. Görünüşe göre podyum kızı Suzune-san, bir restorana davet edildiğinde ona hediye etmişti. Bedeni biraz büyüktü ama şu an şikayet edecek lüksü yoktu.

Sert yakalı gömleği giydi. Düğmeleri en yukarıya kadar ilikledi. Pantolonunu çekip kravatını bağlayınca, kendini gerçekten de işe hazır hissetti. Aynaya her baktığında kendini bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi görse de yapacak bir şey yoktu. Üç gün önce üzerini denerken Sakurasou’daki herkes gülmekten yerlere yatmıştı.

Ceketi giymedi, elinde götürecekti. Şimdiden tam teçhizat kuşanırsa ter içinde kalırdı.

Telefondan saate baktı. Çıkma vakti gelmişti.

Defalarca yeniden yazdığı not kağıtlarının çantasında olduğunu kontrol edip çantasını omzuna astı. Derin bir nefes alıp girişe doğru yöneldi.

Eğilip kunduralarının bağcıklarını bağladı. Elleri şimdiden titriyordu. İşini bitirince yanaklarına hafif birer tokat atıp ayağa kalktı.

"Sorata."

Merdivenlerden inen Mashiro, Sorata’yı durdurdu.

Üzerinde daha önce Sorata’nın seçtiği tişört ve askılı elbise kombinasyonu vardı. Saçındaki uyku dağınıklığını da kendi düzeltmiş olmalıydı; bugün oldukça derli toplu görünüyordu.

Arkasına dönen Sorata’nın göğsüne bir şeyi bastırıverdi.

Onu almaya çalışan parmakları birbirine değdi.

Avucunu açtığında, içinde bir başarı muskası olduğunu gördü. Buradan otuz dakika uzaklıktaki tapınağın muskalarından biriydi bu. Suimei Sanat Üniversitesi’ne girmek isteyen adayların oradan sık sık muska aldığını görürdü.

"Bunu... Nereden buldun?"

"Dün gidip aldım."

"Nanami’den mi rica ettin?"

"Neden Nanami olsun ki?"

Mashiro, hafiften somurtarak kafasını kaldırıp Sorata’ya baktı.

"Ha? Şey, yani... Yoksa sen tek başına mı gittin?"

"İnternetten baktım, insanlara sordum, bir sürü yürüdüm."

Öyle söyleyince, dün Mashiro’nun odasına ancak akşamüzeri geçtiği geldi aklına. Kendi odasında taslak çizimleri üzerinde çalıştığını sanıyordu ama belli ki durum farklıydı.

"Ah, kusura bakma. Ben hiçbir hazırlık yapmadım. Oysa bugün serileştirme alıp almayacağım belli olacak."

"Ben iyiyim."

Sorata daha ne olduğunu soramadan, Mashiro iki eliyle onun sağ elini kavradı. Dua edercesine gözlerini kapattı ve bir süre öylece kıpırdamadan durdu.

Sonunda, "Hı-hı," diyerek başını salladı ve ellerini bıraktı.

"O 'hı-hı' ne anlama geliyor en ufak bir fikrim yok ama neyse... Her neyse, bunu verdiğin için teşekkürler."

Mashiro’nun gözlerinin içine doğrudan bakamayan Sorata, bakışlarını ayakkabılığa kaçırdı.

"Hadi, ben kaçtım o zaman."

"Güle güle git."

Mashiro’nun uğurlamasıyla Sorata hızlı adımlarla girişten çıktı. Aldığı muskayı avucunda sıkıca sıktı. İçindeki duygular yoğunlaşınca muskayı pantolonunun arka cebine yerleştirdi.

İstasyondan trene binip yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Shinjuku’ya vardı. Oradan metroya aktarma yaparak "Hadi Oyun Yapalım" yarışmasını düzenleyen donanım üreticisinin şirket binasına doğru yola koyuldu.

Aktarma yaptığı trende, boş koltuklar olmasına rağmen oturmayıp kapının yanında ayakta durdu. Alt karın boşluğundan uyluklarına kadar yayılan o huzursuzluk hissi yüzünden oturacak hali yoktu.

Tren her istasyon geçtiğinde, bu gerginlik kalp atışlarıyla birlikte daha da büyüyor ve şu an tam göğsünün ortasına ağır bir yük gibi çörekleniyordu.

Bunu görmezden gelemiyor, unutamıyordu. Kabullenmek ise zaten söz konusu bile değildi.

Anons sistemi bir sonraki durağı haber verdi. Sorata’nın ineceği duraktı. Sanki vücuduna bağlı bir ip asılmış gibi Sorata’nın sinirleri gerildi.

Henüz kendini hazır hissetmiyordu.

Buna rağmen tren, tam saatinde istasyonda durdu.

Kapılar açıldı. Sorata, takım elbiseli insanların akışına kapılıp sendeleyen adımlarla perona indi.

Sarı tabelalardan çıkışı kontrol etti. Şirketin ismi doğrudan tabelada yazıyordu.

Sanki iplerle yönetiliyormuş gibi okların gösterdiği yöne doğru yürümeye başladı.

Bir merdiven çıktı. Turnikelerden geçti. Sonra bir merdiven daha.

Üçüncü merdiveni de bitirince dışarı çıktı. Tam karşısında otuz kattan fazla olduğu belli olan devasa bir bina tüm ihtişamıyla duruyordu. Cam kaplı, pırıl pırıl, tertemiz bir binaydı. Ya yolu bulamazsam diye endişelenmişti ama buna gerek kalmamıştı. Binanın tam ortasında, şirketin logosu kocaman bir şekilde duruyordu. Sorata’nın hedefi burasıydı.

Giriş katındaki geniş alan dışarıdan bakıldığında bile net bir şekilde görünüyordu. Otomatik kapının önünde iki güvenlik görevlisi bekliyordu. Zemin beyaz fayanslarla kaplıydı. Arkadaki danışmada ise beyaz üniformalı üç güzel abla duruyordu. Yüzlerinden gülümsemeyi eksik etmeden gelen misafirlerle ilgileniyorlardı.

Girişin ön kısmında şık masalar ve sandalyeler vardı; takım elbiseli iş adamları hâlâ toplantı yapıyordu.

En dipte asansörler bulunuyordu. Hemen önünde ise tren istasyonundakilere benzer bir kapı vardı. İnsanlar kartlarını okutarak geçiyordu. Belli ki güvenlik sistemi böyle işliyordu.

Sorata, daha önce hiç hissetmediği bir şokun etkisi altındaydı.

'Eyvah. Burası tamamen deplasman.'

Yanında kimse yoktu. Yapayalnızdı. Buraya ait olmadığı her halinden belliydi. Bunun farkına vardıkça huzursuzluğu daha da arttı. Hatta mide krampları bile başlamıştı.

Otomatik kapının yanında öylece dikilen Sorata’ya güvenlik görevlisi tuhaf bir bakış attı. Sorata aceleyle takım elbisesinin ceketini giydi. Sonra, sanki bir savaşa giriyormuş gibi binaya adımını attı.

Klimanın soğuttuğu serin hava Sorata’yı karşıladı. Ancak terleri soğumak bir yana, daha da boşalmaya başladı. Buraya ait olmama durumu basit bir seviyeyi çoktan aşmıştı. Hemen şimdi arkasını dönüp koşarak kaçmak istiyordu.

Güvenlik görevlisinin kendisini durduracağını sandı ama öyle bir şey olmadı.

Rahatladığı anda bu kez danışmadaki kadınla göz göze geldi. Kadın ona nazikçe gülümseyince Sorata bakışlarını nereye kaçıracağını bilemeden danışmanın önünde durdu. Üç kadından hangisiyle konuşması gerekiyordu acaba?

"Bugün size nasıl yardımcı olabilirim?"

Ortadaki abla neşeyle sordu.

"Şey, ııı... Ben, yani biz... Hayır, ben 'Hadi Oyun Yapalım' sunumu için gelmiştim."

Utancından ölmek istiyordu. Yan taraftaki iki kadın hafifçe kıkırdadı. Alışık olmadığı bu kıyafetlerle kendini olduğundan büyük göstermeye çalıştığı her halinden belliydi.

"Öyleyse, isminizi şuraya yazabilir misiniz?"

Kartpostal boyutunda bir kağıt ve bir tükenmez kalem uzatıldı. Sorata’nın alnı terden sırılsıklamdı. İsim kısmına adını yazdı. Yazmaya en alışık olduğu ismi bile sanki bir solucan sürünmüş gibi yamuk yumuk olmuştu. Şirket ismi kısmını boş bıraktı. Görüşeceği kişinin adını da boş bırakmaktan başka çaresi yoktu ama sadece ismini yazınca danışmadaki abla kağıdı kabul etti.

"Peki Kanda-sama, lütfen bunu boynunuza asın."

Boyun askılı bir giriş kartı uzatıldı. En azından ismi okunabilecek düzeydeymiş.

"Birazdan ilgili kişi gelecek, şurada bekleyebilir misiniz?"

Abla, arkadaki şık masalardan birini işaret etti.

O sırada yanındaki diğer kadın pratik bir şekilde dâhili hattan birini arıyordu. Muhtemelen ilgili kişi oydu.

Sorata giriş kartını denildiği gibi boynuna asıp talimata uyarak sandalyeye oturdu. Sırtını dikleştirmiş, adeta süklüm püklüm bir halde beklemeye başladı.

Derin bir nefes verdi.

Etrafına çok bakmamaya çalışıyordu. Bakarsa, buraya ait olmadığı hissi daha da güçlenecek ve midesi yine bozulacaktı.

Uzaklardan bir asansörün varış sesi duyuldu.

Ayak sesleri yaklaşıyordu.

Başını kaldırdığında, pantolonlu takım elbise giymiş bir kadının ona baktığını gördü.

"Kanda-sama, sizsiniz değil mi?"

Yirmili yaşlarının ortasındaydı. Hafif bir makyajı vardı ve oldukça temiz bir görünümü vardı.

"Ah, evet."

"O halde size eşlik edeyim. Lütfen, bu taraftan."

Tavırlarından konuşma tarzına kadar oldukça enerjik ve disiplinli birine benziyordu.

Ayağa kalkıp onu takip etti.

Asansörlerin önünde, istasyon turnikelerine benzeyen o kapıdan geçtiler. Az önce birilerinin bunu yaptığını gördüğü için giriş kartını okutarak sorunsuzca atılım gerçekleştirdi.

Kadın kapıyı tuttu ve Sorata’nın asansöre binmesine öncelik verdi.

Panelde otuz altı kat görünüyordu. Yirmi beşinci katın düğmesine basıldı.

Asansör ne bir ses ne de bir sarsıntı hissettirmeden hemen varış zilini çaldı.

"Buyurun."

Bu kez de Sorata’nın önceden çıkmasına izin verildi. İlk adımını attığı an, ağzından gayriihtiyari bir ses kaçtı. Halı gibi yumuşacık bir duyuydu bu. İçeride ayakkabıyla gezmek serbest miydi acaba?

Kadın çalışan hiç duraksamadan ilerlediği için Sorata ayakkabılarını çıkarma gibi bir rezalete imza atmaktan kurtuldu.

Üzerinde yedi numara yazan bir toplantı odasına alındı. Orada takım elbiseli iki aday daha vardı. Boyunlarında Sorata’nınkiyle aynı giriş kartı asılıydı. Dosya incelemesini geçen diğer adaylardı.

Onlardan biri, yaşlıca bir erkek çalışan tarafından ismiyle çağrılarak bir yere götürüldü. Yüz ifadesinden her şey anlaşılıyordu. Birazdan sunum yapacaktı.

"Lütfen burada bekleyin."

Toplantı odasının ortasındaki sandalyelerden birine oturtuldu. Çapraz önünde, diğer aday meditasyon yapıyordu.

Kadın çalışan, bir ihtiyaç olması durumunda müdahale edebilmek için odanın girişinde beklemeye başladı.

Oda o kadar sessizdi ki, Sorata dahil üçünün de nefes alışverişleri duyulabiliyordu.

Birkaç dakika sonra, Sorata'nın çapraz önünde oturan diğer aday da yaşlı bir erkek çalışan tarafından götürüldü.

Önden giden kişiye ne olmuştu acaba? Bu odaya geri dönmemişti.

Hayır, şu an başkaları için endişelenmenin sırası değil. Kendi sunumuma odaklanmalıyım.

Gözlerimi kapatıyorum. Fakat zihnimde hiçbir şey canlanmıyor. Düne kadar hazırladığım her şeyi tamamen unutmuş gibiydim.

Berbat. Vücudum duygularıma tepki veriyor. Karnım ağrıyor. Mideme kramplar giriyor. Kaçıp gitmek istiyorum.

"Şey, afedersiniz."

"Evet, buyurun?"

"Tuvalete gitmem gerekiyor da..."

"Size eşlik edeyim."

Kadın çalışan yumuşak bir gülümsemeyle karşılık verdi ama Sorata'nın gerginliği bu şekilde hafifleyecek kadar basit bir aşamada değildi.

Sanki görüş alanım normalden daha dar gibi. Vücudum havada süzülüyor sanki. Kendi bedenim değilmiş gibi hissediyorum.

Götürüldüğüm tuvalet son derece temiz ve pırıl pırıldı. Böylesine bir düşman hattında pantolonunu indirmeye cesaret edemeyen Sorata, takım elbisesiyle klozet kapağına öylece oturdu.

Gerileceğimi biliyordum. Gerilmemem imkansızdı. Darmadağın olacağımı tahmin ediyordum. Ama şu an, hayal ettiğimin on katı kadar ne yapacağımı şaşırmış durumdayım.

Zaman her geçen saniye o an yaklaşıyor.

Sorata cebindeki muskayı sıkıca kavradı.

Acınası bir sonuçla bitmesine izin veremem.

Ayağa kalktı. Sifon otomatik olarak çalıştı.

Ellerini yıkayıp ağzını çalkaladı. Dağılmış saçlarını ve kravatını düzeltip dışarı çıktı.

Toplantı odasına döndüğünde, Azrail gibi kapkara bir takım elbise giymiş yaşlıca bir adam geldi. Önceki iki kişiyi de götüren çalışandı bu.

"Kanda-sama. Vaktiniz geldi, hazırlığınız tamamsa başlamak isteriz."

"Lütfen, buyurun."

Güzel, düzgün konuşabildim. Sesim de çatallanmadı.

Toplantı odasından çıktı.

Uzun koridorda dümdüz yürüdü.

En uçta, üzerinde 'Yönetim Kurulu Toplantı Odası' yazan kapı onu bekliyordu.

Erkek çalışan kapıyı tıkladı.

"Kanda-sama'yı getirdim."

"Girebilirsiniz."

İçeriden boğuk bir ses cevap verdi.

Erkek çalışan ona dönüp, "Şimdiden başarılar dilerim," diyerek kapıyı açtı.

Sadece Sorata içeri alındı ve kapı arkasından kapandı.

Bu görkemli isimli oda, az önce bulunduğu toplantı odasının yaklaşık iki katı büyüklüğündeydi. Hemen hemen iki sınıf kadar. Boylamasına bir oda. Karşıda devasa bir ekran duruyordu. Yanında kontrol için bir dizüstü bilgisayar kurulmuştu. Muhtemelen orada durup konuşması gerekiyordu.

Toplam beş jüri üyesi vardı. Yan yana bir sıra halinde dizilmişlerdi. Dördü takım elbiseliydi. Tam ortada oturan kişiyi bir yerden gözü ısırıyordu. Bu şirketin yönetim kurulu başkanı ve CEO’suydu. Oyun fuarlarında veya E3’lerde ne zaman yeni nesil donanım stratejilerini veya ürün gücünü pazarlamak gerekse sahneye çıkan isimdi.

Diğerlerini tanımıyordu. Hayır, en sağda oturan kişiyi tanıyordu. Sadece o sivil kıyafetliydi. Üstelik bir tişört giyecek kadar rahattı. İlk 'Hadi Oyun Yapalım' projesinde aksiyon-bulmaca oyunu geliştiren kişiydi. Adı Fujisawa Kazuki. Suimei Sanat Üniversitesi mezunu, hâlâ birbiri ardına hit oyunlar çıkaran bir oyun yaratıcısıydı.

"Kanda-san, başlayın lütfen."

Bunu söyleen sol baştaki adamdı. Sorata'nın bakış açısına göre babası yaşında biriydi. Hayatında hiç böyle birinden saygı ifadesi içeren hitaplar duymamış olan Sorata'nın tepkisi gecikti.

"Efendim?"

"Başlayın lütfen."

Her şey ama her şey, bugüne kadar yaşadığı dünyadan farklıydı.

"Ah, e-evet."

Öne çıktı. Orası bir kademe yüksekti ve birden görüş açısı genişledi.

Beş jürinin her hareketini net bir şekilde görebiliyordu.

Üçü sıkılmış gibi görünüyordu. Diğer ikisinin ise ne düşündüğünü kestirmek imkansızdı.

"O halde, proje içeriğinin sunumuna başlıyorum."

Aşırı gergin olmasına rağmen Sorata ilk cümlesinde hata yapmadı. Hızlı konuşmaya başlamıştı ama onun dışında pek de fena sayılmazdı. Sesi çıkıyordu.

Nanami'nin tavsiyeleri sayesinde, gerilse bile en azından konuşmayı becerebilecek gibi görünüyordu.

Önce projenin konseptini özenle aktardı. Ardından, oyunun genel ölçeğini açıklarken hedef kitle analizini sundu. Gerektiğinde ses tonunu ve konuşma hızını ayarlayarak ilerledi.

Fayda analizini anlatırken, oyunu oynayan kullanıcının duygularını canlandırabilmek adına el kol hareketlerini de kullanarak proje dosyasını destekledi.

İlk beş dakika, bu aşırı gerginlik seviyesine göre oldukça iyi geçmişti.

Bunun verdiği özgüvenle Sorata, oyun içeriğinin detaylarına girmeden hemen önce, o ana dek bakmamaya çalıştığı jüri üyelerinin yüz ifadelerini kontrol ediverdi.

Üst üste göz göze geldi. Hepsinin yüzünde bir memnuniyetsizlik vardı. Kollarını kavuşturmuş, sert ifadelerle bakıyorlardı. Tepkileri kötüydü. Bir tanesi ise başını önündeki dosyalardan hiç kaldırmıyordu.

İçinde yeşermeye başlayan özgüven, bir anda uçucu bir köpüğe dönüşüp yok oldu. Sorata'yı ayakta tutan her şey bir anda çöktü.

Zihni bembeyaz oldu.

Hem önü, hem aklı karardı.

Bir sonraki adımda ne yapacağını, nelerden bahsedeceğini tamamen unutmuştu. Her ne olursa olsun sayfaları çevirmeliydi. Bir şekilde geçiştirmeliydi. Hayır, rayına oturtmalıydı. Ama rayına oturtsa bile bu kötü tepkiler değişmeyecekti. O zaman ne yapmalıydı? Beyninin içinde sirenler çalıyor, kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu.

Bu halde olduğu için, sonrasında neler söylediğini Sorata'nın kendisi bile kavrayamamıştı.

Proje dosyasının son sayfasını okuduğu anı hayal meyal hatırlıyordu. Notlarındaki içeriği olduğu gibi aktarmıştı. Bu, pratik yapmanın bir sonucuydu. Zihni devreden çıksa da vücudu kelimeleri ezberlemişti.

Soru-cevap kısmında üç soru geldi.

Biri başkandan, ikisi ise Fujisawa Kazuki'dendi.

Neler sorulduğunu, neler cevapladığını pek hatırlamıyordu.

"Süreniz doldu. Kanda-san, sunumunuz burada sona ermiştir."

Sorata hafifçe başını eğdi.

Bu gidişle iyi bir sonuç bekleyemezdi belki. Ama şu an önemli değildi. Nasılsa sonuç birkaç gün sonra bir zarfla gelirdi. Her ne olursa olsun, şu an bir saniye bile olsa önce bu odadan çıkmak istiyordu. Bu şirketten kaçmak istiyordu. Takım elbiseyi çıkarmak, kravatı gevşetmek... Eski haline dönmek için can atıyordu.

"Kanda-san."

Ona seslenen başkandı.

"Öncelikle 'Hadi Oyun Yapalım' projesine katılımınız için teşekkür ederim."

"Hayır, asıl ben yoğunluğunuz arasında vakit ayırdığınız için teşekkür ederim."

Başkan gözleriyle onaylayarak başını salladı.

"Gerçekten üzgünüm ancak bu projenizle ilgili bir iş birliği yapamayacağımızı bildirmek isterim."

"............"

Bu adam az önce ne demişti?

"Anlıyorum... Demek öyle."

Sanki kendisi değil de bir başkası konuşuyor gibiydi.

Bir kez daha başını eğip müsaade isteyerek yönetim kurulu odasından çıktı. Kendisine eşlik eden erkek çalışanın uğurlamasıyla asansörle birinci kata indi. Yine o istasyon turnikesine benzeyen kapılardan geçti. Giriş kartını resepsiyona iade etti. Erkek çalışanın derin bir saygıyla eğilmesi eşliğinde binadan çıktı.

Hızlı adımlarla metronun merdivenlerinden indi. Kimsenin kendisini bu halde görmesini istemiyordu. Bir yerlere sığınmak istiyordu.

Sonucun orada, anında tebliğ edileceğini hiç düşünmemişti. Buna dair hiçbir hazırlığı yoktu. Bittiğinde, her ne olursa olsun en azından elimden geleni yaptım diyerek kendini tebrik edebileceğini sanıyordu ama...

Ayrıca neydi o tavır öyle? Yetişkinlerin resmi bir dille, saygıyla yaklaşmasındaki o mide bulandırıcı his... Başkan bile Sorata'ya karşı nezaketini bozmadı. İş hayatı dedikleri bu muydu? Sosyal yaşam denilen şey böyle mi işliyordu?

Ryuunosuke, lise öğrencisi kafasından kurtulması gerektiğini söylemişti. Şimdi bunun gerçek anlamını acı bir şekilde kavradığını hissetti. Burası okuldan tamamen farklı bir dünyaydı.

Belge incelemesini geçtiği için kibre kapılmıştı. Kendi projesini, insanların ilgiyle dinleyeceği bir şey sanarak büyük bir Yanlış Anlaşılmaya düşmüştü.

İnsanların onu dinleyeceğini varsayarak hazırlanmıştı. Oysa onların ilgisini çekmek için hiçbir hazırlık yapmamıştı.

Pişmanlık ve çaresizlik, bir tsunami gibi üzerine çöküyordu. Ne direnecek ne de kaçacak bir yolu olan Sorata, saniyeler içinde bu dalganın altında kaldı.

Ötesi ise sadece karanlıktı.

Geidai-mae Tren İstasyonu'na vardığında saat altıyı biraz geçiyordu.

Yaz mevsiminde bu saatler hâlâ aydınlıktı. Sorata, bir hayalet gibi halsiz adımlarla perona indi ve turnikelerden geçti. Kırmızı tuğlalı çarşının tam ortasında, sersemlemiş bir halde ilerledi.

Yol üstünde balıkçı amca:

"Ooo, Kanda'nın veledi değil mi bu! O halin ne öyle!"

Diyerek kahkahalar atsa da Sorata tepki veremedi.

Kasabın önünde teyzenin biri:

"Aman Tanrım, Sorata-kun değil mi bu? Ayol, tanıyamadım bir an. Şu teyzen yirmi yaş genç olsaydı keşke~"

Gibi şakalar yapsa da takılacak mecali yoktu.

Başkaları da seslendi. Sorata hepsini sadece elini şöyle bir kaldırarak geçiştirdi. Zaten bilinci neredeyse yerinde değildi.

Normalde on dakikalık yolu, otuz dakikadan fazla sürede yürüyerek Sakurasou'ya döndü.

Sessizce bahçe kapısını açtı, girişin kapı koluna elini attığı anda ise donup kaldı. "Ben geldim" diyecek hali yoktu. Herkese sonucu rapor etme yükümlülüğü vardı. Günlerce, saatlerce ona eşlik etmişlerdi. Ama böylesine hayal kırıklığı yaratan bir sonucu duymak isterler miydi? Sadece boş yere onları üzecekti.

Ne diye bahane uydurmalıydı?

Sorata girişten girmek yerine, bahçenin olduğu arka tarafa dolandı. Verandaya oturdu ve batan güneşe gözlerini kısarak baktı.

Vücudu kızıla boyanıyordu. Sanki her yeri yara bere içinde, kan revandı. Ortada övünülecek tek bir nokta yoktu; tamamen bozguna uğramıştı.

Her şeyiyle yetersizdi. Ulaşamamıştı.

Güneş tamamen battı.

Fakat ulaşamamış olsa bile, bugün ortaya koyduğu her şey Sorata'nın o anki tam gücüydü. Kaytarmamıştı. Hazırlığını düzgünce yapmıştı. Fikirlerine de güveniyordu. Ama olmamıştı. Sonuç buydu. Ve bu sonuç, her şey demekti.

"—Öğğ..."

Alnını tutup öne doğru eğildi.

Burnunun direği sızlıyor, gözleri yanıyordu.

Böyle zavallıca Gözyaşları dökmek istemiyordu.

Bu yüzden kendini sıkabildiği kadar sıktı.

Einden geleni yapmasına rağmen, nereye kadar yükselebildiğini bile bilmiyordu. En ufak bir kazanma ihtimali dahi görememişti. "Biraz daha uğraşsam olurdu" ya da "Bir dahaki sefere yaparım" gibi tek bir teselli cümlesi bile aklına gelmiyordu.

"Sorata."

"............"

Mashiro'nun sesiydi. Artık bu sesi karıştırmasına imkan yoktu.

Başını kaldıramadı.

"Sorata?"

"Ben geldim..."

Şaşkın görünen Mashiro'ya karşı bunu söyleyebilmek bile büyük bir çabaydı.

"Hoş geldin."

Mashiro verandada ona doğru yaklaştı. Bu varlığı hisseden Sorata, anlık bir refleksle kendini korumaya aldı.

"Seri ilanı ne oldu?"

"Karar verildi. Kasım sayısından itibaren başlıyor."

"Öyle mi... Tebrikler."

"Hı-hı. Teşekkürler."

İşte Mashiro buydu. İstediği sonucu söküp alıyordu.

Eşsiz bir yetenek. Ve o yeteneği geliştirmek için sarf edilen bir çaba.

Sahi, kendisiyle Mashiro arasındaki fark neydi? Aklına sayısız şey geliyordu. Mashiro her zaman yeteneklerin dünyasındaydı. Sürekli başkaları tarafından Değerlendirme yapılan bir konumda olmuştu. Defalarca yaralanmış ama her seferinde ayağa kalkmıştı. Bu halini daha önce de görmüştü.

Devam etme gücü. Vazgeçmeden sürdürme iradesi. Acıya yenilmeyen bir sertlik. Her açıdan Sorata, Mashiro'ya ulaşamazdı. Tabii ki yetenek olarak da.

"O zaman, çizmen lazım."

"Evet. İlk bölümün taslaklarını yaparken bir yandan devamının isimlerini de hazırlayacağım."

"Meşgul olacaksın desene."

"...Evet."

Sorata'nın sonucunu Mashiro bile anlamış olmalıydı.

Mashiro, Sorata'nın yanına oturmaya yeltendi.

"Burada durma, git çiz."

"Ama..."

"Shiina."

"Ne oldu?"

"Bu taraf 'ileri' değil."

Mashiro'nun hareketi durdu.

"Haklısın..."

Mashiro arkasını dönüp uzaklaştı. Madem ona yetişemeyecekti, o zaman Mashiro'nun çok daha uzaklara gitmesini istiyordu. Yan yana durmalarına izin yoksa, hiçbir umuda kapılamayacağı kadar yüksek bir zirveye ulaşmasını istiyordu. Durmadan koşup gitmesini...

Yalnız kalan Sorata, kendisine verilen muskadan sessizce özür diledi. Şu an, sadece şu an için Mashiro'nun yanında olması canını yakıyordu. Mashiro'nun öyle bir niyeti olmasa bile, varlığı onu suçluyordu. O gözler kendisine baktığında, sanki daha önceden yeterince çaba sarf etmediği için aşağılanıyor gibi hissediyordu. Kaçıp gitmek istiyordu. Neredeyse Mashiro'dan nefret edecek hale geliyordu.

Ah, demek öyle. Demek olay buydu.

Bulanık olan her şeyin hatları birden netleşmişti.

Jin'in söylediği tam olarak buydu.

Acının derinliğini Sorata da nihayet kavramıştı. Biraz anladığını sanıyordu ama bu his henüz kendi duygusu haline gelmemişti.

Uzak. Çok ama çok uzak. Şu anki Sorata için Mashiro, yıldızlı bir gökyüzü gibiydi. Elini uzatınca ulaşabileceği bir mesafede değildi. Görünüyordu ama ona ulaşana kadar gidilmesi gereken uçsuz bucaksız bir yol vardı. O yolculuğu düşününce insanın kalbi kırılacak gibi oluyordu.

Böyle bir gerçekle yüzleşince insanın aklını kaçırması işten bile değildi. Sevdiğin şeyden nefret edebilirdin. Ve bu nefretten korktuğun için araya mesafe koymaya çalışırdın.

Jin'in Misaki konusunda acı çekmesi çok doğaldı. Jin'in bile başa çıkamadığı bu duyguları, kendisi bir gün dizginleyebilecek miydi?

Bir cevabın gelmesine imkan yoktu. Sorata, içinde dalgalanan duyguların esiri olarak yüzünü elleriyle kapattı.

O sırada Sorata'nın yanına başka bir karaltı yaklaştı.

"Ağlayabilirsin, biliyorsun değil mi?"

Hemen yanında duran Nanami'ydi.

Sorata dikbaşlılık yaparak kafasını kaldırdı.

"Ben Aoyama değilim, ağlamam."

"N-ne dedin sen? İnsan burada nezaket gösteriyor... Tamam be, kötü yaptım. O zamanlar ağladığım için..."

"Özür dilerim, şaka yaptım. Teşekkürler."

"Önce bunu söylesene, off..."

"Şey, Aoyama."

"Ne?"

"Bir şeyi gerçekten ciddiye almak... fena bir şeymiş."

"Evet. Öyle."

"Pişmanlıktan, hırstan... ne kaçabiliyorsun ne de saklanabiliyorsun."

Bu yenilgi kimsenin suçu değildi. Tamamen kendi suçuydu. Kaytarmamıştı. Tüm gücüyle çarpmış ve tuzla buz olmuştu.

"Ama ben... hedefi olan insanları severim. Elinden geleni yapanları severim..."

Yanına oturan Nanami'nin profiline öylesine bakıyordu.

"N-ne bakıyorsun?"

"...Yok bir şey, sadece iyi ki varsın diye düşündüm."

"N-neler diyorsun sen..."

Nanami başını öne eğip büzüldü.

"Hayır! Öyle tuhaf bir anlamda değil... Ben ne dedim ki?"

"Haaa~ Bence bu huyunu düzeltmelisin."

"Yani şey demek istedim... Senin sayende biraz rahatladım, onu demek istedim işte."

"Tamam tamam, anladım."

"O dalga geçer tavır ne öyle?"

"A, anladın mı?"

"Aman be... İnsan burada nezaket gösterip teşekkür ediyor, yaptığına bak."

Sorata'nın yüzünde ister istemez bir gülümseme yayıldı. Mashiro'nun yanındayken böyle rahatça gülemiyordu. Onun varlığı üzerinde bir baskı oluşturuyordu.

Ama Nanami ile durumun farklı olduğunu hissetti. Tam olarak nedenini bilmese de duygularının yan yana olduğunu duyumsuyordu.

"Bu üslupla konuşursan, içtenlikle sevinmemi bekleme benden."

Dudak bükerek somurtan Nanami, baskıcı bir bakış fırlattı.

"İyi de, başka nasıl demem gerekiyordu!"

"Onu da bir zahmet kendin düşün."

"O da doğru ya..."

"Gerçekten iyi misin?"

"Evet, ne bileyim, sanki taşlar yerine oturmaya başladı."

"O ne demek şimdi?"

Sunumdaki başarısızlığını hatırlayınca tadı kaçıyordu. Bugünün anılarını zihninden silip atmak istiyordu. Ancak unutmanın tek bir yolu vardı ve Sorata bunu daha önce Mashiro'dan öğrenmişti. Sonuçta pişmanlığı silip atmanın tek yolu, çabalamaya devam etmekten geçiyordu.

Yakın bir gelecekte eğer kendini geliştirebilirse, bu acı da bir kabuk bağlayacak ve günü geldiğinde kendiliğinden düşüp gidecekti.

Bunu fark edince, sızlayan göğsünün derinliklerinde incecik bir keyif filizlendiğini hissetti.

Şimdiye kadar tırmanmaya çalıştığı dağın yüksekliğini görememişti. Yetişkinlerin karşısına çıkıp fikirlerini sunduğu o deneyim sayesinde, hedefinin çok daha uzaklarda olduğunu anlamıştı.

Resmin tamamını henüz göremiyordu ama meydan okuduğu rakibin ne kadar devasa olduğuna dair küçük bir fikir edinmişti. Ve rakibinin büyüklüğü, gücü, Sorata'nın itici gücü haline geliyordu.

"Oha... Galiba eğlenmeye başladım."

"Kanda-kun, meğer sen mazoşistmişsin."

"Bu bile, sıradan biri olduğumun söylenmesinden daha çok mutlu eder beni."

"Öğğ, tam tescilliymişsin. Sakurasou sakini olduğun her halinden belli."

"Artık sen de onlardan birisin, Aoyama."

"Höh, doğru ya..."

Gökyüzüne baktı. Bir dahaki sefere bir adım daha ileriye. Sorata buna karar vermişti.

Nanami, verandanın derinliklerine dik dik bakıyordu. Orada bir şey mi vardı acaba?

"Meraktan çatlıyor herhalde."

"Ha?"

"Mashiro diyorum."

Bunu duyunca arkasına dönen Sorata, binanın köşesinden kendilerini gözetleyen Mashiro'yu fark etti. Mashiro, yakalandığını anlayınca önce geri çekildi. Ardından çekinerek sadece gözlerine kadar olan kısmını tekrar çıkardı.

Nanami eliyle gel işareti yaptı.

"Artık sorun yok, değil mi?"

Kısık bir sesle sormuştu. Sorata, "Evet," diye yanıtladı. Nanami her şeyi çoktan anlamıştı. Ona diş geçirmek imkansızdı.

"Sahi, sen bizi mi izliyordun?"

"Neyden bahsediyorsun?"

Nanami yapmacık bir tavırla bilmemezlikten geldi. Bu duruma bakılırsa, Sorata ile Mashiro arasındaki konuşmaların tamamını duyduğunu varsaymak en doğrusuydu.

Mashiro hafif adımlarla yanlarına geldi.

Bir şeyler söyleyecek gibiydi ama tek kelime etmiyordu.

Bu yüzden ilk konuşan Sorata oldu.

"Bu seferlik olmadı. Bir dahaki sefere daha çok çalışacağım."

"Hı-hı."

Mashiro sesli bir şekilde onaylayarak başını salladı.

Başka bir şey demedi. Ama bu kadarı bile yeterliydi. Sorata'nın içi bir anda ferahlamıştı. Artık Mashiro'nun önünde o ezikliği hissetmiyordu.

"İyileştin mi bari?"

Nanami'nin sorusuna hem Sorata hem de Mashiro sessizce yanıt verdi.

"Öyleyse, ben de söyleyeceğimi söyleyeyim."

Nanami böyle bir giriş yaptıktan sonra doğrudan Mashiro'nun gözlerinin içine baktı ve:

"Mashiro, sana yenilmeyeceğim," diye hafif bir tonla ilan etti.

Mashiro şaşkınlıkla gözlerini açtı. Ama hemen ardından o her zamanki ifadesiz suratına geri döndü.

"Kaybetmekten nefret ederim," dedi net bir tavırla.

Sorata bu sözün anlamını tamamen yanlış anladı.

"Aynen, ben de!"

"...O anlamda demedim!"

"Ha?"

"Yok bir şey!"

"Neye kızıyorsun şimdi?"

"Kızmıyorum be!"

"Resmen kızıyorsun işte!"

"Şimdi patlatacağım bir tane!"

"Saçmalama be kızım!"

"Sorata aptal."

"Bunu bir tek senden duymak istemiyorum Shiina!"

"Ooo, Kouhai-kun, hoş geldin!"

O sırada Happi giymiş olan Misaki fırlayarak yanlarına geldi. İki kolunun arasında kucak dolusu havai fişek taşıyordu.

"Ne o, Sorata döndü mü?"

Jin de odasının penceresinden kafasını uzattı.

Misaki ortamın havasını hiç umursamadan herkese havai fişek dağıtmaya başladı. Yanan mumları ve su dolu kovaları hazırlamayı da ihmal etmemişti.

"Yaz demek havai fişek demektir! Havai fişek patlatmadan yazdan bahsedilemez! Yaz mevsimi böyle bitemez! Bu yüzden, şimdi burada havai fişek festivali düzenliyoruz!"

Bunu söylerken Misaki çoktan fırlatma rampalarını birer birer ateşlemeye başlamıştı bile. Borulardan peş peşe ateş topları gökyüzüne yükseldi.

Jin de odasından çıkıp poşeti yırtarak bir tane ateşledi.

Bir şeyler söylemek üzere olan Nanami, "Aman neyse," diyerek onlara katıldı. Tahmin edildiği gibi, daha önce hiç havai fişek patlatmamış olan Mashiro'ya bir şeyler öğretiyordu.

"Havai fişekleri insanlara doğrultmamalısın."

"Ya Sorata'ya?"

"Ben de insanım!"

Sorata da savaşa dahil oldu ve bir sürü fişeği ateşledi. Rengarenk kıvılcımlar saçılıyor, karanlığı parlak renklere boyuyordu. Sönenlerin yerine hemen yenilerini yakıyorlardı. Herkes gülüyordu. Mutlu görünüyorlardı. Bu sayede Sorata'nın içindeki bulutlar da tamamen dağıldı.

Verandada Chihiro birasını yudumluyordu. Kediler de ihtiyatlı bir şekilde kafalarını uzatmış izliyorlardı.

"Sıradaki gelsin bakalım!"

Misaki'nin Happi'sinin içinden çıkardığı şey, kavun büyüklüğünde yuvarlak bir toptu. Karton benzeri bir dış kaplaması vardı ve ucundan fitili sarkıyordu.

Sorata bunu bir yerden hatırlıyordu. Bu, profesyonel bir havai fişek topuydu.

Sırf herkesin donup kaldığı o anlık boşluktan faydalanan Misaki, topu bahçeye çoktan kurulmuş olan devasa borunun içine fırlatıverdi. Ve ateşledi.

"Durun bir dakika Senpai!"

Sorata'nın sesi yankılandığında artık çok geçti.

Hemen ardından top borudan fırlayıp gökyüzünün derinliklerine yükseldi. Duygu dolu uzun bir ıslık sesi duyuldu ve o ses kesildiği anda, bulutsuz yaz gecesinde devasa bir ışık çiçeği açtı.

Jin acı acı gülümsedi. Nanami'nin ağzı bir karış açık kaldı. Misaki neşeyle bağırıyor, Chihiro ise ağzındaki birayı püskürtüyordu. Mashiro ise sadece hiçbir tepki vermeden, havai fişeğin ışığıyla aydınlanmış bir şekilde gökyüzüne bakıyordu.

Tam tepeden bakılan havai fişek çok farklı bir histi; insanı ezecekmiş gibi bir heybeti vardı. Titreşimi, sesi... Her şey insana çarpıyordu. Sorata havai fişeği tüm vücudunda hissetti.

Geceyi aydınlatan o devasa çiçeği, Sorata zihnine sıkıca kazıdı. Bu yazın bir hatırası olarak. Muhtemelen Jin, Misaki, Nanami, Mashiro ve hatta Chihiro bile aynı şekilde hafızalarına not etmişlerdi.

Gökyüzüne hükmeden o ışıklar da nihayetinde gecenin içinde eriyip gitti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, gökyüzü eski sessizliğine büründü.

Bunun yerine Sakurasou'da Chihiro'nun feryatları yükseldiğini söylemeye bile gerek yoktu.

"Çabuk buraya dizilin bakayım hepiniz!!"

Otuz bir ağustos.

O günkü Sakurasou toplantısının tutanaklarında şu ifadeler yer alıyordu:

— Havai fişek patlattık. Güzeldi. Katip: Shiina Mashiro

— Bundan sonra herhangi bir "festival" düzenlenecekse, Chihiro Sengoku'dan izin alınacak! Havuza gizlice girdiğinizi de biliyorum haberiniz olsun! Ek not: Chihiro Sengoku

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.