İkebukuro’da karşıma çıkan sometsukemen kasesini bitirdikten sonra, yanımda taşıdığım çantadan motorlu testereyi çıkarıp dükkandaki herkesi doğramaya başladım. İçeridekilerin işini bitirince sokağa fırlayıp önüme gelen yayayı katletmeye koyuldum. Etraftaki o mahşer yeri andıran kargaşa bana çok uzak geliyordu. Müşteri çekmeye çalışan bir hizmetçi kızı tam ortadan ikiye böldüğüm sırada testere bozulup kaldı. Kaçışmaya çalışan kalabalık, o hırıltılı sesin kesildiğini fark edince bir an duraksadı. Cesaretlenen canavarlar muhtemelen üzerime çullanıp beni linç edeceklerdi. Ama onlara bu zevki tattırmadan kendi canıma kıyacaktım. Gelgelelim, kendimi öldürmek için kullanacağım bıçağı bir türlü çıkaramıyordum. Her yerim kan gölüne dönmüştü, gözlerim hiçbir şeyi seçemiyordu. Bu arada, az önce yediğim makarnanın yanındaki o domuz kızartması da tek kelimeyle şahaneydi.
Birisi hafifçe omzuma dokundu.
Kimdi bu? Bana dokunacak kimse olamazdı. Üstüm başım bu kadar pıhtılaşmış kana bulanmışken kimse yanıma yaklaşmaya cesaret edemezdi.
Fakat bu his gerçekti. Arkama döndüm ama kimseyi göremedim. Karşımda hiç kimse yoktu. Demek ki bu her kimse, görünmez birisiydi. Kesinlikle bir canavar olmalıydı. Beni her an öldürebilecek bir canavar.
Yine de bu şekilsiz varlığın kim olduğunu biliyordum.
Kim? Kim, kim, kim?
Tabii ya.
Benim.
Dünya kararıverdi.
O görünmez, şekilsiz canavar, gözüme batan bir cam parçası gibi sarsıcı bir etkiyle bedenime sızdı. İçimde yoğun bir utanç kaynamaya başladı. Yıldızların arasından geçip evrenin derinliklerine savruldum. Beyin dalgalarım tuhaf, kızılımsı bir gürültüyle bozuluyordu. Ses yoktu. Hiç olmamıştı. Zehirli böceklerden oluşan bir deniz… Damarlarımda dolaşan bir zehir… Uyuşmuş haldeyken, birden etrafım televizyon ekranlarından örülmüş duvarsız bir labirentle çevrildi. Bu labirent, işlediğim cinayetleri sergiliyordu. Kesin şunu! Günahlarımı yüzüme vurmayın! Beni bunlara dışarıdan bir gözle bakmaya zorlamayın! Diye haykırdım ama o ekranlar bir yere gitmedi. Sayısız, sonsuz görünen suçlarımı bir bir gösterdiler. Vicdan azabının ağırlığı beni ezdi geçti. İç organlarım dışarı fırlayıp parçalandı. Bedenim karamel patlamış mısır gibi her yana dağıldı.
Aniden her şeyi kavradım.
Bu yolun sonuydu. Benim sonumdu.
Peki, onunla karşılaşacak mıydım?
Maria ile görüşebilecek miydim?
Bu karanlık dünyanın perdelerini bir bir açtım. Açtıkça açtım. Fakat bu derme çatma, ucuz odanın üzerindeki kasvet, ben her perdeyi araladığımda daha da koyulaşıyordu. Çaresizliğe sürüklenip defalarca kendi canıma kıydım. Sanrı olduğunu bir türlü ayırt edemediğim bir sanrı tarafından katlediliyordum.
Buna rağmen yıldızlar çevremde dönmeye devam ediyordu. Dünya tersine dönüyordu.
Neresiydi burası?
Şimdi düşüyorum. Dipsiz bir kuyuya… Düştükçe düşüyorum. Bu delik nereye kadar uzanıyor? Kim kazdı burayı? Öyle derin bir çukur ki bu, şimdiye kadar öldürdüğüm tüm cesetleri içine alabilir. Asla dibe ulaşamayacağım. Asla. Asla.
En azından bir sonsuzluk geçmeden bu mümkün görünmüyor.
Bu uzun düşüş boyunca bedenim sadece hız kazandı ve sonunda yere çarpıp etrafa saçıldım.
Lapa gibi.
Et parçalarına dönüştüm.
Ya da ben öyle sandım, çünkü bedenim tekrar birleşti ve düşüşüm baştan başladı. Dile kolay, sonsuz bir miktar zaman geçtikten sonra nihayet dibe vardım ve vücudum bir kez daha et ve kemik yığınına dönüştü.
Tekrar ve tekrar, sonsuza dek.
Küt. Küt.
Küt. Küt. Küt. Küt. Küt.
O ses zihnimde bir sonsuzluk boyunca yankılandı ve sonunda uyandım.
“Ah.”
İkebukuro’da sıradan bir sokakta, elimde bozuk bir testereyle duruyordum. Tepeden tırnağa kana batmıştım.
Ancak bu İkebukuro sokağında hava yoktu. Hayır, dur bir dakika, nefes alabiliyordum. Yine de bir şeyler eksikti. Hayati bir şeyler noksandı.
Ha, anladım.
Hiç insan yoktu.
Sağır edici bir sessizlik. Yıkıntı olmayan bir harabe. Olması gerekenlerin bulunmadığı bir şehir.
Göğsümde beni yakıp kül etmekle tehdit eden bir dürtü belirdi ve acıyla feryat ettim. Yaptıklarım asla geri alınamaz! Yaptıklarım asla geri alınamaz! Çaresizliğin tadı, ağzımda yeşil bir balgam gibi ekşiyordu. Buna dayanamayıp sessiz sokaklarda koşturmaya başladım. Bir zamanlar iğne atsan yere düşmeyen ana caddede tek bir ruh yoktu. Şehir kendi kaderine terk edilmiş, boş bırakılmıştı.
Bu delilikti. Eğer şehir manzarası zifiri karanlık bir boşluğun içinde yok olup gitseydi bunu anlamam daha kolay olurdu.
Hareket edemeyecek kadar yorulana dek koştum. Beşli bir kavşağın ortasında duran bir arabaya yaslanıp soluklandım.
“Hah… hah… hah…”
Nefesimi düzene sokmaya çalışırken, o boş sokaklar kendilerine bakmam için beni zorluyordu. Gerçeği haykırmak için gözlerimin içine giriyorlardı.
Bütün insanları yok etmiştim.
“Ha, ha-ha.”
Başardım.
Dünyanın sonuna ulaştım.
Gezegendeki tüm insanları öldürmemiştim. Sadece, Kusurlu Mutluluk bana sürekli “mutlu bir dünya” sunup duruyordu. Benim ardı arkası kesilmeyen intiharlarım ve cinayetlerim ise o mutluluğu tatmamı istikrarlı bir şekilde engellemişti.
Sonunda Kusurlu Mutluluk benim çabalarım sayesinde çökmüştü.
“Yaptım… Başardım…”
Şimdi—
O sahte mutluluğu görmek zorunda bile kalmayacaktım.
Çaresizlikten asla kaçamayacaktım; bir Kutu kullansam bile artık sevinç bulamayacaktım.
“Ahhh!”
O kadar heyecanlıydım ki midemdeki her şeyi kusabilirdim. Bu çaresizliğin içinde masumca kaybolmak, kendi gözlerimi oyarken dans etmek istiyordum. Yüzümü akan gözyaşları ve sümükle yıkadım, her yerim yapış yapış oldu. Farkına varmadan bacaklarıma öyle sert vuruyordum ki her yerim şişmişti.
Dünyada yapayalnızım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.