Geçmişin Yankısı

Bam, bam!

Galiba delirmeye başladım. Karı Koca Aynalı Sınır’ı yok ettikten sonra otelde gözlerimi açtığımdan beri duvarların yumruklanmasına benzeyen bu sesi duyuyorum. Bu sanrı bir haftadır yakamı bırakmadı.

Eğer duymazdan gelmeye devam edersem, dönüşü olmayan bir yola gireceğimi hissediyorum.

Tereddüt etsem de sonunda sesin geldiği yöne gitmeye karar veriyorum. Bir sanrının peşine takılmak garip gelebilir ama görmezden gelebileceğim bir şey olmadığını seziyorum.

Ses sanki hemen kulağımın dibinden geliyor ama kaynağına bir türlü ulaşamıyorum. İki eyalet boyu sesin peşinden gidiyorum. Birkaç tren aktarmasının ardından, son derece sıradan bir banliyöye varıyorum. İstasyon meydanı biraz köhne görünmeye başlamış.

Burası çok bilindik bir manzara, yine de bana dehşet verici derecede aşina geliyor. Belki de bir zamanlar burada yaşamıştım. Tabii hafızamı kaybettiğim için bunun benim için bir anlamı yok, ya da olmamalı.

Bam, bam!

Gürültü gitgide daha da yükseliyor. Kesinlikle kaynağına yaklaşıyorum.

Bildiğim ama hatırlayamadığım sokaklardan geçiyorum. Adımlarım tugla örme, nispeten yeni bir apartman dairesinin önünde duruyor. Hiç şüphe yok. Ses bu odaların birinden geliyor. Acil durum merdivenlerinden yukarı tırmanarak gürültüyü takip ediyorum.

Evet… Yakında onları göreceğim.

Şey, kimi?

Ses 403 numaralı daireden geliyor. Kapı kolunu kavrıyorum, kilitli değil. Kendimi hazırlayarak kapıyı açıyorum.

Ve hemen birini görüyorum.

“O!” diye bağırıyorum.

O yabancı varlık yavaşça bana dönüyor ve buraya geleceğimi bildiğini gösterircesine gülümsüyor.

“Ne yapmaya çalışıyorsun…?”

O, uzun siyah saçlı bir kadın suretine bürünmüş. Benimle hemen hemen aynı yaşlarda görünüyor ama o büyüleyici aurası ve eşsiz güzelliğiyle bunu kabullenmek zor.

Hatta biraz bana benziyor.

Bam, bam!

İnanılmaz ama kapı vurulma sesinin O’nun içinden geldiğini duyabiliyorum.

“…Bu ses senin bir oyunun mu? Derdin ne? Beni buraya çekmek mi istedin? Bu çok dolambaçlı bir yöntem…”

Bir şey fark ediyorum. O’nun silüeti, çok hafif de olsa silikleşiyor. Ayaklarından yukarı doğru bir karanlık tırmanıyor ve yüzündeki ifade biraz huzursuz görünüyor.

Neler olduğunu çözmeye çalışırken O bana doğru yaklaşıyor.

“Maria.”

Kaşlarımı çatıyorum. O, sanki arkadaşıymışım gibi bana asla adımla seslenmezdi. Yine de tüm bunlar korkunç derecede tanıdık geliyor.

Nereden geldiği belirsiz bir duygu beni gafil avlıyor.

O, elleriyle yanaklarımı nazikçe kavrıyor.

“Her zaman seninle olmak istedim. Her zaman seninle olmak istedim, Maria.”

“…Ne diyorsun sen?”

“Ama görünüşe göre bu artık mümkün değil. Bunu kabul etmelisin. Vakit geldi.”

“…Ne demek istediğini açıkla!” diye bağırıyorum. O’nun söyledikleri hiçbir anlam ifade etmiyor.

O, bana sonsuz bir şefkatle bakıyor. “Vazgeçme vakti geldi.”

“…Ne?”

“Dileğinden vazgeçme vakti.”

Şimdi kafam daha da karışıyor. “N-ne diyorsun sen…? Ben dünyadaki herkese mutluluk getirmeyi diledim. Bu dilekten asla vazgeçmeyeceğim.”

Bu sadece başka bir sözlü saldırı.

Yine de O’nun ellerini yanaklarımdan çekip atmıyorum. Dileğimin peşinden giderken her acı verici sınavı atlattım, her uyarıyı görmezden geldim; ama bu telkini bir türlü omuz silkelip geçemiyorum.

Bam, bam, bam, bam!

O’nun içindeki duvarın yumruklanma sesi daha da şiddetleniyor.

“Yenildik.”

“…Yenildik mi? Kime kaybettik?”

O cevap vermiyor, sadece gülümsüyor. Sanki cevabı zaten biliyormuşum ve söylemesine gerek yokmuş gibi.

“Maria. Artık gerçeklerden, geçmişinden gözlerini kaçıramazsın.”

O şefkatle öğüt veren gülümseme…

“Ah.”

Bağlantıyı kuruyorum. O’nun kimin suretine büründüğünü anlıyorum.

“Dur… Yapma… Benimle dalga geçme…”

Geçmiş zihnime zorla sızıyor.

Geçmiş.

Geçmiş.

Başımı sallıyorum, çaresizce o düşünceleri kovmaya çalışıyorum. Bunu istemiyorum. Bunu istemiyorum. Bunu görmek istemiyorum. Bunu bilmek istemiyorum. Bunu hatırlamak istemiyorum.

Ancak O beni bırakmıyor ve ellerini yüzüme daha da sertçe bastırıyor.

“Maria, savaşmamalısın. Düşmanın çok güçlü; direnme. Hiç şansın yok. Bunu artık çok iyi biliyorum. Tamamen yenileceksin.”

Bu düşmanın adı zihnime gelmiyor.

Ama tanıdığım biri olduğundan eminim. Sırf benim dileğimi ezmek için arkadaşlarını ve kendisini kullanacağını biliyorum.

Yine de daha korkutucu olan, göğsümü dolduran o sıcaklık.

Korkudan donakalmış bir halde öylece dururken, O beni kollarıyla sarıyor. Kendimi geri çekemiyorum.

Evet… Onun böyle kokmaması gerekirdi ama o parfüm ve esansiyel yağların karışımı burnuma çalınıyor. Geçmişten gelen bu koku, sevdiğim bu koku…

…Ablam Aya’nın kokusu.

“Görüşmek üzere, Maria.”

Örümcek ağına yakalanmış bir sinek gibi ablamın bedeninin, Aya Otonashi’nin içine yavaşça batıyorum. Küçük parçalara ayrılarak onun içine süzülüyorum.

Burası benim kutsal dünyam. Kimse buraya izinsiz girememeli.

Ama.

Bir ses var.

Bam, bam!

Bam, bam!

Düşüyorum. Düşüyorum. Yavaşça düşüyorum. Ama dip hâlâ çok uzakta. Sanki denizin derinliklerindeymişim gibi geliyor ama burası hâlâ aydınlık. Su tamamen berrak; küçük kabarcıklar bile netçe görünüyor. Saf ve kusursuz, hiçbir mantıksızlık yok. Evet, bundan daha huzurlu bir yer olabilir mi? Evet, soğuk ve nefes kesici ama burası benim ütopyam.

O neşeli kahkahayı duyabiliyorum. “Ah-ha-ha-ha-ha.” Neşeli bir kahkaha. “Ah-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha.” Burası, ne kadar çarpık olursa olsun, mutlulukla dolup taşıyor. Suyun derinliklerine inerken birkaç minyatür dünyadan geçiyorum. İstisnasız hepsi sevinçle dolu. Elinde olmadan gülümsüyorum. Görevim gerçekten de haklıymış.

Süzülürken kazara küçük bir dünyaya çarpıyorum. Işık etrafımda büyüyor ve beni içeri çekiyor.

Belki de kibirli davranıyorum ama dünyanın üzerinde süzülüyor, bir tanrı gibi aşağıya bakıyorum.

İçeride mutlu bir çift var. Burası sadece ikisine ait minik bir diyar.

Çift, küçük bir gölün kıyısında birbirine sokulmuş. Göl, gür ve yemyeşil bir ormanla çevrili; uzakta yabani kuşlar ötüyor. Suyun yüzeyi, aşıkları kutsarmışçasına güneş ışığında parıldıyor.

Evet, belki kusurlu ama bu dünyanın mutluluğu inkar edilemez.

“Hmm?”

Çarpık Mutluluk’u kullanmanın bir yan etkisi olarak ikisini de unutmuştum ama şimdi hatırlıyorum. Belki de onları burada önümde gördüğüm içindir, ya da daha çok Kutu’nun içinde olduğum için. Gerçek dünyada bu ikisi üzerinde Çarpık Mutluluk’u kullanmıştım.

Nana Yanagi ve Toji Kijima. İlişkileri vardı ama onlarla karşılaştığımda bu ilişki bitmek üzereydi. Aralarında çok fazla sorun vardı. Ayrılık düşüncesi onları, özellikle de Nana Yanagi’yi çok yaralamıştı. Hatta ilişkileri bitecek olursa Toji Kijima’yı öldürmeyi bile düşünmüştü. Vahşi bir suç işlemesini engellemiş olsam bile, Nana Yanagi’nin içindeki asıl sorunlar çözülmeden kalacaktı. İkisi için de bu acıdan kurtuluş olmayacağını düşünerek Çarpık Mutluluk’u kullandım.

Onları kurtardım ve bu mükemmel dünyada yaşamalarını sağLogged.

“İşte bu…! Onlara vermek istediğim huzur buydu!”

Burada kötü hiçbir şey olmayacak. Burada güzel olmayan hiçbir şey yok. Kalplerindeki birbirlerine olan sevgi saf ve bozulmadan kalacak.

Kutumuz kusurlu, bu yüzden sadece bu küçük, kapalı diyarları yaratabiliyor. Ama eğer onu mükemmelleştirebilirsem, o zaman dileğim gerçeğe dönüşecek.

(Sana izin vermeyeceğim.)

“Ha…?”

Bu ses sanki doğrudan kafamın içinden geliyormuş gibiydi.

—Şpank.

Bu güzel şeylerin dünyasına iğrenç, yabancı bir madde düşüyor.

“O da ne?”

Nana Yanagi bu gariplik karşısında kafasını yana eğiyor.

Bu, bir organı andıran koyu kırmızı bir et parçası. Bir kalp gibi, tekinsizce atıyor. Küt-küt, küt-küt, küt-küt.

“Oha… Ürkütücü. Ne ki bu?”

Ama bunu merak edecek pek vakti olmuyor. İnanılmaz bir hızla, atan o koyu kırmızı yığın minik gölü dolduracak kadar büyüyor.

“İ-iğrenç… Of, bu çok berbat!”

Yığın, ormanın bitki örtüsünü çürütüyor, suyu çamura buluyor ve çifte doğru hamle yapıyor. Çığlıklar atan ikili, bu kütlenin altında kalıyor.

Tek bir an içinde, bu güzel şeylerin dünyası korkunç bir yığına dönüşüyor.

“…Bu da ne böyle?”

Ben hâlâ şaşkınlık içindeyken her şey sona eriyor. Hayal ettiğim rüya mahvoldu. Bu kayıp mutluluk dünyası paramparça oluyor ve ben parlak okyanus derinliklerine geri fırlatılıyorum.

“…Ne oldu? Neler dönüyor…?”

Bam, bam!

Yine o ses. Arkamı dönüyorum ve dipte insan şeklinde bir gölge görüyorum. Silik, dalgalanan, belirsiz bir biçim; muhtemelen bir dokunuşla dağılıp gidecek.

(Ah… Ah…)

Bu ses, az önce kafamın içindeki sese benziyor.

“Sen miydin? O dünyayı yok eden sen miydin?”

(Artık yeter.)

“Ne?”

(Artık yeter.)

Bir an pür dikkat dinliyorum ama gölge başka bir şey söylemiyor.

Ona ulaşmaya çalışıyorum. Kolayca dağılıp yok oluyor.

“…Neyin nesi bu?”

Bunu benim yaratmadığımı biliyorum. Zayıf bir şey ama o mutlu dünyayı yok eden o pıhtının kaynağı olduğundan neredeyse eminim.

Çevremi inceliyorum. Az önce o güzel diyara odaklandığım için fark etmemiştim ama etrafımda insan şeklinde sayısız gölge var.

Kulak kabarttığımda sesler duyabiliyorum.

(Yardım et…) (Yalnızım.) (Kendi başıma kalmak istemiyorum; yalnızlıktan nefret ediyorum.) (Kim olursa olsun, lütfen.) (Öldürün beni.) (Durdurdurdurdurdur.)

“…Gerçekten, bu da ne…?”

Bu sayısız siluetin seslerinde acıdan başka bir şey yok.

Onların ne olduğunu çözmeye çalışırken gözlerimin önünde parlak bir ışık parlıyor ve beni başka bir minyatür dünyaya çekiyor. Bir kez daha, onu yukarıdan izliyorum.

Burası sessiz, geniş bir park. Yakınlarda altın gibi ışıldayan bir buğday tarlası var. Parkın tam ortasında, ortaokul çağlarında üç kişilik bir grup yakalamaç oynuyor. Aralarında bu işte pek de iyi olmayan tek kişi, siyah saçlı, gözlüklü kız. Diğer iki çocuk, topu onun yakalayabileceği şekilde hafifçe havadan atıyor ama kız yine de bir türlü tutamıyor. Buna rağmen üçü de gülüp duruyor; belli ki hallerinden son derece memnunlar.

Gözlüklü kız ile karizmatik, yakışıklı çocuk arasındaki bakışmalardan birbirlerine karşı boş olmadıklarını anlayabiliyorum. Diğer uzun boylu çocuk ise ikisini büyük bir memnuniyetle izliyor.

Ah, anlıyorum; burası—

Daiya Oomine’nin huzur bulduğu o yer.

Oomine, cahil yığınları kendi günahlarıyla yüzleşmeye zorlayarak dünyayı değiştirmek için bir sahip haline gelmişti ama başaramadı. Bu yolda birkaç suç işledi ve sonunda kendisini uçurumun kenarına sürükledi. Bir kefaret yolu aramaya çalışırken de kendi Kutusu yüzünden fanatik bir lidere dönüşen bir kız tarafından bıçaklandı.

Can çekişirken onun üzerinde Yarım Kalmış Mutluluk yeteneğini kullanmıştım.

Şu an yakalamaç oynayan diğer iki kişi, Kokone Kirino ve Haruaki Usui’nin ortaokul yıllarındaki hallerinden başkası değil. Bunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Oomine ile dileklerimiz uğruna iş birliği yapmıştık ama dünyayı değiştirmek onun gerçek arzusu değildi. O sadece çok basit bir şey istiyordu: Kokone Kirino’nun tam da şu an, burada olduğu gibi gülümseyebilmesini.

Bu dilek, burada durmaksızın gerçekleşmeye devam ediyor.

Gerçek dünyada artık bu imkansızdı. Oomine muhtemelen kurtarılamayacak durumdaydı ve Kirino’nun kalbinin zaten ne kadar yaralı olduğu düşünülürse, onun nasıl öldüğünü öğrenseydi bir daha asla belini doğrultamazdı. Usui, canından çok değer verdiği bu iki insanın başına gelenleri görseydi, o da uzun süre acı çekerdi.

Gerçeklik çok acımasız, çok gaddar.

Bu tatlı, sonsuz rüya ise insana akılalmaz bir saadet sunuyor.

Evet, öyle ama yine de—

“Bana gerçekliğe bakmamı mı söylemeye çalışıyorsun?!”

Bam.

Yine aynısı oluyor. Bu huzurlu dünyanın ortasına grotesk, yabancı bir beden daha düşüyor.

“Dur... Dur...”

Bu mutluluğu yaşatmanın tek yolu bir Kutu; onu yok etmeyi bırak artık!

“Oomine senin arkadaşın, değil mi? Kusurlu da olsa Oomine’nin bu Kutuya ihtiyacı olduğunu biliyorsun! Bunu biliyorsun, değil mi?! Bu yüzden lütfen dur... Sana yalvarıyorum!”

Bağırıyorum.

“Kazuki!”

Onun adını haykırıyorum.

“Ahhh...”

Evet. Hatırlıyorum.

Bu benim düşmanım.

“Hmm? O da ne?”

Kulakları henüz deldirilmemiş olan ortaokul çağındaki Oomine yerdeki şeyi fark edene kadar, o et yığını çoktan şişmeye başlıyor.

Bir zamanlar altın sarısı olan buğdaylar, o koyu kırmızı et tepesiyle temas ettiği anda çürüyüp matlaşıyor. Tarlanın toprağı tamamen değişerek bataklık gibi bir şeye dönüşüyor. Gökyüzü mor bir karanlığa bürünüyor. O et yığını üçünü birden yakalayıp içine hapsediyor. Çığlık atıyorlar ama koyu kırmızı madde genişlemeye devam ediyor. Sonunda her yeri kaplayarak bu dünyayı o ucube karmaşasıyla yutuyor.

Bu dünya da bitti.

Daiya Oomine’nin sığınağı yok oldu.

Kendimi yine deniz yatağına fırlatılmış buluyorum.

“...Neden, Kazuki...?”

Karşımda yine dalgalanan, belirsiz bir siluet var. Bu gerçek Kazuki değil ama artık onunla bir ilgisi olduğunu biliyorum.

“Oyun oynamayı kes...! Sen nesin böyle? Başkalarının mutluluğunu mahvetmek eline ne geçirecek?!”

Öfkeyle üzerine yürüyorum ama o gölge figür sadece tek bir şey söylüyor.

(Acıyor, acıyor, acıyor.)

Dokunmamla birlikte o form bir kez daha kolayca dağılıyor. Bu durumdayken sözlerim muhtemelen Kazuki’ye ulaşmıyor.

“...Kazuki. Bu Kutunun içinde ne yaptın? Şimdi ne yapıyorsun...?”

Etrafıma bakıyorum. O tekinsiz gölgeler, yeme üşüşen sazanlar gibi etrafımı sarıyor.

Ancak bu kalabalık sadece aynı anlamsız sözleri tekrarlayıp duruyor.

(Hayır... Hayır...) (Yardım et.) (Öldür beni.) (Yalnızım.) (Üzgünüm, üzgünüm, üzgünüm.) (Biri, biri bana baksın.) (Ihhhhhh.) (Seni görmek istiyorum.)

(Maria.)

(Maria.)

(Maria.)

Dişlerimi sıkarak onları üzerimden savuruyorum.

Gölgelerin dağılması için bu kadarı yetiyor.

Derin denizin dibine doğru batmaya devam ediyorum. Bu gidişin sonu yok gibi.

Bu okyanusta ne kadar süredir sürükleniyorum? Çoktan koca bir ömür geçmiş gibi.

Defalarca neşe dolu minik dünyaların içine çekildim. Her biri kahkahaların hiç eksik olmadığı, huzurlu yerlerdi. Ancak istisnasız her biri, o iğrenç, koyu kırmızı et yığınları tarafından yok edildi.

İlk başta bunu izlemek beni öfkeyle dolduruyordu. Kazuki neden böyle bir şey yapıyordu? Gerçekten yoluma çıkmayı bu kadar çok mu istiyordu? Ancak bu duygu zamanla yerini korkuya bıraktı. Bunu nasıl yapabildiğini düşünmeye başladığımda, yönteminin arkasında akılalmaz bir deliliğin yattığını fark ettim. Sonra endişelenmeye başladım. Eğer bunu yapan Kazuki ise... o iyi miydi? Aklını korumayı başarabilmiş miydi?

Siyah-kırmızı et yığınları tarafından yutulup parçalanan dünyaları izlerken fısıldıyorum:

“Kazuki... Seninle konuşmak istiyorum.”

Ne düşündüğünü, ne yaptığını bilmek istiyorum.

Bu uçurumun sonsuzluğuna kadar batacağımı sanmıştım ama buranın bile bir dibi varmış. Su artık berrak değil; durgunlaşmaya ve kömür katranı gibi siyah, yapışkan bir karanlıkla bulanmaya başlıyor. Bu Kutunun yarattığı tüm olumsuzluklar tortu gibi buraya çöküyor. Bu yoğunlaşmış kasvet, okyanusun tabanını oluşturuyor.

Burada bir küçük dünya daha var.

Derinliklerdeki bu anormalliği yaratan ve tüm o kasvetin dibe çökmesine neden olan yer tam olarak burası.

Kendimi hazırlayıp bu küçük aleme adım atıyorum.

Girmemle birlikte buradaki havanın diğerlerinden farklı olduğunu hissediyorum. Atmosferde asılı duran minicik kum taneleri varmış gibi tenim sızlıyor ve gökyüzü, sanki üzerine kan dökülmüş gibi kıpkırmızı. Yerler daha en başından o koyu kırmızı et yığınlarıyla kaplı. Fakat bunlar diğer dünyalardaki gibi büyümüyor ya da nabız gibi atmıyor.

Daha önce olduğu gibi, burada da sadece bir izleyiciyim. Tepede süzülürken bana doğru yaklaşan bir şey fark ediyorum. Uzayda bir bükülme bu; sanki hava bir araya gelip belli belirsiz bir insan silüeti oluşturmuş gibi.

(Maria.)

Bu ses, bana seslendiği o isim.

“Kazuki! Gerçekten sen misin?!”

Ancak o silüet sadece şöyle cevap veriyor:

(Maalesef seninle karşılıklı konuşamam. Sadece kendi söyleyeceklerimi aktarabilirim. Buraya gelirsen diye sana bıraktığım bir mesaj bu. Aslında bunu bilerek bırakmadım, belki de buna sadece bir düşünce kalıntısı diyebilirsin?)

“Burası neresi? ...Ah doğru, iletişim kuramıyoruz.”

(Muhtemelen ilk soracağın şey burasının neresi olduğudur, değil mi? Burası, beni Yarım Kalmış Mutluluk içinde tutsak etmesi gereken, benim huzur dünyam olması gereken yer.)

Daha fazla açıklama yapmadan, silüet beni başka bir yere yönlendirmeye başlıyor. Onu sessizce takip ediyorum.

Bir okulun tam üzerinde duruyor.

Aşağıya bakıp izliyorum. Diğer minyatür dünyalarda olduğu gibi, burayı da doğaüstü bir açıyla görebiliyorum. Bu o kadar tuhaf bir his ki tarif etmek zor, ama kısaca bu alemin tamamını algılayabiliyorum diyebilirim.

Eskiden gittiğim bu okul, normalden çok daha hareketli. Görünüşe göre bir okul festivali var. Öğrenciler büyük bir enerji ve gürültüyle son hazırlıkları tamamlıyor, aralarından bazılarını tanıyorum.

Oomine ve Kirino’yu da görüyorum. İkisi bu dünyada da yakın kalmışlar. Çok fazla hüzünlenmeye fırsat bulamadan hemen diğer insanları arıyorum.

Özellikle bir kişiyi.

“Kazuki!”

Okul binasından çıkarken onu görüyorum.

“—Ah.”

Sadece onu görmek bile acizce göğsümü sıkıştırıyor ve kalp atışlarımı hızlandırıyor. Bana nasıl davranırsa davransın, onunla temas kurma arzumdan vazgeçemiyorum. Beni fark etmesini, bana dönmesini istiyorum.

Sonra bir şey fark ediyorum. Kazuki bir tekerlekli sandalyeyi itiyor.

Sandalyede oturan kız Kasumi Mogi. İkisi, yeni çıkmaya başlamış bir çift gibi okul festivalinin tadını çıkarıyorlar.

“……”

İçimde karmaşık duygular dönüp duruyor. Derinlemesine düşündüğümde, onun yanında olması gereken kişinin neden Mogi olduğunu anlayabiliyorum. Mogi her zaman Kazuki’ye hislerini açmak niyetindeydi. Araba kazası olmasaydı da, bir Kutu olmasaydı da Mogi muhtemelen onu yola getirmeyi ve onunla bir ilişkiye başlamayı başarırdı.

“Doğru ya...”

Kazuki’nin ihtiyacı olan kişi ben değilim.

Kimsenin ihtiyacı olan kişi ben değilim.

“Benim olmadığım bir dünya, Kazuki’nin mutlu olabileceği bir dünya. Hayır—”

Aslında ben sadece onun yoluna çıkan bir engelim.

Kazuki her zaman sıradan, gündelik hayatın her türlü umutsuzluğu yok edebileceğine inanırdı.

Onun bu düşünce yapısını yıkan, onu deliliğe sürükleyen şey, hayatına sızan o yabancı maddeydi. Kutuları onun yakınına getiren o varlık.

Kısacası—

“Benim varlığım Kazuki’yi mutsuz etti.”

Bu yüzden onunla olmayı hiçbir zaman hak etmedim.

Ancak bunu anlasam bile, ne o silüet ne de bu dünya beni serbest bırakıyor. Hüzünle Kazuki ve Mogi’nin festivaldeki anlarını izliyorum.

Festival bitiyor ve ardından bir kamp ateşi yakılıyor. Öğrenciler müzik eşliğinde dans etmeye başlıyor. Kazuki ve Mogi, titreyen alevleri usulca seyrediyorlar.

Sonra Mogi, sanki bir sabun köpüğünü yakalamaya çalışır gibi büyük bir zarafetle Kazuki’nin elini tutuyor ve gözlerinin içine bakıyor. “Seni seviyorum, Kazu.”

Kazuki onun gözlerinin derinliklerine bakıyor ve sonunda bir gülümsemeyle karşılık veriyor. “Ben de seni seviyorum, Mogi.”

Kız ona dünyadaki en güzel gülümsemeyi sunuyor. “Sonsuza dek birlikte kalalım.”

“Kalacağız.”

Burada görmem gereken başka bir şey kalmadı.

Kazuki’nin mutluluğu burada yatıyor. Bu yüzden hiçbir şey söylemeden gitmem en iyisi olacak.

Hâlâ yanımda duran silüete bakıyorum.

“Bu kadar yeter. Beni o uçuruma geri gönder.”

Ancak silüet cevap vermiyor.

“Rahat ol. Senden uzak duracağım. Yarım Kalmış Mutluluk’u tamamen paramparça etmiş olsan bile senden nefret etmeyeceğim. Aslında, eğer nefret edilmeyi hak eden biri varsa o da benim. Beni unutmalı ve yeniden başlamalısın. Ama ben değişmeyeceğim. Yarım Kalmış Mutluluk yok edilse bile, bu dünyadaki insanları mutlu etmenin bir yolunu aramaya devam edeceğim.”

Bir cevap beklemiyorum ama silüet yine de konuşuyor.

(Maria, eminim kafanda yine o naif düşünceler dolanıyordur. Mogi ile hayatımı geçirdiğim için mutlu olduğumu ve senin aradan çekilmen gerektiğini düşünüyorsun, değil mi? Yanılıyorsun.)

“Ne?”

Deliliğimi hafife alma.

Dünya bir anda beyaza büründü, göz kamaştırıcı bir parlaklık her yeri kapladı.

Ne oldu?

Manzara normale döndü. Gökyüzü hâlâ kızıldı ve yerdeki o koyu kırmızı et yığınları aynı yerlerinde duruyordu.

Yine de ters giden bir şeyler vardı. Okul bahçesinde yanan ateş sönmüştü ve öğrenciler festival hazırlıklarına kaldıkları yerden devam ediyordu.

Çok geçmeden durumu nihayet kavradım.

Zaman geriye mi alındı? Festival gününü en baştan mı yaşıyoruz?

Kazuki, tekerlekli sandalyeyi iterken yeniden görüş alanıma girdi.

Onun mutlu olmasıyla her şey bitmiyor mu yani?

Bir gözlemci olarak, bu dünyadaki zaman algım, onu bizzat deneyimleyen Kazuki'ninkinden farklıydı. Bunu kelimelere dökecek olursam, bilgisayar oyunu izlemek gibiydi; çok uzun zaman dilimlerinin akışını izlemek bile beni yormuyordu.

Kendimi yine Kazuki ile Mogi'nin o mahrem anlarına defalarca şahit olurken buldum. Kızın itirafını ve çocuğun bunu kabul edişini tekrar tekrar dinledim.

Kazuki'ye karşı ne hissettiğimi biliyorum. O benim için çok değerli, ona sarılmak ve onu kendime ait kılmak istiyorum. Mogi ve Kazuki'nin birbirlerine hislerini açtığını her gördüğümde göğsüm parça parça oluyordu.

Bu da ne? Bir çeşit ceza mı? Asla sahip olamayacağım bir mutluluğu bana izleterek intikam mı alıyorsun? Havuza bu soruyu yönelttim ama her zamanki gibi işine gelmediği için cevap vermedi.

Hayır, buna ceza demek haksızlık olur. Kazuki mutluysa benim de mutlu olmam gerekir. Kendi hislerimin bir önemi yok.

İzlemeye devam ettim. Mogi itiraf etti, Kazuki kabul etti. Tüm bu süreç boyunca dişlerimi sıktım.

Ama havuzun da dediği gibi, bu sadece başlangıçtı.

Dönüm noktası onuncu seferde gerçekleşti.

Mogi itiraf ettiğinde, Kazuki acı dolu bir ifadeyle cevap verdi: Yarını bekle.

Arkasından bir hayalet kovalıyormuş gibi okul binasının içine doğru kaçtı. Ne olduğunu anlayamayan Mogi, gözleri faltaşı gibi açılmış, öylece kalakaldı.

Binanın içinde koşan Kazuki, çatıda belirdi. Bir an bile tereddüt etmeden çatıdaki tellere tırmandı.

Ne düşünüyor bu çocuk? İntihar mı edecek? Anladım; bu dünyanın tekrar ettiğini fark etti. Demek bu yüzden...

Kazuki aşağıya bakıp yutkundu ve bir şeyler fısıldadı.

Maria.

Bana ulaşmak için kendini aşağıya bıraktı ve bedeni paramparça oldu.

Yine de dünya dönmeye devam etti. Kazuki bir önceki seferin anılarını koruyor gibiydi; okula varır varmaz Mogi ile tek kelime bile konuşmadan dışarı fırlayıp beni aramaya koyuldu.

Yapma bunu, Kazuki...

Bunları yapmanın hiçbir faydası yok. Beni bulamaz. Bu dünyanın üzerine kurulduğu temel kural zaten benim burada olmayışımdı. Bunu kendisi de biliyor olmalıydı.

Bensiz de mutlu olabilirsin! Mogi yanında. Haruaki ve diğer arkadaşların da orada. Herkes sana destek olacak. Beni aramayı bırakırsan mutlu olacaksın. Lütfen sadece bunu yap!

İzimi sürmeyi başaramayan Kazuki, anılarını kaybetmemek için kendini bir kez daha öldürdü.

Gözlerimin önünde beyni çevreye saçıldı.

Kazuki beni bulmak için beyhude çabasına devam etti.

Beni bulana kadar kendini öldürmeye ve bir et yığınına dönüştürmeye devam edecekti. Sağlıklı bir zihin böylesi korkunç şeyleri yapamazdı. Tahmin ettiğim gibi, Kazuki yavaş yavaş delirdi; hem muhakeme yeteneğini hem de zekasını kaybetti. Yine de beni aramaktan vazgeçmedi.

Dur artık! diye defalarca bağırdım ama sesim ona hiç ulaşmadı.

Gözlerimin önünde defalarca öldü.

Bu sırada gökyüzü gitgide daha da kızıl bir hal alıyor, yerdeki koyu kırmızı et yığınlarının sayısı artıyordu. Sonunda bu manzaranın, diğer küçük neşe dolu dünyaların aksine, neden bu kadar tuhaf göründüğünü anladım.

Gökyüzünü kanıyla boyayan kişi Kazuki'nin ta kendisiydi. Yerdeki o koyu kırmızı yığınları oluşturan da oydu. Kazuki ölmeye devam ettikçe, bu yerin anlamını da baltalıyordu.

Ben daha görmeden çok önce bile bu döngüyü yaşıyordu. Bu, anılarını ilk geri kazanışı olmadığı gibi, bu yüzden kendini defalarca ilk öldürüşü de değildi.

Bu onun Yarım Kalmış Mutluluk'a karşı isyanıydı ve bu huzur ortamına yaptığı saldırıların etkisi sadece bu küçücük dünya ile sınırlı kalmıyordu. Ana Kutunun kendisi de parça parça hasar alıyor, kırılıyordu. Oomine ve diğerlerinin dünyalarını istila eden bu koyu kırmızı et parçaları da bunun bir sonucuydu.

Bu adeta canlı bomba eylemi gibi vahşi bir şeydi.

Asla mutluluğa çıkmayacak bir cinnet haliydi.

Durman için ne gerekiyor?

Kazuki'nin intiharları bıraktığı, anılarını korumaktan vazgeçtiği ve Mogi ile ilişkisinde ufak da olsa bir huzur bulduğu zamanlar oluyordu ama bu asla uzun sürmüyordu. Eninde sonunda bu dünyanın bir döngüde olduğunu anlıyor ve anılarını elinde tutabilmek için kendini tekrar tekrar öldürmeye başlıyordu. Bu döngü sonsuza dek sürüyordu.

Tam bir cehennemdi.

Hem bunu yaşayan için hem de izleyen için.

Fakat bu cehennemin mimarı benden başkası değildi.

Arzuladığım mutluluk...

Gerçekten bu muydu? Her şey bir araya getirilirken tek bir düğmenin yanlış iliklenmesi böylesi bir çarpıklığa yol açabilir miydi?

Eğer öyleyse, bu Kutu yok olsa daha iyiydi...

Hayır, hemen sonuca varmayalım. Kazuki dışındaki herkes, bu ucuz yapaylığın farkına bile varmadan gülüp eğlenerek vakit geçiriyordu.

Kazuki bir istisnaydı. Buranın yüzeysel doğasını hissetmesini sağlayan ve onu işi bu noktaya getirmeye zorlayan özel bir şeye sahipti.

Anlamıyorum... Ne olabilir ki bu?

Bana olan hisleri mi? Yine de bu yaptıklarının bana pek bir faydası dokunmuyordu. Zihnimi bu şekilde hırpalamak yerine beni unutması çok daha iyi olurdu. Gerçekten böyle hissediyordum. Onunla yer değiştirebilsem bu cehenneme seve seve girerdim. Kazuki'nin acı çekmesi, benim yaşayabileceğim her türlü işkenceden daha çok canımı yakıyordu.

Kazuki de benim hakkımda bunu kesinlikle biliyordu.

Kazuki... Bunu anlamalısın. Kimse bunu istemiyor. Hâlâ geç değil. Beni unut ve kendi mutluluğuna bak.

Ancak o havuz uzun bir aradan sonra ilk kez konuştu. Cevap adeta ağzından dökülüverdi.

Bu daha sadece başlangıç.

Nutkum tutulmuştu ama sonradan anlaşıldı ki bu ne bir yalan ne de bir abartıydı.

Kazuki'nin cehennemi olabilecek en kötü şekilde evrildi, onu hayal edilebilecek her yolla hırpalayan bir yangına dönüştü.

Kazuki en sonunda en kötü canilikleri yapmaya başladı. Mogi'yi öldürdü. Arkadaşlarından kurtuldu. Ailesini katletti. Hiç tanımadığı, kendi halinde yaşayan insanları canından etti.

İnsanları öldürüp onları dünyadan silerek, burayı mutluluğun asla var olamayacağı bir yere dönüştürmeye çalışıyordu.

Bu Kazuki için cinayetler, intihardan bile daha vahşi bir kendini hırpalama yöntemiydi. Bunu yapmak, Kutudan çıksa bile zihninin asla eskisi gibi olamayacağı anlamına geliyordu. İşlediği cinayetlerin vicdan azabından kaçamayacak, sonsuzluğu kendini suçlayarak geçirecekti.

Dur artık... Kazuki, lütfen dur...

Muhtemelen kendisi de bunun farkındaydı. Yine de bana ulaşmak için öldürmeye devam edecekti. Durmayacaktı.

Kazuki'nin bu barbarca eylemleri dünyada çatlaklar oluşturuyordu.

Evet... Bu çatlaklar benim kafa karışıklığımdı. Yarım Kalmış Mutluluk'a olan inancım sarsılıyordu.

Katliamına devam eden Kazuki, sonunda tüm insanları yok etmeyi başardı.

Etrafta kimse kalmadığında, kendi benliğinin anlamı bile yitip gitti. Bir insanın varlığı, ancak başkaları tarafından görüldüğünde anlam kazanırdı. Kendisini görecek tek bir ruh bile kalmadığından, Kazuki insani melekelerini istikrarlı bir şekilde kaybediyordu. Motosiklete binemiyordu. Asansörü nasıl çalıştıracağını anlamıyordu. Yazı yazamıyordu. Kelimeleri unutuyordu.

Kazuki hiçbir şey yapamaz hale geliyordu.

Bu çok korkunç... diye içimi çektim. O... artık bir hiç. Her şeyini kaybetti.

Bu yapay bir dünya olsa da, insanlığından bu kadar çok şey feda ettikten sonra Kazuki asla eskisi gibi olamazdı. Yarım Kalmış Mutluluk'u yok etmek bile onu kurtarmaya yetmeyecekti.

Hiçbir şeyi kalmadı. Benden bile daha azına sahip.

Kazuki bir hiçe dönüşmüştü ama hâlâ doğrudan belli bir yere doğru ilerliyordu. Muhtemelen artık ne yaptığının farkında bile değildi. Düşünemiyordu. Yine de her seferinde benim apartman daireme geliyor, bana sesleniyor ve tek bir amaca kilitlenmiş halde duvarı yumrukluyordu. Bunun bir işe yarayıp yaramayacağını bilmeden, sonsuzluk boyunca defalarca yaptı bunu. Zamanla adımı da unuttu, sadece duvara vurmaya devam etti. Zihni tamamen yok olmuştu. Sadece çok uzun zaman önce kendi kurduğu programa göre hareket eden bir makineydi artık.

Bam, bam.

Ah... Anlıyorum...

Başımın içinde yankılanıp duran o ses... Bana ulaşmak için duvara vuran Kazuki'nin sesiydi.

Bam, bam.

Ruhu aşınıp içi boşalırken bana sesleniyordu. O duvara vurmaya başlayalı ne kadar zaman geçtiğini ben bile kestiremiyordum. Öylesine muazzam bir zaman dilimiydi ki bu. Bir ömür bunun yanında hiç kalırdı. Kazuki adeta bir sonsuzluk boyunca orayı yumruklamıştı.

Sırf beni görebilmek için.

Sadece bunun için!

Ah...

Onun bu hisleri karşısında hiçbir şey yapamaz mıyım?

Kazuki! diye çığlık attım. Kazuki, buradayım! Kazuki!

Bunun hiçbir faydası olmayacağını bilsem de sesim kısılana kadar bağırdım.

Kazuki! Kazuki! Kazuki! Kazuki! Kazuki!

Tam önünde durup defalarca adını haykırdım.

Ne yazık ki Kazuki beni hiç duymadı.

Ona dokunmayı da beceremedim.

Aramızda geçit vermez bir uçurum vardı. Sanki bizi birbirimizden ayırmak için özel olarak tasarlanmış bir Kutu mevcuttu.

Bam, bam.

Bu sesler Kazuki'nin çığlıkları gibiydi. Kurtar beni; acıyor; artık dayanamıyorum. O derinliklerde karşılaştığım tüm o figürler, bu lanetin can bulmuş haliydi.

Kazuki istediği an durabilirdi. Bu özgürlüğe sahipti.

Fakat sesini duyup duymadığımı bilmeden duvara vurmaya devam ediyordu. Hayır, bence artık durması imkansızdı.

Kazuki... Sen delisin. Çıldırmışsın. Sırf beni görmek için bu kadar ileri gitmek tam bir delilik!

Bam, bam.

Ama...

Bunu itiraf etmek zorundayım.

Ama ben mutluyum, Kazuki.

Elbette onun acı çekmesinden hoşnut değilim. Fakat içimdeki bir taraf, onun beni bu kadar çok istemesinden dolayı tarifsiz bir sevinç duyuyor. Bunun korkunç bir düşünce olduğunun farkındayım ama yine de bu hisse engel olamıyorum.

Bunca zaman tek başıma kaldıktan sonra çok yalnızdım. Yanımda olmandan daha fazla beni mutlu eden hiçbir şey yoktu. Gerçekten böyle hissediyordum. Sanırım sen de bunu fark ettin, bu yüzden beni düşünerek o duvarı yumruklayıp duruyorsun.

Elimi uzatıp Kazuki’nin kafasına dokunmaya çalışıyorum ama parmaklarım boşluktan geçip gidiyor.

Ama ben seni seçmedim. Dünyadaki herkesi mutlu etme arzuma kapılarak seni geride bıraktım. Hayatımın bir anlamı olduğundan emin olmak için yapabileceğim tek şey buydu.

Ve yine de, işte sonuç ortada. Kazuki’nin sahip olduğu tek şey benim. Kendini benden koparamıyor. Tek yapabildiği, kendi hayatı pahasına benim peşimden koşmak.

Onun gerçek doğasını göremediğim için suçlu benim.

Önemli değil. Hayatın anlamının artık bir değeri yok. İçi boş, anlamsız bir şeye dönüşsem bile umurumda değil... Senin kendini kaybetmeni izleyemem. Sana yardım etmek istiyorum. Ne de olsa Kazuki, sen... sen...

Yanağımda hissettiğim ani ve tuhaf ıslaklıkla elimi yüzüme götürüyorum.

Nemli.

Bunlar gözyaşları.

Olamaz...

Hâlâ gözyaşı dökebildiğime inanamıyorum. İçimde hâlâ böyle bir kırılganlık barındırdığıma inanamıyorum.

Ama artık bunu bildiğime göre, oyun bitti.

Ihh, aaah... Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

Gözyaşları ardı ardına boşalıyor.

Kazuki... Kazuki... Kazukiii!

Bir zamanlar fırlatıp attığım o zayıflığı bana geri verdi.

Kazuki beni dönüştürmeyi başardı.

Bu demek oluyor ki ben—

Ben artık bir Kutu değilim.

Waaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

Yeniden insan oldum.

Eğer artık bir Kutu değilsem... Varoluş amacım sadece dilekleri gerçekleştirmek değilse...

Ağlayarak çığlık atıyorum.

O zaman artık dileğimin gerçekleşmesi de umurumda değil! Bu yüzden yalvarırım, Kazuki’yi kurtar! Sana yalvarıyorum, sadece onu kurtar! ...Nefret ediyorum bundan. Kazuki, seni görmek istiyorum. Sesini duymak istiyorum. Sıcaklığını hissetmek istiyorum. Gözlerinin üzerimde olmasını istiyorum. Bana bir kez daha bak. Kazuki... Kazuki... Kazuki...!

Bam, bam, bam, bam, bam, bam!

Geri dön... Bana o güzel hayatı geri ver! Buna dayanamıyorum. Nefret ediyorum! Sevdiklerimi kaybetmekten nefret ediyorum! Dünyada yapayalnız kalmaktan nefret ediyorum! Lütfen... Lütfen... İzin ver onunla... İzin ver Kazuki ile olayım... Kazuki...!

Birden aklıma bir düşünce geliyor. Kazuki’nin yerinde olsaydım ne yapardım?

Eminim ben de tam olarak onun yaptığını yapardım.

Ne kadar aptalca görünürse görünsün, aynısını yapardım.

Kendi sonumu hazırlayacak olsam bile, Kazuki bunu istemese bile, onun hiçbir çıkarına olmasa bile, onu görebilmek için her şeyi bir kenara fırlatırdım.

Hâlâ ağlarken burukça gülümsüyorum. Biz... deliyiz. Tamamen kafayı yemişiz, değil mi Kazuki?

Her şeye rağmen, birbirimizi yeniden görmek için yollara düşeceğiz.

Her şeye rağmen, birbirimize sıkıca sarılarak yaşayacağız.

Bunu neden yapıyoruz? Bilmiyorum. Bilmiyorum ama elimizdekinden başka bir şey yok. Bizim için başka bir seçenek yok.

Aramızda özel bir şey var.

Keşfettiğimiz bir şey.

Bir dilekten çok daha değerli bir şey.

Bam, bam.

Sesimi duyamıyor musun, Kazuki?

Bam, bam.

Gerçekten beni duyamıyor musun? Eğer öyleyse...

Bam, bam.

...Duyabilmeni sağlayacağım.

Gözyaşlarımı silip kararlı bir ifadeyle dudaklarımı birbirine bastırıyorum.

Kararımı verdim.

Kusurlu Mutluluk’u yok edeceğim.

Ve sonra Kazuki ile buluşup sonsuza dek onun yanında kalacağım.

Yanımdaki Kazuki yardıma muhtaç bir halde olsa bile bu durum değişmeyecek.

Ama bu mümkün mü?

Bu sadece Kazuki ile ilgili değil. Benim kendi durumum da sorunlu. Dileğim uğruna, zihnimi kaldıramayacağı bir baskı altında tutuyorum. Bir zamanlar olduğum kişiye geri dönüş yok; bu yüzden mesele ya gerilen ipleri koparmak ya da onları gidebilecekleri yere kadar esnetip belki bir işe yaramalarını sağlamak. Büyük ihtimalle, gelecekte başka bir Kutu bulma umudunu ve Kusurlu Mutluluk’u kaybedersem ben de aklımı yitireceğim. Bu haldeyken yan yana durmamızın hiçbir yolu yok.

Ne yapmalıyım? Eğer durum buysa, ne yapmalıyım?

Onu bul.

Bu sesle gözlerimi açıyorum.

Havuz benimle konuşuyor.

Sıfırıncı Maria’yı bul. Ağlayan kızı bul.

...Sıfırıncı Maria da ne? Onu bulursam gerçekten Kazuki ile birlikte olabilecek miyim?

Ancak havuz cevap veremiyor. Söylediği şeyin durumumla bir alakası olup olmadığını bile kestiremiyorum.

Yine de hiçbir kanıtım olmamasına rağmen, bu belirsiz iddiaya inanmayı seçiyorum.

Ne de olsa bu ses, bizzat Kazuki’nin kendisinden geldi.

O derin, bulanık denize geri dönüyorum.

Bunu hemen fark ediyorum—daha önce neden hiç fark etmemiştim? Onu bastıran kahkahalar yok olduğu için mi? Yoksa sadece dinlemek istemediğim için mi?

Her iki durumda da, daha önce duymadığım bir ses var orada.

Okyanusun derinliklerinde ağlayan bir kız.

Bunu reddetmek için elimden geleni yapsam da sesin tonu benimkine benziyor.

Hıçkırıklar bu uçurumun en derin yerinden geliyor. Bu sular, karanlık duygularla bezenmiş siyah bir kasvetle dolu. Karanlık beni ele geçirdiğinde bana ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Bu okyanusta boğulup bir daha asla kaçamayabilirim.

Ama hiç tereddüt etmeden kendimi boşluğa bırakıyorum.

O ağır karanlık, ıslak beton gibi vücuduma yapışıyor. Önümü bir parmak bile göremiyorum. Her yanım karanlık, kapkara. Canım acıyor; iğrenç bir his; kaşındırıyor; beni dehşete düşürüyor. Ama durmayacağım. Beni yönlendiren tek şey olan o ağlama sesini takip ederek el yordamıyla daha da derine iniyorum.

Ihh, ugh...!

Sonsuza dek dibe batıp batmayacağımı düşünmeye başladığım an, kasvet aniden dağılıyor.

Işığın içinde hüzünlü bir manzara beliriyor.

...Burası...

Evet... Bu manzarayı biliyorum. Asla unutamam.

Rüzgarla birlikte tuz kokusunun geldiği sahil kenarında bir yol. Bakımsız caddenin asfaltı çatlamış, korkuluklar kırmızı pas bağlamış. Kayalık uçurumun altında, kimsenin durup bakmayacağı kadar sevimsiz bir deniz manzarası var. Diğer tarafta ise yabani otlar ve cılız, hüzünlü görünen ağaçlarla kaplı bir toprak yığını duruyor.

Neredeyse terk edilmiş bu yol, ailemin benden koparıldığı yer.

Ama burası aslında böyle görünmüyor. Benim hatırladığım manzara da bu değil. Bunun sebebi, burayı ancak uçurumdan uçan iki arabayı çekici araçları götürdükten sonra, yani her şey tamamen değiştikten sonra görmüş olmam.

Bu yüzden korkulukları aşarak uçurumdan aşağı yuvarlanan iki aracı gördüğümde, bu görüntünün gerçek olmadığını anlıyorum. Bu gerçek olan anı değil.

Yine de her bir detay son derece net. Buradaki her nesnenin dokusu aslına uygun olarak yeniden yaratılmış. Gözlerimin önündeki bu unutulmaz hayal, gerçeklikten daha gerçek.

Gözlerimin önünde yok olup gidecek olan hayatlar da gerçek.

Yardım etmek için elimi uzatıyorum ama sadece bir izleyiciyim. Onlara dokunamıyorum bile. Tek yapabildiğim, ailemi taşıyan arabanın parmaklarımın arasından süzülerek düşüşünü izlemek. Hiçbir şey yapamayacak kadar acizim. Geçmiş değiştirilemez.

Babam ve kazaya sebep olan kişi anında öldü, annem ise bilinci yerine gelmeden can verdi. Aya Otonashi son nefesini bir ambulansta verdi; bilinci yerindeydi ama durdurulamaz bir kanaması vardı. Ne yaparsam yapayım değiştirilemeyecek olan geçmiş bu.

Hafızamı kaybedene kadar bu kabusu defalarca gördüm—hayır, hafızam gittikten sonra bile görmeye devam ettim. Sadece, o korkunç rüyada hiç yer almayan bir figür var burada.

Ortaokuldaki halim. Arabaların korkulukta açtığı deliğin yanında durmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.

...Neden? diye soruyor kız sessizce, uçurumun dibine doğru bakarak. Neden bunu yaptın, Aya?

Ortaokuldaki ben, bir şeye bakıyor—kanlar içindeki, vücudunun alt kısmı ezilmiş ablasına. Aya Otonashi’ye.

Aya Otonashi kendini uçurumdan yukarı doğru sürüklüyor. Ağır yaralı olmasına ve ölmek üzere olmasına rağmen gülümsüyor.

Hâlâ herkesten daha büyüleyici olan o gülümsemesini yüzünde taşıyor.

Aslında sormana gerek olmadığını biliyorum, Maria. Bu, içimdeki boşluğu yaratan aileden aldığım intikamım.

Bana böyle dememiştin. Dünyadaki herkesi mutlu ederek o boşluğu doldurmayacak mıydın?

Bu da benim için büyük bir hedefti. Ama tek hedefim bu değildi. Beni bomboş bırakan o aileyi öldürmek, intikamımdaki bir diğer önemli amaçtı. Herkesi mutlu etme görevini, yani diğer misyonumu ise sana devretmeye karar verdim.

Bunu yapamam.

Yapabilirsin. Bunu söylüyorum çünkü öldüğüm andan itibaren sen artık Maria Otonashi değilsin.

Gülümsüyor.

Sen Aya Otonashi’sin.

Evet, ablam bunu gerçekten de tahmin etmişti.

Geleceğin hakkında bir tahminde bulunacağım.

Bana dönüşeceksin—hayır, dönüşmek zorundasın.

Bu, başkalarını mutlu eden biri olmak zorunda kalacağın anlamına geliyor.

On dört yaşımdayken bir yolculuğa çıkacağım.

Maria Otonashi, Aya Otonashi olacak.

Her şey Aya Otonashi’nin istediği gibi gelişti. Hepimiz onun avucunun içinde dans ediyorduk. Aya Otonashi insanları manipüle etme ve geleceği kontrol etme yeteneğine sahipti—o bir canavardı. Bu yüzden bunu da yapabilirdi.

Bedenimi kaybetsem de ölmeyeceğim. Maria, senin bedenini ele geçirerek yaşamaya devam edeceğim. Eminim anlıyorsun. Benim kontrolüm altına girdiğinde, artık hiçbir yerde var olmayacaksın. Sadece benim dileğimin gerçekleşmesini görmek amacıyla var olacaksın. Bu dilekten vazgeçtiğin an, ruhu ve kimliği olmayan bir kabuğa dönüşeceksin.

Evet, doğru.

Ben Maria Otonashi değilim. Ben Aya Otonashi’yim.

Kazuki gerçekten de hayal kurmama izin verdi. Ne yazık ki yeniden Maria Otonashi olabilmemin hiçbir yolu yok.

Kusurlu Mutluluk’u yok edeceğim. Kazuki’yi bu Kutudan çıkaracağım. Kararlılığım değişmedi.

Ama buraya kadar geldikten sonra, Kazuki ile birlikte olmam—

Maria, o Aya Otonashi değil.

O sesle gözlerim fal taşı gibi açılıyor.

Kazuki’den geriye kalan iz burada.

Aya Otonashi’yi kendi işine geldiği gibi yorumlayamazsın. Kaçmaktan vazgeçmelisiniz artık.

...Kaçmak mı? Bunu senden gelse bile kabul edemem. Aya Otonashi beni köşeye sıkıştırdı, bu bir gerçek. Ve sen onun durumunu kendi işime geldiği gibi yorumladığımı mı söylüyorsun? Bu imkansız. Böyle acı verici düşüncelere sahip olmak isteyen bendim sanki! Savaşmaya devam etmek istemiyordum ki...!

Aya Otonashi sanki bir canavarmış gibi davranmayı kes artık.

Kendi kendimize konuşup duruyoruz ama böylesi beklenen bir şeydi zaten. Ne de olsa beni duyamıyor.

“Aya Otonashi özel biriydi. Onunla tanıştığımdan beri hep özeldi, aksini gösteren tek bir an bile olmadı. Bu yüzden ona canavar demek tamamen yanlış bir tabir sayılmaz, haksız mıyım?”

Kendimle alay edercesine gülerim.

“Aslında Aya Otonashi tüm bunların olacağını tahmin etmişti. Bedenimi ele geçireceğini söyledi, sonra doğum gününde kendini öldürdü ve her şey tam da onun dediği gibi gerçekleşti. Aya Otonashi’nin gelecek görülerinden tek biri bile şaşmadı. Aya Otonashi sıradışı bir varlıktı; insandı, hatta insandan da öte bir şeydi.”

Havuz bir süre sessizliğe bürünür.

Bu esnada, Aya Otonashi’nin ikiye bölünmüş bedeninin üst kısmı, ortaokul yıllarımdaki halime sımsıkı sarılmış durumda. Kanlar içindeki kız, kardeşini yakalamış, asla bırakmıyor.

Havuz yeniden konuşmaya başlar.

Eskiden yaşadığın eve gidip biraz araştırma yaptım. Otonashi ailesi hakkında öğrenebileceğim her şeyi öğrendim. Aile içinde karmaşık durumlar olduğunu hemen anladım ama senin hakkında pek bir şey bulamadım. Çünkü kimse seni tanımıyordu.

“Çünkü ben arkadaşı olmayan, kendi halinde, sessiz bir çocuktum.”

Yine de herkes Aya Otonashi’yi hatırlıyordu. Hepsi onun olağanüstü güzellikte ve zeki bir kız olduğu konusunda hemfikirdi. İşin aslı, Aya’nın kendisinde görünürde hiçbir sorun olmamasına rağmen, onun bir sorun kaynağı olduğunu da duydum. Etrafında her türlü olay döner dururmuş. Üstelik o büyüdükçe bu olayların boyutu da büyümüş.

“Kesinlikle öyleydi ama bunun ne önemi var? Ne demeye çalışıyorsun?”

Huzursuzlanıyorum. Nedenini kendim de bilmiyorum.

Dünyadaki herkesi mutlu etmek istediğinden bahsetmeyi çok severmiş. Ortaokul ikinci sınıftaki sınıf öğretmeni de bunu biliyordu. Bu onun için bir gösteriş ya da anlık bir heves değildi; bu imkansız denecek kadar büyük iddia, onun samimi idealiydi. Bu yüzden öğretmeni, yaşı biraz küçük olmasına rağmen onun bu planını gönülden desteklemişti.

Ne planı?

Havuz bana fısıldar.

O, on dördüncü yaşına bastığında New York’ta eğitim görmek istiyordu.

“N-ne...?”

Aya, dünyadaki herkesi neşeyle doldurma misyonu uğruna ufkunu genişletmek istiyordu. Görünüşe göre gelecekte Amerika’dan başka pek çok ülkeye de seyahat etmek istediğini söylemiş. Eve dönmek gibi bir planı da yokmuş. Öğretmenin dediğine göre anne babasını ikna etmişti ama bu planından bahsedemediği tek kişi, çok sevdiği kız kardeşiydi.

“Maria, on dört yaşıma geldiğimde bir yolculuğa çıkacağım.”

“A-ama... Ama bu hiç mantıklı değil! Aya Otonashi doğum gününde tüm aileyle birlikte canına kıydı! Anne babamızdan bu şekilde intikam alacağına ve benim bedenimi ele geçireceğine karar vermişti. Yurt dışına gitmek falan istemiyordu... Bu—”

Bu onun için fazla sıradandı. Böyle bir şeyi asla düşünmezdi.

Yoksa bu sadece benim inanmak istediğim şey mi? Evet, belki de Aya Otonashi’nin bir canavar olmasını ben istiyorum.

Neden? Bilmiyorum. Neden bu kadar sarsıldığımı da bilmiyorum.

Aya Otonashi sürekli, canla başla dünyadaki herkesi kurtarmaya çalışıyordu. Zamanını bunu yapmanın yollarını arayarak ve uygulayarak geçiren pırıl pırıl bir kızdı. Ama günün sonunda, sadece bir ortaokul öğrencisiydi. Yani nüfuz edebildiği tek yer okuluyla sınırlıydı. Ahlak algısı da henüz tam olgunlaşmamıştı. Yine de bu eksikliklerinin farkındaydı ve bunlardan kurtulmak için dünyaya açılmaya çalışıyordu.

Benim kafam her an daha da karışırken havuz anlatmaya devam eder.

Böylesine iyimser, geleceğe umutla bakan bir kızın sırf intikam uğruna ailesini öldüreceğine, hatta kendi ölümünü seçeceğine gerçekten inanıyor musun? Ruhunu sana devretmek gibi düşüncesizce ve adaletsiz bir fikri aklından geçirebileceğini düşünüyor musun?

“Ama bunu yaptı işte! Bu, Aya Otonashi için mümkündü!”

Ne de olsa o, benim gibi sıradan bir insanın kavrayışının ya da hayal gücünün çok ötesinde bir canavardı.

“Bunu tahmin etmişti. Ne dediğini çok iyi hatırlıyorum: ‘Bana dönüşeceksin; hayır, dönüşmek zorundasın.’ Ve her şey tam da öyle oldu. Tıpkı ablam gibi, kendimi feda etme pahasına bir dilek uğruna yaşadım. Gerçekte yaşanan buydu, bu yüzden söylediklerin doğru olamaz!”

Aya Otonashi, kız kardeşi Maria Otonashi için çok endişeleniyordu. Anne babalarının sevgisinin en iyi ihtimalle yetersiz olduğunu biliyordu ama bununla başa çıkmayı öğrenmişti. Diğer yandan, küçük kardeşi durumun gerçekliğini kabul etmek için en ufak bir çaba göstermiyordu. Sadece kaçıyor ve asla ileriye doğru bir adım atmıyordu. Maria kayıtsızdı, yetişkinlere güvenmiyordu, arkadaş edinemiyordu ve hiçbir hedefi yoktu. Aya onu öylece bırakamazdı. O bir ablaydı; Maria’nın böylesine boş bir hayat sürmesini istemiyordu. Kız kardeşinin değişmesini istiyordu. Hayatı tutkuyla yaşamasını istiyordu. Evet, tıpkı kendisi gibi.

“Maria Otonashi, Aya Otonashi olacak.”

“Ah...”

Bu yüzden Aya, Maria’ya kendi hayatını iyisiyle kötüsüyle gösterdi. Dileği, ikisinin de daha anlamlı hayatlar yaşaması ve yetişkinleri utandırmasıydı. Aya Otonashi kardeşini işte böyle düşünüyordu.

“Hadi başlayalım o zaman. Kimseden nefret etmiyoruz ama bizi ileriye doğru sürükleyen, tarif edilemez bir dürtü var içimizde. Bir düşmanımız var; buna boşluk da diyebilirsin. Pekala, onlara gösterelim.

Onlara intikamımızın neye benzediğini gösterelim.”

“...Dur.”

Havuz bana korkunç bir şey yapıyor. Elini içime sokmuş, her şeyi darmadağın ediyor.

“Dur. Bunlar sadece senin kurduğun hayaller. Sen sadece Aya Otonashi’nin normal bir kız olmasını istiyorsun; sanki öyleymiş gibi davranmayı kes!”

Sana bunları anlattıktan sonra bile tüm kanıtları reddedeceğinden ve Aya Otonashi’nin özel ya da doğaüstü bir varlık olduğunu iddia etmeye devam edeceğinden eminim. Ama gerçeği hatırlayabileceğini düşünüyorum. Bir canavarla uzaktan yakından alakası olmayan o sade, insani Aya Otonashi, anılarında bir yerlerde duruyor olmalı. Ne de olsa, ne kadar olgun görünürse görünsün, o sadece bir ortaokul öğrencisiydi.

“Doğru değil! Aya her zaman özeldi ve—”

“Nn... nnh... nnnnh.”

Gözlerimin önündeki sahne değişir. Tam olarak gündüz düşlerimde gördüğüm şeye benziyor, bu yüzden kafam karışmıyor. Ancak mekan kazanın gerçekleştiği yerden başka bir yere kayıyor ve hafifçe sarsıldığımı gizleyemiyorum.

Burası bir zamanlar yaşadığım ev. Ablam Aya’nın o sıcak odası. İçerisi parfüm ve esansiyel yağların karışımı gibi kokuyor.

Aya ve ben odadayız. Sanırım ikimiz de on yaşlarındayız? Küçük Aya yatakta yüzüstü yatıyor, küçük ben ise endişeyle ona bakıyorum.

“Ne oldu, Aya?”

Yüzünü kaldırmayınca endişeyle onu sarsıyorum. Hiç kıpırdamadan duruyor, yüzünü benden gizliyor.

Bir süre sonra nihayet konuşuyor. “...Kaybettim.”

“Ha?”

“Ulusal sınavı. Sizin okulda da yapıldı, değil mi? Sınıf arkadaşım beni geçti. Daha önce hiç kaybetmemiştim.”

“Ne? Sadece bu mu? Arada sırada olur böyle şeyler. Bu kadar üzülecek bir şey değil ki, değil mi?”

Bariz bir öfkeyle, kısık bir sesle “Anlamıyorsun,” diyor.

Küçük Maria susar.

“Bunun ne anlama geldiğini hiç ama hiç anlamıyorsun, Maria. Benim bir sınavda ya da başka bir şeyde kaybetmemin ne demek olduğunu! Kimsenin beni geçmesine izin veremem. Herkesten daha değerli olmak zorundayım. Herkesin bana ihtiyaç duymasını sağlamalıyım. Eğer yapamazsam...”

“—Keşke hiç doğmasaydın.”

Yüzünü yastığa iyice bastırarak bağırır. “...Rinko’dan asla intikam alamam! Onun haksız olduğunu söyleyerek dimdik ayakta duramam...!”

“Aya...” diye fısıldıyorum, iki küçük halimizi izlerken.

O zamanlar neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ablamı neyin üzdüğünü bilmiyordum. Ama şimdi anlıyorum.

Aya Otonashi başından beri savaşıyordu.

İstenmeyen bir çocuk olduğu gerçeğiyle savaşıyordu.

Nihayetinde toplum Aya Otonashi’yi zavallı bir çocuk olarak görmüştü ve o da gerçekten öyleydi. Buna şaşırmamak gerekirdi. Aya, Rinko’nun ve anne babamın kendisini gerekli görmediği gerçeğinden kaçamamıştı. Bu yüzden olağanüstü bir insan haline gelerek kendi değerini kanıtlamaya çalışmıştı. Kendini sınırlarının ötesinde, çılgınca zorlamıştı. Gözyaşlarını içine akıtarak, kendini yıpratmak pahasına savaşmaya devam etmişti. Ablamı hayatta tutan şey, başkalarının ona duyduğu saygı ve takdirdi.

Herkesten daha çok çabaladı. Ne kadar çok çalıştığını bana ya da başka birine göstermeden hep en önde koştu. Kendini bu kadar güçlü kıldığı için ablamın hala inanılmaz bir insan olduğunu düşünüyorum.

Yine de tüm o asaletinin ve gururunun arkasında, güvensizlik ve kırılganlık yatıyordu.

Aya Otonashi bir insandı.

“Hayır...”

Reddederek başımı iki yana sallıyorum. Hırçın bir çocuk gibi davrandığımı biliyorum ama bunu kabul etmemin hiçbir yolu yok.

“Ablam Aya özel biriydi. Doğaüstüydü. Ölmek istiyordu. Böyle olmak zorunda; eğer öyle değilse, o sadece trajik bir kazanın kurbanıydı. Bir deli tarafından hiç uğruna öldürüldü. Bunu istemiyorum. Onun ölümünün anlamsız olmasını istemiyorum. Ablam bedenimi ele geçirdi ve bunu yapabildi çünkü o doğaüstüydü. Böyle olamaz mı? Ne de olsa, eğer öyle değilse—

—o zaman Aya gerçekten ölecek.”

Birdenbire gözlerimin önündeki sahne ablamın odasından tekrar kaza yerine döner ama bu kez öncekinden biraz farklı görünmektedir.

Aya uçurumdan yukarı tırmanmak yerine, aşağıda, arabanın içinde sıkışıp kalmıştır. Kapı çarpmanın etkisiyle ezilmiş ve açılmamaktadır, bu yüzden çaresizce ön camı yumruklamaktadır. Ancak ölmekte olan bir kızın darbeleri çok zayıftır ve her vuruş camda hafif bir ses çıkarır.

Halsiz bir sesle ağlayarak “Ölmek istemiyorum... Yardım edin... Hayır,” der. “Acıyor. Çok acıyor. Ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum. Maria. Ben... henüz ölmek istemiyorum...!”

Yüzünde en ufak bir gülümseme bile olmadığını söylemeye gerek yok.

Ortaokul yıllarındaki halim, elinde bir buket çiçekle uçurumun tepesinden aşağı bakmaktadır. Aya’nın feryat figan yardım çağrısını duyamayacak kadar perişan halde ağlamaktadır.

Ne de olsa onu kazadan sonraki güne kadar ziyaret etmemiştim.

Küçük Maria buketi uçurumdan aşağı fırlatır ve boş gözlerle fısıldar.

“Kabul etmiyorum... Aya’nın öldüğünü kabul etmiyorum.”

Aya bir canavar, bu yüzden ölemez. Ona izin vermeyeceğim. Ablam beni ele geçirdi. Yalnız kalmak istemiyorum. Eğer Aya olursam, artık kendim olmam. Yalnız kalmam.

Akrabalarımın arasındaki konuşmaları, beni sadece bir ayak bağı olarak gören o insanların fısıltılarını hatırlıyorum.

—Eğer ablam Aya gittiyse, o zaman…

Beni isteyecek, bana ihtiyaç duyacak kimse kalmadı demektir.

Ve bu, katlanabileceğim en son şeydi. Sadece ablamın hayaleti bile olsa, birinin bana ihtiyaç duymasını istiyordum. Onun vasiyetini bana emanet ettiğine inanmayı seçtim. Beni ele geçirdiğine inandım. Aya’nın benim bedenime ihtiyacı vardı. Bu yüzden dünyadaki herkesi mutlu etmek gibi bir hedefle yaşamak zorundaydım. Eğer başarısız olursam, bu Aya’nın bana ihtiyacı olmadığı anlamına gelecekti.

Yalnız değilim.

Ablam Aya, içimde yaşıyor.

Ancak o havuz, yani Kazuki, karşıma dikiliyor.

"Maria Otonashi’nin ve Aya Otonashi’nin gerçek arzusu, dünyadaki herkesi mutlu etmek değildi."

Haklı.

Bizim gerçek arzumuz—

Anne babaları tarafından sevilmeyen iki yalnız kız çocuğu olarak tek istediğimiz—

"Birinin bize ihtiyaç duymasıydı."

"Birinin bize ihtiyaç duymasıydı."

Gözyaşlarımı tutamıyorum. Ne yapmalıyım? Ablamı öldürmek zorundayım. Ama bunu yaparsam yapayalnız kalacağım. Kimse bana ihtiyaç duymayacak. Buna dayanamam. Eğer bu kutu ellerimden kayıp giderse, umutsuzluğa düşüp boş bir kabuğa döneceğim. Kurtar beni. Kurtar beni. Birisi lütfen yardım etsin bana… Ama tabii ki etmeyecekler. Kimse benim yanımda olamaz ki. Bu çok kolay olurdu—

—Tanrım… Biri var. Benim için biri var.

Evet, doğru ya.

Benim bir kurtarıcım var.

Bir kurtarıcım var, yani belki de o kadar zor değildir.

"Sana ihtiyacım var, Maria."

—Kazuki Hoshino.

Kazuki, duymayı her şeyden çok istediğim o kelimeleri fısıldıyor.

Üstelik bu bir gerçek. Eğer ona gitmezsem, Kazuki o duvarı yumruklamaya devam edecek. O döngüden asla kaçamayacak.

Kazuki’yi kurtarabilecek tek kişi benim.

Ve beni kurtarabilecek tek kişi de Kazuki.

Kazuki’nin bana her şeyden çok ihtiyacı var.

Benim de Kazuki’ye her şeyden çok ihtiyacım var.

Gözyaşlarımı siliyorum.

Bu ne kadar uzun bir dolambaçlı yoldu böyle?

En başından dürüst olup Kazuki’yle kalmak istediğimi söylemeliydim.

Bu yeterli olurdu—

Gerçekten, sadece bu bile yeterdi—

"Arzumu gerçekleştirmek için."

İşte bu yüzden, o Sahte Mutluluk zincirini şimdi kırmak sorun değil.

Ne de olsa gerçek mutluluk artık ellerimin arasında.

Gerçek olanı yaşatmak için sahte arzumu ezip geçmeliyim.

Kendi ellerimle bir canavara dönüştürdüğüm ablamı, şimdi yine kendi ellerimle öldürmeliyim.

Arabanın içinde sıkışıp kalan Aya’ya doğru yaklaşıyorum. Hâlâ ön cama vuruyor, hayatta kalmak için çırpınıyor. Ama onu kurtarmanın bir yolu yok. Yaşamayı ne kadar çok isterse istesin, geleceğe dair onca güzel hayaline, bunları gerçekleştirebilecek onca yeteneğine rağmen kurtulamayacak. Ablam feci ve zamansız bir şekilde can verdi.

"Aya."

Sesim ona ulaşmıyor. Geçmişe müdahale edemem.

Yine de Aya ön cama vurmayı bırakıyor. Gözlerini kapatıp koltuğa uzanıyor.

Kaderini kabullenmiş durumda.

"Seni burada sıkışmış halde bıraktığım için özür dilerim. Bunca zamandır senin hislerini çarpıttığım için özür dilerim. Her şeyi senin üzerine yıkıp gerçeklerle yüzleşmekten kaçtım. Ama artık hepsi bitti. Seni özgür bırakıyorum."

Cebimden küçük bir şişe çıkarıyorum.

"Bu senin doğum günü hediyen."

O gün ona vermeyi planladığım kokulu yağı damlatıyorum. Nane kokusu etrafa yayılıyor.

Bununla birlikte, o gün benim için duran zaman nihayet yeniden akmaya başlıyor.

Aya muhtemelen nanenin kokusunu alamıyor ama yanakları hafifçe gevşiyor.

Ablamın yaşadığı hayattan memnun olmadığını biliyorum. Eminim içinde sadece pişmanlıklar vardı. Öfke ve acı içinde öldüğüne eminim.

Ama—

Bu sadece benim tahminim, yine de aklından tek bir düşüncenin geçtiğine inanıyorum.

Yurt dışına okumaya gideceğini benden saklamıştı ve yola çıkarken evde olmamı sağlamıştı. Bu sayede—

—en azından küçük kız kardeşi hayatta kalmıştı.

"Maria, lütfen… mutlu ol…"

Ablamın gözleri bir daha asla açılmayacaktı.

"Elveda O. Elveda… Aya."

Bunca zamandır peşinden koştuğum O, havaya karışıp usulca yok oluyor.

İçimdeki canavar gitti.

Tekrar okyanusun dibine dalıyorum. Ağlayan o sesin peşinden, karanlığın daha da derinlerine iniyorum. Önümü göremesem de artık korkmuyorum. Derine indikçe anılarım berraklaşıyor.

Kahretsin… Bu, yüzleşmek istemediğim bir geçmiş. Ama kaçmayacağım. Daha önce yaşananların acısıyla hesaplaşabilmek için ileriye atılıyorum.

Aşağıdaki o küçük kız ne zamandır ağlıyor böyle? Eminim en başından beri. Bir kutu elde ettiğim ilk andan beri yalnızlıktan feryat ediyordum. O sulu gözlü gerçek benliğim, Aya Otonashi olmaya çalışırken ayak bağı oluyordu; bu yüzden onu okyanusun dibine batırmıştım.

Ancak onu geri çağırmadan Sahte Mutluluk’u yok edemem.

Hıçkıran kızı bulmak için karanlığın içinde çırpınıyorum. Ağlama sesinin çok yakından geldiğini hissedebiliyorum ama onu göremiyorum. Kendi adımı sesleniyorum: "Maria!" ve kollarımı açıyorum.

Parmak uçlarımda birinin varlığını hissediyorum.

"Sen Maria mısın?"

Bileğe benzeyen o şeyi kavrayıp kendime doğru çekiyorum.

Sanki bir ışık balonunun içine girmişiz gibi, etrafımızdaki karanlık anında dağılıyor. Ağlayan kız, ortaokuldaki halime benziyor.

"Sen başlangıçtaki Maria mısın?"

Bu, bir zamanlar terk ettiğim geçmişteki benliğim. Yalnızlıktan ağlayan. Zayıf ve güvensiz olan. Kimsenin onu sevmediğine inanan.

(Beni şimdi görebiliyor musun?)

Sözleri beni hazırlıksız yakalıyor.

Ama anlıyorum… Bunca zamandır ona kör kalmıştım. "Evet, seni görebiliyorum."

(Benimle kalacak mısın?)

"Her zaman seninle olacağım."

Başlangıçtaki Maria’nın elini tutuyorum.

"Artık senden kaçmayacağım. Geçmişten kaçmayacağım." Gözlerinin içine bakıp şefkatle gülümsüyorum. "Bu yüzden, geri dön."

Başlangıçtaki Maria tereddüt ediyor gibi görünüyor. Bu çok doğal, çünkü ona bu kötülüğü yapan bendim.

(…Bana bir söz vermeni istiyorum.)

"Dinliyorum."

(Üzüldüğünde ağla. Sevindiğinde coşkuyla dol. Öfkelendiğinde bunu göster. Eğlendiğinde kahkahalar at. Ve başın sıkıştığında kendini yıpratma, yardım iste. Başkalarından önce kendine değer ver. Kimseden nefret etme. Kendinle gurur duyarak yaşa.)

Bunların tek birini bile yapamamıştım şimdiye kadar.

Yine de tuhaf bir şekilde, bir sonraki sözle birlikte hepsini yerine getirebileceğime inanıyorum: Birini seversem, bunu sonuna kadar götürmeliyim.

"Evet, merak etme. Sözümü tutacağım."

(Gerçekten mi?)

Başımı sallıyorum. Sözümü tutabileceğimden en ufak bir şüphe duymuyorum.

(O zaman geri dönüyorum!)

Başlangıçtaki Maria ağlamayı kesiyor. Gülümsüyor ve içime süzülüyor. "Ah, mmh……"

Tüm gerçeği bilsem de bu his hiç hoş değil. Sanki kanım tersine akıyor. Artık güçlü değilim; güçlüymüş gibi bile davranamıyorum. Beni özel kılacak hiçbir şeyi olmayan o kırılgan kız, içime geri döndü.

Geçmişin tamamı bedenime nüfuz ediyor. Gerçeklik, getirdiği tüm kederle birlikte üzerime çöküyor. Sonunda kaçmayı bıraktım ama bu dünyadan nefret ediyorum. Beni defalarca acımasızca hırpalayan bu dünyada zerre şefkat yok.

Acımasız, nankör, kaba, değişken, mantıksız ve korkutucu—

Ama…

…yine de…

…artık yalnız değilim.

"Öyle değil mi, Kazuki?"

İşte bu yüzden, yeniden Maria Otonashi olabilirim.

Okyanusun derinliklerinden sıyrılarak gözlerimi açıyorum.

Eskiden yaşadığım apartman dairesinin bir odasındayım.

O artık yok. Onun yerine, ellerimde şeffaf, güzel ama bir o kadar da narin, kare şeklinde bir kutu duruyor.

Üstelik burada yalnız değilim.

"Ah—"

Onu görmek beni yeniden ağlatıyor. Gözyaşlarım benden bağımsız bir şekilde boşalıyor, kendimi durduramıyorum. Ne kadar zavallıca görünürse görünsün, geçmişteki ve her zamanki halim bu işte.

"Ah—Kazuki."

Odanın zemininde oturan Kazuki’ye sarılıyorum. Ancak Kazuki hiçbir tepki vermiyor. Boş gözlerle tek bir noktaya dik dik bakıyor.

Kazuki, o döngülerin vahşetinde her şeyini kaybetti. O mutlak yalnızlık, onun zekasını ve anılarını elinden alıp onu sessiz bir bedene dönüştürdü. Kazuki’nin ruhunun şekli, bu kutunun acımasızlığı yüzünden bozuldu; muhtemelen bir daha asla eskisi gibi olamayacak.

Gerçeklik, her zamanki gibi acımasızlıktan başka bir şey sunmuyor ve önüme sadece aşılması gereken zorluklar çıkarıyor.

Ama artık kutulara sığınmayacağım.

Ağlayarak gülümsemeye çalışıyorum ve Kazuki’ye fısıldıyorum.

"Hey… daha önce ne konuştuğumuzu hatırlıyor musun? Reddeden Sınıf’ta umudumu yitirdiğimde, önümde diz çöküp ‘Eşlikçiniz geldi, Prenses Maria’ demiştiniz ve elini uzatmıştın. Beni kurtarmak için her şeye ihanet ettiğini, herkesi karşına aldığını söylemiştin. O andan beri yaptığın her şey bu sözünle uyumluydu. Bana her zaman kurtuluşu getirdin. Güçlendiğimi sanıyordum ama aslında okyanusun dibinde tutsak kalmıştım. Ve sen beni kurtarmak için o derinliklere daldın. Tam da yapacağını söylediğin şeyi yaptın; herkese ihanet etmek ve herkesi karşına almak anlamına gelse bile beni orada buldun. Bunun seni bu kadar yaralayacağını ve bu hale getireceğini umursamadın."

Şeffaf kutuyu yere bırakıp Kazuki’nin elini usulca sıkıyorum. Parmakları hafifçe kıpırdıyor ama bu muhtemelen sadece dokunuşuma verilen refleksif bir tepki.

"Beni bağışlamanı istiyorum. Benim için bu kadar çok şey yapmışken, senin için yapabileceğim tek bir şey var." Elimi Kazuki’nin göğsüne koyuyorum. "Hayatım boyunca senin yanında kalacağım."

Kazuki tepki vermiyor.

"Vazgeçmeyeceğim. Geri dönmen için ne kadar sürmesi gerekiyorsa bekleyeceğim. Senin beni beklediğin zamandan çok daha kolay olacak, değil mi? …Hayır, sanırım öyle değil. Bu bir bekleme meselesi değil zaten. Bizim kaderimiz birbirinden ayrılmamak üzere yazılmış. Her zaman seninle olacağım. Yapabileceğim tek şey bu."

Ona gülümsüyorum.

"Bu, hiç kimsenin asla yıkamayacağı bizim normal hayatımız."

Ancak gözyaşlarım Kazuki’nin avucunun içine damlıyor. Bana bakmıyor bile; gerçekten sadece boşluğa dik dik bakıyor.

"Bu her şeyi çözecek, değil mi? Sadece günlük hayatımızı yaşayarak geri döndürülemeyecek hiçbir umutsuzluk olmadığını söyleyen sendin. Öyle değil mi?"

Kendimi ne kadar zorlasam da sesimin titremesine engel olamıyorum.

Senin sözlerine inanıyorum. Otonashi Aya'yı mağlup eden o kişiye tüm kalbimle güveniyorum.

Kazuki mutlaka geri dönecek.

Yine de içimde bir yerde, umudumu tamamen yitirmekten ölesiye korkuyorum.

Kim olduğumu biliyor musun?

Söylediklerimi anlıyor musun?

Beni görebiliyor musun?

Sana dokunduğumu hissedebiliyor musun?

Kendi adını hatırlıyor musun?

Hiçbirine cevap vermiyor.

Durumun gittikçe ümitsizleştiği ortada. Yine de yüzüme bir tebessüm yerleştiriyorum. Umudu bulacağım, biliyorum.

Önemli değil. Eğer unuttuysan, ben sana adınla seslenmeye devam ederim. Sen beni bulana kadar nasıl durmadan adımı haykırdıysan, ben de senin adını öyle dillerden düşürmem.

Söylüyorum.

Kazuki.

Gözyaşları içinde fısıldıyorum.

Kazuki.

Aşkla sesleniyorum.

Kazuki.

Neşeyle haykırıyorum.

Kazuki.

Kazuki.

Kazuki.

Bıkıp usanmadan, defalarca Kazuki'nin adını fısıldıyorum.

Günün nasıl bittiğini, güneşin ne ara battığını anlamıyorum bile. Kazuki bütün vakti öylece oturarak geçirmedi; ara sıra ayağa kalkıp etrafta dolandı, hatta elleri yüzüme ve bedenime dokundu. Yine de tek kelime etmedi, zihninden en ufak bir düşünce kırıntısı geçtiğine dair hiçbir işaret vermedi. Ama tuhaf bir şekilde, adımlarını atarken asla duvara çarpmadı.

Kazuki.

Bugün bu ismi herhalde binlerce kez söylemişimdir. Ama tek bir an bile yorulmadım. Kazuki'nin adını dilime dolamak beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor.

Kazuki, sanki o şeffaf Kutuyu yeni fark etmiş gibi aniden dizlerinin üzerine çöküyor. Kutuyu eline alıp uzun uzun, kıpırdamadan gözlerini dikiyor.

Kazuki, ne oldu?

Kazuki, yaralı sağ eliyle Yarım Kalmış Mutluluk'u sıkıyor. O el, hâlâ Kutuları yok etme gücünü, Boş Kutu'nun o kudretini barındırıyor.

Bu yüzden o şeffaf ve kırılgan Kutu, sanki sıradan bir cammış gibi kolayca un ufak oluyor.

Yarım Kalmış Mutluluk tamamen yok olup gidiyor.

Böylece Kazuki, Boş Kutu'nun gücünü nihayet tamamen kaybediyor.

Her şey bitti. Kutular muhtemelen bir daha asla dünyamıza adım atamayacak. Kazuki son ana kadar kendinden ödün vermedi ve düşmanını tamamen ortadan kaldırdı.

Kazuki, Kutulara karşı zafer kazandı.

Gözlerini bana çeviriyor. Bakışlarında en ufak bir yaşam belirtisi yok. Beni görmüyor. Hâlâ kendi iradesinden yoksun. Kim olduğunu bile bilmediğine eminim.

Yine de gözlerini benden ayırmıyor. Neden acaba?

Kazuki'nin ne söyleyeceğini çok iyi biliyorum. Onun şimdi bir mucize gerçekleştireceğini hissediyorum.

Maria.

O tanıdık isim, sanki kendi iradesi dışında dudaklarının arasından dökülüverdi. Başka bir açıklaması olamaz.

Hemen umutlanmamalıyım.

Hemen sevinç çığlıkları atmamalıyım.

Kendime bunu ne kadar tembihlesem de nafile. İçimi kaplayan o muazzam sevinçle hıçkırıklara boğuluyorum.

Ama elimde değil ki, öyle değil mi?

Ne de olsa ben artık o güçlü Otonashi Aya değilim; sadece sulugözün tekiyim. Ben Otonashi Maria'yım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.