İlk aşkım muhtemelen o ortaya çıktığı an bitmişti.
Vazgeçmemeye kararlıyım ama... Öf, tamam, anladım! Onunla Hoshino arasında, benim asla inşa edemeyeceğim kadar sarsılmaz bir bağ var. Bunun aşk olduğunu biliyorum. Bu kadarını ben bile görebiliyorum.
Pırıl pırıl, güneşli bir gün ve pembe kiraz çiçekleri tüm ihtişamıyla açmış. Bugün yine rehabilitasyon merkezinin geniş rekreasyon alanındaki okçuluk sahasında yay germe egzersizleri yapıyorum.
Kazadan sonra kollarım epey kaslandı ama gücüm hâlâ yetersiz, yayı sadece gererken bile zorlanıyorum. Hedefi nişan almak bir yana, oku fırlatabilmek bile benim için büyük başarı. Haliyle ok yine hedefi ıskalıyor.
Hafifçe içimi çektim. Sporla aram zaten hiçbir zaman iyi olmamıştı ama dürüst olmak gerekirse okçuluğa pek de yeteneğim yok. Paralimpik Oyunları'na katılmak benim için sadece uzak bir hayalden ibaret... Ama bunu fizyoterapistim Ryoko'ya söylersem kesin yine bana kızacaktır. Altın madalyalı Takanashi'nin ilk başlarda benden çok daha kötü olduğu ya da tekerlekli sandalye tenisi şampiyonu Goto'nun intihar girişiminden sonra nasıl hayata döndüğüyle ilgili hikayeleri dinlemekten artık gına geldi. "Tüm kalbini ortaya koy!" deyip duruyor Ryoko. "Gerçek bir hayalin önünde hiçbir şey imkansız değildir! Asla pes etme, içindeki ateşi yak!" Öf, cidden çok fazla kasıyor. Hem de çok katı. Yürüyemediğim için bana biraz olsun müsamaha gösterse ne olur sanki?
Bu devasa hastanede bana hiçbir zaman ayrıcalıklı davranılmadı ama bu çok normal. Burası zaten benim gibi tekerlekli sandalye kullanan hastalarla dolu. Hatta bazen Ryoko'nun bana acımaktan ziyade, gençliğimi kıskandığını hissediyorum. Bence biraz tuhaf bir kadın.
"Kasumi!"
Birinin adımı seslenmesiyle kafamı kaldırdım.
Ishizaki tenis kortundan beni fark etmiş, neşeyle el sallıyordu. Yüzümü hafifçe ekşiterek ben de ona el salladım. Suratımın aldığı o ifadeyi gizlemeye çalışıyorum ama hiçbir zaman beceremiyorum. Yani, bana karşı hisleri olduğunu söyleyen birine en doğru şekilde nasıl karşılık verilir ki?
Zihnimdeki bu karmaşık düşünceleri dağıtmak isteyerek yayı tekrar gerdim.
Eskiden beni bu halimle kabul edecek pek fazla erkek olmayacağını düşünürdüm. Benim yerimde olan herkes herhalde böyle hissederdi. Yine de, en azından buralarda... Kendim söyleyince bir garip gelse de, oldukça popülerim. Benimle benzer engelleri olan kişilerin benimle konuşmaya çalışmasını anlayabiliyorum ama sağlıklı insanlar bile benimle flört etmeye çalışıyor. Öğrencilik yıllarıma kıyasla şimdi çok daha fazla ilgi görüyorum.
İlk başlarda, fiziksel olarak bu kadar sorunu olan bir kıza neden birinin ilgi duyacağını düşünüp dururdum ama son zamanlarda bunu biraz anlamaya başladım. Pek çok insan birine destek olma hissinden hoşlanıyor. Benimle evlenip bana bakmak, hayatlarına bir anlam ve tatmin duygusu katacaktır. Bundan emin olabildikleri için peşimden koşuyorlar.
Belki de birinin bana gözü gibi baktığı, her ihtiyacımı karşıladığı o masalsı hayatta ben de bir parça mutluluk bulabilirdim. Ama yine de bu tarz insanların gösterdiği sevgiye nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyorum. Onlar beni ben olduğum için değil, sadece engelli olduğum için sevmiyorlar mı? Beni bir tapınağa yerleştirip, engelimin bana sağlıklı insanlarda olmayan özel bir güzellik kattığını fantezi haline getirmiyorlar mı? Sadece kendilerine muhtaç olan ve peşlerinden gelmekten başka çaresi olmayan zayıf bir partner mi arıyorlar? Belki de böyle düşündüğüm için kötü biriyimdir, bilemiyorum.
Yine de aklıma mukayyet olamıyorum; en azından Hoshino, ben felç kalmadan önce de kaldıktan sonra da bana hep aynı davrandı.
Bu sefer fırlattığım ok hedefin yanından bile geçmedi.
Aramızda büyük bir olay yaşanmıştı, benim kazamdan çok daha büyük bir şey.
İşin aslı, tam olarak ne olduğunu ben bile bilmiyorum. Akılalmaz, imkansız bir olaydı.
Parça parça şeyler hatırlıyorum; bir keresinde başka bir dünyada Hoshino'ya sorun çıkarmıştım ve o beni kesin bir dille reddetmişti. Sonra Miyazaki ile yaşanan o karmaşa vardı. Ve birinci sınıf öğrencisi Koudai Kamiuchi'nin gizemli ölümü. Oomine'nin başlattığı söylenen şu köpek-insan dehşeti. Ve... Hoshino'nun aklını kaçırması.
Ancak en önemli kısım kayıp. Bu olayların birbiriyle bağlantılı olması gerekiyor gibi ama aralarında hiçbir bağ kuramıyorum. Sanki onlara dair anılarım kesilip farklı filmlere bölünmüş gibi. Ya da sanki bir tanrı, önemli olan her şeyi gizlemek istemiş gibi.
Nana Yanagi ve Toji Kijima ile ilgili de içimi kemiren bir şeyler var. Onlar Hoshino'nun liseden tanıdığım eski arkadaşlarıydı. Bunda aslında sıra dışı bir durum olmaması gerekirken, hayatımıza o kadar doğal bir şekilde dahil oldular ki bu durum bana son derece yanlış geliyor. Onlarla nasıl arkadaş olduğumu hatırlıyorum. Nana'nın bir sevgilisi olmasına rağmen gözünü Hoshino'dan ayırmadığını ve bunun beni nasıl çileden çıkardığını hatırlıyorum. Ama bu anıların bir kısmı gerçek dışı gibi geliyor, sanki ait olmadıkları bir yerdeler. Sanki birisi her şey mantıklı görünsün diye bu anıları oraya sonradan yapıştırmış gibi.
Sanırım... Sanırım çok önemli bir şeyi unuttum. Hayati bir şeyi.
Ne olduğunu bilmesem de kesin olan bir şey var.
Okula geri dönmek istiyordum ama...
...Hoshino orada değildi.
Doktorlarım her zaman bana tam donanımlı, büyük bir rehabilitasyon merkezine gitmemi tavsiye etmişti. Hoshino ile birlikte okula dönme arzum, bu fikre bu kadar uzun süre direnmemin ve ilk yattığım hastanede kalmamın tek sebebiydi. Ama Hoshino artık okulda olmadığı için orada kalma motivasyonumu tamamen kaybettim ve bildiğim o şehri terk ettim.
Gitmeden önce halletmem gereken son bir mesele vardı.
Rehabilitasyon merkezine sevk edilmeyi kabul ettiğim günün ertesi sabahı Otonashi'yi hastaneye çağırdım. Hemşirelerden rica edip çatının tamamen bize kalmasını sağladım. Kendimi kaybedebileceğimi bildiğim için bu konuyu odamda konuşmak istememiştim.
Soğuk sonbahar rüzgarı iliklerime kadar işliyordu. Maria Otonashi, arkasındaki uzak dağların o muhteşem kızıl yapraklarıyla dururken adeta bir tablodan fırlamış gibiydi. Hayır, Otonashi o sonbahar yaprakları olmasa bile bir sanat eseri gibi görünmeyi başarırdı.
Bir zamanlar kalçalarına kadar uzanan saçlarını omuz hizasında kestirmişti. Bu yeni tarzı onu bir nebze olsun daha cana yakın göstermiş, üzerindeki o gizemli havayı biraz olsun dağıtmıştı. Ya da belki de değişen şey sadece saç kesimi değildi.
Bu güzel kıza bakarken içimden bir şey geçirdim:
Otonashi'yi hiçbir zaman sevemeyeceğim.
Emin olduğum birkaç şey var. Eğer o ortaya çıkmasaydı Hoshino ile bir ilişkiye başlayabileceğimi biliyorum. Hoshino'nun bu hale gelmesinin sorumlusu oydu. Eğer ben normal hayatıma dönebilseydim, Otonashi okula asla geri dönmeyecekti. Hoshino da eskisi gibi kalacaktı.
Onunla, ona adıyla hitap edebileceğim kadar yakınlaşacağımızdan en ufak bir şüphem yoktu. Benim için o, Kazuki olacaktı.
Her şey onun yüzündendi.
Benim normal hayatımın darmadağın olmasının tek sorumlusu Maria Otonashi'ydi.
"Büyük bir rehabilitasyon merkezine gidiyorum, orada kalacağım."
Onun yüzünden Hoshino'yu arkamda bırakıp gitmekten başka çarem kalmamıştı.
Bunu söylediğimde Otonashi'nin yüz ifadesi hiç değişmedi. Sadece "Anlıyorum," dedi ve bir an sonra ekledi: "Bunu Kazuki'ye de söylerim."
Onun adını telaffuz ettiğinde içimdeki duygular dalgalandı. Sana bunu söylemek zorunda kalmanın bana neler hissettirdiği hakkında en ufak bir fikrin var mı? Bunun için ne kadar büyük bir kararlılık gerektiğini biliyor musun? İçimdeki pişmanlığı, öfkeyi ve tüm o karanlık hisleri onun yüzüne haykırmak istedim. Hayatımda hiç yapmadığım halde ona lanetler yağdırmak istedim. Hoshino'yu ve diğer herkesi mahvettiği için ona bedel ödetmek istedim. Özür dilemesini sağlamak ve ona gücümün yettiği kadar sert bir tokat atmak istedim.
Öfkemi bastırmak için yumruklarımı sıktım.
Parmak boğumlarım bembeyaz olana kadar sıktım.
Sonra ona söylemeye karar verdiğim o sözleri fısıldadım.
"Lütfen Hoshino'ya iyi bak."
Dudağımı ısırıp önünde eğildim.
Öf, nefret ediyordum bundan. Ondan bu kadar nefret etmek canımı yakıyordu.
Ama rakibimden ne kadar tiksinsem de, bu durumla bu şekilde yüzleşmeye karar vermiştim.
"Hoshino'ya destek olmak istiyorum. Onun yanında kalıp ona bakmak istiyorum... Ama anlıyorum. Sonunda normale dönebilmek için hâlâ pek çok insanın yardımına ihtiyacım var. Kendi başıma hiçbir şey yapamıyorum. Bu çaresiz halimle... Sadece ona yük olurdum...!"
Başımı kaldıramıyordum. Hayal kırıklığı, üzüntü ve gerçeği kabul etmenin verdiği o acıyla sarsılıyordum. Ağlıyordum.
"Kazadan sonra bile... Hoshino'nun beni fark etmesini sağlayabileceğime inanıyordum."
"Evet."
Bu bir yalandı. Onların arasına girmemin hiçbir yolu olmadığını biliyordum. Engelsiz olsaydım bile en ufak bir şansım olamazdı. Otonashi de bunu biliyordu ama sadece kendimi avutmamı sessizce dinledi.
"Hoshino'yu seviyorum. Konuşamaması bile umurumda değil. Onu sonsuza dek sevebilirim."
"Biliyorum."
"Bir daha asla kimseyi böyle sevemeyeceğim. Bu benim için çok değerli."
"...Evet."
"Hoshino da bana değer verirdi... Doğru, sana karşı kaybetmedim! ...Kaybetmedim, hiç de bile!"
Dudağımı bir kez daha ısırdım.
"...Ama, ama...!!"
İş Hoshino'nun neye ihtiyacı olduğuna geldiğinde...
"O kişi ben değilim!"
...ihtiyaç duyduğu kişi o. Kasumi Mogi değil.
Maria Otonashi.
"Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!"
Kendimi tutmaya çalışsam da sonunda çığlıklar atarak ağlamaya başladım.
Otonashi bana yardım etmek için hiçbir şey yapmadı. Sarılmadı ya da gözyaşlarımı silmedi. Sadece ağlamam dinene kadar sessizce başımda bekledi.
"Mogi." Gözyaşlarım dindiğinde Otonashi kararlı bir ses tonuyla konuştu. "Kazuki normal hayatına geri dönecek."
Kızarmış gözlerimle ona baktım.
"Kazuki'ye değer veriyorsun ve bunun ona iyi geleceğini biliyorum. Senin hislerin de onun geri dönmesinde rol oynayacak. Bu kaçınılmaz. Bu yüzden bunu şimdiden söylemek istiyorum."
Maria Otonashi başını hafifçe eğdi.
"Kazuki'ye değer verdiğin için teşekkür ederim."
Bunu nasıl tarif edeceğimi tam olarak bilmiyorum ama yaptığı şey içimdeki o fırtınayı dindirdi. Hatta kendimi hafifçe gülümserken buldum. "Sana karşı gerçekten hiç şansım yok."
Gerçekten de yoktu.
Otonashi, Kazuki’nin o halini gördükten sonra bile onun bir gün aklının başına geleceğinden, eski normal hayatına döneceğinden tamamen emindi. Bense o asla iyileşmese bile onu sevmeye devam edeceğimi söylemiştim ve bunu söylerken de dürüsttüm. İşte asıl sorun da buradaydı zaten.
Çünkü bu durum, içten içe onun bir daha asla toparlanamayacağına inandığımı gösteriyordu.
Oysa Maria Otonashi’nin en ufak bir şüphesi bile yoktu. Onun geri döneceğine dair inancına sıkı sıkıya tutunmuştu.
İşte tam da bu yüzden onun yanında olmayı hak eden kişi oydu.
Göğsümün aniden hafiflediğini hissettim. İçimi kaplayan tarifsiz rahatlama duygusu beni hem şaşırtmış hem de hayal kırıklığına uğratmıştı. Bir zamanlar kurtuluşum olan o aşk, yolun bir yerinde üzerimde ağır bir yüke dönüşmüştü. Onu taşımak artık beni yormaya başlamıştı.
“Evet…”
Aşkım nihayete ermişti.
Bir daha birine karşı böyle hisler besleyebilecek miydim?
Birinin sığınağı, o güvendiği destek olabilecek miydim?
Ait olduğum bir yer bulabilecek miydim?
Ben bu düşüncelere dalmışken başımın üzerine birkaç kiraz çiçeği yaprağı süzüldü.
Şaşkınlıkla arkama döndüm.
“Selam, bizim idol!”
Yine o lakap. Kollarım gevşedi, elimdeki yayı yavaşça indirdim.
Gelen fizyoterapistimdi. Yüzü güneşte bronzlaşmıştı ve hiç makyajı yoktu ama üzerindeki o bembeyaz önlükle acayip rüküş duruyordu.
“…Lütfen bana öyle seslenmeyi kes artık, Ryoko.”
Sıkıldığımı görünce yüzünde keyifli bir sırıtış belirdi.
“Hadi ama, tam bir idolsün işte.”
“Nedenmiş o…?”
“Medya yine seninle röportaj yapmak için kapıda. Üstelik sadece onlar da değil, şu meşhur yirmi dört saat canlı yayın yapan televizyoncular da gelmiş. Tabii ki seve seve kabul edersin, değil mi?” Sesi her zamanki gibi yine çok yüksek çıkıyordu.
“…Olamaz. Lütfen reddet onları.”
“Yine mi? …Peki, sana karşı tamamen dürüst olabilir miyim?”
“…Tabii.”
“Televizyona çıkman şart!” Parmağını bana doğru salladı. “Milyonların kalbini fethedeceksin, bak gör! Sende insanı büyüleyen, o tam ekranlara layık karizmatik gülümseme var. Engelli insanlara karşı genelde duyulan o acıma hissini uyandırmıyorsun kimsede. Bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu biliyor musun? Tek başına tüm engellilerin imajını değiştirebilirsin. Ekranlarda ne kadar çok görünürsen o kadar çok destekçin olur, bundan hiç şüphem yok! Medya da bunun farkında, bu yüzden hepsi peşinde dolanıyor. Gerçek bir idol olmalısın; şarkı söylemeli, dans etmeli, imza günleri düzenleyip bütün o oyları toplamalısın! İşte o zaman asıl devrim başlayacak! Daha fazla destek bulmak hem hastalar hem de biz fizyoterapistler için muazzam bir yardım olur. Bunu sadece sen başarabilirsin. Bu senin misyonun!”
“…Bunları duymaktan artık gına geldi.”
“Hmm? Bir şey mi dedin?”
“Aynı şeyleri evirip çevirip anlatıyorsun işte. Dürüst olacağım dedin ama sadece kendini tekrarlıyorsun!”
Yine de Ryoko bendeki potansiyele yürekten inanıyordu.
“……Şey—”
Teşekkür ederim.
Ama bunu yüksek sesle söyleyemeyecek kadar utanıyordum.
Bence Ryoko durumu çok abartıyordu ve işler asla onun hayal ettiği kadar pürüzsüz gitmeyecekti.
Yine de her şeye rağmen bu toplumda bir şeyleri değiştirme şansım vardı. Sadece bu ihtimal bile beni hem şaşırtıyor hem de içime bir umut ışığı yakıyordu. Hayatım sadece başkalarından yardım alarak yaşayacağım bir süreçten ibaret olmak zorunda değildi.
Artık bazı yolların bana kapandığını inkar edemesem de belki de sadece benim yapabileceğim şeyler vardı. Belki bir idol olmak kadar şaşaalı değil, daha sakin ve mütevazı bir yol.
“…Kendimi biraz daha toparladığımda bunu düşüneceğim.”
Fakat şimdilik sadece kendi üzerimde çalışmakla meşguldüm.
“Hıh, görünüşe bakılırsa aklın bu fikre biraz yatmaya başladı. O zaman televizyon kanalına şimdilik kesin bir hayır demeyeyim.”
“Şey… Hayır, hâlâ yapamam diyorum…” Karşımdaki Ryoko’ydu sonuçta. Eğer kesin bir dille reddetmezsem kolumu büküp beni ikna eder, bir de bakmışım kendimi ekranda bulmuşum. “Gerçekten çok zor durumda kalırım diyorum, ciddiyim!”
“Aa? Nedenmiş o?”
“Şey, yani… Televizyona çıktıktan sonra peşime düşen, benimle çıkmak isteyen bir sürü insan olabilir…”
Eyvah. Bunu söylememeliydim.
Göz ucuyla Ryoko’ya baktığımda şakaklarındaki damarların seğirdiğini gördüm.
“Bunu gerçekten bir sorun olarak gördüğüne inanamıyorum. Aklını başına devşir, yirmili yaşlarına adım attığın an seçeneklerin öyle sandığın gibi bol olmayacak! Japon erkeklerinin hepsi genç kızların peşinde koşuyor!”
“Şey… Eminim dışarıda bir yerlerde tam size göre biri vardır.”
“Eğer beni teselli etmeye çalıştıysan hiç olmadı. Çok kibirliydi.”
Yani, evet… Belki karşı cinsten biri olmayabilirdi ama…
“O gözlerinden aklından hiç de hoş olmayan şeyler geçtiğini okuyabiliyorum. Ne cesaret ama! İyi, iyi, anlaşıldı! Bugünkü terapimiz fazlasıyla sert geçecek, hazırlıklı ol!”
“Lütfen yapmayın! Bu yaptığınız hiç profesyonelce değil, Ryoko!”
“İdoller mızmızlanmaz.”
“Bal gibi de yaparlar! Gizli sosyal medya hesaplarında hayranlarına etmedikleri küfür, arkalarından söylemedikleri laf kalmıyor!”
“Bu söylediğin biraz fazla detaylı oldu sanki… Hem farkındaysan bu sefer idol olduğunu inkar etmedin.”
“Değilim işte!”
Neyse.
Hoshino. İşte benim cephemde işler böyle. Gayet iyiyim.
Tahmin ediyorum ki Otonashi şu an bile senin yanındadır. Kendi gözlerimle görmedim ama öğrenci konseyi başkanı olarak yaptığı o açılış konuşmasında akılalmaz şeyler söylediğini duydum.
Verdiği sözü tutacağı günü merakla bekliyorum ama asıl hissettiğim şey galiba kıskançlık.
Onun söylediğine göre o güne daha yaklaşık bir buçuk yıl var.
O zamana kadar biraz daha büyümeyi umuyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek ve bir başkasına destek olabilmek için daha güçlü olmak istiyorum. Beni o halimle görmeni istiyorum.
Şimdilik tek isteğim, bu küçük ve sessiz dileğimden ibaret.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.