1 Mayıs (Cuma)
1 Mayıs (Cuma), Saat 08:14
Kokone bugün ona günaydın dediğimde beni soğuk karşıladı.
Normalde yanıma ilk gelen o olurdu ama nedense sanki kasten mesafesini koruyor, diğer sınıf arkadaşlarıyla konuşuyordu. Yine de gözleri ara sıra bana kayıyordu; sanki benden korkuyormuş gibi bir hali vardı.
Neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrim yok. Bu şekilde davranmasına ne sebep olmuş olabilir ki? Bu gidişle dersten önce arkadaşlarımla keyifli bir sohbet etme şansım olmayacaktı, ben de kimseyle konuşmamak için kendime bir bahane yaratıp peynirli bir Umaibo atıştırmaya başladım.
"Kiri'ye bir şey mi yaptın?"
Daiya işte; kalbimin derinliklerinde neler olup bittiğini zerre umursamadan soruyu pat diye sormuştu.
"...Bildiğim kadarıyla hayır."
"Ha... İyi o zaman, sana küçük bir sır vereyim."
"Sır mı?"
Daiya, Kokone'nin bu sabahki halinin sebebini biliyor muydu yani?
"Ortaokul birinci sınıftaki ilk sınavlarıydı. Gece çalışmaya kendini çok kaptırdı ve sınavlara neredeyse hiç uyumadan girdi. Haliyle yorgunluktan bitap düştüğü için üçüncü dersin sınavında Kiri'nin başı öne düştü, onaylamak der gibi sallanırken uyuyakaldı. Herkes gibi sessizce nefes alıp uyusaydı kimse fark etmezdi ama hayır, o aptal sessiz sınıfın ortasında uykusunda konuşmaya başladı. Şey diyormuş: 'Plugsuit'in içine sığamıyorum, çok dar...'"
"...Şey, Daiya? Bunu bana neden anlatıyorsun?"
"Neden olacak? Kiri'ye karşı kullanman için sana sağlam bir koz veriyorum. Birinden nefret etmesi için çok şey gerekir. İşte sana fırsat; ondan temelli kurtulmak için kendinden nefret ettirmenin tam sırası. Neredeyse başardın sayılır. Tek yapman gereken bu anlattıklarımı ona hatırlatmak, sonra özgürsün."
"Dürüst olmak gerekirse pek de umduğum şey bu değil... Ayrıca bu hikaye utanç vericiden ziyade kulağa oldukça sevimli geliyor."
"Valla sevimlilik orada bitiyor. Daha komik kısımları var. Henüz o efsanevi ağzının suyunun akması kısmını duymadın."
Devamında geleceklerden hoşlanmayacağımı sezip ağzımı sıkıca kapattım ve kulaklarımı tıkamaya yeltendim. Maalesef Daiya çok hızlı davranıp ellerimi başımdan aşağı çekti.
"Hayır, daha fazlasını duymak istemiyorum!"
"O değil; boş ver o saçmalığı. Şuraya bak."
Daiya'nın işaret ettiği yöne döndüğümde Otonashi'yi sınıf kapısının önünde erkek bir öğrenciyle konuşurken buldum. En hafif tabiriyle söylemek gerekirse, bariz bir şekilde keyfi yerinde değildi.
Karşısında siyah çerçeveli gözlüklerinin ardında zeki, badem şeklinde gözleri olan bir çocuk duruyordu: Sınıf başkanımız Ryu Miyazaki. Sınav puanları yüzünden birinci sınıf başkanı seçilen Daiya'nın aksine, Miyazaki rolünü gerçekten ciddiye alıyordu. Örnek bir öğrenciydi ama öyle sıkıcı, kuralcı tiplerden de değildi; sınıftaki herkesin güvenebileceği bir lider olarak genel bir popülerliği vardı.
Büyük bir isteksizlikle ikisinin yanına sokuldum. Doğruyu söylemek gerekirse Miyazaki'nin bazen insanı ezen o aşırı özgüveniyle başa çıkmakta zorlanıyordum.
"...Neler oluyor?" diye sordum. İkisi birden bana döndü.
"Ah, senmişsin Kazuki. Sınıfa girmeye çalışıyorum ama geçmeme izin vermiyor."
"Tabii ki vermeyeceğim. Üst sınıfların sınıfına elini kolunu sallayarak öylece girebileceğini de nereden çıkardın? Öğle yemeği saati olsa neyse."
Söyleyince fark ettim, Otonashi öğle arası dışında buraya neredeyse hiç uğramazdı. Muhtemelen en azından asgari bir nezaket göstermeye çalışıyordu.
"Tek istediğin Hoshino'yu bir yerlere sürükleyip götürmek, değil mi?"
"Kazuki ile ne yaptığım seni ilgilendirmeyebilir."
"Aslında ilgilendirir. Sınıf başkanı olduğumu unutma. Sınıf arkadaşlarımı kollamak benim görevimin bir parçası. Ayrıca ilk ders başlamak üzere. Seninle gelirse derse geç kalacak."
"Sanki umurumdaydı. Onunla ilgilenmemiz gereken daha önemli bir meselemiz var."
Bir an için Otonashi'nin neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama çok geçmeden sadece tek bir şeyin bu kadar önemli olabileceğini fark ettim.
Kutu ile ilgili olmalıydı. Benim için de her şeyden önce o geliyordu.
"Şey... Hey, Miyazaki? Ben, şey, aslında gitmem gerekiyor," dedim.
Miyazaki kaşlarını çattı ve sanki beni tartıyormuş gibi dik dik bakmaya başladı. Bu amansız inceleme karşısında ister istemez geri çekildim.
"Otonashi ne derse onu mu yapıyorsun?"
"H-hayır, ama..."
"Acınası haldesin. Bir kızın seni tasmalı bir köpek gibi peşinden sürüklemesine izin vereceğine biraz kendin düşünmeye ne dersin?"
"Hey, sen kendini ne sanıyorsun be? Kazuki'nin sanki kendi iradesi yokmuş gibi konuşamazsın."
Otonashi tartışmaya daldı. Miyazaki'nin dudaklarının kenarı bu itiraz karşısında alaycı bir gülümsemeyle seğirdi.
"Ah, affedersin. Sevgiline hakaret ettiğim için bana kızdın mı? Yoksa onu bencilce burnundan tutup sürüklediğin imasından mı hoşlanmadın?"
"Seni..."
Otonashi'nin bakışları buz gibiydi; Miyazaki'nin gülümsemesi ise ince ve sinsi.
"Eğer söyleyecek bir şeyin varsa, o zaman—"
"Bunu bilerek yapıyorsun."
Miyazaki, Otonashi'nin sözleriyle duraksadı.
"Sınıf başkanlığı konumun bize bu kadar zorluk çıkarmak için biraz zayıf bir bahane, sence de öyle değil mi? Daha önce yaptıklarımızın hiçbiri seni rahatsız etmemişti, neden şimdi aniden böyle oldu? Neredeyse bizi zorla durdurma noktasına geldin. Bundan sonra bizi rahatsız etmeye devam etmek için uyduruk bir temel mi oluşturmaya çalışıyorsun?"
"...Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok."
"Gerçekten yoksa ne ala. Bu tip durumlarda biraz gergin olabiliyorum, o yüzden hemen gözüme çarptı. Eğer yanılıyorsam konuyu burada kapatabiliriz, ama yanılmıyorsam seni dizginlemeyi bilirim."
Şaşkın bir sessizlik içinde ikisinin atışmasını izledim. Bu da neydi şimdi?
"Hadi gidelim Kazuki." Otonashi bunu dedikten sonra beni çekip götürdü.
"Şey, tamam..."
Miyazaki, Otonashi'nin elimi tutuşuna hafifçe donuk bir ifadeyle, sessizce gözlerini dikti. Normalde onunla pek bir işim olmazdı, bu yüzden bu şekilde üzerimize gelmesi gerçekten garip gelmişti.
Otonashi beni sınıftan çıkardı ve doğruca tuvaletten dönüyormuş gibi görünen Haruaki ile Otonashi'nin peşinden ayrılmayan Asami'ye çarptık.
"Selam, n'aber Hosshi? Siz ikiniz kaçıyor musunuz yoksa?"
"......Kaçıyorlar......"
Haruaki'nin iflah olmaz derecedeki düşüncesiz yorumu yüzünden Asami'nin bakışları kenetlenmiş ellerimize çakıldı. Bakışları yavaşça yukarı kaydı, ta ki kısılmış gözleriyle beni süzene dek... Gerçekten ödümü patlatıyordu.
"Hey, neyin var Rikocchi? Bugün bir tuhafsın," diye araya girdi Haruaki.
Bu lakap normalde Asami'yi rahatsız ederdi ama bugün gözü benden başkasını görmüyordu.
"A-Asami dünden beri bir garip, Haruaki," diye cevap verdim.
"Ha, öyle mi?" Dünü bu kadar çabuk unutabiliyorsa Haruaki gerçekten bir şapşaldı.
"...Bayan Maria."
"Üzgünüm ama bugün hiç vaktimiz yok."
Otonashi, Asami'ye göz ucuyla bile bakmadan onu sertçe tersledi ve diğer kızı büyük bir hayal kırıklığıyla baş başa bırakıp arkasını döndü.
Asami yerinden kıpırdamadan kendi kendine mırıldanmaya başladı.
"......Umarım o gizli forumlardaki insanlar adını lekelemek için ellerinden geleni yaparlar... Umarım seni tüm onurunu yerle bir edecek o montajlı fotoğrafların altına gömerler..."
Hey, yapma ama, Otonashi'nin bu kadar huysuz olması benim suçum değil ki!
1 Mayıs (Cuma), Saat 08:31
Tıpkı dün olduğu gibi okulun arkasındaydık.
"Seninle ne konuşmak istediğimi zaten biliyorsundur," dedi Otonashi duvara yaslanarak.
Yutkundum ve başımı sallayarak onayladım. Birinin son zamanlarda kullandığı Kutu hakkında yeni bir şeyler keşfetmiş olmalıydı.
"Sana birkaç sorum var."
"Tamam."
"Şu an neden burada beraberiz?"
"Neden mi...? Yanında olmamın senin için en iyisi olduğunu düşündüğün için değil mi? Bu sayede O ile karşılaşma ihtimalin daha yüksek olduğu için."
"...Doğru."
Cevabımda bir hata olduğunu sanmıyordum ama nedense Otonashi sadece kaşlarını çattı.
"Bekle. Yani tüm bunlardaki konumunu tamamen anlıyorsun ve yaptığımız şey hakkında yanlış bir fikre kapılmadın mı?"
"...Ha? Ne demek istiyorsun?"
"Ah, yapma! ...Hayır, sorun değil. Ciddi olmasan böyle bir şeyi söyleyecek tip değilsin. Benim de dürüstçe cevap vermem gerekiyor. Sadece bundan kaçmak istemiştim. Kazuki, ben—"
"Bir saniye bekle."
Sözünü kestiğimde Otonashi'nin sesi sertleşti. "Neden beni durdurdun?!"
"Ö-özür dilerim... Ama biz burada ne hakkında konuşuyoruz? Her şeyin Kutu ile ilgili olduğunu sanıyordum."
"Kutu mu...? Sen ne diyorsun? Tabii ki o da önemli ama seni dün geceki telefon görüşmemiz hakkında konuşmak için buraya getirdiğimi biliyor olmalısın."
"Dün geceki hangi telefon görüşmesi?"
"Ah, dün sen—" Otonashi bir an için gözlerini fal taşı gibi açarak duraksadı, sonra yutkundu. "...Anlıyorum. Demek iki gün önceki mesaj gibi. Hayır, ama... Bunun için seninle çok fazla vakit geçirdim. Telefonda işe yaramasına imkan yok..."
"Otonashi...?"
"Kazuki, sana başka bir şey sormam gerek." Otonashi fısıldamayı bıraktı ve yüksek, net bir sesle sordu: "Dün telefonda bana... bir itiraf mı ettin?"
İtiraf mı?
Hani şu, "Seni seviyorum, benimle çıkar mısın?" türünden olan mı?
"Dün telefonda bana, yarın yani bugün sevgimi yüzüne karşı tekrar ilan edeceğim dedin."
"Ben... Ben asla böyle bir şey demem..."
"Demeyeceğini biliyorum. Şimdi düşününce bunu fark ettim."
"E-elbette demezdim! Böyle bir şeyi yapabileceğimi nasıl düşünürsün ki...?!"
"Bu kadar eminsen arama geçmişini kontrol et."
Otonashi'nin sakin isteğini kabul edip telefonumu çıkardım ve giden aramalarıma baktım.
En üstteki isim Maria Otonashi'ydi.
Zaman damgası 1 Mayıs, saat 01:49'u gösteriyordu.
Olamaz. İmkansız. O saatte uyuyor olmalıydım. Onu aradığımı hatırlamıyordum.
"Dün sen... Hayır, teknik olarak bugün oluyor sanırım. Her neyse, beni gece ikiye doğru aradın ve bana aşık olduğunu söyledin. Bunu kesin olarak biliyorum."
Böyle bir işe kalkışmamın imkanı yoktu. Aynı zamanda Otonashi de sadece kafamı karıştırmak için böyle bir tiyatro çevirecek biri değildi.
Her iki durumda da, bunu yapmadığımı biliyordum. Bundan adım gibi emindim.
“Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama bu birinin eşek şakası olmalı, sence de öyle değil mi?”
“Şaka, ha? Yani birinin senin telefonunu ele geçirdiğini ve sadece eğlence olsun diye bana aşkını ilan ettiğini mi öne sürüyorsun?”
Kulağa biraz fazla zorlama geliyor ama başka bir ihtimal düşünemiyorum. Tam bunu dile getirecekken Otonashi konuşmaya devam ediyor.
“Ses, tıpatıp seninkinin aynısıydı.”
“Ne?”
Ben orada bir aptal gibi ağzım açık kalmış bakarken Otonashi üzerime gelmeye devam ediyor.
“Eğer buralarda bir yerlerde izini kaybettiğin bir ikiz kardeşin yoksa, bundan adım gibi eminim diyebilirim. Hiç kuşkusuz sendin.”
“Y-yanlış duymuş olmalısın. Belki de arama benim numaramdan geldiği için o sesin bana ait olduğunu varsaydın... Öyle olmalı...”
“Kazuki, ömrümün neredeyse tamamını seninle geçirdim. Duyduğumda senin sesini tanımayacağımı düşünmen gülünç.”
Otonashi’nin yüzündeki o mutlak emin ifadeye bakılırsa, yanılmış olmasına imkan yoktu.
Fakat durum buysa, geriye kalan tek makul sonuç o sözleri ona gerçekten de benim söylemiş olmamdı, değil mi? Hayır, imkansız. Otonashi telefondakinin benim sesim olduğundan ne kadar eminse, ben de onu arayıp böyle içimi dökmeyeceğime o kadar emindim. Yine de bu, o aramanın yapıldığı gerçeğini değiştirmiyordu.
“Bunların hiçbiri birbirini tutmuyor...”
“Haklısın. Çelişkiler normal bir açıklama getirelemeyecek kadar büyük. Geriye kalan tek cevap...”
Evet.
Bu uyumsuzluklar imkansızdı. İşte bu yüzden...
“Bu bir Kutu’nun işi olmalı.”
Kelime, göğsüme ağır bir yük gibi oturdu. Daha neyle karşı karşıya olduğumuza dair en ufak bir fikrimiz bile olmamasına rağmen, içimde kabaran korku neredeyse dayanılmaz bir boyuttaydı.
“Hemen bir plan yapmalıyız. Sahibi belli ki bizi hedef alıyor ve üstelik düşmanca bir tavır içinde.”
“Ne yapmalıyım...?”
“Güzel soru... Durumu değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var. Şimdilik ben bir şeyler bulana kadar dişini sık. Nasıl ilerlememiz gerektiğine dair bir strateji belirleyeceğim.”
Sessizce başımı salladım.
“Şimdilik bu kadar. Sınıfa dönüyorum,” dedi.
Otonashi arkasını dönüp gitti, giderken dönüp bana bir bakış bile atmadı.
1 Mayıs Cuma, Saat 09:32
Sınıfa dönüşümü ilk dersin teneffüsüne denk getirdim ama kapının ağzında bir koruyucu tanrı edasıyla nöbet tutan Kokone ile karşılaştım.
Göz göze geldik ve nedense bana ters ters bakıyordu. Yüzü hafifçe pembeleşmiş, kızarmıştı; belki de öfkeliydi.
“...Seni bekledim...”
“Efendim?”
“Benimle konuşmaya gelmeni bekliyordum!” Belli ki sinirlenen Kokone bağırmaya başladı. “Ama sen dışarıda o kızla ilk dersi asıyordun! Bu da neyin nesi?! Seni hiç anlamıyorum! Hiç mantıklı davranmıyorsun, Kazu!”
Benim açımdan bu kadar parlaması için ortada görünen hiçbir sebep yoktu ama şimdilik çenemi kapalı tutmaya karar verdim.
Ancak bu işleri daha da kötüleştirdi; Kokone sinirle inleyip beni koridorun duvarına yasladı.
“Şey... Özür dilerim.”
“Neden özür diliyorsun?!”
“Ha?... Ü-üzgünüm.”
“Neden özür diliyorsun dedim?!”
Ben orada şaşkınlık içinde dikilirken Kokone iyice dibime girdi.
“Yoksa özür dilemek istediğin bir şey mi var! Yaptığın şeyi bir özürle silmeye mi çalışıyorsun? Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmiyor musun?! Ş-şey... Aslında bu işimi kolaylaştırırdı ama...”
“B-bir dakika... Bütün bunlar ne hakkında?”
Tam olarak Otonashi ile olan konuşmamda olduğu gibi, birbirimizi hiç anlamadan konuşuyorduk.
...Dur bir saniye. Yoksa bu demek oluyor ki...?
“Neden bu kadar aptal gibi davranıyorsun?! Biliyor olmalısın! Hadi ama... Sen...”
Kokone’nin yüzü, kulak uçları bile parlayana kadar daha da koyu bir kırmızıya büründü.
Eğer bu iş düşündüğüm yere gidiyorsa, daha fazlasını duymak istemiyordum. Ama hayır, Kokone etrafta kimse olmadığından emin olmak için çevresini kontrol etti, yaklaştı ve fısıldadı: “Dün beni arayıp... benden hoşlandığını söylemenden bahsediyorum.”
Bu da neyin nesiydi...? Kokone’den hoşlandığımı mı söylemiştim?
Söyleyecek söz bulamayıp sessizliğe gömüldüm. Kokone mahcup bakışlarla bana baktı.
“Ve sadece... ben...”
Bakışları huzursuzca yere indi. Belki de tepkimden bir anlam çıkarmıştı. Sanki doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyormuş gibi dudakları sessizce kıpırdadı ve sonunda devam etti.
“Üzgünüm... Sadece ne düşüneceğimi bilmiyorum... Yani... Seni hep arkadaşım olarak gördüm ve senin de benim hakkımda aynı şeyi hissettiğini sanıyordum. Ve... Pek bir önemi yok ama... Daiya’yı da düşünmek gerek.”
Kokone cesaretini toplayarak yumruklarını sıktı ve gözlerini bana dikti.
“...Beni bekle. Sana ne zaman bir cevap verebilirim bilmiyorum ama biraz bekle... Üzgünüm.”
Yüzünde gerçek bir acı vardı ve bu neredeyse kalbimi parçalayacaktı. O sözleri söyleyenin ben olmadığını ona haykırmak istiyordum ama açıklama yapmanın beyhude olacağını biliyordum. Hatta bu durumu sadece daha da kötüleştirirdi.
Kokone benim bu kederli ifademi yanlış yorumladı; dudakları benimkiyle aynı, sert bir çizgi halini aldı. Hemen arkasını döndü ve hızla sınıfa girdi.
Gözden tamamen kaybolduğunda, kendi kendime mırıldandım: “Ben de seni arkadaşım olarak görüyorum.”
Ellerim yumruk oldu.
Aniden aklıma bir şey geldi, telefonumu çıkarıp giden aramalar geçmişimi kontrol ettim... Bunu neden daha önce akıl edememiştim? Oradaydı işte; 1 Mayıs gece saat 01:29.
Maria Otonashi isminin hemen altında Kokone Kirino ismi yazıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.