30 Nisan (Perşembe), Saat 12:00
İkinci gün başlıyor.
30 Nisan (Perşembe), Saat 12:37
Öğle arası.
Sabahın altısında aldığım o tuhaf telefon yüzünden olsa gerek, ağzım yırtılırcasına esniyorum.
"Bugün öğle yemeği için sana bento hazırlayacağım."
Daha cevap vermeme fırsat kalmadan telefonu yüzüme kapatmıştı.
Neydi şimdi bu?
Nisan ayının son günü; toplumun geri kalanı uzun Altın Hafta tatiline giriş yaparken bizim okulun tatili de kapıya dayanmış durumda. Her zamanki gibi koridorda dikilmiş Otonashi’yi bekliyorum. Neredeyse her gün beraber yemek yeriz ama ilk defa bana yemek hazırlıyor.
"Selam Kazu! Havadisleri aldım! Bugün Maria ile küçük bir bento etkinliğiniz varmış, öyle değil mi?"
Huzurum yine kaçtı. Kokone önümde fır dönerken, hemen yanında sırıtan Haruaki’nin ağzı kulaklarına varıyor.
"Haruaki, olay çıkmasın diye kimseye söyleme dememiş miydim sana?" diye homurdanıyorum.
"Bana emir verebilirsin ama onlara uyup uymamak tamamen benim paşa gönlüme kalmış!"
Bu herif gerçekten aşağılıkların aşağılığı.
"Eee, anlat bakalım Kazu, şu öğle yemeği randevunuzun detaylarını ver!"
"Şey... Aslında ben de pek bir şey bilmiyorum. Sadece sabah bir telefon aldım ve..."
"Seni sabahın köründe mi aradı? Ay, siz birbirinize ne kadar da aşıksınız böyle!"
Bir kez olsun lafımı bitirmeme izin verse keşke.
"Onu sabahın köründe mi aramış..." Arka taraftan gelen mırıltıyla arkamı dönüyorum.
Harika, bela üzerine bela.
"Ooo, tünaydın Riko-rin," dedi Kokone.
"Merhaba..."
Kokone’nin taktığı bu tuhaf takma ismin sahibi Riko Asami; minyon, kısa saçlı bir birinci sınıf öğrencisi. Otonashi ile aynı sınıfta ve giriş törenindeki o malum konuşmadan beri onun sadık hayranlarından biri. Normalde Asami ve Otonashi okula beraber gelirlerdi ama bugün Asami sınıfa daha erken varmış gibi görünüyor. Belki bana öyle geliyordur ama her zamankinden daha karanlık bir havası var.
Asami, boş bakışlarla bana dik dik bakıyor.
"Şey, iyi misin?" Yoksa bana mı kızgın?
"Bazı şeyler duydum. Mesela Maria’nın bugün senin için öğle yemeği hazırladığı gibi."
"Ş-şey, evet. Öyle görünüyor."
Cevabım Asami’den hiçbir tepki almıyor, sadece o sessiz dik dik bakışlar devam ediyor.
"......Umarım cep telefonunun bataryası patlar... Umarım başka ülkelerde ucuza satılan o dandik bataryalardan biridir... Şişer, şişer ve güm diye patlar...!"
Kendi kendine mırıldandığı her kelime, sanki üzerime bir lanet okuyormuş gibi tüylerimi diken diken ediyor.
"Her neyse, Maria neden seni seçti ki acaba Kazu?" Kokone, ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine gülümseyerek araya giriyor. "Biliyorsun, son zamanlarda okuldaki diğer çocuklardan bazıları sana pek tekin olmayan bakışlar fırlatıyor. Hatta kazaya kurban gitmiş gibi gösterip öldürmek istedikleri adamların bir listesini tutuyorlarmış diye duydum. Listenin en başında da sen varsın!"
"Bu da ne biçim bir liste böyle?! Kim diyor bunu?"
"Mesela ben." Haruaki elini kaldırıyor. "Ben de oyumu kullandım. Senin Maria ile vıcık vıcık olman düşüncesi bile asabımı bozuyor!"
Yorgunlukla omuzlarım çöküyor.
En azından Haruaki’nin şaka yaptığını biliyorum ama son zamanlarda okuldaki diğer çocukların bana ters ters baktığının ben de farkındayım. Gerçi tek dertlerinin Otonashi ile olan ilişkim olduğunu sanmıyorum...
"Ha? Neye bakıyorsun Kazu?"
"......Hiç."
Acaba Kokone farkında mı? Aramızdaki bu samimi sohbetlerin de muhtemelen herkesin bana bilenmesinin bir parçası olduğunu anlıyor mu?
Kokone bu tavrıma merakla başını yana eğiyor. O bitmek bilmeyen Mart ayı boyunca kullandığı saç modelini yakın zamanda değiştirmişti. Artık saçını ortadan değil, yandan topluyor. Yan atkuyruğu mu deniyordu buna?
"Hey, bir süredir merak ediyordum da, Otonashi’yi tam olarak nasıl evcilleştirmeyi başardın?"
"Evcilleştirmek mi? Bu hiç hoş bir tabir değil."
"Hadi ama, peşinden koşan erkeklere alışık olmalı; yani onu tavlamak için ortalama bir tavlama cümlesinden fazlası gerekmiştir. Onu bunun bir kader olduğuna ikna etmiş olmalısın, hani 'Ah, bu çocuk çok özel' falan dedirtmişsindir." Kokone, her şeyi çözmüş gibi zafer edasıyla hayal dünyasında at koşturmaya başlıyor. "Kesin öyledir... Belki de onu bir sapığın elinden kurtarmışsındır... Evet, bu gayet mümkün. Belki bir manyak peşine düşüp, 'Hey, göbek deliğinin pamuğu ne kadar da güzel kokuyor! O da ne?! Yoksa orada bir kir tabakası mı görüyorum? Be-ben göbek deliğindeki kirlere kesinlikle bayılırım!!' falan demiştir, sen de onu o herifin pis pençelerinden kurtarmışsındır. Tamam işte, olay budur!"
"Hevesini kırmak istemem ama o kadar sapkın birinin karşısına çıkacak cesaretim olduğunu sanmıyorum... Ayrıca Otonashi ile sevgili falan değiliz, biliyorsun."
Bu inkar edilemez bir gerçek ama itirazım Kokone’nin sırıtışını daha da genişletiyor.
"Peki, o zaman giriş töreninde olanları nasıl açıklayacaksın? Ha? Haaaa?"
"O... o sadece..."
Bu yılki okul giriş töreninde Otonashi’nin yaptığı o "ilan"dan bahsediyor. Bunun bazı yanlış anlaşılmalara yol açmış olabileceğini anlayabiliyorum. Kokone’nin yüzündeki o sırıtmaya son verecek bir açıklama bulmam lazım.
"O-Otonashi sadece biraz kaçıktır, o kadar."
"...Kim biraz kaçıkmış?"
Bu sesi tanıyorum. Dehşet içinde arkamı dönüyorum.
Gelen Maria Otonashi.
Yüzünü görünce donup kalıyorum; ama bu söylediklerini duyduğum için kanımın donmasından değil. Heykel gibi kusursuz hatlarına bakmadan önce kendimi hazırlayacak vaktim olmadığı için geriliyorum.
Otonashi inanılmaz derecede güzel ve ben onun mesafeli tavırlarına hala alışabilmiş değilim. Yanımdayken heyecanlanmamak elimde olmuyor. Onunla konuşmaya hazırlanırken her zaman yaptığım gibi içimden üçe kadar sayıyorum.
Beraber neredeyse bir ömür geçirdik. Bunun farkındayım. Sadece o zamanların hiçbiri artık bana gerçekmiş gibi gelmiyor.
"Neden bu kadar gerginsin? Sana kızacağımı mı sandın? Beni öfkelendirmek için bundan çok daha fazlası gerektiğini biliyorsun."
"E-evet."
Ben orada allak bullak olmuş bir halde dikilirken, Asami sessizce süzülerek Otonashi’nin arkasına geçiyor.
"...Ha? Ne oldu Asami?"
Asami, cevap vermeden az önceki gibi bana dik dik bakmaya devam ediyor.
Onun yerine Haruaki söze giriyor. "Bugün bir haller var bu kızda. Eminim şu bento mevzusundandır; canım Maria’sını elinden kapacağını falan sanıyor herhalde."
"......Onu tanıyormuşsun gibi konuşmayı kes. Ona daha fazla saygı göstermelisin......"
Asami, bakışlarını yere dikmiş, yine dişlerinin arasından hırlıyor.
"Bu kadar yeter. Gidelim Kazuki."
"Kantine mi?"
Otonashi, gizlemeye gerek duymadığı bir bıkkınlıkla içini çekiyor. "Sana bugün öğle yemeğini hazırlayacağımı söylediğimde ne demek istediğimi neden anlamıyorsun? Kantin olmaz."
Olmaz mı?
Otonashi ile her gün öğle yemeğinde buluşuyoruz, çoğunlukla 'O' ve 'Kutular' hakkında konuşmak için.
Bununla birlikte, bu konularda her gün yeni bir bilgi ortaya çıkmıyor, bu yüzden başkalarının duymaması gereken şeyleri nadiren konuşuyoruz. "Nadiren" diyorum ama aslına bakarsanız, Otonashi bu okula geldiğinden beri bir kez bile gizli kapaklı bir konuşma yapmadık.
Ama nedense bugün kantinde buluşamazmışız.
"Ah, anladım. Bu yüzden bento hazırladın... Yine de kantinden sandviç falan alabilirdik," diye fısıldıyorum sessizce.
Otonashi yaklaşıp kulağıma fısıldıyor. "Reddeden Sınıf'ta kaldığım süre boyunca orada satılan sandviçlerden fazlasıyla bıktım. Ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde..."
Yani, sanırım ama... "Reddeden Sınıf" kelimelerini kimsenin duymasını istememesini anlayabiliyorum fakat Asami’nin önünde bana bu kadar yaklaşarak neden bu kadar göze batıyor? Sanki inadına yapıyormuş gibi.
Asami’ye kısa bir bakış atınca, bakışlarının daha da keskinleştiğini fark ediyorum.
"Şey, Maria? Bugün ben de gelebilir miyim...?"
"Üzgünüm Asami ama bugün yemeğimi Kazuki ile baş başa yemek istiyorum."
"Baş başa mı..."
"Gidelim Kazuki."
Otonashi kolumdan tutup beni sürüklüyor. Durumu zerre kadar kavrayamayan Haruaki ise ıslık çalmadan duramıyor.
...Acaba Asami tüm bunlar hakkında ne düşünüyor?
Merakla arkama baktığımda, yere dik dik bakıp kendi kendine bir şeyler mırıldandığını görüyorum.
"......Umarım karnı yumurtalarla şişmiş devasa bir hamamböceği ağzına girer ve tüm yumurtalarını midene bırakır... Umarım yumurtalar çatlar ve yavrular seni içeriden canlı canlı yer......!"
Korkutuyor bu kız beni!
30 Nisan (Perşembe), Saat 12:43
"Okulun arkasında olmak eski anıları canlandırıyor, değil mi?"
Binanın arkasındaki bu nokta, o sonsuz döngülerin içindeyken pek çok konuşmamıza ev sahipliği yapmıştı.
Görünüşe göre Otonashi bu konuda pek duygusal değil; çünkü bana sadece kısa bir bakış atıyor ve kayıtsızca, çantasından bezle sarılı bir bento çıkarıp bana uzatıyor.
"...T-teşekkürler."
"Rica ederim."
Bento paketini açıp kapağını kaldırıyorum. Kayda değer bir şey yok ama nedense tam olarak beklediğim şey de bu değildi.
Önce pastırmaya sarılmış kuşkonmazı denemeye karar verip ağzıma bir parça atıyorum.
...Evet, tadı da gayet sıradan.
"Şey... pastırmalı kuşkonmazın tadı gerçekten güzelmiş."
"Dondurulmuş gıdaydı."
...Ha, tamam, şimdi anlaşıldı. Bu kadar sıradan olmasının sebebi buymuş demek.
Sırada hamburger köftesi var. Haliyle, o da tamamen sıradan görünüyor ve tadı da öyle.
"...Şey, köfte de güzel olm—"
"O da dondurulmuş."
...Tahmin etmiştim.
Bentoda başka neler var diye göz gezdiriyorum. Patates kızartması, et topları, mantılar ve karışık sebzelerin hepsinin doğrudan dondurucudan çıktığına kalıbımı basarım.
"Duygularımı hesaba katmak için bu kadar uğraşma. Bunların hiçbirine iltifat etmene gerek yok."
"...Yani Reddeden Sınıf'ta kaldığın o kadar zaman boyunca hiç yemek yapmadın mı?"
O kadar zaman döngüsü boyunca Otonashi dövüş sanatları ve daha bir sürü beceri öğrenmişti; bu yüzden yemek yapmaya da el atmıştır diye düşünmüştüm.
"Ne o, mutfakta ne kadar berbat olduğumu yüzüme vurmak için can mı atıyorsun?"
"H-hayır, öyle demek istemedim..."
"Elbette öyleyim... Hoş, pek umrumda değil ya. Yemek yaptım. Hatta oldukça zahmetli birkaç yemek yapmayı bile öğrendim. Sadece bunu hiçbir zaman pek keyifli bulmadım. Yemek pişirmede ustalaşırken, diğer becerilerde bulduğum o eğlenceyi asla yakalayamadım."
"İşte bu yüzden bento berbat görünüyor."
"Görüyorum ki sonunda dürüst olmaya başladın."
Hay aksi.
Korkarak Otonashi'nin tepkisini ölçmek için ona bir bakış attım... En azından sinirli görünmüyordu.
"Sormam lazım: Madem yemek yapmaya ilgin yok, bu genel olarak yemek yemeyi de sevmediğin anlamına mı geliyor?"
"Tam tersine. Damak tadıma uygun bir şeyler yediğimde çok mutlu olurum."
"O zaman en sevdiğin yemek ne?"
"Çilekli tart. Çilekli yapılan çoğu pastayı severim... Hey, neden ağzında o köfteyle öylece duruyorsun?"
"Şey, hiç..."
Bu kadar şirin bir şeyi seveceği kimin aklına gelirdi? Otonashi'nin tatlı patatesli yokan jölesi gibi ağırbaşlı bir şeyi sevebileceğini tahmin edebilirdim ama çilek ona hiç uymuyor gibiydi. Neredeyse bunu sesli söyleyecektim ki son anda vazgeçip düşüncelerimi kendime sakladım. Ucuz kurtulmuştum.
"Heh, birinin tercihlerinin ona yakışıp yakışmadığına karar vermek cesaret ister doğrusu."
"Ben... öyle bir şey demedim."
"Öyle mi? O zaman kimi düşünüyordun? Sanırım o kişi tatlı patatesi sevmeye daha yatkın duruyordu, değil mi?"
Bu kadar spesifik bir şeyi nasıl tahmin edebilmişti?
"Yani yemek yemeyi seviyorsun ama yapmayı sevmiyorsun."
Konuyu benim için daha az tehlikeli bir yere çekmeye çalıştım.
"Kendi hazırladığım yemeği yerken pek zevk almıyorum. Sadece işmiş gibi geliyor."
Otonashi’nin o sonu gelmez dünyada mutfak becerilerini paylaşabileceği kimsesi olmadığını söylemeye gerek bile yoktu. Mutfakta neredeyse hiç vakit geçirmeyen benim gibi biri bile, yemek yapmanın asıl keyfinin, el emeğini tadan diğer insanların yüzündeki sevinci görmek olduğunu bilirdi. Paylaşacak kimsen yoksa, yemek yapmak boşuna çekilen bir zahmetten farksız olmalıydı.
"Neyse... Bu kadar yeter. Seni buraya bu saçmalıkları konuşmak için getirmedim."
"E-elbette."
"Sadede gelelim." Otonashi bunları söylerken çantasını karıştırıp cep telefonunu çıkardı. "Gece yarısı bir mesaj aldım."
"Mesaj mı?" diye sözlerini tekrarladım.
Otonashi kelimelere dökmeden telefonunu yüzüme doğru uzattı. Ekranda şu yazıyordu: Dileğim gerçekleşti. Artık seninle beraber olabiliriz.
Bu da neydi şimdi? Sanki yeni ilişkiye başlamış birilerinin birbirine atacağı türden bir şeye benziyordu. Hmm? Yoksa Otonashi biriyle mi görüşüyordu? Hem de o?
Otonashi’ye baktığımda, tepkim karşısında dişlerini göstererek gülümsediğini gördüm.
"Her neyse, bugün seninle karşılaştığım andan beri bir şeyler döndüğünü biliyordum. Gönderene bak bakalım, Kazuki."
Dediğini yaptım. Gönderen kısmında...
"Ha?"
... "Kazuki Hoshino" yazıyordu.
Bir dakika, bunu ben mi gönderdim? Olamaz, bu imkansız! Böyle bir şeyi hiç hatırlamıyordum. Ama belli ki birisi göndermişti, değil mi?
"İlk başta birinin senin hesabını taklit ettiğini düşündüm ama tüm mesajlarımı filtreden geçiririm, bu yüzden pek ihtimal vermedim. Doğal olarak mesajın gerçekten senin telefonundan geldiğini varsaymak zorundayım."
"Ama Otonashi, bunu gönderdiğimi hiç hatırlamıyor—"
"O zaman giden kutuna bir bakalım mı? Eğer silmediysen orada olmalı."
Başımı sallayıp telefonumu çıkardım. Hızlı bir kontrolden sonra söz konusu e-postayı buldum.
"Dileğim gerçekleşti. Artık seninle beraber olabiliriz."
Kelimesi kelimesine oradaydı.
"A-ama..." Kanım donmuştu.
"Sakin ol Kazuki. Yüzüne bir bakışım bile bu mesajı kendi isteğinle göndermediğini anlamam için yeterli. Mesele şu ki, eğer bu başkasının işiyse, mesajı bana göndermek için gece saat ikiden sonra bir vakitte telefonunu kullanmış olmaları gerekir."
Mesaj ayın otuzuna tarihlenmişti, yani bugün sabah 02:23'te gönderilmişti.
Telefonum o sırada yastığımın hemen yanında duruyor olmalıydı. Otonashi’nin araması beni bu sabah uyandırdığına göre, en azından bu detaydan emindim. Bu da demek oluyordu ki, bunu kim gönderdiyse gece ikiden sonra bir ara odama sızmıştı. Ama neden? Neden biri böyle bir şeyle uğraşsın ki?
"Kazuki," dedi Otonashi dikkatimi toplamak için. "Daha önce Reddeden Sınıf denilen Kutu’ya zorla girmiştim, değil mi? Bunu nasıl yapabildiğimi sanıyorsun?"
"Ha?"
Ne demek istediğini kavrayamıyordum.
"Bunun şu an konuştuğumuz konuyla bir ilgisi var. İçeri zorla girebildim çünkü ben de bir Kutu’yum; daha önce böyle açıklamıştım ama bu yine de Kutu’ya asıl giriş yapabilme sebebimle doğrudan uyuşmuyor, sence de öyle değil mi?"
"Böyle söyleyince haklısın galiba."
"Benim diğer Kutuları hissetme ve yerlerini tespit etme yeteneğim var. Ayrıca bir tanesini bulduğumda içine girme yeteneğine de sahibim."
"Anlıyorum."
"Yani birisi bu mesajı senin telefonundan benimkine gece ikiden biraz sonra gönderdi ya da en azından öyleymiş gibi gösterdi. Muhtemelen birkaç yöntemi vardır ama benim bir teorim var." Otonashi hipotezini ortaya koydu. "Bu bir Kutu kullanılarak yapıldı."
Bir Kutu mu?
"Emin misin? Birisi neden böyle bir şey yapmak için Kutu kullanma zahmetine girsin ki?"
"Sana söyledim Kazuki. Onların varlığını hissedebiliyorum... Doğru, dediğin gibi, Kutu’nun mesajın kendisiyle hiçbir ilgisi olmayabilir ama tek bir şeyden kesinlikle eminim."
Otonashi öfkeyle bakmaya yakın bir ifadeyle gözlerini bana dikti.
"Şu anda, tam bu anda birileri yakınlarda bir Kutu kullanıyor."
Sözlerinden ziyade o kararlı bakışları, çevremde neler olup bittiğini sonunda anlamamı sağladı.
Yine oluyordu.
Başka bir Kutu, normal hayatımı mahvetmek üzereydi.
"Mesaja dönelim Kazuki. Bir Kutu’nun gücüyle oluşturulduğunu varsayalım. Eğer öyleyse, bu ne anlama geliyor? Sahibi bu gücü kazandıktan sonra sadece basit bir şaka yapmayı amaçladığını düşünmek biraz fazla iyimserlik olur, sence de öyle değil mi?"
"Yani?"
"Bu bir savaş ilanı. Ya da muhtemelen sadece bir gerçeğin beyanı."
"Gerçek mi?" Ne tür bir gerçek? Otonashi’nin o sahibiyle çıkmaya başlayacak hali yoktu ya.
"Bir tür metafor olabilir. Başka bir olasılık da Kutu’nun bu geleceğin gerçekleşmesini sağlamak için kullanılmış olması. Ancak bir şey kesin..." Otonashi devam etmeden önce hafifçe içini çekti. "Sahibi her kimse, Kutu’yu kullanımı doğrudan ikimizi de ilgilendiriyor."
Evet, öyle olmalıydı. Aksi takdirde Otonashi’ye o mesajı göndermek için benim telefonumu kullanmalarının hiçbir mantığı yoktu.
"Peki ne yapmalıyım?"
"İşin içinde bir Kutu olduğundan şüphem yok, bu yüzden ilk işim tam olarak nasıl kullanıldığını saptamak ve doğasını belirlemek olacak. Bana yardım etmeni istiyorum. En ufak bir sıradışılığa karşı bile hassassın, değil mi? Benim fark edemeyeceğim küçük huzursuzlukları yakalayabilirsin."
"Tamam, anladım. Gözümü dört açacağım."
"Teşekkürler. Bir şey bulursam haber veririm."
Konuşmamızın bittiğini varsayarak yemeğime döndüm. Ama Otonashi'nin yemeğe başlamadığını fark edince tekrar duraksadım.
"Konuşmamız gereken başka bir şey mi var, Otonashi?"
"Hmm... Evet, sanırım var," diye devam etti Otonashi biraz tuhaf bir tavırla. "Aslında pek önemli değil ama bir türlü kafamdan atamıyorum. Beni rahatsız ediyor, o yüzden söyleyip kurtulayım."
"Tamam, söyle."
"Neden bana artık farklı hitap ediyorsun?"
"Ha?"
Durup dururken gelen garip bir soruydu bu.
"Özel bir sebebi yoksa sorun değil." Bunu söyleyen Otonashi yemeğine geri döndü.
Neden sorduğunu merak ediyordum ama dediği gibi, muhtemelen önemli değildi, bu yüzden ben de yemeğe devam ettim.
30 Nisan (Perşembe), 22:38
Günlük hayatımdaki küçük değişiklikler.
İlkokuldan beri kullandığım çalışma masamda otururken beynimi zorluyorum ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Değişiklikler. Hayatta her şey her zaman değişmiyor muydu zaten?
Bu şekilde bir yere varamayacağımı bildiğimden telefonumu açtım.
Ekranda Mogi’nin pijamalı bir fotoğrafı vardı; eskisinden biraz daha zayıftı ama hastalıklı görünmüyordu. Hastane odasında güneş gibi parlayan bir gülümsemeyle zafer işareti yapıyordu.
"Iyyy, ne diye öyle sırıtıyorsun Kazu? Kesin pornoya bakıyorsun!"
Benden üç yaş büyük ablamın sesini duyar duymaz aceleyle telefonumu kapattım.
"H-hayır, bakmıyorum!"
"Ooo, nasıl da sinirlendi! Bana pek şüpheli geldi!"
Ablam Ruka Hoshino, yüzünde aptalca bir sırıtışla ranzamızın üst katına tırmandı. Görünüşe bakılırsa Roo yine sadece iç çamaşırlarıyla geziyordu. Sabır... Neredeyse yirmi yaşına gelmiş olmasına rağmen hala evin içinde her an yarı çıplak koşturup duruyordu. Ben lise ikinci sınıf öğrencisiyim, yani sayılırım ki ben de artık bir yetişkinim.
"Ah, buldum! Belki de Kasumi Mogi’nin bir fotoğrafına bakıyordun!"
"Ne...?!"
Bunu nereden biliyordu?!
"Eyvah, yoksa haklı mıyım? E-heh-heh..."
"B-bir dakika. Mogi’yi nereden biliyorsun...? Hey, telefonumu mu karıştırdın?!"
"Yoo. Sadece bir keresinde o aradığında ekranda ismini görmüştüm, ben de baktığın fotoğrafların ona ait olduğunu tahmin ettim... Her halükarda, kızların fotoğraflarına bakıp sırıttığına göre biraz sapıksın, değil mi?"
İşte tam da bu yüzden oda paylaşmaktan nefret ediyorum...!
Yüzümdeki paniği görmesin diye telefonumu kapıp alt ranzaya daldım.
"Ee söyle bakalım, kız arkadaşın mı?"
"H-hayır!"
"Peki aranızda neler dönüyor? Ya da şöyle sorayım; ona karşı ne hissediyorsun?"
"......Şey."
Aramızda neler dönüyordu sahiden? Ona karşı gerçekten ne hissediyordum?
Reddeden Sınıf’ta bir keresinde bana duygularını itiraf ettiğini hatırlıyordum ve eğer bana böyle fotoğraflar gönderiyorsa, muhtemelen benden hala hoşlanıyordu, en azından biraz... Herhalde.
Bu ihtimal tamamen sevimsiz gelmiyordu.
Ama... dürüst olmak gerekirse bundan fazlasını bilmiyordum. Reddeden Sınıf’ın içindeyken sahip olduğum tüm o duygular çoktan uçup gitmişti. Mogi’ye karşı bir şeyler hissetmiş olmam mümkündü. Bunu ima eden şeyler yaptığımı hatırlıyordum. Ama belki de tam da bu yüzden ona karşı tamamen berrak bir bakış açısına sahip olamıyordum. Şu anki günlük hayatımda duygularımın ne kadar dürüst olduğunu bilmemin hiçbir yolu yoktu.
"Yani... Diyelim ki o sadece bir arkadaş."
Bu cevabı verebilmek için epey düşündüm ama karşı taraftan ses çıkmadı. Tuhaf diye geçirdim içimden. Kulak kabarttığımda duyduğum tek şey, kız kardeşimin hafifçe horlayarak daldığı derin uykunun sesiydi.
Her seferinde aynı şeyi düşünüyordum; bu kız gerçekten de çok çabuk uyuyordu.
Mogi’ye hâlâ cevap göndermediğimi fark edince parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirmeye başladım. Ekranın köşesindeki saate göz ucuyla baktım: 22.59.
Mesajı yazarken bir an her şey karardı ve bilincim kapandı.
30 Nisan Perşembe, 23.18
Tamamdır, şimdi şu aramayı yapma vakti geldi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.