El ve ayak bileklerimin kelepçeli olduğunu fark ediyorum; üzerime örtülmüş bir battaniyeyle yerde yatıyorum. Zihnim hâlâ doğru düzgün düşünemeyecek kadar bulanık.
Canım yanıyor ama bu bir rüya mı yoksa gerçek mi, ayırt edemiyorum.
Sanki dipsiz bir bataklığa batıyormuşum gibi.
Beyhude bir çabayla debelenip duruyorum; bu çirkefin içine daha da derine, çekimine neden direndiğimi bile unutana dek gömülüyorum. En sonunda, ne kadar istesem de karşı koyamıyorum. Bataklık beni öylece yutuveriyor. Bedenim balçık ve tortuyla doluyor, ta ki benliğim kirden başka bir şey olmayana dek. İçim dışım pislik içinde; üzerime sıvanan o çamur, siluetimi silip beni tamamen gömene kadar da böyle kalacak.
Artık kendime baktığımda o çocuğu göremiyorum.
O çocuk... bendim, değil mi?
Bu bedene ilk geçtiğimde, kendimi Hoshino Kazuki gibi düşünmeye özellikle zorlamıştım ama artık bunu hiçbir bilinçli çaba sarf etmeden, doğal bir şekilde yapıyorum. Bu durum alışmış olmamdan ziyade, onun fiziksel formunun düşüncelerimi o yöne itmesinden kaynaklanıyor. Eminim ki eğer bedeninin beni yönlendirmesine izin verirsem, gerçekten Hoshino Kazuki olabilirim.
Tamamen ayıldığımda doğruldum. Nane kokusu bana nerede olduğumu söylüyor. Olmam gereken yer olan Miyazaki Ryu’nun apartman dairesi değil, Otonashi Maria’nın evi.
Hafif bir horlama sesi duyuyorum. Yatağa baktığımda Maria’yı bana doğru dönmüş uyurken görüyorum. Yüzünde her zamanki o gergin maskesi yok. Uykudayken en azından benim yaşlarımda bir kız gibi görünüyor... Yani, zaten öyle sayılır.
“Ne bakıyorsun?” Yüzündeki o masumiyet, sanki hiç var olmamış gibi bir anda yok olup gitti.
“Uykunda çok tatlısın, Otonashi.”
“Demek şimdi Ishihara Yuhei oldun.”
Düne kadar sabah yediden sekize kadar olan vakit Hoshino Kazuki’nin zamanıyken, onun ben olduğumu bir anda anladı.
Maria yatağında doğrulup gözlerimin içine baktı.
“Hevesini kursağında bırakmak istemem ama görünüşe göre hâlâ hayattasın.”
“...Ha?” O kadar ani oldu ki cevap veremedim.
“Diyorum ki, kutunun sahibi hâlâ yaşayanlar arasında.”
Söylediklerini ilk başta idrak edemiyorum ancak bu akılalmaz iddianın ağırlığı yavaş yavaş üzerime çökmeye başlıyor.
Ne— Bu da ne demek oluyor?
Beynim olan bitene yetişmekte zorlanıyor, tek yapabildiğim öylece yüzüne baka kalmak.
“Neyse, harekete geçsem iyi olacak. Bütün gün burada seninle laklak edecek vaktim yok.” Maria dolabından ceketini alıp üzerine geçirdi.
“Nereye gidiyorsun...?”
“Aptal olma. Sahibi aramaya gidiyorum, başka nereye olacak?”
Eğer sahibi gerçekten yaşıyorsa, bu yapılacak en mantıklı şeydi. Apartman dairesinin kapısını açtı ve arkasına bile bakış atmadan çekip gitti.
Bu nedir? Neler oluyor? Bu duruma tam olarak nasıl düştüm?
Dünkü planımız başarısız olmuş olmalı. Öyle olmasaydı şu an bu rezilliğin içinde olmazdım.
Her neyse, neler olduğunu anlamam lazım. Miyazaki Ryu’yu aramak için bir telefon bakıyorum. Hoshino Kazuki’ninki masanın üzerinde duruyor. Ona uzanıyorum...
“...!”
...ve tam o anda, sanki özellikle o anı bekliyormuş gibi şiddetle titremeye başlayınca korkuyla elimi geri çekiyorum.
Saate bakıyorum, tam sekiz. Dünden beri bu saat dilimi bana ait. Miyazaki Ryu bu aramayı yaparken muhtemelen zamanlamayı buna göre hesapladı.
Telefonu alıp numarayı kontrol ediyorum.
“...Ha?”
Beklediğim numara değil bu. Bu numara şuna aitti— Hayır, bu imkansız! Bu numaranın sahibinin beni aramasına imkan yok!
Peki öyleyse arayan kim?
Parmaklarımdaki titremeyi görmezden gelmeye çalışarak cevapla tuşuna basıyorum.
“...Alo?”
“...” Karşı taraftaki sessizliğini koruyor.
“Alo...? Kimsin?”
“Asami Riko.”
“Ne...?!”
Başka bir şey diyemiyorum.
“Neden bu kadar şaşırdın?”
“A-ama...”
“Öldüğümü mü sandın? Öldürüldüğümü mü? Üzgünüm ama şu an burada seninle konuşuyorum.”
Bu kuşkusuz Asami Riko’nun sesi.
“Olamaz! Sen yoksun! Miyazaki Ryu seni öldürdü!”
“...Heh... heh-heh, bunu çok iyi biliyorum ama sen kendi burnunun ucundan ötesini göremiyorsun. Aptal. Anlamıyor musun? Beni öldürmesine imkan yoktu.”
Miyazaki Ryu, Asami Riko’yu öldüremez mi? Buna inanmakta güçlük çekiyorum. Hayatından çıkarmayı en çok istediği kişi o olmalıydı.
“İşi kendin bitirmeden öldüğümü sanacak kadar nasıl bir geri zekâlı olabilirsin? Sen bir çöpsün; bakmaya bile tahammül edilemeyecek kadar iğrenç bir pisliksin. Umarım ait olduğun yere, bir çöp fırınına atılırsın.”
Kısık sesle mırıldanan Asami Riko, kafa karışıklığımdan faydalanıp üzerime gelmeye devam ediyor.
Hâlâ hayatta olduğu gerçeği nihayet zihnime yerleşirken bir şeyi fark ediyorum.
“...Neden böyle konuşuyorsun?”
“Nasıl konuşuyormuşum?”
“Yani, tıpkı şeye benziyor...”
“Eskiden konuştuğun gibi mi? Sert adamı oynamaya başlamadan önce? Söylemek istediğin her şeyi yutmak zorunda kaldığın o karanlık günlerdeki gibi mi? ...Konuşana bak sen.”
Asami Riko kısık sesle gülerek devam ediyor.
“Hiç değişmemişsin.”
Değişmediğimi mi söylüyorsun? Bunun için bunca zaman ve emek harcamışken mi? Maria’ya olan hayranlığım beni bambaşka birine dönüştürmüşken mi? Tam Hoshino Kazuki olmak üzereyken mi? ...Tüm bunlardan sonra yine de değişmedim mi?
Asami Riko gibi acınası birinin bana bunu söylemeye ne hakkı var?!
“...Kes sesini. Birileri beni sinir etmek için seni aramaya ikna etmiş olmalı, değil mi?”
Geçmişteki o zayıf Asami Riko, düşmanlığımı aynen yüzüme vuruyor. “Doğru.”
“...Ha?”
“Sanki hak ediyormuşsun gibi başkasının bedenini çalmaya çalışıyorsun ve buna izin veremem... Sen kendini ne sanıyorsun? Haddini bilmen lazım. Bir köşeye kıvrılıp ölmen lazım. Bu yüzden...”
Asami Riko’nun sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yok.
“...Bu Kutuyu yok edeceğim.”
“Ne... Ne diyorsun sen...?”
“Bunu yapabileceğimi biliyorsun. Sonuçta—Asami Riko—sahibi benim.”
Verecek bir cevabım yok, bu yüzden sessiz kalıyorum. Telefonu tutan elim titriyor.
Benimle konuşurken kıkırdıyor.
“Buradan bir şekilde kurtulabileceğin gibi fikirlere kapılma, tamam mı ‘Asami Riko’?”
4 Mayıs (Pazartesi), 10:01
“......Y-yar— Yardım edin...... Yardım et bana, Ryu......”
Mesajdaki o çığlık Asami Riko’ya aitti.
Şimdi düşününce, Miyazaki kardeşi için bir kez bile erkek kardeşim dememişti. “Asami Riko” her zaman bir erkek sesiyle —benim sesimle— konuştuğu ve “Ishihara Yuhei” adını kullandığı için rakibimin erkek olduğunu varsaymıştım. Elbette Miyazaki, bir kız kardeşten bahsetmeyerek beni kasten düzeltmemişti.
Asami ve Miyazaki’nin akraba olduklarını hayal bile edemezdim. Soyadları farklı ve okulda buna dair hiçbir söylenti çıkmamıştı. 2-3 sınıfına neredeyse her gün gelmesine rağmen, şüphelenmeme neden olacak hiçbir şey görmemiştim. Tahminimce, karmaşık aile durumları onları kardeş oldukları gerçeğini bir sır olarak saklamaya itmişti.
Büyük ihtimalle Asami sınıfımıza sadece Maria’yı değil, Miyazaki’yi de görmeye geliyordu.
“Maria, ‘Ishihara Yuhei’nin kız olduğunu ne zaman anladın?”
“Güzel soru. Kızlar tuvaletine birlikte girdiğimizde bu konudaki şüphelerim iyice artmıştı.”
“......Benim bedenimle kızlar tuvaletine mi girdi?”
“Zaten cevabını bildiğin bir soruyu neden soruyorsun?” Sesi bıkkın geliyor... Ama bu durumda asıl sinirlenmesi gereken ben değil miyim? “Daha sonra etrafı soruşturunca kim olduğunu nihayet çözdüm. Miyazaki’nin ortaokuldan arkadaşları, Asami’yle kan bağları olduğunu zaten biliyorlardı. Evinde cesetleri bulunca da sahibi olduğundan emin oldum.”
Demek Maria cesetleri de görmüştü...
“Peki Asami şu an tam olarak nerede...?”
Sahibinin kimliğini tek başına ortaya çıkardıktan sonra Maria, görünüşe göre Cumartesi gününün büyük kısmını Asami’yi arayarak geçirmişti ama henüz bir iz bulamamıştı.
Maria eğilip yatağının altına uzandı; sanki bir şeyi söküyormuş gibi hafif bir yırtılma sesi duydum.
“Ne yapıyorsun?”
“Yatağımın altına bir ses kayıt cihazı yerleştirmiştim. Eğer ‘Asami Riko’yu burada yalnız bırakırsam, Miyazaki’yi ya da başka birini arayıp bizden sakladığı bazı bilgileri ağzından kaçırabileceğini hissetmiştim.”
Maria cihazı çıkardı ve oynat tuşuna bastı. Esirimizin konuştuğu bir bölüm bulmak için birkaç kez ileri sardı.
“...Alo?” dedi bir ses.
“...Aramış!”
“Evet.”
Arayan kişinin sesini tam seçemiyoruz ama muhtemelen bir kıza ait. En azından Miyazaki olmadığı belli. Masanın üzerindeki telefonumu kapıp arama geçmişine bakıyorum. Gelen ve giden aramaları silmiş olmalı ki yeni bir şey bulamıyorum.
Emin değilim ama kayıttaki sesler tartışıyor gibi geliyor.
Maria kayıt cihazını dizüstü bilgisayarına bağladı, verileri aktardı ve kulaklıklarıyla tekrar dinlemeye başladı. Muhtemelen duyabildiği her şeyi yakalamaya çalışıyor.
Yüzü beni korkutacak kadar ciddileşti.
Bir süre sonra kulaklıkları çıkarıp bana uzattı. Başımı sallayarak onayladım ve kulaklıkları taktım.
“Alo...? Kimsin?”
“Asami Riko.”
O ismi söylediğinde kulaklarıma inanamıyorum.
Bir süre dinledikten sonra zihnimde bir soru işareti beliriyor. Bu gerçekten o mu? Tanıdığım Asami gibi konuşmuyor hiç. Daha önce hiç bu kadar kısık sesle mırıldanmazdı. Benim bildiğim kızın kişiliği daha çok “Ishihara Yuhei”ye —ya da “Asami Riko”ya demeliyim— benziyordu.
Şimdi düşününce, Asami ayın otuzundan beri biraz tuhaf davranıyordu. Evet, her zamankinden daha durgun görünüyordu. Ancak onu tuhaflaştıran şey Maria’nın bana bento hazırlaması değildi. Pek sayılmazdı. Geriye dönüp baktığımda, Çamurlu Hafta zaten o zaman çoktan başlamış olmalıydı.
Asami sadece eski hali gibi davranmaya çalışıyordu... Ama neden?
“Buradan bir şekilde kurtulabileceğin gibi fikirlere kapılma, tamam mı ‘Asami Riko’?”
Dikkatimi verip konuşmanın geri kalanına odaklanıyorum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.