“Hey, bugün bende farklı bir şey fark ettin mi? En ufak bir şey bile olsa?” diye soruyor Kokone. Çehresi her zamanki gibi tanıdık. Bu soruyu bana daha önce de sorduğunu biliyorum. Cevap neydi sahi?
“...Rimel sürmüşsün.”
“Oha! Bileceğini biliyordum!”
Görünüşe göre doğru cevabı seçtim.
“...Eee, nasıl olmuş?”
“Şık durmuş. Yakışmış yani.”
Bu ağızdan çabuk çıkan cevap da doğru çıkıyor. Ses tonum pek ciddi olmasa da Kokone sanki “yakışmış” kelimesi onu tatmin etmeye yetmiş gibi sırıtarak başını sallıyor.
“Hmm, sende gelecek var Kazu. Belki şuradaki insan artığı senden bir iki şey öğrenebilir.”
Kokone kollarını kurumla göğsünde kavuşturup başını Daiya’ya doğru çeviriyor.
“Eğer böyle konuşmaya devam edeceksen, dilini ısırıp çabuk bir ölümü seçmen en iyisi olabilir.”
“Dünyaya bir iyilik yapmış olursun, o yüzden lütfen, hiç çekinme.”
“Kendi dilinden bahsediyordum.”
“Ha! Bu, derin ve tutkulu bir öpücük mü beklediğin anlamına geliyor? Tapılası biri olduğumu biliyorum ama biraz kendine hakim olmalısın.”
Bunun üzerine Daiya ve Kokone, benim tavırlarımdaki herhangi bir değişime tamamen kayıtsız kalarak, her zamanki seri hakaret ve atışma seanslarına başlıyorlar.
Nihayetinde Daiya, bugün gelecek olan yeni nakil öğrenciden bahsediyor.
Otonashi daha erken gelemezdi zaten.
“Ben Aya Otonashi. Kazuki Hoshino ve belli bir eşyanın sahibi dışındaki hiçbirinizle işim yok.”
Sınıf bir anda ayağa kalkıyor, tam bir curcuna.
Şey, hey, Otonashi? Sen nakil öğrencisin, sınıfla arana mesafe koyman kolay ama ben neredeyse bir yıldır bu sınıfın parçasıyım. Ben senin yaptığını yapamam.
“Sahibi derken neyi kastediyor? Kim neyin sahibi? Hoshino ile bağlantılı birinden mi bahsediyor?”
“Bence sadece kız arkadaşından bahsediyordur.”
“Yani Hoshino’nun kız arkadaşı var ve bu nakil öğrenci Otonashi onu mu arıyor? Neden acaba?”
“Muhtemelen bu Otonashi kızıyla arasında da bir şeyler dönüyordur! Belki çıkıyorlardır... ya da belki Hoshino, kız arkadaşını onunla aldatıyordur!”
“Evet, kesin öyledir! Bu versiyon daha ilginç, o yüzden buna inanalım!”
“Bence Otonashi, bizim hovarda Hoshino ile karmaşık bir aşk-nefret ilişkisine dolandı ve onun peşinden buraya nakil oldu.”
“Bu demek oluyor ki Hoshino onun gibi bir afetle birlikte olmayı başarmış! Şanslı piç!”
Herkes tam burada oturduğumu görmezden gelerek hikayeyi dallandırıp budaklandırıyor. Bunları nereden uyduruyorlar lan böyle?!
“Aslında... Kazu beni de parmağında oynatıyordu...” diye araya giriyor Kokone.
“Ne?! Öteki kadın sen misin?”
“Hayır... Sanırım ben daha çok gönül eğlendirdiği biriydim. Haremdeki üçüncü kız falandım galiba ama eminim başkaları da vardır.”
“Tch... Kahretsin, tam bir oyuncuymuş!”
Kokone sahte gözyaşları döküyor, hatta Daiya bile alışılmadık derecede yüksek sesli birkaç yorumla bu kaosa katkıda bulunuyor. Tam da şimdi birlik olacakları tutmuş, pislikler.
“...Tam bir rezalet,” diye kendi kendine konuşur Otonashi. “Sınıftan uzak durmaya çalışıyordum ama senin sayende şimdi tam merkezindeyim.”
Şey... Bunun gerçekten benim suçum olduğundan emin misin?
İlk ders biter bitmez Otonashi ile sınıftan fırlıyoruz. Doğal olarak bu durum herkesi iyice kışkırtıyor; özellikle birkaç çocuk bana öfkeyle bakıyor ama hiçbirini umursamıyorum.
Okulun arkasındaki her zamanki yere varıyoruz.
Bizim için artık ders bitti.
“Anladım. Seni yanıma çekmenin bedelinin, tüm o ilişkilerinin içine batmak olduğunu artık biliyorum. Lanet olsun... Ne zahmetli iş!”
Şey, hayır, asıl mesele senin kendini tanıtma şeklindeydi.
“Ama 27.755 nakil içinde ilk kez sınıfa soğuk davranmak bir dezavantaj haline geldi. Gerçekten ilginç.”
“Pekala, sen bundan keyif alıyor olabilirsin ama ben kesinlikle almıyorum...”
“Öyle olma. Böyle yeni bir şeyle karşılaştığımda biraz heyecanlanabiliyorum. Seninle iş birliği yapmanın işleri bu kadar değiştireceğini hiç hayal etmemiştim. Bu bizim için iyi bir fırsat.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Kendi başıma asla bulamayacağım bazı yeni gerçeklerle karşılaşabiliriz diyorum.”
Böyle söyleyince, birlikte çalışmak her şeye değebilirmiş gibi geliyor. Ama yine de...
Otonashi’nin bir şeyleri yakaladığını kabul etmeliyim. Sonuçta bugünden önce 1-6 sınıfının nasıl bir yer olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Karşılaştırabileceği bir referans noktası yoktu. İyi bir örnek vermek gerekirse; Mogi’ye olan hislerimin dünle bugün arasında, yani Reddeden Sınıf döngüleri sırasında aniden ortaya çıktığından haberi yoktu.
“Peki tam olarak buradan sonra nasıl ilerleyeceğiz?”
“...Mesele de bu, Kazuki. Belki de Reddeden Sınıf’ın anahtarı senin elindedir.”
“Ha? Yani hala benden şüphe mi ediyorsun?”
“Hiç de bile. Şunu sormama izin ver: Neden anılarını muhafaza edebiliyorsun?”
“Şey... Bilmiyorum?”
“Kafa karıştırıcı, değil mi? Senin burada diğer insanlardan farklı olduğun kesin ama yine de, öncesine dair anıları olan tek kişinin sen olması sence de tuhaf değil mi?”
“Yani... evet, elbette.”
“Benim teorim, bunun da sahibin planının bir parçası olduğu yönünde.”
“Eee...”
“Her zamanki gibi yavaşsın. Temelde, anılarını tutmana izin verilmesi, sahibin nihai hedeflerinden biri.”
Yani anılarımı saklamam Reddeden Sınıf’ın amacının bir parçası mı? “Bu imkansız. Her zaman saklamıyorum ki. Sen olmasaydın ben de herkes gibi onları kaybedebilirdim.”
“Bu kesinlikle teorime çomak sokuyor. Yine de, Reddeden Sınıf’ın geçmişi yeniden kurma şeklindeki hatanın, anılarını tutmanı sağlayan hatayla aynı olma ihtimali yüksek. En basit tabirle düşünürsek, sistemdeki hata, senin anılarına tutunmanın zamanı geri sarmayı bozması olabilir.”
Bu kesinlikle mümkün görünüyor ama her şey hala çok belirsiz ve kabullenmesi zor.
“Anılarımı saklamama izin verilmesinin amacı ne olabilir ki?”
“Sanki ben biliyormuşum gibi konuşma.”
...Bunu alaycı bir tavırla söylüyor.
“Ama insanları harekete geçiren en güçlü duygunun ne olduğunu biliyorum.”
“Hangisi?”
Otonashi sözlerine devam ederken gözlerini bir nevi öfkeyle bakarcasına üzerime dikiyor.
“Romantik duygular.”
“...Romantik mi...?”
Yüzündeki ifade neredeyse korkutucu, bu yüzden kelimeleri hemen idrak edemiyorum.
Ama şimdi anlıyorum. Romantik duygular. Aşk. Evet.
“Bunu senden duymak kulağa oldukça sevimli geliyor.”
Bana buz gibi bir bakış atıyor.
“Bunun neresi sevimli? Bu kadar takıntılı bir aşk, temelde nefretle aynı şeydir.”
“Nefretle aynı şey mi?” Şaşkına dönüyorum. “...A-ama onlar tamamen farklı şeyler...”
“Aynılar... Şey, aslında biraz farklılar sanırım. Bu tür bir aşk, eğer kişi duygularının lekelendiğinin gerçekten farkında değilse, nefretten bile daha acımasız bir duygu olabilir. Kesinlikle dehşet verici.”
Dehşet verici...
“Bu kadar konuşma yeter. Hiç aklına gelen biri var mı, Kazuki?”
“Bana karşı bir şeyler hissedebilecek birini mi kastediyorsun? İmkansız, kimse...”
Hafızamda bir şeylerin tetiklenmesiyle sesim kısılıyor.
Biri var.
En azından, buluşmak için beni arayan o telefon bir şaka değilse.
“Birini düşündün, değil mi?”
“...”
“Ne oldu?”
“...Şey, yani. Sırf birisi benden hoşlanıyor diye bu onu otomatik olarak suçlu yapmaz, değil mi?”
“Elbette hayır. Bu, Kutunun sahibi oldukları sonucuna varmak için yeterli olmaz. Yine de onları araştırmamız gerekir.”
“Hayır... Şey... Sadece, o kişinin tüm bunlardan sorumlu olması imkansız.”
“Olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Nedenini biliyorum. Sadece onun olmasını istemiyorum.
“Reddeden Sınıf’ta olduğumuz sürece, onları bulmak için sonsuz sayıda fırsatımız var. Eğer suçlu olma ihtimalleri milyonda bir bile olsa, bunun peşine düşmek zorundayız.”
“...Ama bu yöntem daha önce hiç başarılı olmadı, değil mi?”
“Bam teline basmış olmalıyım. Evet, doğru ama sahibin senin anılarını saklamanı istediği fikri tamamen yeni bir bakış açısı. Araştırmalarıma hiç buradan başlamamıştım. Daha önce hiç elde edemediğim bazı bilgilere ulaşabiliriz.”
“Ama—”
“Eğer ona gerçekten bu kadar güveniyorsan, hakkındaki olası şüpheleri gidermek istemez miydin?”
Tabii ki. Haklı.
Gerçek şu ki, şüphelerim var ve eşelemeye başlarsak ne bulacağımızdan korkuyorum.
“...Pekala, anladım. Sana yardım edeceğim.”
“Yardım etmemelisin. Liderliği sen üstlenmelisin.”
...Bu konuda da haklı. Ne de olsa Reddeden Sınıf’tan çıkmak isteyen benim.
Yine de beni rahatsız eden bir şey var. Bir şeyler gerçekten tuhaf hissettiriyor.
“Her neyse, işe koyulalım.”
“B-bir saniye bekle.”
“Tereddüt edecek ne var?! Artık buna daha fazla katlanacak halim kalmadı!”
Yanlış gelen ne...? Oh, tamam. Kesinlikle bu.
“Ne oldu Kazuki? Yüzün kızardı.”
“Şey, o sadece...”
Neden bana Hoshino yerine Kazuki diyor?
“Ne? Hiç mantıklı konuşmuyorsun. Hey, neden kızarıyorsun?”
“...Ü-üzgünüm, boş ver gitsin.”
Bana ne zaman ön adımla seslenmeye başladı? Annem babam bile bana öyle demez.
Yüzüm herhalde daha da kızarıyor.
“...? Çok tuhafsın. Her neyse, hareket etmemiz lazım.”
Otonashi arkasını dönüp yürümeye başlıyor.
“T-tamam...”
Belki ben de ona Otonashi dışında bir şeyle seslenmeliyim. O bana ismimle hitap ettiğine göre ben de ona Aya diyebilirim.
...Oha, oha, oha!! Hayır, hayır, olmaz, imkansız, asla!!
Belki “Aya Hanım” gibi bir şey... Hayır, bu çok resmi ve yapay. Birlikte çalıştığımıza göre soyadıyla hitap etmek de aramıza çok mesafe koyuyor. Daha rahat bir şeye ihtiyacım var...
“Şey...”
Aklıma tek bir şey geliyor. Söylemesi gerçekten zor olacak ama bu ismi zaten birkaç kez söyledim, o yüzden alışabilmem lazım.
“...Maria.”
Sadece denemek için alçak sesle söylüyorum ama Otonashi anında durup arkasını dönüyor. Gözleri şaşkınlıkla irileşmiş.
“Ah! Ü-üzgünüm!!”
Verdiği sert tepki refleks olarak özür dilememe sebep oluyor.
“...Neden özür diliyorsun? Sadece beni hazırlıksız yakaladın, o kadar.”
“...Kızmadın mı?”
“Gerek yok. Bana istediğin gibi seslenebilirsin.”
“A—anladım...”
Otonashi —hayır, Maria— hafifçe gülümsüyor.
“Yine de, onca isim arasından 'Maria'... Heh heh.”
"Şey, eğer seni rahatsız ediyorsa..."
"Umurumda değil. Sadece bana bir şeyi hatırlattın, o kadar."
"Ne... Ne gibi?"
Maria, nedense yüzünde nazik bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Eğlenceli bir adam olduğunu, Kazuki."
Röntgenliyorum.
Sınıfa döndüm ve şu an bana karşı hisleri olan o kızın eşyalarını karıştırıyorum.
Yaptığım şeyden hoşnut değilim elbette; kendimi resmen doğru yoldan sapmış, iyice raydan çıkmış gibi hissediyorum.
Şu an beden eğitimi dersindeler. Maria, şüpheliyle doğrudan yüzleşmeden önce eşyalarını didikleyip birkaç ipucu bulmanın daha iyi olacağına karar verdi.
Ahlaki değerlerim yara alsa da plana uymaktan başka çarem yoktu; kabul ettiğimi kelimelere dökemesem de ona ayak uyduruyordum.
Ben de bir şeyler karıştırmazsam bu işin bir anlamı kalmazdı. Maria zaten herkesin eşyasına defalarca bakmıştı. İçinde bulunduğumuz duruma bakılırsa pek şanslı olduğu da söylenemezdi. Gerçi bu mantıklıydı; Maria bugünden önce sınıf arkadaşlarımızın hiçbirini tanımıyordu, bu yüzden bir şeylerin tuhaf olup olmadığını ayırt etmesi imkansızdı.
"Oh be..."
Kızın ders kitapları beklenmedik şekilde düzenliydi; altı renklerle çizilmiş kısımlar, defterlerinde ise rengarenk kalemlerle yazılmış küçük, yuvarlak harfler vardı. Sol kenarda bir kedi karalaması vardı, bir sonraki sayfanın aynı yerinde ise bir kedi resmi daha... Sonraki sayfada da aynısı... O an fark ettim ki bu resimler birleşince bir hareketli defter oluşturuyordu. Sayfaları hızla çevirdiğimde, bir kedi, teneke kutulardan yapılmış bir roketle uzaya fırlıyordu. Kendi kendime kıkırdamadan edemedim ama bu Maria'nın bana ters ters bakmasına neden oldu.
Şüphelimizin çantası, bir kızdan beklenecek türden sevimli eşyalarla doluydu. Neredeyse her şey ya pembe ya da beyazdı. iPod’u J-pop şarkılarıyla tıklım tıklımdı. Cüzdanı yanında olmalıydı çünkü hiçbir yerde bulamadım.
"Oha!"
Süslü püslü bir cep telefonu buldum. Kişisel bilgilerle dolu bir hazine sandığı resmen.
Birkaç ipucu bulma umudum, telefonun kilitli olduğunu görünce suya düştü. Gizli sırlarını deşifre edemeyecektim ama bir yandan da içini karıştırmak zorunda kalmadığım için gizliden gizliye sevindim.
Ardından pembe bir aynanın yanındaki makyaj çantasını açtım. Bu fondöten olmalıydı, şu da muhtemelen renkli bir dudak nemlendiricisi. Kaş kalemi, kaş makası ve şu gıcır gıcır duran da... herhalde rimeldi.
"..."
Ha?
Bir şeyler doğru gelmiyordu.
"Bir şey mi buldun Kazuki?"
"......Emin değilim ama..."
Makyaj çantasını didiklemeye başladım. İçeride şüpheli hiçbir şey yok gibi görünüyordu.
"Maria, bu çanta hakkında ne düşünüyorsun?"
"Şey, daha önce gördüğüme eminim ama tuhaf bir tarafına rastlamamıştım..."
Maria’nın cümlesi yarıda kesildi, yüzü kaskatı kesildi.
"—Dur bir dakika, bu imkansız. Bunun onda olmaması gerekirdi. Eğer olsaydı, önceki 27.755 seferde mutlaka fark ederdim. Ama... O gerçekten de—"
"Ne oldu? Bir şey mi buldun?"
"...Başka bir şey fark ettin mi Kazuki?"
"...Ha? ...Yani, bunun onda olması bana da biraz sıra dışı geldi."
"Nasıl olabilir bu?"
Maria’nın yüzünde acı dolu bir ifade vardı.
Başka bir şey çıkar mı diye çantayı karıştırmaya devam ettim. En dibe yakın bir yerde, parmaklarım çok iyi bildiğim bir dokuya değdi. Nesneyi dışarı çıkardım.
"Ah—"
Bazı şeyler zihnimde canlanmaya başladı.
O tanıdık ambalaj bir anıyı tetikledi.
"Belki de sana farklı bir şekilde yaklaşsaydım, benimle çıkar mıydın?"
"Tamam, anladım. Sen de bana karşı bir şeyler hissedene kadar peşini bırakmayacağım."
Olamaz.
İmkansız.
Hayır.
Buna inanmayı reddediyorum. Tamamen saçmalık.
Sadece bir tesadüf, alelade bir şans eseri olmalıydı ama beynimin uyduramayacağı kadar gerçek dışıydı...
"Maria, en sevdiğin yemek ne?"
"...Ne oldu şimdi durup dururken?" Maria kaşlarını çattı. "...Hey, neyin var Kazuki? Rengin atmış."
"...Benimki Umaibo."
Çantada bulduğum şeyi Maria'ya gösterdim.
Soslu pirinç çubuklarımdan biriydi bu.
"En sevdiğim mısır çorbalı olanı ama bunu kimseye söylemedim çünkü kimsenin umurunda olmazdı. Sınıfta sürekli bunlardan atıştırırım ama hepsini denemeyi sevdiğim için her seferinde farklı bir aroma yerim. En çok mısır çorbalısını sevdiğimi kimsenin bilmesine imkan yok."
"Ama teriyaki burger aromalı olandan pek haz etmezsin."
"Peki bu hangisi?"
Bir hata olması gerektiğini umarak atıştırmalıklara tekrar baktım.
Kaç kez bakarsam bakayım, sonuç değişmiyordu.
Teriyaki burger değil, mısır çorbalıydı.
Zihnimde canlanan o anı bana bir şeyler anlatıyordu.
Çantasında mısır çorbalı Umaibo olması bir tesadüf olsa bile, aklımdaki görüntüler sahibinin o olduğunu reddedilemez bir biçimde haykırıyordu.
"Kazuki."
Maria omuzlarımı sıkıca kavradı. Tırnakları tenime batarak beni kendime getirdi.
"Normalde 'İşte sahibi bu, sonunda onu bulduk,' demem gerekirdi ama durumun pek de öyle olduğunu sanmıyorum..."
Sesi o kadar buruk geliyordu ki ne demek istediğini sormak zorunda kaldım.
"Beni 27.755 transfer boyunca kandırmayı başaran biri, asla bu kadar dikkatsizce bir hata yapmazdı."
"Ama sahibinin kim olduğunu asla bilmediğini söylememiş miydin?"
"Tam olarak öyle değil. Kim bilir, belki de daha önce defalarca kez suçluyu tespit etmişimdir. Ama onun o olduğunu hatırlayamıyordum."
"Ha? Neden?"
"Emin değilim ama büyük ihtimalle Reddeden Sınıf'ın kurallarıyla ilgili. Düşününce gayet mantıklı. Reddeden Sınıf, sahibi zamanın döngüde olduğuna inanmaya devam ettiği sürece var olacaktır. Eğer kimliği açığa çıkarsa, sınıfın tüm varlık sebebi çöker. Bu yüzden kurallar öyle bir ayarlanmış ki, sahibin kimliğini öğrenen herkes bunu unutuyor."
"...Ama bu sefer onun kim olduğunu bulduk."
"Doğru ama bu kutlanacak bir şey değil."
Maria öfkeyle devam etti.
"Demek istediğim, eğer bu sefer bir şeyler yapmazsak, şimdiye kadar öğrendiğimiz her şeyi kaybedeceğiz."
Ne demek istediğini anlıyordum. Eğer bu sefer çuvallarsak hafızamız silinecek ve her şeye en baştan başlamak zorunda kalacaktık.
Maria hırsından dişlerini gıcırdatıyordu. İstediği kadar deneme yapmaya alışmıştı, bu yüzden hata payı olmayan bu durum onu fena halde geriyordu.
"...Hey, zaten hayat oyununda normalde tek bir şansın olur. Küçük şeyler için bile reset tuşuna basıp kayıt noktasından tekrar başlayamazsın."
Bu sözlerin kulağa havalı geleceğini düşünmüştüm ama Maria bana sadece buz gibi bir bakış attı.
"Bunun beni neşelendireceğini mi sandın gerçekten?"
"Ü-üzgünüm... Çok bozulmuş görünüyordun, ben de bir şeyler söylemek istedim."
Özür dilememle Maria'nın yüz hatları biraz yumuşadı.
"Oh, bozulduğum kesin ama bunun sebebi köşeye sıkışmış olmamız değil."
"...O zaman neden?"
"Anlamıyor musun? Geçmişte sahibin yerini defalarca belirlemiş olmama rağmen Reddeden Sınıf sona ermedi. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi?"
Başımı yana eğdim.
Maria'nın bir sonraki sözlerini tükürürcesine söylerken bana mı, suçluya mı yoksa kendisine mi kızgın olduğunu kestiremiyordum.
"Bu, sahibin beni her seferinde yendiği anlamına geliyor."
"Kokone."
"Ooo, bizim aşık çocuk Hoshino Kazuki de buradaymış."
Kokone her zamanki şakacı tavrıyla benimle uğraşıyordu.
Öğle arasıydı. Sabahki tüm dersleri astığımız için sınıf arkadaşlarımız Maria ve benim üzerime gelmişti. Maria tek bir kelime bile etmeyi reddederek bu duruma çabucak son vermişti. Ama görünen o ki arkadaşlarımızın merakı hala tazeydi, bize baka kalmışlardı. Nedenini anlamıyor da değildim.
"Şey, hey, Kokone. Aslında ben—"
Cümlemi yarıda kestim. Her zamanki neşeli ifadesinin yerini çok daha ciddi bir yüz almıştı ve kolumdan tutmuştu.
Maria'ya kısa bir bakış atarak beni sınıftan dışarı çıkardı.
"Sana sormak istediğim bir şey var. Soruyu geçiştirmek yok."
Kapının yanına vardığımızda kolumu bıraktı ve devam etti.
"Seninle Otonashi arasında neler dönüyor?"
"...Neden soruyorsun?" Cevabı zaten biliyordum ama yine de soruyu ona yönelttim. O ise sadece bakışlarını kaçırmakla yetindi. "Bunu açıklamak o kadar kolay değil."
Kokone, gözlerini yere dikmiş, sessiz kalıyordu.
"Ama Otonashi hoşlandığım kişi değil," diye ekledim.
Bunu duyunca gözlerini fal taşı gibi açarak bana baktı.
"Yani bu demek oluyor ki..."
Ancak bir şey dikkatini çekti ve cümlesini bitirmedi. Bu tavrı gözümden kaçmamıştı.
Sınıfın içine, sanki birini arıyormuş gibi dikkatle bakıyordu.
Gözleri bir noktada durdu.
Kasumi Mogi'ye odaklanmıştı.
1 Mart itibarıyla henüz Mogi'ye aşık değildim ve bu 27.755. transfer boyunca onunla hiç etkileşime geçmemiştim.
"Aslında Kokone, senden bir ricam olacaktı. Acaba—?"
"Hayır, gerek yok. Söylemene gerek kalmadı. Sanırım olan biteni gayet net anladım." Kokone gülümsedi ve devam etti. "Okul çıkışı mutfakta buluşmaya ne dersin? Orada her şeyi konuşabiliriz, Kazu." İlk başta neden mutfağı seçtiğini merak ettim ama sonra Kokone'nin ev ekonomisi kulübünde olduğu aklıma geldi. "Bugün orada kimsenin olacağını sanmıyorum."
Onaylayınca Kokone bana tekrar baktı. Yüzündeki ifadeyi okumak imkansızdı.
"Kazuki."
Maria, kapının diğer tarafında bizi izlediği yerden beni çağırdı. Muhtemelen gitme vaktinin geldiğini işaret ediyordu.
Sonra görüşürüz dedikten sonra Kokone'nin yanından ayrılmak üzere arkamı döndüm.
"Ah, bir saniye bekle."
Duraksayıp tekrar ona döndüm.
"Hey, sadece bir şey sormak istiyorum. İstemezsen cevap vermeyebilirsin ama..."
"Nedir?"
"Hoşlandığın kişi kim?"
Hiç tereddüt etmeden cevap verdim.
"Mogi."
Bunu duyduğunda Kokone yüzünü gizlemek için başını öne eğdi. Ama yüzü tamamen saklanmadan önceki ifadesini görmüştüm. Bunu kaçırmama imkan yoktu.
Kokone gülümsüyordu.
Okul bitmişti.
Bir çığlık sesi duyup Maria ile mutfağa daldığımız anda, her konuda ne kadar feci şekilde çuvalladığımızı anladık.
Bir daha asla gelmeyecek olan o fırsatı kaçırmıştık.
Tahmin ettiğim gibi, Kokone Kirino ve Kasumi Mogi içerideler. Hayır, daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, Kokone Kirino ve bir zamanlar Kasumi Mogi olan o şey odada.
Mutfak kan gölüne dönmüş.
Tüm bunların sorumlusu olan kişi, bıçağından hâlâ kan damlayan bir mutfak bıçağını sıkıca kavramış halde duruyor.
“Kazu.”
Beni fark ettiğinde bile yüzündeki o ifade zerre değişmiyor.
“...Ne-neden...?”
Anlayamıyorum. Bunu yapmasına ne gerek vardı?
Mogi, kanlar içindeki minyon bedeniyle bana bakıyor. Yüzünde her zamanki o boş ifade var. Ancak bu sefer, gözlerinde sitem dolu, inkar edilemez bir parıltı seçiliyor. Evet, tabii ki öyle olacak. Bu durumu tetikleyenin ben olduğumdan şüphe yok.
“Acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor...”
Mogi, sanki üzerime bir lanet okuyormuşçasına tüm bu süre boyunca fısıldayıp duruyor.
Bunların tek bir kelimesini bile duymak istemiyorum. Bir an için kulaklarımı tıkayıp her şeyi dışarıda bırakmak geliyor içimden ama yapamıyorum. Mogi’nin kanlar içindeki bedenini gördüğüm an hareket yetimi kaybettim. Sözcükleri zorla kulaklarıma sızıyor. Onları anlamamak için var gücümle çabalıyorum ama nafile. Kelimeler bir çığ gibi büyüyüp üzerime devriliyor, hareket edemeyen bedenimi yutana dek akmaya devam ediyor.
Mogi benimle konuşuyor.
Beni suçluyor, bana olan nefretini haykırıyor.
“Acıyor.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.