Kanayan Arzular ve Boş Sınıflar

On altı yaşıma gelene kadar, aşkın her şeyi değiştirdiğine dair o meşhur sözün sadece boş bir laf olmadığını fark etmemiştim.

Alışkanlıkların zorlamasıyla hayatın içinde sürüklenirken, kaç kez ömrümün çok uzun olduğunu düşünmüştüm acaba? Ölsem de olur dediğim zamanların sayısını tutmaya ne el ne de ayak parmaklarım yeterdi.

Sıkılmıştım. Umutsuzluk derecesinde sıkılmıştım hem de.

Yine de bu konuda kimseye tek kelime etmedim; her zamanki gibi mutluymuşum rolünü oynamaya devam ettim. Gerçek hislerimi açık etmek sadece başımı ağrıtıyordu. Bu yüzden kim olursa olsun herkesle iyi geçinmek için elimden geleni yaptım. Aslında pek de zor bir şey değil bu. Neleri sevip sevmediğine, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığına dair fazla seçici olmazsan herkesle arkadaş olabilirsin.

Herkes etrafımda toplanıyor ve hepsi aynı şeyi söylüyordu:

“Ah, ne kadar da eğleniyorsun. Dünyada senden dertsiz kimse yoktur herhalde.”

Evet, haklısınız. Hepinizi bu kadar kolay kandırmama izin verdiğiniz için çok teşekkür ederim. İçimdeki tüm o korkunç şeylere karşı gösterdiğiniz o pek düşünceli cahilliğinize minnettarım. Sayenizde her şeyden vazgeçmeye hazırım.

Sanırım bu durgunluğun beni ne zaman ele geçirdiğini biliyorum.

İnsanlar o kadar bencil ki.

Bir çocuğa e-posta adresimi vermiştim. Mesajlarına her zamanki nezaketimle cevap verdiğimde heyecanlanıp benden hoşlandığını söyledi. Kızlarla arası pek iyi olmayan bir çocuğa iyilik olsun diye el uzattığımda, yanlış anlayıp bana aşkını ilan etti. Bir çocuk beni sinemaya davet etti, hayır demeyi beceremediğim için gittiğimde ise bana olan sevgisinden bahsetti. Okul çıkışı bir çocukla yolumuz kesişti, birkaç kez birlikte yürüdükten sonra bana tutulduğunu haykırdı.

Her biri sanki onlara ihanet etmişim gibi davrandı; bencillik edip incinmelerine izin verdiler ve benden nefret etmeye başladılar. Bu çocuklardan hoşlanan kızlar da kendi bencil sebeplerinden ötürü beni aşağılamayı kendilerine görev edindi. Her seferinde canım biraz daha yandı; ta ki bir gün, vücudumda hangisinin taze hangisinin eski olduğunu seçemeyeceğim kadar çok yara biriktiğini fark edene dek.

Artık başkalarıyla nasıl bir ilişki kuracağımı dert etmemeye, onları sadece geçici birer meşgale olarak görmeye karar verdim. Ortamın havasına uyacak, konuşmaları sığ tutacaktım. İç dünyamı kimseye göstermeyecektim. Bir istiridye gibi, narin bedenimi korumak için kabuğumu sıkıca kapatacaktım.

İşte can sıkıntısı o zaman başladı.

Kimse onlara sadece dış kabuğumu gösterdiğimi fark etmedi.

Hepsi, “Ah, ne kadar da eğleniyorsun. Dünyada senden dertsiz kimse yoktur herhalde,” demeye devam etti.

Çabalarım büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı.

Sadece herkesin yok olmasını istiyordum.

Her şey okul çıkışı, sıradan bir günde başladı. Etrafım arkadaşım gibi davranan yabancılarla çevriliydi; yüzümde o bildik gülümsemeyle her zamanki havadan sudan yorumlarımı yapıyordum. Her şey anlık gelişti. Görünürde hiçbir sebep yoktu.

Ancak hissettiğim o gücün reddedilecek tarafı yoktu. İçinde bulunduğum durum bir an içinde zihnimde şekillendi ve bu durumu kusursuzca özetleyen o kelime önüme serildi:

Yalnızlık.

Ah. Ben inanılmaz derecede... yalnızım.

Issızlıktı bu. Etrafımda bunca insan olmasına rağmen tek başımaydım. Bu terim üzerime o kadar iyi oturdu ki, içinde tuhaf bir huzur buldum.

Fakat çok geçmeden o kelime, vahşi dişlerini gösterip üzerime atıldı. Anlaşılamayan o ıssızlığın yanında kaçınılmaz olarak acıyı da getirdiğini ilk kez öğreniyordum. Göğsüm sıkıştı, nefes almakta zorlandım. Bir nefes çekmeyi başardığımda bile, sanki hava iğnelerle doluymuş gibi ciğerlerim sızladı. Bir an için her şey karardı; hayatım tam orada, o anda son bulsa buna razıydım. Ancak çok geçmeden görüşüm düzeldi ve hayat devam etti. Ne yapmam gerektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Hiç. Yardım edin. Yardım edin bana.

“Neyin var?”

Birisi iyi olmadığımı fark edip bana seslendi.

“Gülümsemen çok güzel. Bayağı eğleniyor olmalısın.”

Ha?

Gülüyor muyum...?

Nedenini anlamadan elimi kaldırıp yanaklarıma dokundum.

Evet, yüzümde bir gülümseme vardı.

“Yemin ederim her zaman dünyanın en mutlu insanı gibi görünüyorsun. Hiçbir şeyi kafana takmıyorsun, değil mi?”

Kahkahayı bastım. “Evet, eğleniyorum,” diyebildim kasılmaların arasından. Nedenini bile bilmeden gülüyordum.

İşte o an, etrafımdaki insanların renkleri solmaya başladı. Birer birer şeffaf bir figür haline geldiler. Solup gittiler, ta ki onları göremez olana dek. Benimle hiçbir ilgisi olmayan bir yerlerden bana seslenen sesler duyuyordum. Sonra ne dediklerini seçemez oldum ama bir şekilde uygun cevaplar verebiliyordum. Hiçbirinin mantıklı bir tarafı yoktu.

Göz açıp kapayıncaya kadar sınıf boşaldı. Yapayalnız kalmıştım. Bir şekilde, bu hale gelmesinin sorumlusunun ben olduğumu biliyordum.

Hepsini reddetmiştim.

“Neyse, işlerim var, ben kaçar.”

Kimseyi göremiyordum ama yine de çantamı kaparken gülümseyerek söyledim bunu.

İnsanlarla ilişkilerim böyleydi işte; belirli birine konuşsam da konuşmasam da sohbet bir şekilde ilerliyordu. Ha duvara konuşmuşum, ha onlara.

Ama yine de, neden?

“...Şey, iyi misin?”

Orada kimsenin olmadığına emindim ama yine de bu sözleri duydum. Okul kapısından henüz çıkmıştım ki o ses beni bir an durdurdu ve o görünmez insanları görmemi sağladı.

Arkamı döndüğümde sınıf arkadaşlarımdan birinin nefes nefese kaldığını gördüm. Arkamdan koşmuş olmalıydı.

Adının Kazuki Hoshino olduğundan neredeyse emindim. Pek arkadaş sayılmazdık, bende bir iz bıraktığı da söylenemezdi; yani isminden başka pek bir şey bilmiyordum onun hakkında.

“Ne demek istiyorsun?”

Bende yanlış bir şeyler fark etmese böyle bir soru sormazdı. Bu, çevremdeki hiç kimse fark etmezken, onun değişen tavrımı sezdiği anlamına geliyordu.

“Şey... Çok... uzaklardaymışsın gibi geldi... Yani, sanki hayatının içinde tam olarak burada değilmişsin gibi...”

Kelimeleri toparlayamıyordu. Ne demeye çalıştığına dair en ufak bir fikrim yoktu.

“Neyse... eğer yanlış anladıysam boş ver. Garip davrandığım için kusura bakma.”

Budala çocuk mahcup bir tavırla benden uzaklaşmaya başladı.

“...Bekle.”

Durdu ve başını hafifçe yana eğdi.

“Şey...”

Gitmesine engel olmuştum ama aslında ne söyleyecektim ki?

Ayrıca, o boş sınıfta sırıtırken beni nasıl olmuştu da “uzaklarda” diye tanımlayabilmişti?

“......Hey, sence her zaman eğleniyor gibi mi görünüyorum?”

Eğer buna herkes gibi cevap verirse, o zaman diğerlerinden hiçbir farkı yok demekti.

Ah. Aslında inanılmaz bir umut taşıyordum içimde. Gerçekten, kalpten bir şekilde olumsuz bir cevap vermesini, beni anlamasını diliyordum.

“Evet. Şey... öyle görünüyorsun.”

Bunu söylerken zorlanıyor gibiydi.

Cevabını duyduğum an, Kazuki Hoshino’ya dair tüm o büyü bozuldu. Benim için hiçbir anlamı kalmamıştı artık. Ondan nefret ediyordum. Onu hor görüyordum. Duygularımın ters yöne salınan bir sarkaç gibi bu kadar hızlı değişmesine şaşırmıştım ama bu, onun farklı olmasına ne kadar çok umut bağladığımın kanıtıydı.

Fakat tam o an, saniyeler içinde nefret etmeye başladığım o çocuk, cümlesini tamamladı:

“Öyle görünmek için çok çabalıyorsun, değil mi?”

Duygularım bir kez daha sarkaç gibi savruldu, bu sefer nefretten uzağa. Bu içsel değişimim yüzüme yansımasa da göğsümün tuhaf bir şekilde ısındığını hissettim.

Çabalıyordum. Eğleniyor gibi görünmek için çok çabalıyordum.

Haklıydı. Sadece “hayır” deseydi olacağından çok daha kusursuz bir şekilde haklıydı.

İşte böyle aşık oldum.

Bunun sadece benim hüsnükuruntum olduğunun gayet farkındaydım. Sırf çabamı takdir etmesi, beni tamamen anladığı anlamına gelmiyordu. Bunu biliyordum. Ama yine de bu inancı tamamen söküp atamıyordum.

Başta bu hislerin zamanla geçeceğini sanmıştım ama çok geçmeden eski halime dönmemin imkansız olduğunu anladım. Kazuki’ye olan duygularım, hiç erimeyen bir kar yığını gibi büyüdü ve tüm kalbimi kapladı. Yakında onun benim her şeyim haline geleceği gerçeği üzerime bir taş gibi çökmüştü ama nedense bu hiç de tatsız gelmiyordu.

Kazuki Hoshino beni o ıssız sınıftan kurtarmış, can sıkıntımı dağıtmıştı.

Biliyordum ki eğer kalbimden çıkıp giderse, yine o eski halime sürüklenirdim. O tek kişilik sınıfa geri dönerdim.

Dünya değişmişti. Bu kadar basitti işte. Eski donuk hayatım artık bir rüya gibi geliyordu. Duygularım, sanki yüksek güçlü bir amplifikatöre bağlanmış gibi kabarıyordu. Kazuki ile sadece selamlaşmak bile beni mutlu ediyordu ama tüm yaptığımızın bu olması beni üzüyordu. Onunla konuşmak beni mutlu ediyordu ama sadece birazcık sohbet edebilmemiz beni üzüyordu. İçimde bir şeyler bariz bir şekilde kırılmıştı. Rahatsız edici ama bir o kadar da keyifliydi.

Evet! Ne pahasına olursa olsun onunla arkadaş olacağım!

İlk adımım, onunla isimlerimizi kullanarak konuşacak kadar yakınlaşmak.

………

“Bir dileğin var mı?”

Herhangi bir yer olabilecek ama aynı zamanda hiçbir yer olan bir yerdeydim. Bana seslenen figür hem herkese benziyor hem de kimseye benzemiyordu. Erkek mi yoksa kadın mı olduğunu anlayamıyordum.

Bir dileğim var mıydı?

Tabii ki vardı.

“Bu, her dileği gerçekleştirebilecek bir Kutu.”

Kutu’yu kanlı ellerimle kabul ettim.

Dokunduğum an gerçek olduğunu anlamıştım. Onu asla bırakamayacağımı biliyordum.

Kim bırakabilirdi ki? Yeryüzünde böyle bir şeyi reddedecek tek bir kişi bile yoktur.

Dileğimi diledim.

Mümkün olmadığını biliyordum ama yine de diledim.

“...Bir daha asla pişmanlık duymak istemiyorum.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.