“Epey vaktimi aldı ama sonunda fark ettim ki artık sana ihtiyacım yok.”
Kız, belki de bu kadar ani konuşmamdan ötürü hazırlıksız yakalanmış gibi kafa karışıklığı içinde başını yana eğdi.
“Ayak bağı olduğunun farkındaydın, değil mi? Bunun yaptığın büyük bir yanlış olduğunu düşünmüyor musun? Bir zamanlar seninle arkadaştık.”
Ama artık değiliz.
Eminim o beni hâlâ arkadaşı olarak görüyordur. Daha düne kadar aşk hayatlarımızı birbirimize anlatacak kadar yakındık. Fakat ben değiştim. Artık ona o gözle bakmıyorum. Biz artık arkadaş değiliz.
Bu sadece benim farklılaşmamdan kaynaklanmıyor. Asıl sebep, onun bu yeni ve değişmiş benliğimden asla şüphe duyamayacak olması. Onunla eskisi gibi konuşmasam bile bunu fark etmeyecektir.
“Hiçbir güç benim değişmeme engel olamaz.”
Bu dünyayı yöneten kural bu.
Diyelim ki normal dünyada ben değiştim ama diğerleri aynı kaldı. Tıpkı onun beni hâlâ arkadaşı sanması gibi. Eğer bende bir şeyler farklı olsaydı, bu durum sıra dışı bir şeymiş gibi dikkat çekerdi. Bu da kendi evrimime müdahale edilmesi için yeterli olurdu. Tıpkı yaz tatili dönüşü okula sapsarı saçlarla gelen sınıf arkadaşımın yarattığı o rezalet gibi bir şeye dönüşebilirdi. Eğer böyle durumlarda aynı kalmaya zorlansaydım, istediklerimi yapamazdım.
Bu da tek arzumu, yani bugünü hiçbir pişmanlık duymadan karşılama hedefimi gerçekleştirmemi engellerdi.
İşte bu yüzden, bu küçük ve yararlı kurala sahibim.
Evet, bu dünya her şey benim lehime işleyecek şekilde yaratıldı.
Yine de...
Yine de ne? Bu noktadan ötesini düşünemiyorum.
Sanki düşünmemem gerekiyormuş gibi bir his var içimde.
Bu yüzden zorlamayı bırakıp başka bir konuya geçmeye karar veriyorum.
“Aşk, beyaz kıyafetlerin üzerine soya sosu dökmeye benziyor, sence de öyle değil mi?”
Yaptığım benzetmeyi anlamamış gibi başı hâlâ eğik.
“Arada sırada olur, değil mi? Silsen bile mutlaka bir leke bırakır. Sonsuza dek orada kalır, bu yüzden ona her baktığında üzerine soya sosu döktüğün o anı hatırlarsın. Hep orada olacağı için, unutmanın imkanı yoktur.”
Mutfak dolabının çekmecesini açıyorum.
“Epey sinir bozucu, değil mi?”
Çekmecenin içindeki bıçağı kavrıyorum.
“Böyle bir lekenin beni paramparça edebilmiş olması...”
Bıçağı dışarı çıkarıyorum.
Bu aleti daha önce de aynı amaçla birkaç kez kullanmıştım. Buradaki en keskin olanı bu.
Elimdekini görünce beti benzi atıyor.
Muhtemelen bir sonraki adımın ne olduğunu adı gibi bilmesine rağmen, hâlâ neden böyle bir şey yaptığımı soruyor. Belki de bir yanı, düşündüğü şeyi yapmayacağıma inanmak istiyor.
“Ne mi yapıyorum? Ha-ha.”
Üzgünüm ama sanırım bu iş...
“Seni reddediyorum.”
...tam da korktuğun şekilde bitecek.
Bıçağı göğsüne saplıyorum.
İçimde kabarmaya çalışan o ıstırap dolu kara duyguyu zihnimde işlememeye çalışıyorum. Ona karşı koymak imkansız; zaten o duygu olmasa tüm bunların hiçbir anlamı kalmazdı ama yine de savaşıyorum. Bu hissi tecrübe etmek istemiyorum. Sadece ne olduğunu bilmiyormuş gibi yapmaya devam etmek istiyorum.
Yere yığılıyor ve ağzından kanlar boşanıyor.
Acı çekiyor gibi görünüyor. Zavallı şey.
Muhtemelen işleri berbat ettim. Bu acıyı çekmemesi için onu çabucak öldürmeliydim.
“Bu aşamada hata yapmak epey korkunç olabiliyor, biliyor musun? Erkekler tehlike altındayken inanılmaz bir güç kazanıyorlar. En çelimsizleri bile benden birkaç kat daha güçlü oluyor. O korkuyla size vurduklarında canınız gerçekten yanıyor. Asıl korkutucu olansa gözlerindeki o bakış. Sanki bir çöp yığınıymışım gibi... Geçen sefer nerede hata yapmıştım? Ha, hatırladım; havalı görünen ince bir bıçak kullanmıştım. İnsan öldürmek için pek uygun değildi. Bir de şu var; birilerini bıçaklamak ve kesmek hiç hoş değil. İğrenç bir şey. Bazen kusuyorum bile. Sonra da her şey neden benim için bu kadar berbat olmak zorunda diye ağlama krizine giriyorum. Ama sonuçta, aynı insanlar aynı şeyleri yapmaya devam ettiği sürece sonuçlar asla değişmeyecek ve arzuladığım o gelecek asla gelmeyecek. İşte bu yüzden onlardan kurtulmam gerekiyor. Başka çarem yok. Korkunç bir durum. Neden buna mecbur bırakıldım ki?”
Kız bana bakıyor, gözlerindeki dayanıklılık yavaş yavaş sönüyor.
“Aslında seni böyle bıçaklamama gerek olmayabilirdi. Birini 'reddetmek' tamamen benim tercihimle ilgili bir durum, anlıyor musun? Ama bundan başka etkili bir yöntem bulamadım. Kendi ellerimle öldürmeden bu işi asla başarıyla sonuçlandıramadım. Birini kalbinin derinliklerinden tamamen silmek sandığından daha zor. Zihnime yük oluyor. Suçluluk duygusu yüzünden o kişiden kaçıyorum. Bu olduğunda, onu bir daha asla görmek istemediğimi fark ediyorum ve sonunda onu gerçekten 'reddedebileceğim' o noktaya ulaşıyorum. Bunu yaptığımda ise, ne olursa olsun, ne ben ne de bir başkası onu hatırlıyor.”
Başını halsizce yana düşürüyor, sanki artık yüzüme bakacak hali kalmamış gibi.
“Anlıyorum. Berbat biriyim, değil mi? Tüm bunlar çok iğrenç. Ama başka ne yapmamı bekliyorsun? Üzgünüm, sanki biliyormuşsun gibi soruyorum işte... Ah, neden hep böyle gevezelik ediyorum ki? Biliyorum. Korkuyorum, o kadar korkuyorum ki susamıyorum. Tüm bunları neden yaptığımı açıklarsam, belki bir gün biriniz beni affeder diye düşünmek istiyorum. Ama biliyorum. Beni bunun için affetmenizin hiçbir yolu yok, değil mi? Özür dilerim. Gerçekten. Çok üzgünüm, çok üzgünüm. Bu kadar bencil olduğum için özür dilerim. Ama en çok acı çeken benim, görmüyor musun? Tüm bunlar için kendimi suçluyorum. Berbat biri olduğumu biliyorum. Bu yüzden dürüst olmak gerekirse, benim hakkımda ne düşündüğün zerre umurumda değil.”
Kiminle konuşuyorum ben?
Aslında bunun bir önemi olmadığını fark ediyorum. Hiçbir zaman, hiç kimseyle konuşmuyordum. Yerde yığılıp kalmış bu kişiyi hiçbir zaman arkadaşım olarak görmemiştim.
Ne olursa olsun, her zaman yalnızım.
“H-hayır—”
Yine de bunu kabul etmek istemiyorum.
Bana ait olmayan bu yerde, ister istemez ne kadar yalnız olduğum her an yüzüme vurulurken, tüm bunları söylemeye devam ediyorum.
Hadi artık.
Çabuk ol da gel buraya.
“Kazu.”
Ona ne zaman böyle seslenmeye başlamıştım? Bitmek bilmeyen döngüler boyunca birkaç kez yakınlaşmıştık, hatta bana adıyla hitap etmem için izin bile vermişti ama o bunların hiçbirini asla hatırlamayacak.
Tam o anda kapı açılıyor.
Ve işte orada.
Hoshino Kazuki, takıntımın öznesi.
Olduğu yerde kalıyor, önündeki bu dehşet verici sahne karşısında şok içinde bakakalıyor. Kazuki’nin yanında o asık suratlı, her şeye burnunu sokan Otonashi Aya var; Kutular üzerinden geçinen o asalak.
“...Sonunda geldin, Kazu.”
Kendi kelimelerimden iğreniyorum.
Ne kadar aptalım ben?
Kazuki kaç kez beklentilerimi boşa çıkardı? Bunca sayısız ihanetten sonra onu defalarca silip atmış olmam gerekirdi.
Burada olması bir tesadüf değil. Kendimi hazırladım, onu buraya davet ettim ve bu manzarayı ona sundum.
Buna rağmen, Kazuki ne zaman böyle gelse hep bir mucize bekliyorum. Beni bu yerden alıp gerçek dünyaya geri götürmesini umuyorum.
Ama bu asla olmayacak.
Kazuki’nin gözleri fal taşı gibi açılmış.
“Kazuki, neler hissettiğini anlıyorum ama buraya geldiğimizde bununla karşılaşacağımızı biliyordun.” O istenmeyen baş belası bir şeyler söylüyor.
“Sahibi Mogi Kasumi.”
Kazuki, şaşkınlık dolu gözlerle yerde yatan kıza bakıyor. Adı mı? Oh, unutmuşum. Hafızamdan ne zaman silinip gittiğini bile hatırlamıyorum.
“Ne-neden?”
Neden mi böyle bir şey yaptım?
Kazuki’nin bu kadar basit bir şeyi anlayamamasına karşı duyduğum öfkeyi gizleyemiyorum.
Gözlerim Kazuki’ye bir lanet gibi bakarken kalbimi ona açıyorum.
“Canım yanıyor.”
Bunu sadece bir kez söylemek işe yaramıyor.
“Canım yanıyor, canım yanıyor.”
Hâlâ yetmiyor.
“Canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor canım yanıyor...”
Yine de...
“Yaşamak istiyorum.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.