Şimdi düşününce, Mogi hiç makyaj yapmıyor. Maria’nın aksine kozmetikten pek anlamam, bu yüzden ilk başta dikkatimi çekmemişti.
Ancak Mogi’nin çantasında bir makyaj çantası var.
Neden?
Maria’nın teorisine göre artık bıkmış.
Hiç hatırlayamıyorum ama eminim bir noktada Mogi dış görünüşüne önem veriyordu. Reddeden Sınıf’ın içinde, bir yerden sonra kendini güzel göstermenin anlamını yitirdi ve sonunda çabalamayı bıraktı. O çanta, Mart’ın 1’inden, yani Reddeden Sınıf var olmadan öncesinden kalma bir hatıra gibi hâlâ orada duruyor. Artık Mogi için makyaj yapmak, hatta o çantayı yerinden çıkarmak bile sadece bir külfet.
Bu raddeye gelecek tek kişi, yirmi binden fazla transferin anısına sahip olan biridir; bu anılara sahip olabilecek tek kişi ise sahibin kendisidir.
Bu da demek oluyor ki sahip; sevdiğim ve beni seven kişi, yani Kasumi Mogi.
“Sana söylemem gereken bir şey var, Kazu.”
Kokone, 27.754’üncü döngüde benimle buluşmak istediğinde böyle bir şey demişti.
“Kasumi senden hoşlanıyor.”
Mogi’nin bana karşı neler hissettiğini biliyordu. Eminim düne kadar onunla arkadaştı, hatta ona akıl veriyordu.
Mogi’yi buraya çağırmak istiyorduk ama bunu yapmak onu teyakkuza geçirirdi. Geçmişte Maria’yı defalarca alt ettiği düşünülürse, ona hazırlanması için zaman tanıyamazdık.
Bu yüzden Kokone’yi işe karıştırmaya ve onun her şeye burnunu sokan yapısından faydalanmaya karar verdik. Eğer Mogi’yi ona aşkımı ilan edeceğime bir şekilde ikna edebilirsek, buraya gelebilirdi.
Sonuç, Kokone’nin katledilmesi oldu.
Mogi’nin bana söylediklerini hatırlıyorum.
“O zaman, benimle çıkar mısın?”
Bunu bana kaç kez sordu acaba? Ne zamandan beri benden hoşlanıyordu? Eğer duygularımız karşılıklıysa, neden o malum sözü söylemişti?
“Yarına kadar bekle.”
Bana böyle cevap vermişti, değil mi?
Mogi her yerdeki kanı fark etmiyor gibiydi, yüzü ifadesizdi.
Her zamanki gibi.
Eskiden de mi bu kadar duygusuzdu? Sanmıyorum. Hafızamın bir köşesinde neşeli, gülümseyen bir Mogi var ama hiç gerçekçi gelmiyor. Hayal edebildiğim tek Mogi, karşımda duran bu soğuk ve sessiz olanı.
Peki ya hiç tanışmadığım o hayat dolu Mogi gerçek olansa?
Nereye gitti o kız?
“Tükendi.” Maria dile getirmediğim sorumu cevaplıyor. “Sonsuz tekrar döngüsü onun içindeki her zerreyi yedi bitirdi,” diyor, o duygusuz Mogi’ye nefretle bakarak.
Daha önce düşündüğüm bir şey aklıma geliyor; insan zihninin bu kadar tekrara dayanmasına imkan yok.
Mogi tüm bunları tam 27.755 kez yaşadı ve şimdi kanlar içinde burada duruyor.
“...Hepsi Kazu’nun suçu,” diye gürlüyor, gözlerini üzerime dikerek. “Beni bu hale Kazu getirdi!”
“...Mogi, ben ne yaptım?”
“Mogi,” diye yankılıyor ismini, ağzının sol kenarı yukarı doğru seğiriyor. “Sana söyledim. Defalarca söylediğimi biliyorum. Yüzlerce kez söyledim.”
“N-neden bahsediyorsun...?”
“Bana Kasumi demeni söylemiştim!!”
...Bunu bilmiyordum. Nasıl bilebilirdim ki?
“Yüzlerce kez söyledim, sen de yüzlerce kez dinledin. Öyleyse neden? Neden her seferinde unutuyorsun?”
“Yani... Bu konuda yapabileceğim bir şey yok...”
“Yapabileceğin bir şey yok mu?! Bu da ne demek oluyor?!”
Mogi histerik bir şekilde haykırıyor olsa da, yüzü hâlâ neredeyse tamamen duygudan arınmış durumda.
Eminim ki binlerce tekrar boyunca farklı ifadelerin ardındaki anlamları yitirdi ve hepsini tamamen unuttu. Artık gülemiyor, ağlayamıyor veya öfkelenemiyor.
“Onu dinleme, Kazuki.”
Mogi sonunda öfkeyle bakışlarını Maria’ya çeviriyor.
“Onu çok iyi tanıyormuşsun gibi adıyla çağırma!”
“Kazuki’ye canım nasıl isterse öyle hitap ederim.”
“Hayır, edemezsin! ...Neden seni hatırlıyor da beni hatırlamıyor...?”
“Mogi, bu işi bu hale getiren sensin. Bu tip bir sistem, her şeyi baştan sona tekrar etmeni kolaylaştırıyor.”
“Kes sesini! Ben bunu hiç istemedim!”
Şimdi düşününce, 27.754’üncü döngüde Maria’yı hatırladığımda Mogi gerçekten korkmuş görünüyordu.
O zamanlar beni tetikleyenin garip davranışlarım olduğunu sanmıştım ama onun sahip olduğunu bilmek işleri değiştiriyor. Benim onu değil de Maria’yı hatırladığımı görmek, Mogi’nin tüm birikmiş hayal kırıklığını patlatmış ve onu paniğe sürüklemişti.
“Kazu...”
Mogi’nin bana böyle seslenmesine alışık değilim. Hiç şüphe yok ki bana Kasumi dememi istediği gibi, kendisine Kazu deyip diyemeyeceğini de sormuştur.
Ben unuttum ama o asla unutmadı.
“Beni sevdiğini söylemiştin, Kazu.”
“...Evet, eminim söylemişimdir.”
“Ben de duygularına karşılık verdim. Ben de seni sevdiğimi söyledim.”
“...”
Hatırladığım tek şey, Mogi’nin bana yarına kadar beklememi söylemesi. Başka hiçbir şey hatırlayamıyorum.
“Bunu söylediğini hatırlamıyorum.”
Ona verecek başka bir cevabım yok.
“Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini biliyor musun? Her şey başa döndüğünde beni fark etmen için ne kadar çok uğraştım. Saçımı değiştirmeyi denedim, rimel sürdüm, seninle flört ettim, hobilerini öğrendim, konuşma tarzını taklit ettim... Sonra ne oldu biliyor musun? Bir mucize. Sende bariz bir şeyler değişti. Benimle ilgilendiğini anlayabiliyordum. Beni daha önce defalarca reddetmiş olmana rağmen bu sefer açıktın. Ve inanır mısın—bana aşkını bile ilan ettin! Emeklerim sonunda karşılığını vermişti. Bundan sonrasında güzel bir şeyler olacağını, keyif alacağımı sanmıştım. Hatta bu bitmek bilmeyen tekrarın bir son bulabileceğini bile düşünmüştüm. Ama sonra... Ama sonra sen...”
Mogi tek bir duygu kırıntısı göstermeden bana dik dik bakıyor.
“Unuttun.”
Göz göze gelemediğim için başımı öne eğiyorum.
“Sen unuttun ama ben bir dahaki sefere hatırlarsın diye umut ettim. Sana her aşkımı ilan edişimde, senin bana her ilan edişinde bir umuda kapıldım, kocaman bir umuda; ama sen tek bir sefer bile hatırlamadın. Çok geçmeden hatırlaman için çabalamayı bıraktım ama beni sevdiğini her söylediğinde o zayıf umut ışığını söndüremedim. Kim bilir? Mucizeler olur, değil mi? Ama işte bu yüzden her seferinde canım daha çok yandı, hayal bile edemeyeceğin kadar çok.”
Kendimi Mogi ile bir ilişki içinde asla hayal edememiştim, yine de o, Reddeden Sınıf’ın sonsuz döngüleri içinde bu imkansızı bir şekilde gerçeğe dönüştürmeyi başarmıştı. Beni kendine aşık etmişti. Belki de bu yüzden elimde kalan anılar hep bu kadar belirsizdi.
Ama yapmış olsa bile nafileydi.
O noktadan ötesi asla olmayacaktı.
Beni tavlayacaktı ve her şey bitecekti.
Bu aşk karşılıksız kalmaya mahkumdu.
Ortada bir ilişki olmayacaktı, gökkuşağının sonunda altın falan yoktu; duyguları asla karşılık bulmayacaktı.
“Bu yüzden sonunda aşkını itiraf etmeni istemez oldum. Ama bu seni durdurmadı. Beni sevdiğini söyleyip durdun. Bu beni mutlu ediyordu ama canımı daha çok yakıyordu. İşte bu yüzden o malum şeyi söylemekten başka çarem kalmadı.”
Mogi geçmişte defalarca duyduğum o cümleyi tekrarlıyor.
“Yarına kadar bekle.”
Göğsüm sıkışıyor.
Bu sözler, hedefinde ben olmama rağmen Mogi’ye benden daha çok acı vermişti.
Eğer tüm bunlar doğruysa, neden Reddeden Sınıf’a kendi eliyle bir son vermeye çalışmadı? Duyguları asla ödüllendirilmeyecek ve asıl amacı bu olmasa bile, hayal edilemez bir acı çektiği gün gibi ortada.
“Kazu... Şimdi anlıyor musun? Canımın yanması senin suçun. Hepsi, her şey, en ufak zerresine kadar senin yüzünden.”
“Ne şaka ama.” Maria öfkeyle Mogi’nin monoloğunu kesiyor. “Belli ki suçu başkasına yıkmaya çalışıyorsun. Kabul et. Kendi Reddeden Sınıf’ının acısına dayanamadın, bu yüzden sorumlunun Kazuki olduğunu iddia etmek istiyorsun.”
“...Hayır! Bu kadar acı vermesinin sebebi o!”
“İstediğini düşünebilirsin. Ama Kazuki’nin böyle hissetmediğini biliyorum. Seni hatırlaması zaten mümkün değil. Şu an sahip olduğu anılar sadece kendi bir amacı olduğu için var. Senin o hastalıklı aşkınla hiçbir ilgisi yok.”
“Bu... Bunu nereden biliyorsun?!”
“Nereden mi?” Maria dik duruyor, sesi alaycı. “Cevabı çok basit.”
Sonraki sözleri buz gibi ve net.
“Dünyada hiç kimse Kazuki Hoshino’yu benden daha fazla izlemedi.”
“Ne—?”
Maria’nın bu keskin çıkışı Mogi’yi sessizliğe gömüyor. Bir cevap yetiştirmeye çalışır gibi ağzı açılıp kapanıyor ama tek bir kelime bile çıkmıyor.
Benim ağzım ise bambaşka bir sebepten kapalı. Birisi sizin hakkınızda böyle bir şey söylediğinde utanmamak elde değil.
“A-ama ben de Kazu’yu en az senin kadar izledim—”
“O zaman değersizdi.”
Maria’nın bu cevabı tamamen kışkırtma amaçlı.
“İşlerin buraya gelme şekline bakılırsa, o zamanın hiçbir anlamı olmadığı ortada. Aynaya bir bak. Ellerine bak. Ayaklarının dibinde yatan şeye bir bak.”
Mogi’nin yüzünde artık neredeyse siyaha dönmüş kurumuş kan pıhtıları var.
Ellerinde bıçak.
Ve ayaklarının dibinde, Kokone’nin cansız bedeni.
“Hadi durma, ne istersen söyle. Kazuki’yi benim kadar uzun süredir izlediğini söyle. Ama bunun bir anlamı olduğuna gerçekten inanıp inanmadığını kendine bir sor.”
Mogi’nin başı, sanki varlığının özü parçalanmış gibi öne düşüyor.
Ona söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyorum.
“......Heh, heh-heh-heh. Kazu’yu dünyadaki herkesten daha mı çok izledin? Tabii, doğru olabilir. Heh-heh-heh. Ama önemi yok. Zerre kadar önemi yok.”
Mogi kıkırdıyor, başı hâlâ öne eğik.
“Hıh, ne kadar acınası. Sonunda kafayı yedin.”
“Sonunda mı...? Heh-heh... Ne diyorsun sen?”
Mogi bakışlarını kaldırmadan bıçağın ucunu Maria’ya doğrultuyor.
“Gerçekten hâlâ aklımı korumakla ilgilendiğimi mi sanıyorsun?”
Mogi başını kaldırıyor.
“Sana küçük bir sır vereyim, Otonashi. Öldürdüğüm insanlar bu dünyadan silinip gider.”
Yüzü hâlâ her zamanki gibi ifadesiz.
“İşte bu yüzden önemi yok! Kazu’yu ne kadar izlediğinin hiçbir önemi yok, çünkü birazdan yok olup gideceksin!!”
Mogi elinde bıçakla Maria’ya doğru hamle yapıyor. Maria’nın ismini haykırıyorum ama o, Mogi’nin üzerine gelişini zerre panik yapmadan, ilgisizce izlemekle yetiniyor. Mogi’nin sağ bileğini, bıçağı tutan elini ustalıkla kavrayıp kolunu bükerek onu etkisiz hale getiriyor.
“Ngh...”
Bağırdığım için kendimden utanmama sebep olacak kadar tek taraflı bir mücadeleydi bu.
“Bunun için üzgünüm ama bunca zaman dövüş sanatları çalıştım. Senin az önceki gibi dümdüz saldırılarını okumak, çocuktan şeker almak kadar kolay.”
Bıçak, Mogi’nin elinden gürültüyle yere düştü.
Silahsız kalan kızın tek yapabildiği, yerdeki silahına boş gözlerle bakmaktı.
“Demek çocuktan şeker almak kadar kolay ha...?” diye mırıldandı Mogi acı içinde, gözlerini bıçaktan ayırmadan. “Heh-heh.” Canı yanıyordu ama gülümsüyordu.
“Komik mi?”
“Komik mi diyorsun? Ah-ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!”
Kahkahalar fışkırırken Mogi’nin ağzı ardına kadar açıldı. Ancak kana bulanmış yüzündeki ifade, gülümsemeye yakından uzaktan benzemiyordu. Gülmesine rağmen yanakları sarkmış, eğlenceyle kısılması gereken gözleri her zamankinden daha da feda açılmıştı. Maria bu manzarayı iğrenerek izledi.
“Elbette komik! Benim kolumu tutmayı bir çocuğun elinden şeker almaya benzettin! Ah, bu harika, yüce Aya Otonashi’den beklenecek bir laf! Eğer bu senin en büyük fiyaskon değilse, başka ne olabilir bilmiyorum!”
“Neyi bu kadar eğlenceli bulduğun hakkında en ufak bir fikrim yok.”
“Öyle mi? O zaman sana şunu sorayım: Bir bebeğin elinden gerçekten bir şey çalabilir miydin?”
Mogi’nin neden güldüğünü hâlâ anlamamıştım ama Maria sessizlik içine gömülmüştü.
“Beni yakaladın. Yaşasın, aferin, tebrikler. Ee, şimdi ne olacak? Ne yapmaya çalışıyordun sen?”
“...”
“Biliyorum. Aslında bunu defalarca duydum. Bu tekrarlanan dünyaya bir son vermek istiyorsun, değil mi? Kutu’yu ele geçirmek istiyorsun, değil mi? Peki tüm bunları nasıl yapacaksın? Ah evet! Beni öldürmen gerekmiyor mu?”
“...Doğru.”
“Dövüş sanatlarında ne kadar yetenekli olduğunu zaten biliyordum. Sen kendin bunu defalarca söyledin. Öyleyse neden beni alt etmişsin gibi konuşuyorsun? Kendini resmen budala durumuna düşürdün! Tüm bunları bilmeyeceğimi mi sandın gerçekten? Senin adına çok utanıyorum! Aşağılayıcı olmalı! Hey, senin gibi benim de her seferinde geçmişe döndüğümü biliyorsun, değil mi? Seni avucumun içi gibi tanıyorum! Bıçağımı düşürdüm. Kolumu kilitledin. Ee...?”
Mogi’nin sesi ciddileşti, kısık bir tonda konuştu.
“Bana ne yapacaksın?”
“...”
Maria cevap vermedi.
“Şefkatli, nazik Otonashi. Beni asla öldüremeyecek olan Otonashi. Bana asla işkence edemeyecek olan Otonashi. Bir kemiğimi bile kırmaya cesaret edemeyecek olan Otonashi. Şiddetten bu kadar nefret eden o saf kalbin, küçücük bir bebeğin elinden bir şeyi zorla almana izin verir miydi sanıyorsun? Hiç sanmıyorum. Kesinlikle hayır.”
Şimdi Maria’nın geçmişte neden bu kadar çok yenildiğini anlıyordum.
Olaylar şiddetin tek çözüm olduğu noktaya geldiğinde, eli kolu bağlanıyordu.
Ve Mogi bunun gayet farkındaydı.
“Bir düşün. Seni her istediğimde öldürebilirdim; seni reddedebilirdim. Benim için sadece bir ayak bağı olmana rağmen bunu neden yapmadığımı anlıyor musun? Tabii ki etrafta olman işime yarıyor, her seferinde beni kazadan kurtarman gibi. Ama mesele bu değil. Kutu’nun bende olduğunu ilk anladığında, beni köşeye sıkıştıramadığında bir şeyi fark ettim.”
Maria çenesini sıktı.
“Uğraşmaya bile değmezsin.”
Daiya’nın bir keresinde söylediği bir şeyi hatırladım. Ana karakter, nakil öğrenciye karşı dezavantajlıydı çünkü kızın elinde daha fazla bilgi vardı.
Asıl mesele şuydu ki, Daiya yanılmıştı.
Bilgiye sahip olan ana karakter, yani Kasumi Mogi’ydi; dezavantajlı olan ise nakil öğrenciydi.
“Bu döngüden bıktım artık,” dedi Mogi, kasten sıkılmış bir tavırla.
“Ama bu sefer işler farklı. Kazuki burada.”
“Haklısın! Öyleyse olayların farklı bir yöne sapmasına ne dersiniz?”
Mogi yerdeki bıçağın kabzasına bir tekme savurdu.
Kana bulanmış bıçak dönerek kaydı ve ayaklarımın dibinde durdu.
“Al onu, Kazu.”
Bıçağı mı?
Eğilip ona baktım.
Bıçak, eskisinden daha da çok kana bulanmış halde kırmızı kırmızı parlıyordu.
“Hadi Kazu, beni sevmiyor musun? Eğer gerçekten seviyorsan...”
Başımı kaldırdım, dudaklarından dökülen kelimeleri izledim.
“...o zaman bıçağı bana ver ki seni öldürebileyim.”
Ne...?
Anlamıyordum. Kelimelerin tek tek anlamını biliyordum ama bana ne dediğini kavrayamıyordum.
“Dinliyor musun? Bıçağı bana ver dedim, seni öldüreceğim.”
Yine aynı şey. Yanlış duymamıştım.
“Ne yapmaya çalışıyorsun Mogi?! Kazuki’ye aşık olduğunu biliyorum! Ondan neden böyle bir şey istiyorsun?!”
“Haklısın, onu seviyorum. Tam da bu yüzden ölmesini istiyorum. Acı çekmemin sebebi Kazu. Bu yüzden gözümün önünden yok olup gitmesini istiyorum. En mantıklı sonuç bu,” dedi Mogi, sanki çok doğal bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Kazu’nun bu sefer geleceğini biliyordum, peki neden beni buraya gelmem için kandırdığınızı sanmanıza izin verdim sanıyorsunuz? Tamamlamam gereken bir görevim vardı. Bir karar vermiştim... Kazu’yu öldürmeye karar verdim.” Gözlerimin içine bakarak tükürürcesine ekledi: “Kazu’yu öldürürsem, onu reddedebilirim. Gitmiş olur. Eğer bu gerçekleşirse, eminim artık acı çekmem. Sonsuza dek burada kalabilirim.”
“Mogi, bu saçmalık! Sen... Ngh! Ah—”
Maria aniden inleyerek dizlerinin üzerine çöktü. Vücudunun sol tarafını tutuyordu.
“...? Maria?”
Karnının sol tarafından bir şey dışarı çıkmıştı.
Ha? Bıçaklanmış mıydı?
“Ah—M-Maria!!”
Maria karnındaki nesneyi inceledi.
Dişlerini sıkarak, acı içinde inleyip tüm gücüyle onu çekip çıkardı. Mogi’ye nefret dolu gözlerle bakarak aleti kenara fırlattı. Yere gürültüyle düşen şeye baktım. Bu bir çakıydı.
“Gerçekten büyük hata yaptın. Saldırının nereden geleceğini görmediğin sürece dünyadaki tüm dövüş sanatları eğitimi bir işe yaramaz. Bir erkek olsaydın şu an muhtemelen karşılık veriyor olurdun ama o ince bıçak senin gibi cılız bir şey için yeterli olacaktır. Üzgünüm ama ne kadar çalışırsan çalış burada kas kütleni artıramazsın. Bu dünyanın kuralı bu!”
Maria ayağa kalkmaya çalıştı ama yara hayati bir yerinde olmalıydı ki başaramadı. Elini bastırdığı yan tarafından durmaksızın kan boşanıyordu.
“Ben de burada çok şey tecrübe ettim, bu yüzden yanımda bunlardan bir tane bulundurmanın daha iyi olacağını düşündüm. Bu bıçağı her zaman üzerimde saklarım.”
Mogi tam gözlerimin önüne gelene kadar yaklaştı. Eğilip mutfak bıçağını yerden aldı.
“Ahh!”
İşte oradaydı, bana karşı hiç tetikte değildi, kendini tamamen açıkta bırakmıştı ama benim tek yapabildiğim zavallıca bir çığlık atmaktı. Sanki felç olmuştum. Hareket edemiyordum. Toprağa çakılmış bir kazık gibi öylece duruyordum. Önümde gelişen bu imkansız sahneyi kabul etmeyi reddeden düşüncelerim durma noktasına gelmiş, bilincim bedenimi terk etmekle tehdit ediyordu.
“Sana söylemiştim Aya Otonashi. Önemli değil, çünkü birazdan yok olup gideceksin.”
Mogi, Maria’nın üzerine çıktı ve bıçağı yükseğe kaldırdı.
En ufak bir tereddüt etmeden bıçağı indirdi. Defalarca, ta ki Maria’nın nefes almadığından emin olana kadar.
Maria bu süre boyunca en ufak bir acı iniltisi bile çıkarmadı.
“Yazık oldu. Eğer etrafta dolanıp duran o sinir bozucu bok sineği olmakla yetinseydin yaşamana izin verebilirdim ama hayır, ille de benim Kazu’ma hamle yapman gerekiyordu, işte sonun böyle olur.”
Bu son nefret dolu sözle Mogi ayağa kalktı.
Maria hareketsiz yatıyordu.
Mogi bir an için Maria’nın vücuduna defalarca sapladığı mutfak bıçağına baktı, sonra onu gelişigüzel bir şekilde bana doğru fırlattı.
İçgüdüsel olarak gözlerim Kokone’nin, ardından da Maria’nın kanını içmiş olan silaha kaydı.
“Tamam, şimdi sıra sende.”
Korkudan titreyerek diz çöktüm ve çekinerek ona dokunmak için uzandım. Kaygan dokusunu hisseder etmez elimi geri çekmekten kendimi alamadım. Korkumu yutmaya çalışarak elimi bir kez daha uzattım. Titremesi durmuyordu ve bıçağı bir türlü kavrayamıyor gibiydim. Gözlerimi kapattım ve her nasılsa onu almayı başardım. Gözlerimi açtım. Hem Kokone’yi hem de Maria’yı bıçaklayan o silahı tutuyordum ve bu gerçek ellerimi daha da şiddetli titretmeye başladı. Düşürecekmişim gibi hissediyordum. Titremeyi dizginlemek için onu iki elimle birden kavradım.
Olmuyordu.
Bu bıçağı herhangi bir şey yapmak için kullanmamın kesinlikle imkanı yoktu.
“Ne yapıyorsun Kazu? Çabuk ol ve onu bana ver.”
Hayır, sadece ben değil. Hiçbirimiz bunu bir şey yapmak için kullanamazdık.
Eğer öyleyse...
“...Bunu sana kim yaptırdı?”
Mogi bile tüm bunları yapabilecek kapasitede olamazdı. Bu mümkün değildi...
Tabii biri onu manipüle etmiyorsa.
Mogi bana şaşkın bir bakış attı.
“...Neden bahsediyorsun sen? Birinin bana bunu emrettiğini mi söylemeye çalışıyorsun? İyi misin Kazu? Bunun doğru olmadığını biliyorsun.”
“Ama ben sana aşık oldum.”
“Bunu neden şimdi söylüyorsun?”
“Benim tanıdığım Mogi, ne kadar çaresiz kalırsa kalsın, döngünün yirmi bininci seferinde bile bunları asla yapmazdı. Benim aşık olduğum kız bunu asla yapmazdı!”
Mogi bir an için söyleyecek kelime bulamamış gibi göründü ama çok geçmeden öfkeli bir ifadeyle cevap verdi.
“Ah, anlıyorum. Sana acımam için duygularıma hitap etmeye çalışıyorsun. Ne kadar aşağılıkça. Senin bu kadar korkak olduğunu hiç bilmezdim Kazu. Benim için canını vermeye razı değilsin, değil mi?”
Tabii ki değildim. Ölmek istemiyordum ve bunun onu kurtaracağını da sanmıyordum.
“...Kazu, sebebi ne olursa olsun birini öldürmenin yanlış olduğunu mu düşünüyorsun?”
“...Evet.”
“Hee-hee-hee. Ah, ne kadar soylu bir davranış! Evet, inanılmaz derecede adilsin. Buna dayanamıyorum.”
Mogi konuşurken gözlerimin içine dik dik baktı.
“Peki o zaman, tüm hayatını... hayır—sonsuzluğu—bu bitmek bilmeyen döngünün içinde geçirmeye ne dersin?”
Kelimeleri soğuk ve kalpsizdi.
Bunun dünyada en son isteyeceğim şey olduğunu çok iyi biliyor olmalıydı.
“Sonuçta, eğer sana Kutu’yu verirsen öleceğim.”
Reddeden Sınıf sona ererse öleceğini mi kastediyordu? Maria bu konuda hiçbir şey söylememişti.
“Anlıyor musun? Beni Kutu’dan ayırmak, beni öldürmekle aynı şey. Yalan söylediğimi mi sanıyorsun? Kutu’yu korumak için ne gerekiyorsa onu söylediğimi mi düşünüyorsun? Hayır, öyle değil. Biraz düşünürsen haklı olduğumu anlarsın. Yani, en başta neden geçmişe dönmek istediğimi sanıyorsun?”
Onu zamanı başa sarmaya iten şey ne olabilirdi? Belki de telafisi imkansız bir şeyler yaşanmıştı.
“Hey, sence de her seferinde kamyonun bana çarpması biraz komik değil mi? Bazen yerime Aya Otonashi geçerdi ama... Ah, dur bir dakika! Birkaç kez benim yerime sana da çarpmıştı değil mi? Ama genelde, hedef hep benimdir.”
“Ah!”
Olamaz...
Mogi’nin Reddeden Sınıf’a neden asla son vermeye çalışmadığına dair nihayet mantıklı bir sebebe ulaştım.
O trafik kazası, sınıfın yarattığı bu dünyanın içinde kaçınılmaz bir olguydu. O kamyon her zaman birine çarpıyordu ve en çok da Mogi’ye. Bir şekilde bu son engellenemiyordu.
Bir keresinde, yaşanmış şeyleri değiştirmenin hiçbir yolu olmadığına inandığımı söylemiştim. Maria ise böyle hissetmemin normal olduğunu, muhtemelen sahibin de aynı şeyi hissettiğini belirterek yanıt vermişti.
Yani Kutu’yu yok etme fırsatım olsa bile, bunu yaptığım an—
“O kamyonun beni öldürmesine izin vermeye hazır mısın?”
—sevdiğim kişinin hayatına son vermiş olacaktım.
Kulakları tırmalayan metalik bir ses yankılandı. İlk başta ne olduğunu anlayamadım ama mutfak bıçağı elimden kayıp yere düşmüştü.
“Bunu bana kendi ellerinle bile veremedin. Ne zavallıca...”
Mogi yanıma gelip bıçağı yerden aldı.
Beni öldürecekti.
Onca suç işledikten sonra, Mogi için her şeyi rasyonalize etmenin tek yolu daha fazlasını yapmaya devam etmekti. Aksi takdirde vicdanının ağırlığı altında ezilirdi. Artık onun için geri dönüş yoktu. Kendini dizginleme yetisini tamamen yitirmişti ve şimdi bu cinnet hali beni öldürecekti. Sevdiği birini bile katledebilecek durumdaydı.
Eminim ki ilk cinayetini işlediği andan itibaren, Kasumi Mogi artık o eski Kasumi Mogi değildi.
Duygusuz bir maskeyi andıran yüzüne iki kişinin kanı sıçramıştı.
Ayakta duracak halim kalmamıştı, bu yüzden yanıma çömelerek boyuma indi.
Bıçağı hala tuttuğu elleriyle bana sarıldı.
Kollarını omuzlarıma doladı ve bıçağın ağzını şah damarıma dayadı.
Mogi yüzünü yüzüme yaklaştırdı, dudaklarını araladı.
“Eğer yapabiliyorsan, sadece gözlerini kapalı tut.”
Dediğini yaptım.
Dudaklarımda yumuşak bir temas hissettim.
Bunun ne olduğunu anında anladım.
Nihayet içimde bir duygunun fokurdayıp yükseldiğini hissettim; ne Kokone’nin cansız bedenini gördüğümde ne de Maria’nın bıçaklandığı o an hissettiğim bir duyguydu bu: Gazap.
Buna müsaade edemezdim.
“Biliyor musun, bu ilk öpüşmemiz değil. Hep böyle zoraki olmak zorunda kaldığı için üzgünüm.”
Onu asla affetmeyecektim. O öpücüklerin hiçbirini hatırlamıyordum ve eminim bunu da hatırlamayacaktım.
“Hoşça kal Kazu. Seni sevmiştim.”
Asla paylaşamayacağı bir yığın uydurma anıyla gerçekten tatmin mi oluyordu? Bu tamamen mümkündü. Yalnızlığa o kadar alışmıştı ki.
Boyun kaslarımda keskin bir acı hissettim.
Mogi’nin gözlerimi kapalı tutmam yönündeki isteğine inat, onları ardına kadar açtım.
Sessiz sitemim karşısında telaşlanmış gibiydi ama her şeyin aniden gelişmesi yüzünden gözlerini benden kaçıramadı. Evet, sonunda gözlerinin içine doğrudan bakabiliyordum.
Mogi’nin elini kavradım.
Görüş alanımdaki köşeden, boynumdan süzülen ve onun elinden damlayan kırmızı sıvıyı görebiliyordum.
“...Ne yaptığını sanıyorsun?”
“Buna... izin veremem.”
“Ne yani, beni asla affetmeyeceğini mi söylemeye çalışıyorsun? Heh-heh... Güzel. Bunu zaten biliyordum. Ama önemi yok. Sonuçta bu bir veda.”
“Yanılıyorsun.”
“...Hangi konuda?”
“Affedemediğim kişi sen değilsin; normal hayatlarımızı çalan bu Reddeden Sınıf!”
Mogi’nin ince bileğini sıkarak kolunu tamamen etkisiz hale getirdim.
Görüşüm bir anlığına karardı. Belki de boynumdaki kanama ölümcüldü.
“B-bırak beni...!”
“Hayır!”
Hala ne yapacağımı bilmiyordum. Mogi’yi öldüremeyeceğimi biliyordum. Yine de Reddeden Sınıf’ın devam etmesine izin veremeyeceğim gerçeği, içimde parlak ve net bir hırsla yanıyordu. Bu yüzden burada öylece yok olup gitmeme izin veremezdim.
“Bırak seni öldüreyim! Lütfen, izin ver yapayım!”
Mogi haykırıyordu. Kelimeleri beni sonsuza dek kendinden uzaklaştırmak ister gibiydi ama kulağıma sadece acı dolu feryatlar gibi geliyordu. Sanki ızdırap içinde kıvranıyordu.
...Evet, şimdi görüyorum. Uzun zamanımı aldı ama sonunda anladım.
Mogi ağlıyordu.
Dışarıdan bakıldığında her zamanki gibi boş ve duygusuzdu. Yanaklarından süzülen tek bir damla bile yoktu. Doğrudan ona baktım. Anında gözlerini kaçırdı. Kendi ağırlığını taşıyabildiğine şaşırdığım o incecik bacakları titriyordu. Yüzündeki ifadeler silindiği için Mogi artık kendi duygularını tanıyamıyordu. Ne zaman ağladığını bile bilmiyordu. Dökülecek gözyaşı kalmamıştı. Eminim hepsi çok, çok uzun zaman önce kurumuştu.
Daha önce fark edemediğim için üzgünüm Mogi.
“Beni öldürmene izin vermeyeceğim! Beni reddetmene izin vermeyeceğim!”
“Kes sesini! Bana daha fazla acı çektirme!”
Üzgünüm ama yalvarman bende işe yaramayacak.
Bu yüzden haykırdım: “Seni bu yerde tek başına asla bırakmayacağım!”
Mogi’nin gücünün bir anlığına sarsıldığını hisseder gibi oldum.
Fakat sonra...
“Ah—”
Her şey zifiri karanlığa gömüldü. Elmacık kemiğime inen sert bir darbe görüşümü geçici olarak yerine getirdi ancak manzara artık farklıydı. Mogi’nin kızıl-siyah terlikleri tam gözümün önündeydi. Elim artık bileğini tutmuyordu; yerde cansızca duruyordu.
Mogi bana hiçbir şey yapmamıştı. Sadece kendi kendime yığılıp kalmıştım.
Tam ona ulaşabileceğim o noktaya gelmiştim ve şimdi vücudum bana ihanet ediyordu. Ağzımı bile düzgünce hareket ettiremiyordum.
“Çok aptalım.”
Mogi’nin sesini duyabiliyordum.
“Sadece birkaç kelimeyle, birkaç basit kelimeyle ben...”
Başımı kaldıramadığım için Mogi’nin yüzünün neye benzediğini göremiyordum.
“......Öldürmeliyim... Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim. Öldürmeliyim.”
Mogi, sanki kendini ikna etmeye çalışıyormuş gibi aynı cümleyi durmadan tekrarlıyordu.
Terlikleri hareket etti. Birinin kanı sıçradı, yüzüme birkaç damla deydi.
Mutfak bıçağının parıltısını hayal meyal seçebiliyordum.
Evet, onu benim üzerimde kullanacaktı.
“Bu sefer gerçekten elveda Kazu.”
Mogi diz çöktü ve nazikçe sırtımı okşadı.
“Öldürmeliyim.”
Ardından bıçağı sapladı...
“Kendimi öldürmeliyim.”
...kendi bedenine.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.