Sırama doğru ilerlerken Natsukawa'nın henüz gelmediğini fark ettim. Onun yerine, gözüm köşede hiç umulmadık biriyle konuşan Ashida'ya ilişti.
“Ooo, bak sen şu sürpriz ikiliye.”
“Ah, Sajocchi! Günay—Şey, merhaba.”
“…İyi misin sen?”
Ashida'nın yanında duran kişi, sınıf temsilcimiz Iihoshi-san'dan başkası değildi. Kendisi neyi sevip neyi sevmediğini açıkça söyleyen, gizli bir popülerdi. Sınıf grubunu kuran da oydu, hoşlanmadığı kızların yüzüne karşı konuşacak cesareti olan da. Bu yüzden bazen insanı ürkütmüyor değildi. Duyduğuma göre, o partiyi organize eden de kendisiydi.
“İyiyim herhalde. Sonuçta hâlâ ayaktayım.”
“Anladım… Eh, sen öyle diyorsan.”
“Yine de dikkatli ol, Sajou-kun.”
“Emredersiniz. Bunu aklıma iyice kazıyacağım.”
“Güzel.”
“Gözlerimin önünde nasıl bir ilişki filizleniyor şu an?”
Farkında olmadan tıpkı yeni yetme bir asker gibi sırtımı dikleştirip selam durdum. Garip, Iihoshi-san'a karşı kazanabileceğim hiçbir senaryo canlanmıyordu zihnimde. Bir gün karşı karşıya gelecek olsak, muhtemelen hayranları tarafından evire çevire dövülürdüm. Selamımı başıyla onayladıktan sonra sırasına geri döndü. Arkasından bakarken eşyalarımı masanın üzerine bıraktım. Amma da ağırmış be…
“Onunla ne konuşuyordunuz?”
“Hı? Sebebini netleştiriyorduk diyelim.”
“Sebebini mi?”
“Hıhı.”
“…Ah.”
Ashida çenesiyle Okamocchan'ı işaret etti. Sırasında öylece oturmuş, gözlerini masasına dikmişti. Kızlar işte, hassas zamanlar. Iihoshi-san da bu duruma bir el atmak istiyor olmalıydı.
“Eh… Bu yoldan geçmek zorundayız. Bazı yaraları da sadece zaman iyileştirir.”
“Tecrübe konuşuyor galiba?”
“Benim yaralarım henüz iyileşmedi ki…”
“Seni mızmız bebek seni.”
“Kes sesini be.”
Beni küçümsemeyin, ben de az bok yemedim bu yollarda. Aramıza biraz mesafe koyabilsek belki onu unutabilirdim ama şu anki yakınlığımız buna izin vermiyordu. Her şeye rağmen hâlâ benimle arkadaş olmaya çalışıyordu. Üstelik bana dokunmaya kalktığında bile içimdeki kuyruğun neşeyle sallandığını hissedebiliyordum.
“Sahi, Natsukawa henüz gelmedi, değil mi?”
“Aynen öyle! Onu koca bir gündür görmüyorum, acilen bünyeme Aichi vitamini almam lazım.”
“Bunu diyen de sen misin?”
Bana dik dik baktı… Bir dakika, yoksa Natsukawa'yı tamamen kendine mi saklamak istiyordu?!
“Dün onunla buluştuğuna kalıbımı basarım.”
“Neden böyle bir şeye iddiaya giriyorsun ki? Beni ne sanıyorsun? Onun peşinden koştuğum falan yok, tamam mı?”
Zaten hiçbir zaman o kadar acınası olmamıştım. Sadece o da durumun farkındayken peşinden gidiyordum… Tanrım, ne çekilmez biriymişim eskiden. Ablamın bunu öğrenince takınacağı yüz ifadesini hayal bile etmek istemiyorum.
“Ah, iyi insan lafının üstüne gelirmiş.”
Aniden Ashida'nın yüzü aydınlandı. Bakışlarını takip ettiğimde Natsukawa'nın sınıfa girdiğini gördüm. Hemen kaç! Şimdi saldırıya uğrayacaksın!
“Aichi, günaydın! Bugün her zamankinden daha geç kaldın!”
“Ciyak?! Ş-Şey…”
Ashida yerinden fırladığı gibi Natsukawa'nın üzerine atladı. Tıpkı bir golden retriever gibi kuyruğunu çılgınca sallayarak kızın koluna yapıştı. Ama elini Natsukawa'nın eteğinin altına sokmayı beceremediği için eylemi yarım kaldı.
“Günaydın, Natsukawa.”
“Ah… Şey… Günaydın.”
Ben de selam verdim, o ise biraz mesafeli ve gergin bir karşılık verdi. Bu hava da neyin nesi böyle… Yoksa Shirai-san ve Okamocchan arasındaki durumun aynısı mı? Olamaz…! Natsukawa da mı Sasaki yüzünden depresyona girdi? Hayır, bu imkansız. Saitou-san gibi bir ifade takındığını hiç görmemiştim. Benim yanımda da böyle değildi. Yüzünü hiç böyle görmemiştim. Bir an için en kötü senaryoyu kafamda kurup gereksiz yere kalp krizi geçirecek gibi olurken Natsukawa bana seslendi.
“Evden… her zamankinden erken mi çıktın?”
“Hı? Yok, bugün arabayla geldim, o yüzden daha geç çıktım.”
“Ah… Doğru ya, anladım. O yarayla böylesi daha mantıklı tabii…”
“…?”
Natsukawa'da kesinlikle bir tuhaflık vardı. Az önce… iç mi çekti o? Benimle konuştuğu için mi? Ah be, bu koydu işte. Benim yüzümden olamaz, değil mi? Başına kötü bir şey mi gelmişti yoksa?
“…Elin nasıl, iyi mi?”
“Merak etme. İyice dinlendiriyorum.”
“Evet… Bence de öylesi daha iyi.”
“Peki ya sen, Aichi? Bugün biraz keyifsiz görünüyorsun.”
“Efendim? Y-Yok, hiç de bile.”
“Hımmmm…?”
“N-Ne var…?”
Ashida hâlâ Natsukawa'ya yapışmış bir halde kızın yüzünü yakından inceliyordu. Çok yaklaştın! Yanlış bir hareket ve… ve… Bunu benim önümde yapsaydınız beynim erirdi… ya da alev alırdı herhalde. Devam et! Durma, devam et!
“Eh, bu seferlik senin elinde olmayan sebeplerden ötürüydü diyelim.”
“N-Ne demek istiyorsun…?”
“Hiç, öylesine.”
“Kei…!”
“?”
…? Şu an kendimi feci şekilde dışlanmış hissediyorum. Neden bahsettiklerine dair en ufak bir fikrim yok. Natsukawa hakkında benim fark edemediğim ama Ashida'nın çözdüğü bir şeyler mi vardı yani…? Aramızdaki fark nerede gizliydi o zaman…?! En iyisi bu işi ona bırakmak. Bazen başkalarının mahremiyetine saygı duyup sınırları aşmamak en doğrusudur. Sanırım burası bir erkeğe yer olmayan, tamamen kızlara özel bir bölge. Bu yüzden iyileşene kadar Natsukawa'yı kendi haline bırakacağım.
“Sana güveniyorum, Ashida. Ne zaman sahneden çekilmem gerektiğini bilirim.”
“Yok artık, olayı tamamen yanlış anladığına eminim. Kesin yine kafanda sapıkça şeyler kuruyordun.”
“Kelimelerini seçerken biraz daha nazik olamaz mısın? Ben yaralı bir insanım. Biraz şefkat göstermekten zarar gelmez.”
Yaramı rakiplerime karşı bir avantaj olarak kullanıyordum… Oldukça kullanışlı bir yöntemdi aslında. Sataşmaya yeltenen herkesi bu taktikle susturabilirdim. Moralimin bozulmasının yaramı ve hissettiğim acıyı olumsuz etkileyeceğini söyleyebilirdim. Tabii ki bunu bir bahane olarak kullanmıyordum canım. Sadece bu sıkıcı yöntemle iyileşmeye çalışıyordum işte.
“Çok doğru! Yaralı insanlara karşı nazik olmak gerekir!”
“?!”
“?!”
Tam sırama oturmuştum ki aniden kafamda yumuşacık bir his belirdi. Burnuma narenciyenin o tatlı ve ekşi kokusunu andıran, parfümsü bir koku çalındı. Bu kokuyu, akrabalarımızla bir araya geldiğimiz, herkesin içip saatlerce aynı odada oturduğu o zamanlardan hatırlıyordum. Bu koku…
“S-Sen…!”
“Sajocchi hastaneye kaldırıldığında…”
Diğer ikisinin baktığı yöne ve verdikleri tepkiye bakılırsa, şu an birinin bana arkadan sarıldığını nihayet idrak etmiştim. Kafamı kaldırıp baktığımda, insanı saniyeler içinde kendine aşık edecek kadar düzgün, upuzun bacaklar ve mini bir etek gördüm. Bu da neyin nesiydi… Cennete mi düşmüştüm?
“…O-Onitsuka-senpai?”
“Doğru bildin! Harika! Nasıl anladın peki?”
“Sesinizden… bir de parfümünüzün kokusundan.”
Tahmin ettiğim gibi, kafama sarılan kişi geçen gün revirde karşılaştığım o çılgın kızdan başkası değildi—Onitsuka-senpai. Eve dönerken ablamın ona “Tamao” diye seslendiğini de hatırlar gibiyim… Sanki bu ismi daha önce de duymuştum…
“Güzel kokuyor, değil mi?”
“Şey… Ah, durun bir dakika!”
Kafamı kavrayan kolları daha da sıkılaştı ve yüzüm doğrudan karnına gömüldü. Kendisinden iki yaş küçük bir genci karşı cins olarak görmüyor gibiydi. Yoksa sadece benden utangaç bir tepki koparmak için mi uğraşıyordu? Ama yine de bu kadarı biraz fazlaydı… Belki de eski bir popüler kız olduğu içindi bu rahatlığı.
“Evet… Evet… Tam da düşündüğüm gibi.”
“B-Bir dakika! Ne yapıyorsunuz siz?!” diye gürledi Natsukawa.
“Sadece ona nazik davranıyorum… Kaede’nin o sevimli küçük kardeşine!”
“A-Ablasını tanıyor musunuz…?”
“En yakın arkadaşlarımdan biridir kendisi!”
Bana sarılmışken bir yandan da üniformama dokunuyordu. Tıpkı Ashida'nın Natsukawa'ya sarıldığında yaptığı şey gibiydi. “Birinin kokusunda kaybolmak” dedikleri şey buydu herhalde. Ş-Şey, anlıyorum? Demek her yerinin ellenmesi böyle bir hismiş…? Natsukawa'nın neden bundan hoşlanmıyormuş gibi yapıp hafifçe kızardığını şimdi daha iyi anlıyordum… Tanrım, durun artık… (Daha fazlasını yapın)!
“Peki ya sen…! Daha ne kadar böyle uslu uslu oturmaya devam edeceksin…!”
“Ah…! A-Affedersiniz! Sanırım bu kadar yeterli!”
“Seni sapık Sajocchi. Seni gidi ahlaksız.”
“Iıh…!”
Kahretsin, kendimi tamamen arzularıma kaptırmıştım…! Sarılma eylemini başlatan ben olmasam da Natsukawa ve Ashida bana ölümcül bakışlar fırlatıyordu. Üstelik hemen önümde kalbi kırık bir Okamocchan otururken ve sınıftaki herkes diken üstündeyken böyle ulu orta oynaşmak hiç sırası değildi…! Bir an önce ondan uzaklaşmam gerekiyordu!
“Ha? Yok ya, bırakmak istemiyorum.”
Yahu, eğer bu kadar ısrarcıysanız ben de mecburen… Eh? Bir dakika, ne? Ama şüphelerimi dile getiremeden, vücudunu bana daha da büyük bir güçle bastırdı. “Sınıf arkadaşının küçük kardeşi” olmak, olaya dahil olan herkesin tedbiri ve mantığı anında elden bırakmasına sebep oluyordu demek ki. Shinomiya-senpai bana bu konuda yeterince ders vermişti. Bu yüzden koridorda karşılaşırsak bana selam vereceğini, arada sırada benimle şakalaşacağını düşünmüştüm… Ama beni bir erkek olarak görmüyor olsa bile, bu kadarı da biraz fazla değil miydi? Aksine, neredeyse bana karşı hisleri varmış gibi yanlış bir izlenime kapılmama sebep olacaktı. Ama tabii ki tanışalı neredeyse hiç vakit olmamıştı. Benim hakkımda tek gördüğü şey acı içinde kıvranıp inlemekken bana aşık olması son derece düşük bir ihtimaldi. Kim böyle bir durumdan ötürü birine karşı his beslerdi ki? Umarım bu, ablamdan nefret ettiği için bana kurduğu bir tuzak falan değildir…
“N-Neden…?!”
“Hı? Öylesine canım istedi?”
“Ne…?!”
O yumuşak his ve sıcaklık kafamı karıncalandırıyordu. Hor gören beyaz gözler, bir güzelin üzerime dikilmiş keskin bakışlarıyla birleşmişti. Uzaktaki erkeklerden ise adeta düşmanlık dalgaları yayılıyordu. Şey, burası cehennem miydi yoksa?
“Şey… Yani, cidden durun artık.”
“Hoppala! Biraz fazla mı ileri gittim? Kusura bakma!”
“Yani… Benim için sorun değil de.”
Durumun giderek kötüleştiğini fark edip ondan beni gerçekten bırakmasını istedim. Ve bunu söylediğimde, sözümü dinleyip denileni yaptı. Bir adım geri çekildi ama parfümünün kokusu hâlâ etrafımda, havada süzülüyordu. Havayı elimle biraz dağıtırdım ama bunu tam önümdeki kişinin gözü önünde kesinlikle yapamazdım.
“Şey… Onitsuka-senpai?”
“Tamao dersen daha iyi olur. Arkamdan tekrar et bakalım! Ta-Ma-O-senpai!”
“Yok, şey… Bu biraz ani oldu. Acaba sadece…?”
“Evet, ne oldu?”
“Biraz sakinleşebilir misiniz?”
Onitsuka-senpai benden yeni uzaklaşmış olmasına rağmen hemen önümde duruyordu. Yine de her an üzerime atlayacakmış gibi bir hali vardı. Tıpkı Ashida'nın Natsukawa'yı gördüğü anlardaki gibi, arkasında hayali bir kuyruğun sallandığına yemin edebilirdim. Kolları da kıpır kıpırdı. Bu kadar heyecanlanacak ne bulmuştu acaba?
“Biraz fazla… yakınsınız. Bu hiç normal değil.”
“Ç-Çok doğru!”
“Bu cesur olmaktan biraz daha öte bir durum…”
“? Ne var yani, sen Kaede’nin küçük kardeşisin!”
Her fırsatta vıcık vıcık olmayı seven Ashida bile bu durumdan hoşnutsuz olduğunu açıkça belli ediyordu. Yine de Onitsuka-senpai ne yaptığının farkında bile değildi. Normalde sırf arkadaşının küçük kardeşisin diye birinin üstüne böyle atlamazdın. Belki evcil bir hayvan olsa neyse... Yani, kültür festivali sırasında çoban rolü yapıyordum falan ama bu kadarı da fazlaydı.
"Doğru olabilir... Ama ben de bir erkeğim nihayetinde."
"Farkındayım herhalde?"
Pek sanmıyordum ya, neyse. Sonuçta bu tarz kızların dünyasında olasılıklar sınırsızdı. Kafasında nasıl bir mantık kurup da bu sonuca ulaştığını kestirmek imkansızdı. Bunu sırf benimle dalga geçmek için yaptığını da sanmıyordum. Kesin bir sebebi olmalıydı.
"Seni baştan çıkarmaya geldim."
"Ne alaka ya?"
Böylesine kafa karıştırıcı bir cevap karşısında kibar görünmeye çalışmayı falan tamamen unuttum. Yani, bu gerçekten korkutucuydu. Beni tavlamak için mi gelmişti buraya? O zaman az önceki sarılma tamamen hesaplı bir hamleydi. Vücudunu kendi avantajına kullanmıştı. Resmen savaşa gelmişti. Resmen bir bal tuzağıydı. Bunu bilinçli mi yaptı yoksa içgüdüsel miydi emin değildim ama cevabı yakın zamanda bulamayacak gibiydim. Ablamın küçük kardeşi olmam, rastgele bir kızın bana aşık olmasını nasıl sağlayabilirdi ki? Buradaki mantık bağı neredeydi? Adım adım ilerlemek varken bu kız doğrudan sonuca zıplamıştı.
"Eee, aşık oldun mu bana? Seni baştan çıkarabildim mi?"
"Aşık falan olmadım. Ama dürüst olmak gerekirse direkten döndüm."
"Hımm, çok yaklaşmıştım oysa! Az kalsın seni ağıma düşüreceğimi hissetmiştim zaten."
"Yok artık... H-Hiç de bile."
"Hey, Sajocchi."
"Bu kadar kolay yani..."
O sarılmanın tamamen planlı olduğunu zaten biliyordum. Görünüşe göre amacı beni kendine aşık etmekti... Demek beni bu kadar küçümsüyordu. Az kalsın yalan rüzgarına kapılıp gidiyordum. Zaten bir başka kadının ağına çoktan takılmış durumdayken hem de. Üstelik tüm vücuduma sinen o narenciye kokusu da sanki beni bu ağa bağlayan ipler gibiydi. Beni kendi bölgesi olarak işaretlemiyordu, değil mi?
"Peki beni kendine aşık ettikten sonra ne yapacaksın?"
"Ha? Sevgili oluruz herhalde, ne olacak."
"Ne?"
"Efendim?"
Beni sömürüp, paramı yedikten sonra eskimiş bir oyuncak gibi kenara atmayacak mıydı yani? Gerçekten benimle sevgili mi olacaktı? Kafası yerinde miydi bu kızın? Ablam kadar tutkulu biri değildim, Sasaki kadar yakışıklı da değildim.
"S-Sonra?"
"Deliler gibi flört ederiz! Sonra da çok mutlu oluruz."
"..."
"Wa. Ta. Ru."
"Ah...?!"
Bu çok tehlikeliydi! Beni tavlamak istemesindeki sebep o kadar basit ama bir o kadar kusursuzdu ki az kalsın ona gerçekten aşık olacaktım...! Ama hayır, kanmayacaktım! Bu işin arkasındaki asıl nedeni gizliyor olmalıydı. O zaman... Bunu sormalı mıydım? O yasak soruyu? Bu konu netleşmeden hiçbir yere varamazdık.
"Peki, benden... hoşlanıyor musun?"
"Yo."
"Ne... Ciddi misin...?! Kahretsin...!"
"S-Sajocchi...!"
Sağ yumruğumu hırsla dizime vurdum. Biraz daha zorlasam sol elimle de aynısını yapacaktım. Ama acı umurumda bile değildi. Yüzüm... alev alev yanıyordu. Tanrım... Ama en azından şimdi nerede durduğumu biliyordum. En yakın arkadaşının küçük kardeşiyle oynamaktan keyif alan şeytani bir kızdı karşımda. İlgisini çeken kişiyi elde etmek için her türlü silahı kullanır, arkasından da muhtemelen ineklerle otaku tayfasına iğrenç hamamböcekleri deyip gülerdi. Durum netleştiğine göre, artık dağılabiliriz beyler.
"...Peki o zaman? Neden sana aşık olmamı istiyorsun?"
"Çünkü burada ciddi bir sevgi eksikliği seziyorum."
"......"
"Wataru... kar gibi bembeyaz oldu..."
Anlıyorum. Bir kadın tarafından parmağında oynatılmak böyle bir his demek ki. Beş dakika öncesine kıyasla resmen olgunlaştığımı hissediyordum. Şu an tek istediğim bizim çocukları toplayıp sabaha kadar konsol oyunu oynamaktı.
"Haha! Sanırım büyük adımlar atmak için vaktimiz daralıyor. İş arama süreci zaten çok zor, ben de beni biraz şımartacak bir erkek arkadaşım olsun istiyordum."
Onitsuka-senpai bu sözleri söyler söylemez Natsukawa yerinden fırladı.
"S-Sırf bu yüzden mi...?! Ondan hoşlanmadığın halde hem de..."
"Ne fark eder ki? İlk günden evlenecek halimiz yok ya. Birbirimizden memnunsak ve eğleniyorsak, bu kadarı yeterli."
"A-Ama bu..."
Böyle bir aşk... aslında o kadar da kötü olmayabilirdi. Tam bir popüler çocuk ilişkisi gibi hissettiriyordu gerçi. Kızın hem böyle bir çevresi olması hem de tam bir popüler kültür kölesi olması cabası. Ablamın böyle bir arkadaşı olduğundan haberim bile yoktu. Sadece Shinomiya-senpai var sanıyordum. Ama bunu bir kenara bırakırsak, Natsukawa, Onitsuka-senpai'nin bu sözleri karşısında ne diyeceğini bilemeyip sessizliğe gömüldü. Bizim o temiz ve saf Natsukawa'yı bildiğimden, kafasındaki ideal aşkın muhtemelen iki insanın yavaş yavaş yakınlaşması, birbirlerine aşık olması, ilan-ı aşk etmesi ve ancak ondan sonra çıkmaya başlaması olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu yanlış bir düşünce değildi... Sadece gerçekçi değildi. Ama Natsukawa böyle biri olduğu için, ben her zaman...
"Eh, herkesin kendi tercihi tabii, değil mi?"
"Ah! Demek beni anlıyorsun küçük kardeş?"
"Ama o yüzden böyle düşünmesi de normal. Duygular olmadan ilişki yaşanmamalı düşüncesi yani. Tek yapması gereken kendisiyle aynı değerleri paylaşan birini bulmak, aralarındaki bağı güçlendirmek ve ikisi için de mükemmel olacak bir ilişkiye başlamak. Eğer iki taraf da durumdan memnun ve mutluysa, bence bu da en az diğeri kadar harika."
"Ah..."
"Oh be, resmen şov yapıyor."
Bana öyle gözlerinin içi parlayarak bakma... Söylediklerimden hiçbir şey anlamadı, değil mi? Nasıl bu kadar gamsız olabiliyordu? Bu kızın karakter özellikleri nasıl bir seviyedeydi böyle? İş aramaktan falan bahsediyordu ama onu gerçekten toplum içine salmalı mıydık? Sırf o güçlü iradesiyle bile zirveye tırmanır gibi bir his vardı içimde. Muhtemelen aşk hakkındaki düşünceleri büyük bir yanılgıdan ibaretti. Onun gibi popüler tiplerin ilişkileri üzerine bu kadar derin düşündüğünü zaten sanmıyordum. İki seçenekle karşılaştıklarında, bir ona bir buna rahatça göz atıp geçerlerdi işte. Ama sorun değildi. Eğer böyle mutlu olacaksa.
"Ahaha... Anlıyorum, anlıyorum. Mantıklı."
"?"
"Düşündüğümden çok daha olgunmuşsun... Küçük kardeş."
"Aşık mı olacaksın bana?"
"Neredeyse."
"Ne...?!"
Olamaz, ciddi miydi? İşte şimdi heyecanlanmaya başlıyordum! ...Tabii ki şakaydı. Muhtemelen öylesine, laf olsun diye söylemişti. Beni böyle kandıramazdı. Bu kız da en az Yuki-chan kadar tehlikeliydi. Bana aşık olmasının imkanı yoktu. Hele ki yıllardır tek bir kişiye karşı hisler besleyen biri olarak bunu iyi bilirdim.
"...Bugünlük bu kadar yeter o zaman."
"...!"
Sonunda ne yapmaya çalışıyorsa amacına ulaştığını ve tatmin olduğunu görebiliyordum. Bu fırsatı kaçıramazdım. Sınıftaki hava giderek gerginleşiyordu, bu yüzden gitme vakti gelmişti.
"Vakit epey geçti, ablam da her an seni aramaya başlayabilir."
"Bunu Kaede'ye çaktırma, tamam mı?"
"Bilemem, sır tutmakta pek iyi sayılmam."
Ama tabii ki bunu ablama anlatmak zorundaydım. Aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum ama durumu kontrol altında tutabilmek için elimde bir koz olması gerekiyordu.
"O zaman sana rüşvet vermem gerekecek galiba~"
"Ha? Ne yapıyorsun—"
"Ah...!"
Sol tarafımdan görüşüm aniden kapandı. Gözlerimi kapattığım an, sol göz kapağımda yumuşacık bir his belirdi. Gözlerimi tekrar açtığımda, Onitsuka-senpai'nin dudaklarının benden yeni uzaklaştığını gördüm.
"Sol elini sabit tut, tamam mı? Gözünü açık tut."
"..."
"Sonra görüşürüz~"
Narenciye kokusu yavaşça uzaklaştı. Sınıftaki diğerlerinin bakışlarına hiç aldırış etmeyen Onitsuka-senpai, adeta sekerek sınıftan çıkıp gitti. Ne diyeceğimi bile bilemediğimden, sol elimdeki acıyı bile unutmuştum.
"...Neydi bu şimdi... Ha?"
Ağzımın içindeki bir baloncuğun patladığını hissettiğimde kendime geldim. Sol elimin parmak uçlarıyla göz kapağıma dokundum ama sadece kendi ince tenimi hissettim. Hiçbir sıcaklık kalmamıştı geriye.
"...Nasıl?"
Hayatımda bir kadından aldığım ilk öpücük... sol göz kapağımın üzerindeydi. Ama o kadar ani ve beklenmedik olmuştu ki, bunun gerçekten yaşandığı hissi kafama tam oturmamıştı. Hatta öpücüktür diye gidip göz kapağımı seçmiş olması içimi hafif bir korkuyla titretmişti. Aşk insanlarının yaptığı şeyler böyle mi oluyordu yani?
"..."
"Şey, Sajocchi?"
"N-Neden öyle bakıyorsunuz...?"
Sınıftaki diğer iki kız da en az benim kadar şaşkın görünüyordu. Az önce ne olduğunu anlamlandırmak için onlardan yardım istercesine yüzlerine baktım. Ama Natsukawa, sanki canı sıkkınmış gibi bana ters ters söylendi. Görünüşe göre ikisinin de dili tutulmuştu. Bir süre düşündükten sonra sessizliği bozdum.
"Gözünü açık tut derken... neyi kastetti acaba?"
"...Kim bilir."
"..."
O karmaşık kültür festivali sona ermiş, bizi tekrar sıradan okul rutinimize geri döndürmüştü. Yine de bu sıradan sabah o kadar hareketli, utanç verici ve kafa karıştırıcı başlamıştı ki... Hayallerini kurduğum o huzurlu lise hayatının nereye kaçıp gittiğini merak etmeden duramadım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.