Batı gökyüzü boyasız ve karanlıktı. Ufkun tam zıt tarafında güneş ışığının solgun kalıntıları hâlâ seçilebiliyordu. Tepemde ise yıldızlardan oluşan koca bir okyanus uzanıyordu. Şu an saat tam olarak kaçtı? Cebimdeki akıllı telefon çıkarıp bakacak dermanım bile kalmamıştı. Köşesindeki aynanın tüm vücudumu yansıttığı T şeklinde bir kavşakta dikiliyordum. Görüntüm çarpılmıştı, nasıl bir yüz ifadem olduğunu seçmekte zorlanıyordum. Gerçi bunu öğrenmeye pek niyetim olduğu da söylenemezdi.
“………… Ne-neee?”
Beynim olup bitene ayak uyduramıyordu. Uzunca bir süre geçtikten sonra ağzımdan ancak bu şaşkın mırıltı dökülebildi benden. Vücudumdaki o yoğun ısıdan eser kalmamıştı artık. Güz mevsimini çoktan geride bırakıp kış rüzgarı gibi esmeye başlayan serin hava, üniforma boşluklarından süzülüp doğrudan tenime dokunuyordu. Muhtemelen içimde kalan son sıcaklık kırıntılarını da o çalıp götürmüştü.
……Gerçekten ayağı takılmıştı… değil mi? Beni kucakladığı andaki o hissi hatırlıyordum. Sadece sırtımda hissettiklerimi değil. Kollarımın arasından geçişini, ince parmak uçlarının karnımda ve göğsümde süzülüşünü… Sanki bir şeyler arıyor, bir şeyleri teyit etmek istiyor gibiydi. Bu his beynime mühürlenmişti sanki. Belki de az önce yaşanan her şey güzel bir rüyadan ibaretti. O meleksi sesiyle söylediği “Harika iş çıkardın,” sözleri zihnimde yankılanıp duruyordu. Sarf ettiği her bir kelime, sırtıma çarpan hafif nefesiyle birleşince içime muazzam bir sıcaklık doldurmuştu. Bu durum onu da şaşırtmış olmalıydı ki, bana çarptıktan sonra bile nefes alışverişleri bir süre daha düzene girmemişti.
Sahiden ayağı mı takılmıştı? Öyle büyük bir çarpışma hissetmemiştim. Her şey bir halüsinasyon gibi geliyordu… Yaşananlar sadece anlık bir meseleyken, onun kollarının beni üç saatten fazla sarmaladığı hissine kapılmıştım. Tutkulu, tatlı ve fena halde baştan çıkarıcı bir andı. Kuzey rüzgarının tüm o kıymetli sıcaklığı benden söküp aldığını düşündükçe, normalde en sevdiğim mevsim olan sonbahara lanet etmeye başladım.
Anlam veremiyordum. Zaman mefhumunu tamamen yitirdiğim için Natsukawa’nın gerçek hislerini tartmamın imkanı yoktu. Belki de zaman sadece benim için durmuştu ve Natsukawa aslında benden anında uzaklaşmıştı. O sözleri de muhtemelen, ne kadar çabaladığımı kabul etmesini istediğim için kendi yarattığım bir kuruntu veya hayalden ibaretti. Ne de olsa sırtımdaki o sıcaklık çoktan sönüp gitmişti.
Şüphelerimi kanıtlamamın hiçbir yolu yoktu. Eğer Natsukawa ayağının takıldığını söylediyse, öyle olmalıydı. İşin aslını astarını sorgulayacak cesaretim olsaydı, zaten her gün Natsukawa ile el ele tutuşup eve dönüyor olurdum. Üzerinde ne kadar düşünürsem düşüneyim bir cevap bulamayacaktım; kendi kendime kafa patlatarak bir yere varmam olamazdı.
“…Şans işte.”
En azından bugün yaver giden bir şans yüzüme gülmüştü ya, bu bana yeterdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.