Ailem başıma bir sokağa çıkma yasağı dikmemişti ama hava karardıktan sonra eve döndüğüm ilk seferdi bu. Gerçi daha önce kaçak göçek yarı zamanlı işlerde çalıştığım için, eve biraz geç geldim diye annemle babamın bana kızacak hali yoktu. Üstelik akşam yemeği dendiğinde birbirini bekleyen o örnek ailelerden de değildik. Ablamın çoktan oturma odasındaki kanepeye tünemiş, telefonuyla oynadığından veya televizyon izlediğinden emindim. Yine de annem neden geciktiğimi sorabilirdi… Iyy, hiç çekemezdim şimdi bunu. Kararımı verdim ve dış kapıyı usulca araladım—
“Eee, nasıl geçti?!”
Hayda, başlıyoruz. İçeri adımımı attığım an ablam, sanki çalılıkların arasından fırlayan vahşi bir hayvan gibi oturma odasından belirdi; az kalsın kalpten gidiyordum. Gerçekten de vahşi görünüyordu, tıpkı Tarzan gibi. Hem şu an üşümüyor muydu? Kızların el ve ayak parmaklarının daha çabuk donduğunu sanıyordum. Yoksa genel geçer duyu kuralları onda işlemiyor muydu? Özel bir eğitim falan mı almıştı bu kız?
“…Sen niye bu kadar heyecanlısın?”
Normalde uyuşuk ve mesafeli olan ablamı böyle hoplayıp zıplarken görmek pek alışıldık bir durum değildi. Onu en son böyle gördüğümde Amuro-chan, Kouhaku Uta Gassen programına çıkmıştı. Emekli olması hâlâ büyük kayıp.
“Natsukawa-san’dan bahsediyorum.”
“……?!”
Natsukawa’nın adını duyduğum an kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi oldu. Natsukawa, ablamın tanıdığı isimler listesinde olmamalıydı… O zaman neden? Dur bir dakika, yoksa bizi mi görmüştü? Kafamın içinde alarm zilleri son ses çalmaya başladı. O sırada zihnimde Choo Choo TRAIN çalıyor, ablamın o meşhur dansı gözümün önüne geliyordu. Tanrım, birisi şu görüntüyü silebilir mi lütfen?
“N-Neyden bahsettiğini anlamıyorum?”
“Aptala yatma. Öğrenci konseyi odasında seni bekliyordu, biliyorsun değil mi?”
“Ha?”
Natsukawa beni beklediğini söylemişti ama… Öğrenci konseyi odasında mı? Komite odasında değil miydi? Nasıl yani? Oraya gittiğimi nereden biliyordu ki? Ben vardığımda kimsenin orada olmaması gerekiyordu.
‘Düzgün yap şu işi.’
…Ah. Doğru ya, ablamdan o tuhaf mesajı almıştım. Olan biten onca şeyin arasında üzerinde pek durmamıştım. Demek… Natsukawa’dan bahsediyordu?
“Öğrenci konseyi odasının yanındaki merdivenlerde. Orada seni bekliyordu ama sen fark etmeden yanından geçip gitmişsin.”
“Ne… Ciddi misin?”
Bu… bu çok tatlıydı. Yani ablam Natsukawa’yı bulmuş ve benim nereye gittiğimi ona söylemişti? Burnumun ucunda olup biten koca bir fırsatı kaçırmıştım! Natsukawa’yı orada bekletirken eve gitmeye kalkıştığıma inanamıyorum! Tanrım, ben idamlık bir suçluyum resmen. Ama yine de teşekkürler yüce ablacığım!
Natsukawa’nın o kadar merak ettiği şey… yürütme komitesine neden girdiğimdi, değil mi? O zamanlar neden bu kadar ısrarcı olduğunu şimdi biraz daha iyi anlıyordum. Herhangi bir baştan savma cevaba razı olmayacağı belliydi ama verdiğim o cevabın onu gerçekten ikna edip etmediğinden emin değildim.
“Eee, anlat bakalım, nasıl gitti? Hem daha önce sormadım ama siz gerçekten iyi mi anlaşıyorsunuz? Ne ara bu kadar yakınlaştınız? Sıra dışı bir şeyler mi oldu?”
“Sıra dışı derken…”
“Hani şu şifayı kapmadan önce bir şeyler oldu ya? O zamanlar durup dururken acayip şeyler söylemiştin.”
“Unut gitsin onu.”
Nedense bugün burnunu her şeye sokuyordu… Normalde benimle ilgili konular umurunda bile olmazdı. Ama bu sefer feci meraklıydı. Oysa ne öğrenci konseyindeki işlerinden, ne etrafındaki o yakışıklı tiplerden ne de eski çılgın kız günlerinden bahsederdi.
“Dünya kadar şey oldu işte. Senin de benden aşağı kalır yanın yok ama.”
“Haa?!”
“Bu arada, Natsukawa’ya yardım ettiğin için sağ ol.”
Ablama sağlam bir karşı saldırı yapıp yanından geçerek ayakkabılarımı çıkardım; bu seferki hamlem oldukça etkili olmuş gibiydi. Yine de teşekkür etmeyi ihmal etmedim, çünkü geçmişinin deşilmesinden ne kadar nefret ettiğini biliyordum. Tuhaftı. Daha kısa bir süre öncesine kadar onunla böyle bir sohbet edebileceğimizi hayal bile edemezdim. Yanından geçip oturma odasına girdim. Burnuma gelen soya sosu kokusundan bu gece Japon usulü bir yemek yiyeceğimizi anladım. Üşüyen vücudum için harika bir seçim. Üstelik koku, her zamankinden çok daha… şefkatli geliyordu.
“Hoş geldin.”
“Geldim.”
Annem beni görünce kanepeden kalktı. Akşam yemeği hazırlıklarının ortasında gibiydi. Babam ise yemek masasında bazı evrakları inceliyordu.
“…?”
Bir şeyler tuhaftı. Soya sosu kokusunu bir kenara bırakırsak, oturma odasında uymayan bir şeyler vardı. Hava… gergindi. Babam, kahve fincanını ağzından çekmeden sessizlik içinde sadece bana bakıyordu. Öte yandan annem de okulun nasıl geçtiğini sormuyordu, oysa o… bilirsiniz işte, annedir. Alışkanlıktan az kalsın “İyiydi” diyecektim. Yani sadece iyi değildi ama yine de öyle denirdi.
“…Hm?”
Hayır, bir dakika.
“N-Ne var?”
Oturma odasına giren ablama baktım, bana tuhaf bir tepki verdi. Olduğu yerde durdu ve hemen bakışlarını kaçırdı. Kanepeye gitmek yerine yönünü mutfağa çevirdi. Ah, durun bir dakika, anladım!
“A-Abla!”
“Ha?! Bir şey yok!”
Seni gidi cadı seni! Her şeyi aileme mi anlattın?! Demek bu yüzden başından beri tuhaf davranıyorlardı! Şu an bile üzerime öyle sıcak bakışlar fırlatıyorlar ki, dayanılır gibi değil! Anne! Şu kırmızı fasulyeleri ve susamlı tuzu hemen yerine koy! Burada kutlanacak bir durum yok! Ben etli patates yemeği veya kurutulmuş tofu istiyorum! Ve baba! Elindekiler iş evrakların değil! Çantama koymayı unuttuğum sınav kağıtlarım! Yak gitsin onları! Abla! Üstündeki şort değil, benim çamaşırım! Onu nereden bulup çıkardın?!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.