Alacakaranlıkta Eriyen Kalpler

Gözlerimi ondan alamıyordum. Batmakta olan güneşin ışığıyla parlayan gözleri beni tamamen esir almış, içine çekiyordu. Bir milim bile kıpırdasam, sanki tüm duygularımı en ince ayrıntısına kadar görecekti. Yüzüm yanıyor, vücudum alev alev kavruluyordu. Tek tesellim, odaya sızan cılız güneş ışığıydı. Alacakaranlığın alevleri her şeyi turuncuya boyayarak, pancar gibi kızaran suratımı gizlememe gerek kalmadan saklıyordu.

—Aşk beraberinde zayıflığı getirir.

Az önce bana söylenen ve etrafımdaki atmosferi eriten o kelimeler, ben istemesem de zihnimin içinde yankılanıp duruyordu. Defalarca, durmadan tekrarlanarak beynimi ve kalbimi eritiyorlardı.

‘Yani… o seni çok uzun zamandır seviyor, değil mi?’

Şimdi de Sasaki-kun’un sesini duyuyordum. Wataru’nun benden hoşlandığını biliyordum. Ancak bu, sadece son kez evine ziyarete gittiğimde bana itiraf ettiği ana kadar geçerliydi. Geçtiğimiz birkaç ay boyunca bana karşı tam olarak ne hissettiğini bilmiyordum. Fakat ya Sasaki-kun’un söyledikleri, Wataru’nun az önce fısıldadığı kelimelerle örtüşüyorsa—

“…Ah… ah…”

Başım zonkluyor, ateşler içinde yanıyordu. Dışarıda güneş batıyordu. Lütfen, beni henüz yalnız bırakma. Yüzüm olgunlaşmış bir elma kadar kırmızı olmalıydı. Bakarsa kesin görecekti. Çok utanç vericiydi. İçimde kilitli tutmam gereken bu duygular gün gibi ortadaydı ve elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yalvarırım, gitme.

“……Eve gitme vakti geldi.”

—Ha? Wataru’nun sözleri beni afallatmıştı. Neredeyse tükenmiş gibi bir iç çekti, önündeki sıradan çantasını kaptığı gibi yanımdan geçip gitti.

“…Ah, ha…?”

“Şey, dışarısı iyice karardı, değil mi?”

Söylemek istediğim bu değildi. Wataru nedense her zamanki haliyle davranıyordu. Daha bir dakika bile geçmeden o kadar tatlı sözler sarf etmesine rağmen, şimdi loş sınıfta hiçbir şey olmamış gibi yürüyordu. Onu izlerken düzgün bir cümle kurmayı bile beceremiyordum.

—Her şey bir rüya mıydı? Sadece hayal mi kurmuştum? Yanlış mı duymuştum? Bu kadar sakin olmasının sebebi bu muydu? Sanki bir şeylerden vazgeçmiş gibi bakan o gözler… hafif bir acı ama aynı zamanda rahatlama barındıran o kelimeler… hepsi gerçek dışı mıydı?

“…Ah…”

B-bunu istemiyorum… Vücudum bir anda buz kesti. İçimdeki o ateşin sönmesini dilemiş olmama rağmen, şimdi saf bir korku her yanımı sarmıştı. Mağrur kalbimin ilk kez tattığı bu duygunun, kendi kendime uydurduğum bir hayalden ibaret olduğuna inanmak istemiyordum.

“B-bekle…!”

Var gücümle bağırmak istemiştim ama titreyen dudaklarımdan sadece cılız bir mırıltı döküldü. Sakin olabilseydim sesim koridorun öbür ucuna kadar ulaşırdı, oysa şimdi sanki son meşale de sönüp gitmiş gibiydi. Öylesine paniklemiştim. Vücudumda bir şeyler ters gidiyordu. Adeta yalvaran gözlerle Wataru’ya baktım, o da bana döndü.

“—Bekleyeceğim.”

“…Ah…”

Hafifçe gülümsedi. Bakışları her zamanki gibiydi ama karşımda duran Wataru, alışık olduğum o kişi değil gibiydi. Söylediği bu basit söz bile vücudumun derinliklerine işliyor, beni şaşkınlık ve kafa karışıklığı içinde bırakıyordu.

“Hava kararmışken tek başına eve dönmene izin veremem.”

“……!”

Neden? Bacaklarım içgüdüsel olarak hareket etti, Wataru’ya yetişmek için ileri atıldım. Olgunlaşmış yüzü gittikçe yaklaşıyordu; acele etmiyor, tadını çıkararak ona doğru ilerliyordum.

Yürüyüş tempomuz birbirine uyduğunda, yanındaki o yeri kimseye kaptırmaya niyetim yoktu.

“……”

“……”

Ayakkabı dolaplarına varmamız uzun sürmedi. Sınıftan buraya gelene kadar hiç konuşmamıştık ama Wataru ara sıra arkasına bakıyor, yan yana yürüyebilmemiz için yavaşlıyordu. Bunu her yaptığında gözlerini nazikçe kısıyor, bana sadece bir sınıf arkadaşına gösterilmeyecek, dostluktan öte bir duygu hissettiriyordu. Bunu fark ettiğim an kalbim daha hızlı çarpmaya başladı, adımlarım dengesizleşti.

Buna kendini beğenmişlik mi denirdi? Yoksa fazla mı hassastım? Wataru’nun bana olan hislerinin son iki yıldır hiç değişmediğini düşündükçe, göğsüme dayanılmaz bir ağrı saplanıyordu. Wataru’nun elinden geleni yapmasının ardındaki sebebi deliler gibi bilmek istiyordum. O anlar, o vakitler, o önyargılar, tüm o ilgisi ve dikkati… Tüm bunların sadece bana yönelik olduğunu düşünmeye başladığımda çıldıracak gibi oluyordum. Ve minnet ya da pişmanlık duymadan önce, mutluluk diğer tüm duyguların önüne geçiveriyordu.

Giriş kapısından dışarı adımımızı attığımızda, alacakaranlığın zayıf ışığı Wataru’nun üzerine vurdu. Gökyüzüne bakıp içini çekti. Erken sonbahar esintisinin tadını çıkarıyor gibiydi. Tüm dikkatimi üzerine çekmişti. Ona sonsuza kadar böyle bakakalabilirdim ama ayakkabılarım kendi kendine değişmeyecekti. Wataru’nun beni bırakıp gideceği korkusuyla hemen dışarı ayakkabılarımı giyip ona yetiştim.

“…Sonbahar geldi demek.”

“Şey…?”

“Biliyorsun… işimize o kadar odaklanmıştık ki hala yazın ortasındayız gibi geliyordu. Ama şimdi fark ediyorum da, geceleri hava bayağı serinleyebiliyormuş.”

“……Haklısın.”

Ben de tüm yazı festival yürütme komitesi için çalışarak geçirmişiz gibi hissediyordum. Ancak mevsimlerin değiştiğini ilk kez, batan güneşin altında parıldayan Wataru’ya baktığımda fark etmiştim. Acaba yarın etrafımdaki manzara nasıl değişecekti? Komitedeki o sancılı ve cehennem azabı gibi geçen zamanlar bile şimdi değerli birer anı gibi geliyordu. Uzaklardan bir yerlerden ağustos böceklerinin sesi duyuluyordu.

“……”

“…Natsukawa?”

“Ah… b-buradayım.” Wataru bana bakınca belli belirsiz bir tepki verdim.

Tam yanında dururken yüzüne düzgünce bakamıyordum. Bu yüzden aramızda bir iki adımlık mesafe bıraktım. Böylece onu daha iyi görebiliyordum. Bir noktada biraz fazla yavaş kalmış olmalıyım ki Wataru arkasına dönüp bana şüpheyle baktı. Yüzümün yine ısındığını hissedebiliyordum. Bu kadar saf olmam gerçekten utanç vericiydi. Beni bu halde görmesini istemediğim için tekrar yanına yürüdüm.

“……”

“……”

Eve dönüş yolumuz çoğunlukla sessiz geçti. Wataru hiçbir şeyden bahsetmedi. Çaktırmadan yüzüne bir bakış daha attım. Dosdoğru önüne bakıyordu ama biraz uykulu ve yorgun görünüyordu. Az önceki olgun ifadesinin aksine, şimdi çok daha masum bir hali vardı. Kalbim güm güm atıyordu. Elimi göğsüme bastırdığımda nabzımı doğrudan hissedebiliyordum. Bu hiç mantıklı değildi. Wataru her zaman bu kadar havalı mıydı? Her zaman bu kadar sevimli miydi? Ona baktıkça göğsümdeki hararet artıyordu. Ona dokunma isteğiyle dolup taşıyordum. Sadece yanında durarak bile ona has o kokuyu alabiliyordum ve bu, zihnimin eriyip gitmesine yetti.

Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Bu, bu tür bir duyguyu ilk kez tecrübe edişimdi. Bakışlarımı yere indirince sağ tarafımda Wataru’nun elini gördüm. Elleri benimkinden çok daha büyüktü. Sadece uzansam, onu kolayca tutabilirdim. Aramızda sadece on beş santimlik bir mesafe vardı ama o cesareti bir türlü kendimde bulamıyor, beceriksizliğim yüzünden yine hüsrana uğruyordum.

“…Ah.”

Önümdeki manzara hayal kırıklığıyla omuzlarımın çökmesine neden oldu. Ayrılma vaktimiz gelmişti. Buraya kadar olan yol her zamankinden çok daha kısa gelmişti. Gerçekten okuldan buraya kadar yürümüş müydük? Sanki topu topu on saniyedir yürüyorduk. O süre boyunca tüm dikkatimin Wataru’nun sol elinde olduğunu düşünmek beni tekrar kızarttı. Panikle bakışlarımı kaçırdım ama ne kadar kıvranırsam kıvranayım, bugünlük yollarımızın ayrıldığı yer burasıydı.

…İstemiyorum. Hiç düşünmeden olduğum yerde kaldım. Wataru ile bir an bile olsa daha fazla vakit geçirme isteği bacaklarımı yere mühürledi. Wataru biraz önümden yürüyordu, geride kaldığımı fark edince hemen arkasına döndü. Kafası karışmış gibiydi ama etrafa bakındıktan sonra kendi kendine onaylarcasına kafa salladı.

“Geldik bile, ha?” dedi.

“Evet…”

Ne kadar da iç burkan bir dönüş yoluydu diye geçirdim içimden. Wataru bu sözleri uykulu ve duygusuz bir tavırla söylemişti. Hiç mi bir şey yoktu? Küçücük bir şey? İşlerin burada bitmesini istemediğim için sabırsızlanıyordum.

“……Oh be…”

“…!”

Wataru bana arkasını dönüp omuzlarını düşürdü. Cılız, yorgun bir iç çekiş duydum. Muhtemelen bunu benim önümde yapmayarak düşünceli davranmaya çalışmıştı. Ancak… bu hareketi beni ve çarpan kalbimi daha da tetikledi. Artık kendimi tutamıyordum.

“Natsu—Ha?”

“……”

“……”

Sert ve kalıplı bir hisle karşılaştım. Derin bir nefes aldığımda etrafımı sadece Wataru’nun kokusu sardı. Sokulduğum o sağlam sırt önce sıcak hissettirdi, hemen ardından ise ürpertici bir soğukluk verdi. Parmaklarımı sırtında gezdirdiğimde yer yer kaslarını hissedebiliyordum.

“Üzgünüm… ayağım takıldı…” dedim.

“…Ah, ha? A-Ayağın mı takıldı?”

“Evet… takıldım işte.”

Bir kızınkinden tamamen farklı olan o derin sesi, içinden gelen titreşimleri doğrudan vücudumda hissetmeme neden oluyordu. Kollarımı sırtına doladım. Çok daha yumuşak ve pofuduk olacağını düşünmüştüm ama çoğu yeri oldukça sert ve diriydi. Ona arkadan sarılırken kollarımı daha da sıktım, o an sırtı ısınmaya başladı. Sıcaklığını yanaklarımda hissedebiliyordum; bu sıcaklık nazikçe gözlerimi kapattığımda tüm vücuduma yayıldı.

“N-Natsukawa…?”

“…Hey, yorgun musun…?”

“H-Ha…? Yorgun mu…? Şey, sanırım… sanki tüm vücudumdaki gerginlik bir anda boşaldı…”

“Anlıyorum.”

Kimin uğruna bu kadar çok çalıştığının bir önemi yoktu. Önemli olan, çalışmış olmasıydı. Az önce onu o halde gördüğümde kıskançlık ve haset duymuştum ama artık hiçbirinin önemi kalmamıştı. Bu an boyunca tek umurumda olan… onun çabalarını takdir etmekti. Ona, en değerlime, minnetimi göstermekti.

“Harikaydın, Wataru.”

—Sanırım seni seviyorum.

Bu son kısmı sadece cılız bir nefesle fısıldadım ve nefesim sırtına çarptı. Duymasa da olurdu. Anlamasa da sorun değildi. Ne de olsa bunu söylemeye hakkım olduğunu sanmıyordum. Bu yüzden, en azından bu sarılışımı bana çok görme. Lütfen son iki yıl için beni affet.

—Aşk beraberinde zayıflığı getirir.

Bu sözlerin kime hitaben söylendiğini ya da tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Duymak istediğim açıklamayı, ancak Wataru’nun kendi kelimeleri ve gerçek hisleriyle öğrenebilirim. Fakat şu an ona bunu sormayacağım. Şimdi öğrensem bile, ya olan biteni bu haliyle kabul edemezdim ya da sadece canım yanardı.

Sessizlik

Sessizlik

Arkasını dönmesin diye iki elimi de sırtına yasladım. Şu an yüzümü görmesine izin veremem. Eğer bakacak olursa, muhtemelen gözyaşlarına boğulurum. Tabii bu da yine benim bencilliğim.

"Yarın görüşürüz, tamam mı?"

"...Ah..."

Belki de attığım bu tek bir adım yüzünden pek bir şey değişmeyecek. Sonuçta hala sadece kaçıyorum. Fakat hayatımda ilk defa, yalnızca önüme bakarak kaçtım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.