Turuncu Bir Akşamüstü ve Kırılan Gurur

Öğretmenler odasının önünden geçip binayı birbirine bağlayan koridora çıktım. Buradan çatı katına kadar uzanan merdivenleri tırmanabilirdim. İçeriye açılan cam kapı açık olduğundan, öğrenci konseyi odasından birinin çıkıp çıkmadığını rahatça görebiliyordum. Çatıya çıkan merdivenlerin basamaklarına oturdum ve beklemeye başladım.

İçeridekilerin sesleri yavaş yavaş uzaklaştığına göre iş başı yapmış olmalıydılar. Öğrenci konseyinin, yürütme komitesinden bile daha yoğun olduğunu duyardım hep. Boş lafa ayıracak vakitleri yoktu herhalde. Ne de olsa tüm öğrencileri temsil eden konseyden bahsediyoruz; öyle hafife alınacak bir yer değil. Hele ki perde arkasında pek çok dolabın döndüğü bu okulda... Komitedeki hiçbir işimizin onlarla kıyaslanabileceğini sanmıyorum. Ve yine de, Wataru’nun ablası orada çalışıyordu.

Kıskanıyorum. Bir anda başkan yardımcısı olmak istediğimden değil ama en az onun kadar ilham verici biri olmayı isterdim. İşinin ehli, güvenilir ve kendinden ödün vermeyen biri... Wataru’nun anlattığı hikayelerden böyle bir imaj canlanmamıştı zihnimde ama spor salonundaki törenler sırasında sahneye çıktığında gerçekten çok havalı görünüyordu. Bunca zamandır Wataru’yla ilgilenmesi de cabası— Ah, yani, şey, neyse.

Belki de hissettiğim bu hayranlık, Kei’nin disiplin kurulu başkanı Shinomiya-senpai’ye duyduğu hislere benziyordur. Eğer ben de onun gibi bir kadın olsaydım, kültür festivali yürütme komitesinde daha faydalı olabilirdim. Wataru’ya belki biraz daha destek çıkabilirdim. O zaman kendime daha çok güvenirdim ve—

“Daha fazla...”

“—Efendim?”

“Ha? Şey...”

Göz göze geldik. Bal rengi saçlı, kısa etekli bir kıza bakıyordum. Az önce tam da üzerinde düşündüğüm, hayranlık duyduğum o kişi. Kucağında afişlerle dolu olduğu anlaşılan karton bir kutu taşıyordu. Wataru’nun ablasıydı bu; Sajou Kaede-senpai. Ve şu an bana şaşkınlık içinde bakıyordu.

“Daha fazla... ne? Şey, bir şeyi mi böldüm?”

“H-Hayır, yanılıyorsunuz! Öyle değil... bir şey yok!”

“Anlıyorum...?”

“Aaaaaah...”

Bana tuhaf bir bakış attı! Kesin kaçık olduğumu düşünüyor! Kanın beynime sıçradığını hissedebiliyordum. İçimde bir şeyler koptu; onurumun bin parçaya ayrılıp yere saçıldığını hissettim. Daha önce hiç yerin dibine girme isteğiyle bu kadar yanıp tutuşmamıştım. Yapamam, Airi’yi geride bırakıp gidemem. Hayır, olmaz. Onu öylece bırakıp aileme yük olamam.

“...Kaede-san? Orada biri mi var?”

“Evet, bir kız... Bir dakika, dur bakayım. Sen... Natsukawa-san değil misin?”

“E-Evet...”

Wataru’nun ablasının arkasından gözlüklü bir senpai belirdi. Kucağında küçük bir merdiven tutuyordu. Yanılmıyorsam... bu Kai-senpai olmalıydı. Kızlar arasında adı sıkça geçen, inanılmaz popüler bir ikinci sınıf öğrencisi. Saygın bir şöhreti ve ağırbaşlı bir havası vardı. Beni bu halde gördüğünü düşününce daha da utandım.

“Vay canına, ne kadar tatlıymış... Şey, hayır. Burada ne yapıyordun?”

“Ah, şey... Bekliyordum...”

“Bekliyor muydun? ...Dur, sakın söyleme.” Wataru’nun ablasının kafası karışmış gibiydi.

“Evet... Wata— Ah?!”

Ablası tam karşımdaydı. Bu demek oluyordu ki konsey odasından çoktan çıkmıştı. Düşüncelere öyle dalmıştım ki fark etmemiştim bile.

“Ş-Şey, Wataru nerede...”

“Bizden önce çıktı.”

“...Ha?”

“Ah, dur, anladım. Onu bir arayayım. Göz açıp kapayıncaya kadar burada olur. Yok, on saniye bekle. Eğer şu an açmazsa yemin ederim ki...”

“Efendim?!”

Wataru konsey odasından çoktan ayrılmıştı. Ben şaşkınlık içinde kalakalmışken, ablası akıllı telefonunu çıkarıp bir şeyler yapmaya başladı. Ağzından çıkan uğursuz sözleri duyunca gayriihtiyari sesimi yükselttim.

“Sajou-kun’dan bahsediyorsak, hala yürütme komitesi odasındadır herhalde?”

“...!”

“Ciddi misin Taito?”

“Evet. Dizüstü bilgisayarını teslim etmeyi unuttuğunu söyledi, Ishiguro-kun’dan anahtarı ödünç aldı. Henüz okuldan ayrıldığını sanmıyorum.”

Bu sözleri duyunca yerimden fırladım. Wataru’nun ablası bir yandan telefonuna tıklarken bir yandan da bana “Ne yapacaksın?” der gibi baktı. Nedense gözlerinde mutlu bir ifade vardı. Bakışları tıpkı Wataru’nunkiler gibiydi; kendimi bu benzerliğe kaptırmış buldum.

“Şey, ben...”

“Ah, neyse... peki. Bazen biraz can sıkıcı olabilir ama lütfen onunla ilgilen. Pek ince fikirli değildir ama emir almaktan iyi anlar. Onu istediğin gibi parmağında oynatabilirsin.”

“Evv— Bir dakika, ne?”

Neredeyse onaylarcasına kafamı sallayacaktım ki söylediklerinin tuhaf bir şekilde saldırgan ve korkutucu olduğunu fark etdim. Bir zamanlar biraz asi biri olduğunu duymuştum ama zihnimdeki imajı, Wataru’nun bayıldığını duyunca koşa koşa gelen şefkatli bir ablaydı. Muhtemelen Wataru’ya karşı böyleydi sadece, evet.

“Bir de... şey... az önce sana böyle korkutucu bir yanımı gösterdiğim için üzgünüm. Sadece bunu söylemek istemiştim.” Arkasını dönüp batı binasına doğru ilerledi.

Kai-senpai acı acı gülümser gibi olup onun peşinden gitti. Korkutucu yanım, diyor... Wataru’nun Ishiguro-senpai ve yürütme komitesiyle çalışmasını engellemeye çalıştığı zamandan bahsediyor olmalı. O zamanlar gerçekten korkutucu görünmüştü ama kardeşini ne kadar merak ettiğini anlayabiliyordum. Ona bu yüzden saygı duyuyorum ve onu korkutucu bulmuyorum. Ama her şeyden öte... Wataru’nun neden bu kadar çok çalıştığını bilmek istiyorum.

İçimden bir özür dileyip komite odasının bulunduğu binaya yöneldim. Güneş batmaya başladığı için koridorlar iyice kararmış, içeri süzülen ışık parlaklığını yitirmişti. Hedefime yaklaştım. Koridor eskisi kadar ıssızdı, duyulan tek ses dışarıdaki spor kulüplerinden geliyordu. Wataru’nun buralarda bir yerde olduğundan şüphe etmeye başlamıştım. Ama yine de...

“—Ah.”

Kültür festivali yürütme komitesi odasının kapılarından biri açıktı. Oraya doğru adım adım ilerledim. Sanki dışarıdaki o zayıf, turuncu ışık bana yol gösteriyordu. Vücudumun gerildiğini, ayaklarımın ağırlaştığını hissedebiliyordum. Ama koridordaki hafif bir esinti sırtımdan itti beni.

Korkuyorum. Gerçekten çok korkuyorum ama bilmek istiyorum. Onunla görüşmek istiyorum. İçeriye göz attığımda sınıfta gölgeler oluşmuştu. Havada uçuşan toz zerreleri o cılız turuncu ışıkta parıldıyordu. Ortaokulda veya lisede hiçbir kulübe katılmadığım için bu manzara benim için yepyeniydi. Pencerenin yanında dikilen tek bir çocuk gördüm.

“—Ve bitti... Ha?”

“...Ah...”

Masadan kalktı ve varlığımı fark etti. Yüzündeki hafif gülümseme anında yerini şaşkınlığa bıraktı. Gözlerindeki ışık ablasınınkinin aynısıydı. Saniyeler önce gördüğüm o profili... zihnime kazınmıştı.

“......”

“......”

Afalladığını anlayabiliyordum. Öğle arasında karşılaştığımızda da böyle olmuştu; iş konusu olmadığı sürece bildiğim o Wataru olarak kalıyordu. Endişelerim ve kaygılarım tamamen uçup gitmemişti ama en azından biraz sakinleştiğimi hissedebiliyordum.

“N-Natsukawa...?”

“E-Evet...”

Wataru, kendine inanamıyormuş gibi gözlerini ovuşturarak sarsak adımlarla bana yaklaştı. Cevap verdiğimde iki adım geri çekildi. Hareketleri sanki bir anime veya diziden fırlamış gibiydi; neredeyse gülecektim. O geri adım atınca, ben de ona doğru bir adım attım.

“B-Bir tanrıça...”

“Ne...”

Bu hiç beklenmedikti. Eskiden bana defalarca böyle seslenmişti. Bir zamanlar duymaktan bıktığım bu hitap, şimdi nedense çok nostaljik hissettiriyordu.

“Nereden çıktı bu şimdi...!”

“Ah, şey, bilirsin ya... batan güneş falan...”

“O-O...”

Zihnim olan bitene yetişemiyor. Yürütme komitesi dağıldıktan ve Sasaki-kun’la konuştuktan sonra bir sürü şey düşündüm. Ona sormak istediğim şeyler, anlamadığım her şey şimdi birbirine karışmış, pelte gibi olmuştu. Kafamın içinde kaynayan o tutkulu ve yakıcı his bir ses yarattı, mantıklı düşünmeme engel oldu. Kendi ağzımdan çıkan kelimeleri ben bile anlayamaz hale geldim.

Bu değil. İstediğim bu değildi. Çaresizce kafamı ve duygularımı kontrol altına almaya çalıştım. Bir tanrıça— O kadar önemli veya yüce biri değilim, gerçekten. Aksine, kendimi normal bir insanla kıyaslayacak güvenim bile yok. Küçüklüğümden beri her Allah’ın günü aileme, akrabalarıma ve sınıf arkadaşlarıma yaslandığımın farkındayım. Ancak sebebin bu olduğunu sanmıyorum. Ne de olsa kendimi bu kadar boş kılan bendim.

Elimden geleni yaptığımı sanmıştım. Yeterince acı çektiğimi düşünmüştüm. Defalarca üzerine kafa yorduktan sonra o duvarı aştığıma inanmıştım. Ama o zaman neden kalbim şu an bu kadar darmadağın? Cevabı basit; yetenekli ve kendinden emin biri maskesi takıyordum ve aslında o kadar da önemli bir varlık olmadığımı kendime itiraf etmek istemiyordum. Ne bir tanrıçayım ne de insanların sırtını yaslayabileceği biriyim. Bu saygıyı hak etmiyorum. Bana böyle davranılmamalı. Ben sadece, hiçbir şey yapamadığını kabul etmek istemeyen bir çocuğum.

Bunca zamandır kaskatı kesilmiş olan Wataru’ya baktım ama o yüzünü çevirdi.

“...Hem, sen hala burada mısın? Seni bildiğim kadarıyla, bir an önce Airi-chan’ı görebilmek için eve koşturuyor olmanı beklerdim.”

Doğru, evet. Öyle hissediyorum. Airi’yi bu dünyadaki her şeyden çok seviyorum. Onun gülüşünü koruyabileceksem, bir an önce yanına gidip eve dönmek isterim. Ama şimdi kaçıp gitsem bile, Airi’yle karşılaştığımda gerçekten kendimden emin bir şekilde gülümseyebilecek miyim? Bir daha asla kendimi gülümsemeye zorlamak istemiyorum. Ayrıca...

“Ş-Şey... Seni bekliyordum...”

“Hı?”

Şu an onunla buluşma arzum o kadar kuvvetli ki... Sırtımdan iten o güç her neyse, karşı konulmaz bir hal aldı. Keşke ona bunu söylemek bu kadar kolay olsaydı. Her nefes alışımda dudaklarımdan dökülen o cılız ses öylesine zavallı hissettiriyor ki, utancımdan parmak uçlarım titriyor. Yine de buraya kadar geldim, artık kaçmak istemiyorum.

“B-Ben... seni bekliyordum...!”

“Ha?”

N-Neden bir türlü anlamıyor ki...! Az kalsın her şeyi bir çırpıda döküverecektim. Utancımı gizlemeye çalışarak kendimi zorladım ve dediklerimi tekrar ettim. Ancak boğazımdan sadece silik bir inilti çıkabildi. Hüsran duygusu baskın gelince gözlerim hafifçe dolmaya başladı. Duygularımı kontrol edemeyerek Wataru’ya sert bir bakış attım. Şaşırtıcı bir şekilde, o da dümdüz bir ifadeyle bana bakıyordu. Az önceki kafa karışıklığı uçup gitmişti, tıpkı benimki gibi.

“...Hm? Neden?”

Gözlerinde gerçekten hiçbir şey anlamadığına dair ciddi bir ifade vardı. Ne bir endişe ne de bir huzursuzluk... Daha çok benim niyetimi çözmeye çalışıyor gibiydi. Tüm dikkatinin sadece benim üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Derken göz göze geldik. Bakışları kararlılık doluydu. Gözlerini benden kaçırmıyordu; bu yoğun ilgi karşısında neredeyse ezilecek gibi oldum. Kalbimde biriktirdiğim her şeyi anlatmam için üzerimde baskı hissetsem de bir şekilde kendimi tutmayı başardım.

“...Seninle... konuşmak istemiştim...”

“......”

Wataru’nun bakışları, sanki içimi okumak istercesine hafifçe kımıldadı. Vücudum kaskatı kesilmişti. İçim, kalbim, her şeyim sanki harlı bir tencere gibi fokurduyordu. Benimle dilediği gibi oynuyormuş gibi hissettim. İşi bittikten sonra, sanki bir şeylerden vazgeçmiş gibi bakışlarını benden kaçırdı. O his kaybolduğu an nefes alışverişim hızlandı. Tüm vücudumun ısındığını hissettim. Sol elimle sağ koluma sarıldım. Takındığım o maskenin giderek zayıfladığını hissedebiliyordum.

“Şey... bir konuda akıl mı danışacaktın?” diye sordu.

“A-Akıl danışmak mı... Evet... Sanırım öyle.”

Tamamen haksız sayılmazdı. Yine de düşünmeye vaktim olmadığı için öylesine bir cevap vermiştim. Buraya gelmeden önce konuşmak istediğim şeyler göğsümde net bir şekil almıştı ama şimdi sanki patlamış bir su balonu gibi darmadağındılar. Neyse ki içinden fışkıran şey su değildi. Wataru tekrar konuşana kadar duygularımı dizginlemeye çalıştım. Bir şekilde hislerimi yeniden anlamlı bir kalıba sokmayı başardım.

“Öyle mi? Hayırdır?”

“Şey, son zamanlarda... Hayır, aslında çok daha öncesinden beri...” Titreyen bir sesle konuşmaya başladım.

Boğazımdan zorla çıkardım kelimeler çok cılız geliyordu. Ona düzgünce ulaşıp ulaşmadığından emin değildim. Düşüncelerimi toparlamalı, onları kelimelere dökmeli ve ona anlatmalıydım. Keşke bunu yapabilseydim. Ama sonunda, aklıma gelen ilk kelimeler dudaklarımdan dökülüverdi.

“—Yardımcı... olabildim mi?”

“Ha?”

Kafa karışıklığı yaşaması çok doğaldı. Belirgin bir bağlamı veya içeriği olmayan bu sözleri anlamasını nasıl bekleyebilirdim ki? Tek net olan şey, şu an ne kadar sinir bozucu olduğumdu. Başımı kaldırıp Wataru’nun yüzüne baktım. Hiç de rahatsız olmuş gibi görünmüyordu; aksine, cevabımı bekleyen güven verici bir ifadesi vardı.

“Ne demek... istiyorsun?” diye sordu Wataru, kelimelerini dikkatle seçerek.

Bana kendimi ifade etmem için bir şans daha vermişti. Şimdi düşününce, Wataru sözümü bir kez bile kesmemişti. Üzerine hiç düşünmemiştim ama o gerçekten iyi bir dinleyiciydi. Bu kadarcık bir nezaket bile normalde darmadağın olan kalbimi yatıştırmalıydı. Gelgelelim, bu durum kalbimin daha da hızlı çarpmasına neden oluyordu.

“Bu seferki olayda... Mesela. Sadece bana söyleneni yaptım...”

“Sonuçta birinci sınıfsın, bu normal değil mi?”

Hayır, söylemek istediğim bu değildi. Böyle nesnel bir bakış açısı istemiyordum. Tüm bu olanlar içinde beni nasıl gördüğünü duymak istiyordum.

“Ama...”

“...?”

Ama... ama ne? Kendimi bir televizyon dizisindeki, konuyu bir türlü sadede getiremeyen o sinir bozucu kadınlar gibi görüyordum. Benden nefret etmesini istemiyordum. Bu güçlü arzum, Wataru’ya bakarken adeta bir duaya dönüştü. Biraz şaşırmış gibiydi ama yine de şikayet etmiyordu. Şu an tamamen işe yaramazın tekiyim. İstediğim şeyi bile ona söyleyemiyorum. Bu durum kendimden daha da tiksinmeme neden oldu. Kendimi, duygularımı tahmin etmesini dilercesine ona yalvaran gözlerle bakarken buldum.

“Hayır, bence—”

Wataru bir şeyler hissetmiş olacak ki bana baktı. Sanki o da aynı şekilde bir şeylere takılmış gibi bakışlarını yere indirdi ve düşünmeye başladı. Beni anlamaya çalışıyordu. Onu endişelendirmek istemiyordum. Ama aynı zamanda, sırf benim için bu kadar derin düşüncelere dalması beni mutlu ediyordu. Şansıma bana bakmıyordu, bu sayede vücudumdaki tüm o harareti fark etmesine izin vermeden dışarı atabildim. Onun yerine Wataru’nun yüzüne dik dik baktım; bu yüzü izlemekten asla bıkmayacağımı biliyordum. İfadesinde hafif bir değişim yakaladım ve söyleyeceği kelimelere hazırlık olarak patlamak üzere olan duygularımı içime gömdüm.

“Ah, yani... Ben bir dış kapının mandalıyım, değil mi? Ve yaptığım şey aslında gri bölgedeydi... hatta siyaha yakındı diyebilirim. Düşününce, bir öğrencinin dışarıdan hizmet almak için ödeme yapması kurallara aykırı olmalı. Suç ortağı olmama rağmen iyi iş çıkardığımı söyleyemem.”

“Neden...?” diye ağzımdan kaçırdım, düşünmeden önce.

Sanki hiçbir şey yapmamış gibi konuşuyordu. Kendini bu kadar hor görmesini kabul edemezdim. O ve Ishiguro-senpai gelene kadar, komite olarak hiçbir umudumuz yoktu. Bizi o karanlıktan çekip çıkaran bu ikisiydi. Her şey mahvolmuş gibi konuşmasını istemiyordum.

“Yani—”

“...Neden o kadar ileri gittin...?”

“Şey... Ha?” Wataru’nun kafası karışmıştı, ki bunu tamamen anlayabiliyordum.

Onu huzursuz etmek istemiyordum. Onu suçlamak da istemiyordum. Bunun farkındaydım. Hemen böyle konuşmayı bırakmasını istiyordum. Ama içimdeki bir şey, gerçek hislerimi söylememle arama bir duvar örüyordu. Yine de içimdeki o yakıcı sıcaklık, kelimeleri dışarı itmeye devam etti.

“...Bunu neden yaptın, Wataru...?”

“O şöyle ki—”

“Neden... nasıl bu kadar sıkı çalışabildin?”

“...Natsukawa?”

Sözlerim biraz saldırgan gelmiş olabilir ama bunlar nihayet dışarı vurabildiğim gerçek hislerimdi. Bu kadarı yeterli değil miydi? Vazgeçtim ve kendimi olabildiğince sakin bir şekilde açıklamaya çalıştım.

“Seni ilk orada gördüğümde gerçekten çok şaşırmıştım. Her şeyi biliyormuşçasına bize yardım ettin, sonra bir bakmışım o üst sınıfla birlikte talimatlar ve tavsiyeler veriyorsun, toplantılara katılıyorsun... Bunun öğrenci konseyi üzerinde yaratabileceği etkileri duyduğumda, ablana yardım etmek için bu kadar çabaladığını düşünmüştüm.”

“Ah...”

“...Ama durumun böyle olmadığını açıkça söyledin.”

Bu kadar meraklanmamın asıl sebebi buydu. Wataru gibi birinin, eğer ablası için değilse, neden bu kadar ileri gittiğini merak ediyordum. O andan itibaren merakım katlanarak arttı.

“O-O şeydi... bilirsin işte, biz kardeşiz. Birbirimize ne kadar değer verdiğimizi söylemeye utanırız. Zaten en başından beri pek yakın sayılmazdık.”

“Yalan söylüyorsun. O zaman seni gördüm. Hiçbir şeyi saklamaya çalışmıyordun, o anki heyecanla da söylememiştin. Seni ortaokuldan beri tanıyorum.”

“.........”

Geçtiğimiz iki yıl boyunca benimleydi. Benimle ilgilenmiş ve hakkımda çok şey öğrenmişti. Ancak ben de tüm o zamanı onunla geçirmiştim. Yüzü, ifadeleri, ses tonu... Belki aktif olarak onun hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışmamıştım ama zamanla birçok farklı yüzünü görmüştüm. Ve şimdi, tam da o Wataru gözlerimin içine bakıyordu.

“...Neden bunu bilmeyi bu kadar çok istiyorsun?”

“......”

Bir an için... sadece kısa bir an, sesinde bir ajitasyon ve öfke pırıltısı hissettim. Wataru daha önce oturduğu masaya geri döndü, hafifçe ona yaslanarak tekrar bana baktı. İfadesindeki o keskinlik çoktan uçup gitmişti. Kalbim hâlâ darmadağınken cevap verdim.

“...B-Bilmiyorum.”

“O zaman bir önemi yok, değil mi?”

Bu sözleri suratıma çarpar gibi söyledi. Wataru’nun bakışlarında, ne olursa olsun bunu söylemek istemediğine dair net bir reddediş görebiliyordum. İçimde kasvetli ve belirsiz bir his büyümeye devam etti. Eğer söylemek istemiyorsa, demek ki geçerli bir sebebi vardı. Ablasıyla ilgisi olmayan başka bir neden için çalışıyordu. Gücünün kaynağı, sırrı... Eğer kişinin kendisi söylemek istemediğini açıkça belirtiyorsa, sınırlarımı aşmamalıydım. Mantığım bunu biliyordu ama duygularım ve daha fazlasını bilme arzum bundan çok daha güçlüydü.

“...Ö-Önemi var.”

“......”

Sesim ne kadar da çocuksu çıkmıştı. Aynı tonu Airi’nin ağzından defalarca duymuştum. Tahmin etmem gerekirse, durumdan tatmin olmayınca çoktan şımarık bir çocuğa dönüşmüştüm. Normalde bu halimi kimseye göstermezdim. Ama... ama eğer söz konusu Wataru ise—

‘Yani... o seni çok uzun zamandır seviyor, değil mi?’

Sasaki-kun’un sözlerini hatırladım. Bunu zaten biliyor olmalıydım ama ne zaman hatırlatılsa göğsüme bir şeylerin saplandığını hissediyordum. Bu, şimdiye kadar gözlerimi gerçeklerden kaçırdığımın kanıtıydı. Bahar mevsimi artık sona ermişti. Wataru’nun kararını ve kararlılığını duyduğumda ne kadar sarsıldığımı çok net hatırlıyorum. Düşününce, daha o zaman bile gözlerimi kaçırmıştım. Ona ilgi duyduğuma dair hislerimi tam olarak itiraf edememiştim.

“......”

Wataru, az önce olanlara inanamıyormuş gibi gözlerini açmış bana bakıyordu. Yine suçluluk hissettim. Bana bir tanrıçaymışım gibi davranırsan olacağı buydu işte. Tüm bunlar... benim bencilliğimdi. Bu yolda atılan her bir adımda bencildim.

“.........Pekala...”

“...!”

Wataru’dan hafif bir iç çekiş sesi geldi. O kadar kısaydı ki neredeyse kaçırabilirdim. Belki de benden sıkılmıştı? Belki de artık benden gerçekten nefret ediyordu? Bunu düşünmek bile göğsümü sızlattı. İlgi duyduğumu, onu merak ettiğimi söyleyemezdim. Onun hislerini defalarca çiğnedikten sonra bunu yapmaya hakkım yoktu. Onun hakkında daha fazlasını bilmek istediğimi söylemek... nasıl bu kadar zalim olabiliyordum? Gerçekten böyle hissetsem bile, muhtemelen her şey için çok geçti. Ama yine de, her şeye rağmen, hâlâ...

“Natsukawa, mesele şu ki—”

“...Ne...”

Sesi o kadar yumuşaktı ki... Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. Wataru hâlâ sırasına çökmüş, camdan dışarıyı seyrediyordu. Akşamı geride bırakmıştık; gökyüzünü kaplayan o menekşe rengi, tıpkı onun gözlerindeki derinliği andırıyordu. Yüzünün profili ve dudaklarındaki o belli belirsiz tebessüm, sanki kendisiyle alay ediyormuş gibi bir izlenim veriyordu. Onu burada ilk gördüğüm zamanki o ifade canlandı gözlerimin önünde. Her zamanki o gevşemiş, güçten arınmış huzurlu gülümsemesi değildi bu. Aksine, içindeki acıya göğüs germeye, ona katlanmaya çalışıyor gibiydi. Onun daha önce hiç şahit olmadığım bu hali, dudaklarımdan şaşkınlık dolu bir fısıltının dökülmesine neden oldu.

Ah...

Tanrım... Yüce Tanrım. Ben senin gibi olamam. Tatlı küçük kız kardeşimle ilgilenmeyi, ona bakmayı her ne kadar sevsem de, aslında ben de hâlâ durmadan huysuzluk eden bir çocuktan farksızım. Ablalık yapabilmek, büyümek ve olgunlaşmak için elimden geleni yapıyorum ama ne zaman canımı yakan bir şey olsa, hemen birine yaslanma ihtiyacı duyuyorum. Öyle yakın bir zamanda yetişkin biri olabileceğimi de sanmıyorum. Bu yüzden, yalvarırım bana söyle...

"Aşk, beraberinde zayıflığı getirir."

Vücudumu kasıp kavuran bu şiddetli harareti nasıl kontrol edebilir, nasıl dindirebilirim?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.