Bir Sabah Baskını ve Sınırda Yürümek

Dün yaşananlardan sonra bugün Natsukawa ile normal bir şekilde selamlaşabilir miyim, hiç emin değilim. Gelgelelim, iyi mi yoksa kötü mü demeli bilmem ama yerlerimiz neredeyse yan yana. Sevinmeli miyim yoksa üzülmeli mi, kestiremiyorum... Yok, aslında seviniyorum. Sadece bunu düşünmek bile kendimi iyi hissettiriyor. Ders esnasında Natsukawa'nın ensemdeki saçları seyrettiği düşüncesi beni fena heyecanlandırıyor. Bu yüzden son zamanlarda derslerde zaten bir arpa boyu yol katedemiyorum. Sebebini sonunda anladım.

“Ah...”

Sınıfa vardığımda Natsukawa’yı her zamanki gibi yerinde otururken buldum. Klasik edebiyat notları masasının üzerine saçılmıştı. Dün eve geç döndüğümüz için Airi-chan yanımızdayken muhtemelen ödevini bitirmeye fırsat bulamamıştı. Bugün beşinci derste klasik edebiyat olduğuna göre, teneffüslerde biraz asılırsa işini bitirebilirdi. Şimdi düşününce, benim de bir an önce halletmem gerekiyordu.

Ancak şu an önemli olan bu değil. Natsukawa'yı görmezden gelemeyeceğim kesin. Onunla göz göze gelmeden yerime geçmemin de imkanı yok. İkimiz de kendimizi tuhaf hissediyor olmalıyız... Bu yüzden bir erkek olarak dizginleri elime alıp ilk adımı atmalı ve—

“Ah, günaydın Wataru.”

Sesi... Her zamanki gibi mi? Ha? Cidden mi? O kadar olaydan sonra mı? Beni zerre umursamıyor mu yani? Bu aslında ağır bir darbe oldu. Hatta şu anki gülümsemesi eskisinden çok daha samimi ve huzur verici görünüyor. Bir dakika, neler oluyor? Dün yaşananların hepsi bir rüya mıydı? O tuhaf gerginliği bir tek ben mi hissediyorum? Hadi diyelim ki rüyaydı, Natsukawa neden hiç utanmıyor? O gün Haru ile karşılaştığımızdan beri yanımda hep bir huzursuz değil miydi? Kültür festivali için beraber çalışmış, birlikte yemek yemiş, eve beraber dönmüş, oradan buradan konuşmuş olabiliriz ama... Hmmm??? Aramızda hala o tuhaf hava hakim olması gerekmiyor muydu?

Düşünüyorum da, son zamanlarda Natsukawa ile epey vakit geçiriyorum. Stalkerlık yaptığım günlerden bile daha fazla... Bir dakika, ben asla stalkerlık yapmadım. Sadece onu biraz fazla seviyordum, bu yüzden nereye, kiminle gittiğine bakıyordum o kadar. Böyle insanlara ne deniyordu? Ah, buldum.

“Selam.”

“Efendim?”

Şaşkınlıktan doğru düzgün tepki bile verememişken Natsukawa bir anda önümde bitiverdi. Burnuma hafifçe kokusu çalındı. O an, dün yaşanan her şey zihnimde bir film şeridi gibi geçti ve vücudumda sanki bir şalter attı. Sanırım... Benim işim bitti.

“Kravatın yamulmuş.”

“Ah, ciddi— Ha?”

“N-ne oldu...?”

“Ah, yok, bir şey değil.”

Natsukawa gayet doğal bir tavırla uzanıp kravatımı düzeltmeye başladı. Kravatımı düzgün bağlayamadığım için biraz mahcup olmuştum ki bir şeylerin ters gittiğini fark ettim. Ablam benim o eğri kravatımı zaten düzeltmemiş miydi? Demek ki tam olarak becerememiş. Ya da okula gelirken rüzgardan bozuldu... Mevsim değiştiği için rüzgar da bayağı sert esmeye başladı zaten. Sebep ne olursa olsun, benim için bundan büyük mutluluk yok. Bundan sonrası gül bahçesi, flörtleşmelerle dolu bir gelecek... Hehehe... Tamam, kendime gelmeliyim.

“...Hm?”

Natsukawa bir anda elini başıma uzattı.

“Saçın da...”

“Ha? Şey... Gerek yoktu...”

Kendimi suçlu hissederek bir adım geri çekildim. Uykusuzluk derli toplu görüntümü tamamen mahvetmiş olmalıydı. Eskisi gibi jöle falan da kullanmıyordum, o yüzden kendim halledebilirdim. Beni asıl endişelendiren, Natsukawa'nın karşı cinsten birine dokunurken hiçbir çekince göstermemesiydi. Airi-chan için sorun olmayabilirdi ama ben patlamaya hazır bir bombaydım.

“Kendim yapabi—”

“Neresinin bozuk olduğunu göremiyorsun bile...!”

“Haaaa?!”

Bırakmıyordu! Bir dakika, saçım şu an o kadar mı kötü görünüyor? Kendi başıma düzeltemeyeceğim kadar mı? Yoksa beni o kadar aciz mi görüyor da ablalık moduna girdi? Anlaşılan bu durumda bir şeyler hisseden tek kişi benim. Yine de bu anın tadını sonuna kadar çıkarıyorum, o yüzden şikayetçi değilim.

“Günaydın size. Sabah sabah flörtleşiyorsunuz bakıyorum?”

“......!”

Natsukawa’nın saçıma uzanan elinden tam sıyrılmıştım ki arkamdan enerjik ve hayat dolu bir ses yükseldi. Aynı anda Natsukawa panikle benden uzaklaştı. Arkamı döndüğümde sabahki kulüp antrenmanını yeni bitirmiş olan Ashida’yı gördüm.

“F-flört falan etmiyorduk...!” diye atıldı Natsukawa.

“Ne kadar da tutkulu~ Hala yazlık üniforma giydiğime şükrediyorum, oh be~”

“Of, neler saçmalıyorsun yine...!”

Aynen öyle, aynen! Ne diyorsun sen Ashida! Ortamı daha da germekten başka bir işe yaramıyorsun! Tabii bunları ona söyleyecek soğukkanlılığa sahip değildim. Bir gün bu hızla çarpan kalp yüzünden tahtalı köyü boylayacağım. Tansiyonum yirminin altına düşerse ölür müyüm acaba? Bu resmen suç, cinayete teşebbüs. Bir tanrıçayla şaka olmaz.

“Hehehe. Biliyor musun Aichi, son zamanlarda çok meşgul ve yorgun görünüyordun, biraz endişelenmiştim.”

“Ah...”

Ashida dişlerini göstererek neşeyle gülümsedi. Natsukawa başta biraz kızmış olsa da şimdi mutlu görünüyordu. Ashida dışarıdan öyle durmasa da bazen çok ince fikirli olabiliyordu; eminim Natsukawa'nın tuhaf davrandığını o da fark etmişti.

“Günlük sarılma vaktiiii!”

“Ciyak...?! Ş-şey...!”

Ashida, seni gidi hınzır! Sarılmak mı?! Günlük sarılma mı?! Bir de bunu mu yapıyordunuz?! Göz göre göre, hem de güpegündüz... Çok kıskandım be! Hafta sonu bile mi?! Hafta sonları da mı buluşuyorsunuz?! Ben dünkü o tek seferlik olayla zaten limitlerime gelmiştim... Aaaaah!

“Yapma Kei...!”

“Hey, Ashi— Ha?”

Sen bile olsan bunu affedemem... diye düşünüyordum ki Ashida'nın yüzü Natsukawa'nın omzunun üzerinden belirdi. Bana bakıp sanki bir şeylerle dalga geçiyormuş gibi genişçe sırıttı. Belki sadece gösteriş yapıyordu ama sanki bana bir şeyler anlatmak istiyor gibiydi. Yine de ne olduğunu zerre anlamamıştım.

—Fena değil, Sajocchi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.