Düşüncelerim yine Sylvie'nin o gece, Uto'nun boynuzundan sızan manayı emerken geçirdiği şekil değişimine kaydı. O gecenin üzerinden birkaç gün geçmişti ama bedenindeki bu açıklanamayan dönüşüm beni hâlâ huzursuz ediyordu. Son günlerim öylesine yoğun geçmişti ki ya antrenman yapıyor ya bir toplantıya katılıyor ya Gideon'a tren projesinde akıl hocalığı yapıyor ya da bizzat Virion'a savaşın gidişatı hakkında tavsiyeler veriyordum. Ancak tüm bu koşuşturmanın arasında bile aklım hep o gece gördüklerime gidiyordu.
Sylvie ise durumunda ters giden hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu; hatta tam aksine, halinden son derece memnundu. Yol arkadaşım, boynuza ve onun sunduğu manaya adeta saplantılı bir tutkuyla bağlanmıştı. O geceden sonra, dikkati dağılmadan kıdemlinin manasını emmeye devam edebilmek için benden sessiz sakin, gözlerden uzak bir yer istemişti. Onu o zamandan beri görmemiştim; içimi rahatlatan tek şey, aramızdaki bağ sayesinde zihninden yansıyan o huzurlu ve dingin dalgaları hissedebilmekti.
"—neral Arthur!"
Kulakları tırmalayan bu gür sesle oturduğum yerde irkilerek doğruldum. Odadaki herkesin gözlerini bana diktiğini görmem uzun sürmedi. Eski küçük masanın yerine gelen büyük, yuvarlak masanın etrafındaki rahat, dolgulu koltuklarda ben, hayatta kalan diğer üç öncü ve konseyin beş üyesi oturuyordu. Ayrıca bu heyecan dolu ve eğlenceli toplantıda bugün bize katılan bir diğer isim de sol kulağını kurcalamaya kendini tamamen kaptırmış gibi görünen Gideon'du.
Doğru ya, toplantıdaydım.
Kral Glayder, endişeden ziyade bıkkınlık dolu bir ifadeyle, "Kendinizi iyi hissediyor musunuz, General Arthur?" diye sordu.
Oturuşumu düzelttim. "Elbette."
Kral bakışlarını elime indirdi. Gözlerini takip ettiğimde, parmaklarımın arasında tuttuğum tüy kalemi farkında olmadan sıkarak ortadan ikiye kırdığımı fark ettim.
Boğazımı temizleyerek herkesle göz teması kurdum. "Kusura bakmayın. Bir an kafam dağıldı. Lütfen devam edin."
Kraliçe Eralith, bakışlarını benimle solumda birkaç koltuk ötede oturan Gideon arasında gezdirerek, "Sizin ve Eser Yapımcısı Gideon'un tasarladığı, şu 'tren' denen konuya geçiyorduk. İkinizin bize projenin gidişatı hakkında güncel bilgileri aktaracağını umuyorduk," dedi.
Daha dün Gideon'la projenin son detaylarını enine boyuna tartışmıştık. Kara Eğrelti Şehri'nden Duvar'a güvenli ve hızlı bir ikmal rotası sağlamak amacıyla aracın inşasına bizzat başlamaya artık hazırdık.
Eser yapımcısı, kirli laboratuvar önlüğünün kırışıklıklarını düzelterek, "Ah, evet," diye söze girdi. "Kara gemis— yani tren, şimdiye kadar kullandığımız at arabası kollarının taşıyabileceğinden en az yirmi kat daha fazla mühimmatı tek seferde taşıyabilecek."
Varay, meraklı bir bakışla araya girdi. "Peki ya Kara Eğrelti ile Duvar arasındaki yolculuk sırasında karşılaşılabilecek tehlikeler ne olacak? Okuduğum raporlara göre bu 'tren' yalnızca belirlenmiş bir rota üzerinde hareket edebiliyor. Bu durum haydutların, hatta Alacryalıların ikmal hattımıza saldırıp burayı kuşatmasını kolaylaştırmayacak mı?"
Aya da rahat bir tavırla ekledi. "Ben de aynı fikirdeyim. Trenin ilerlemek için muhtaç olduğu rayların bir kısmını havaya uçurmak hiç de zor olmasa gerek."
Gideon heyecanla, "İki nokta da çok isabetli generaller!" diye atıldı. "Arthur— yani General Arthur ve ben de bunun en büyük risklerden biri olduğunu fark edip bir çözüm ürettik."
Virion tek kaşını kaldırarak sordu. "Şu işe bak. Neymiş peki bu çözüm?"
Eser yapımcısı yüzünde ukala bir sırıtışla cevap verdi. "Hattı yerin altına döşemek, Komutanım!"
Salonda bir anlık sessizlik oldu. Krallık liderleri ve öncüler bu çözümü zihinlerinde tartarken, Kral Glayder tok bir ses tonuyla sessizliği bozdu. "Böyle bir işe kalkışmanın maliyeti sizce de haddinden fazla yüksek olmaz mı?"
Gideon hafifçe öksürerek gözlerini bana çevirdi; bakışlarıyla adeta sözü devralmam için yalvarıyordu. Her ne kadar adını duyurmuş dahi bir eser yapımcısı olsa ve istediği icadı yapabilecek servete ve nüfuza sahip bulunsa da, bu denli büyük ölçekli bir projenin maliyet ve fayda hesabını yapmak onun uzmanlık alanının çok dışındaydı.
Neyse ki geçmiş dünyamda ekonomi üzerine sayısız kitap okumuş, konseyin kurnaz ve becerikli lideri Marlorn'dan bizzat dersler almış biri olarak cevabım hazırdı. "Meseleye yanlış açıdan yaklaşıyorsunuz, Kral Glayder. İlk başta gözden çıkarılacak meblağ yüksek gelebilir ancak bu proje aslında aynı anda üç farklı sorunu birden çözmeyi amaçlıyor."
Tek kaşını kaldırarak, "Dinliyorum," dedi. Diğerleri de masaya doğru biraz daha yaklaştı.
Derin bir nefes alıp düşüncelerimi toparladım. "Duvar'daki askerlerimize mühimmat ulaştırmanın daha etkili bir yolunu bulmak asıl amacımız olsa da, bu trenin inşası iki yan soruna daha derman olacak. Birincisi, Vahşi Topraklar'ın mevcut durumu yüzünden artık bir zorunluluk haline gelen evcil mana canavarlarının giderek artan satın alma maliyeti; ikincisi ise halk arasında baş gösteren yoksulluk."
Bairon lafa dalarak, "Yoksulluğun artması mı? Ne saçmalık," dedi. "Savaş sayesinde ticaret altın çağını yaşıyor!"
Kraliçe Glayder beni şaşırtarak sert bir sesle, "Bırakın General Arthur sözünü bitirsin!" diye çıkıştı.
Kathyln'in annesine minnettar bir bakış atarak, "Teşekkür ederim," dedim ve devam ettim. "Kulağa acımasızca gelebilir ama ticaretin canlanması yalnızca büyük esnafların ve yüksek becerili zümrenin işine yarıyor, alt tabaka halkın değil. Kraliçe Glayder, sanıyorum ki çeşitli şehirlerden aldığınız raporlarda, savaş talebi yüzünden artan vergiler ve temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki fahiş yükseliş nedeniyle halk ayaklanmalarının başladığı yazıyordur, yanılıyor muyum?"
Önündeki düzgünce istiflenmiş kağıtları hızlıca karıştırdı. "Bunu nereden biliyorsun?"
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak çok uzun süreceği için sadece omuz silktim. "Basit bir sebep-sonuç ilişkisi. Savaş şu an her şeyin önünde tutuluyor, bu da demek oluyor ki öncelik her zaman cephede savaşanlarda olacak. Geriye kalan halk içinse yaşam maliyetleri tırmanırken gelirleri yerinde sayacak. Dahası, kıyılarda ve sınırlarda yaşanan çatışmalar yüzünden balıkçılar denize açılamıyor, ekili araziler ise küle döndü."
Kral Eralith ne demek istediğimi anlayarak sözümü tamamladı. "Yani bu projenin o insanlar için yeni bir ekmek kapısı olacağını mı söylüyorsunuz?"
Başımı salladım. "Tren için açılacak bu yer altı tüneli, yalnızca birkaç yetenekli toprak büyücüsünün sırtına yüklenemeyecek kadar devasa bir iş. Belirli noktalarda rayların güvenliğini sağlamak için büyücüler elbette gerekecek ancak inşaat ve bakım aşamalarında sıradan halk için de sayısız iş imkanı doğacak."
Kral Glayder karşı çıkarak, "Bunlar güzel noktalar, General Arthur, ama köleleri kullanmak varken neden bu kadar zahmete girelim?" dedi. "İşçilere para ödemek yerine köle gücünden yararlanmak hem daha verimli hem de daha az masraflı olmaz mı?"
Cevap vermek yerine bakışlarımı Virion'a çevirdim. Kölelik konusu, daha önce onunla baş başa tartıştığımız meselelerden biriydi ve Blaine'in bu sorusu, komutana yaptığım açıklamalardan biriyle birebir örtüşüyordu.
Virion kendinden emin bir sesle, "İşçilikteki ustalık seviyesi arttıkça, köle gücünün sınırları da kendini gösterir, Kral Glayder," diye araya girdi. "Bu tren projesine tek seferlik bir iş gözüyle bakmamalıyız; bu, yeni bir çağın başlangıcı. Buharlı makinenin hayatımıza girmesi, sıradan halk için büyü gerektirmeyen yepyeni bir iş sahası açıyor. Gerek rayları döşeyen işçiler gerekse şehirlerarası rotaları çizen tasarımcılar olsun, bu işlerin hepsi ancak zorlamayla değil, istekle edinilebilecek beceriler gerektirir."
Toplantı odasına uzun süredir ilk kez derin bir sessizlik çöktü. Sonunda beyaz kollu bir el usulca havaya kalktı.
Herkes, başını bir eline dayamış, diğer elini havaya kaldırmış olan Gideon'a döndü.
"Bu gergin sessizlikte lafa girmek ne kadar doğru bilemedim," dedi Gideon. "Ama yine de belirtmek isterim ki bu proje gerçekten de gelecekteki birçok işin öncüsü olacak ve yeni uzmanlık alanlarının doğmasını sağlayacak. Mümkünse projede köle çalıştırmamayı tercih ederim. Zorla orada tutulan insanlar işin sadece ucundan tutacaktır; bu da bizim gibi acelesi olan bir projenin verimliliğini baltalar."
Böylece tartışma sona erdi ve herkes küçük kağıtlara oylarını yazarak kapalı oylamaya geçti. Sonuçlar açıklandığında, bu konuyu saatlerce tartışmış olmamızın boşa gitmediğini görerek rahat bir nefes aldım. Yer altı rotası ve tren projesi, beraberindeki bazı kritik kararlarla birlikte kabul edildi; bu kararlardan biri de köle işçi çalıştırma yasağıydı. Önümüzdeki aylarda bu projeyi yönetecek olan Gideon'un, yanındaki insanları en iyi şekilde eğitip yönlendireceğine ve gelecekteki yeni tren hatlarını kuracak kadroları yetiştireceğine inancım tamdı.
Eski dünyamda sadece tarih kitaplarında okuduğum yeni bir çağın, yani bir endüstri devriminin burada gözlerimin önünde filizlenmesini izlemek büyüleyiciydi. Belki de bu süreci buharlı makineyi buraya tanıtarak ben başlatmıştım ancak Alacrya ile olan savaş, bu dönüşümü kaçınılmaz olarak hızlandırıyordu. Savaştan nefret etsem de, bazen beraberinde getirdiği bu kaçınılmaz ilerlemeyi takdir etmek durumunda kalıyordum.
Üç kişinin yan yana zor yürüyeceği kadar dar, loş bir koridorda ilerlerken Virion, "Görünüşe göre baş başa yaptığımız o sohbetler meyvesini vermeye başladı," dedi. Arkamızdan zırhlı iki muhafız bizi yakından takip ediyor, bir diğeri ise birkaç adım önümüzden yolu açıyordu.
"Savaş ve ekonomi üzerine verdiğim o ufak dersleri kast ediyorsun sanırım?" diyerek takıldım ona.
İhtiyar elf ters ters baktı. "Hadi oradan. Küçücük bir çocukken seni üç yıl boyunca sarayımda misafir etmemin bedeli olarak gör bunu."
Omuz silktim. "Benim için sorun değil. Zaten köle emeği konusunda eninde sonunda benimle aynı fikre varacaktın."
"Belki de," diye itiraf etti Virion. "Ama muhtemelen toplantıda benim kadar etkileyici bir dille ifade edemezdim. Elfler köleliği yüzyılı aşkın süredir yasakladı ama bunu tamamen ahlaki nedenlerle yapmıştık. İşin ekonomik boyutunu, sen geçen hafta anlatana kadar hiç bu açıdan düşünmemiştim."
"İnsanların sadece büyü yapabilenler ve yapamayanlar olarak ikiye ayrıldığı bir dünyada, bazı gerçeklerin arkasını görmek kolay olmuyor," dedim.
Virion gülümseyerek, "Sanki büyücüler ve sıradan insanların ayrılmadığı başka bir dünyada yaşamış gibi konuşuyorsun," diye takıldı.
Zoraki bir tebessümle yetindim ve sessiz kalmayı seçtim. Sadece tek bir muhafızın beklediği kalın, metal kapının önüne gelene dek ikimizden de çıt çıkmadı.
Genç muhafız, kısa kesilmiş saçlarının arasından uzanan sivri kulaklarından da anlaşılacağı üzere bir elfti. Minyon yapılı ama son derece fit bir vücudu vardı, yağsız kasları zırhının altından hafifçe seçiliyordu. Etrafını saran o yoğun sarı auradan, tıpkı benim gibi, kalın zırhların onun için bir korumadan ziyade ayak bağı olacağını hemen anladım. Bize eşlik eden askerlerin o gösterişli mızraklarının aksine, belinde uçları kıvrık, süssüz iki kısa kılıç asılıydı. Ancak tek bir bakışta bile bu gencin, bizi koruyan o üç askerin kökünü kazımaya yetecek gücü olduğunu görebiliyordum.
Sıkıntıdan gözlerinin feri sönmüştü ama Virion ile beni fark edince birden canlandı. "İyi akşamlar Komutan Virion ve... General Arthur. Yoksa sabah oldu mu çoktan? Kusura bakmayın, burada pencere olmadığından zamanı pek kestiremiyorum."
Virion gülümseyerek, "O kadar uzun zaman geçmedi, Albold," diye yanıt verdi ve ardından bana döndü. "Arthur, bu Albold Chaffer. Chaffer Hanesindendir. Nesillerdir Eralith ailesine hizmet eden köklü bir askeri aileden gelir. Albold, eminim Arthur Leywin ismini duymuşsundur."
Albold, keskin gözlerinde parıldayan bir merakla, "Onun yeni Eralith mirasçısı olabileceğini duymuştum," dedi.
Şaşkınlıkla öksürerek Virion’a öfkeli bir bakış attım. "Yeni mirasçı mı?"
"Şey, bilirsiniz General Arthur, kraliyet ailesinin erkek evladı olmadığında, aileye damat olarak giren adam—"
Elimi kaldırıp onu susturdum. "Anladım."
"Sizinle şahsen tanışmayı hep çok istemiştim General, ama şu kapıyı korumak gibi hayati bir görevle görev... lendirilmiştim," diyerek arkasındaki kalın metal kapıyı işaret etti. "Buraya geleceğinizi tahmin etmiştim. İnanması güç ama hayal ettiğimden çok daha heybetli bir duruşunuz var."
Başımı hafifçe yana eğdim. "Varlığımı olabildiğince gizlediğime emindim oysa."
Virion araya girerek, "Chaffer ailesi, tekinsiz derecede keskin hisleriyle bilinir," diye açıkladı.
"O zaman burada ne işi var?" diye sordum, benden pek de büyük durmayan elfe bakarak. "Yetenekleriniz cephede çok daha fazla işe yaramaz mıydı?"
Virion onun yerine cevap verdi: "Albold, komutanının doğrudan emrine karşı gelene kadar Canavar Diyarı’ndaydı. Normal şartlarda rütbesi düşürülür ve ağır bir ceza alırdı ama bu çocuğu iyi tanırım. Tesadüfen olay yerindeydim, ben de onu oradan alıp buraya yerleştirdim."
"Ve bu iyiliğinize duyduğum minnet kuzey denizleri kadar uçsuz bucaksızdır!" diyen Albold, neşeyle önümüzde eğildi.
Arkamızdaki muhafızlar hoşnutsuz mırıltılar çıkardı ama Albold’un sert bakışları üzerlerine dikilince hemen sustular.
Virion mesafeli bir tavırla, "Her neyse, bu baş belasından bu kadar bahsettiğimiz yeter," dedi. "Albold, bizi içeri al ve arkamızdan kapıyı kilitle."
"Emredersiniz komutanım!" Elf asker selamı verdi, ardından kapının kilidini açıp geriye doğru çekti.
Zindanın kapısı açılır açılmaz, çürüme kokusuyla harmanlanmış pis, rutubetli bir koku burnuma hücum etti.
Albold bir tur rehberi edasıyla bizi içeri buyur ederek, "Herkese keyifli vakitler dilerim," dedi.
Virion gözlerini devirdi ve öndeki askerin peşinden ilerlerken Albold’un babasına bu durumdan bahsedeceğine dair bir şeyler mırıldandı. Bu sözü işiten Albold’un bir an kaskatı kesilip yüzünün kireç gibi olduğunu görmek oldukça eğlenceliydi.
Şaşırtıcı bir şekilde, zindanın ilk seviyesi Xyrus’taki olaydan sonra buraya ilk geldiğim zamanki kadar kötü değildi. Ortam nispeten iyi aydınlatılmıştı ve bir süredir boş olduğu anlaşılan geniş hücreler vardı. Mana kontrolünü engelleyen o gizemli taş duvarlar ve hücrelerin kapı yerine güçlendirilmiş metal parmaklıklarla kapatılmış olması gerçeği dışarıda tutulursa, bu kaleyi tasarlayanların tembellik edip buraya zindan adını verdiğini düşünebilirdiniz.
Yine de havalandırmanın olmaması boğucuydu ve hücreler çoğunlukla boş olsa da uzun süredir temizlenmemiş gibi görünüyordu.
Beni tam da bir zamanlar kapatıldığım hücreyi incelerken yakalayan Virion, "Kötü anıları mı canlandırıyor?" diye sordu.
"Biraz. Az önce, Greysunder ailesi ve Vritra ile birlik olup beni öldürmeyi planlayan adamla aynı masada oturduğumu düşünüyordum da. Hayat ne garip," diye açıkladım, etrafımızdaki muhafızların temkinli bakışlarını görmezden gelerek.
Virion’un sesi ciddileşti. "Kararı tamamen bana bıraksalardı onları kendi ellerimle buraya tıkardım ama Lord Aldir haklıydı; Glayder ailesine ihtiyacımız var. Greysunderlar krallıkları üzerinde hiçbir zaman güçlü bir nüfuz kuramadılar ama Glayderlar hemen hemen tüm insanlar tarafından saygı, hatta neredeyse kutsal bir hürmet görür. Sapin halkı olanları öğrenirse ortalık kaosa döner. Bu savaşta isteyeceğimiz son şey de bu."
Başımı salladım. "Lafı açılmışken, o üç gözlü asura nerede sahiden? Rahdeas ve Olfred olayından sonra bile hiç ortalıkta görünmedi."
"Üç gözlü asura mı... Epheotus yolculuğun yüzünden mi asuralardan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?" diye sordu Virion, sesinde bir kararsızlıkla. "Ayrıca bana verdiği haberleşme eseri aracılığıyla Lord Aldir ile iletişim kurmayı da başaramadım."
"Bu hiç iyi değil," diyerek zindanın en dip köşesine doğru yürümeye devam ettim. "Bunu daha sonra detaylıca konuşuruz."
"Katılıyorum," dedi Virion, ciddiyetle peşimden gelerek.
Katın sonuna ulaştığımızda, iki hücrenin birleştirilmesiyle oluşturulmuş oldukça geniş bir odaya geldik. Hücrenin içinde bir kanepe ve üzerinde içi doldurulmuş pelüş hayvanların durduğu büyük bir yatak vardı. Kanepenin önündeki küçük sehpanın üzerine şık bir çay takımı dizilmişti. Kanepede oturan küçük bir kız, elindeki kitabı okurken hafifçe uyukluyordu.
Öndeki muhafıza hücreyi açması için işaret ettim ve içeri adım attım. "Selam Mica. Seni ziyarete gelmek bu kadar uzun sürdüğü için üzgünüm."
Cüce mızrak kitabını bir kenara bırakıp ince kollarını ve bacaklarını esnetti. "Selam Arthur."
Virion ve muhafızlar parmaklıklı kapının ardında beklerken biz bir süre sohbet ettik. Yaşlı elfin yüzünde kederli bir ifade vardı; soruşturma sürerken kızı burada tutmak zorunda kaldığı için şüphesiz suçluluk hissediyordu. Ancak konumu ve hem Olfred hem de Rahdeas’ın Dicathen’e ihanet etmiş olması gerçeği göz önüne alındığında, özgürlüğüne kavuşmadan önce bu meselenin en ince ayrıntısına kadar incelenmesi gerekiyordu.
Lafı dolandırıp önemsiz şeylerden bahsettik, ona eğitimimin nasıl gittiğini anlattım. Bana yerçekimi büyüsü hakkında birkaç tüyo vermeye çalıştı ama yaptığı karmakarışık açıklamaları pek kavrayamadım.
Onu teselli etmek adına, "Virion’un gönderdiği ekibin yeterli delili toplaması çok uzun sürmez," dedim.
Mica bana gülümsedi. "Mica biliyor. Benim için endişelenme, sen yapman gerekeni yap. Mica’nın o ihtiyar piç Rahdeas dışında kimseye kızgınlığı yok."
"Şey, en azından onun hücresinin seninki kadar konforlu olmadığını söyleyebilirim."
Başını salladı. "Mica’yı buradan yakında çıkar, tamam mı? Büyü kullanamadan burada tek başına kalmak çok sıkıcı."
"Elbette," diye söz verdim ve hücreden çıkmadan önce ona sarıldım.
Bir kez daha el salladıktan sonra, koridorun sonundaki o tekinsiz kapıya doğru Virion ve muhafızları takip ettim.
Virion, yüzünde gergin bir ifadeyle, "Hazır mısın?" diye sordu.
"Hadi bitirelim şu işi."
Zindanın ilk katındaki kokunun kötü olduğunu düşünmüştüm ama bu alt kat insanın midesini bulandıracak kadar berbattı.
Kimyasalların ve kanın o keskin, metalik kokusu burnuma dolunca midemin bulandığını hissettim. Kusma dürtümü bastırmaya çalışarak Virion’un peşinden karanlık merdivenlerden aşağı indim. Sonunda en azılı suçluların tutulduğu küçük bir bölmeye ulaştık. İçeride büyü kullanabildiğimi fark edince şaşırdım ama duvarları ve odadaki kapalı mahzenleri inceledikten sonra, büyü kullanımının sadece hücreler arasındaki o dar yürüyüş yoluyla sınırlandırıldığından emin oldum.
Bizi, üzeri kanlı bir önlük giymiş, yüzü siyah bir maskeyle örtülü, iri yarı bir adam karşıladı. Yanında ise kambur sırtı ve kemikli burnuyla zayıf, yaşlı bir adam duruyordu.
Yaşlı adam tırmalayıcı bir ses tonuyla, "Komutanım. Generalim. Sizi burada ağırlamak bizim için bir onurdur," diyerek bizi selamladı.
Virion da selamı alarak, "Gentry," dedi. "Bizi önce Rahdeas’ın yanına götür."
Kıdemli adam bana kararsız bir bakış attı ama hemen ardından eğilerek karşılık verdi. "Emredersiniz," diye fısıldadı çatallı sesiyle.
Neredeyse sürünerek ilerleyen yaşlı adamın peşinden gittik. Küçük bir hücrenin önünde durup tekrar eğilerek içeriyi işaret etti. "Suçlu burada."
Rahdeas, Elijah’ın vasisi, bir nevi babası olmasına rağmen bu haine karşı en ufak bir sempati beslemiyordum. Yine de şu anki durumunu hak ettiğini rahatça söylemek benim için bile zordu.
Hücre karanlıktı ve gölgeler vücudundaki yaraların çoğunu gizliyordu; fakat tamamen çıplak bedenindeki kesiklerden ve kan lekelerinden ağır bir işkence gördüğü açıkça anlaşılıyordu. Oturduğu sandalyeye bağlı olan ellerinden yere kan damlıyordu.
Tırnaklarının sökülmüş olduğunu görünce içim cız etti.
Fiziksel yaralarından ziyade, Rahdeas’ın o boş ve anlamsız bakışları beni titretti. Gözlerinin feri kaçmıştı ve ağzının kenarından ince bir salya süzülüyordu.
Yaşlı adam bakışlarımı fark ederek, "Ah, şu anki durumu benim sorgulama yöntemlerimin bir yan etkisi," dedi.
Virion, "Gentry, sorgulamalara yardımcı olacak sanrılar yaratmak için rüzgar ve ses büyüsünde uzmanlaşmıştır," diye açıkladı.
Böyle anlarda büyünün gerçek amacını sorgulamadan edemiyordum. Tıpkı teknoloji gibi, büyü de harika bir şey yaratmak için kullanılabileceği gibi yıkım getirmek için de aynı kolaylıkla kullanılabiliyordu.
Gentry buruk bir sesle, "Hain oldukça dişli çıktı. Korkarım onu tamamen çözmek biraz daha zaman alacak," dedi.
Virion, Rahdeas’a tiksintiyle bakıp ardından yaşlı adama dönerek kısa ve net bir şekilde, "Ne bildiğini öğrenmemiz şart," dedi. "Peki, diğer mürteci ne durumda?"
"Ah, evet. O gerçekten çok büyüleyici bir denek. Büyü kullanma yeteneği elinden alınmış olmasına rağmen derisi son derece kalın ve zihinsel direnci çok yüksek. Yine de onu kırmamıza az kaldığını hissediyorum. Hareketlerini kısıtlamak için onu o küçük mahzende tutmak aklını kaçırmasına neden oluyor," dedi yaşlı adam büyük bir keyifle.
Virion, Gentry’ye onaylamayan bir bakış fırlattı ama bir şey söylemedi.
Gentry hafifçe öksürerek, yanındaki iri yarı yardımcısına o kalın mahzen kapısını açmasını işaret etti. Bir hapishane hücrelerinden ziyade tabutu andıran bu kutunun her bir santimine rünler kazınmıştı. "Lütfen dikkatli olun Komutanım, Generalim. Bu mahzen Vritra’nın büyü yapmasını engellese de kendisi hâlâ oldukça güçlüdür ve şu anki ruh hali pek de yerinde sayılmaz."
Mahzen gıcırdayarak açıldığında, kendimi deli gömleğini andıran bağlama giysileri içindeki darmadağınık Uto ile göz göze gelmiş halde buldum. Sadece tek bir bakış bile onun kırılmaktan fersah fersah uzak olduğunu anlamama yetmişti.
Hizmetkar göz kırparak dişlerini gösteren geniş bir gülüşe büründü. "Merhaba, enik."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.