Uto’nun tekinsiz sesi sırtımdan aşağı bir ürperti gönderdi. Büyü karşıtı bir mahzene kilitlenmiş ve zincirlenmiş olmasına rağmen, içimde yükselen o tanıdık dehşet dalgasına engel olamadım.
O odadaki herkes Uto’yu devirenin ben olduğumu sanıyordu. Oysa gerçek bambaşkaydı; ben ve Sylvie güçlerimizi birleştirmemize rağmen adama birkaç çizik atmayı bile zor başarmıştık.
Zayıflığımdan tek bir iz bile açık etmemeyi umarak, "Biraz rahatsız görünüyorsun Uto," diye takıldım.
Kıdemli müfreze üyesinin yüzündeki gülümseme bir anda silindi, yerini hırıltılı bir öfkeye bıraktı. "Boynuzlarıma ne yaptın, aşağılık mahluk?"
Boyut yüzüğümden siyah boynuzu çıkarıp önünde umursamazca havaya fırlattım. " Ha, bundan mı bahsediyorsun?"
"Seni küstah küçük—"
"Kes," diyerek lafını ağzına tıkadım. "Seninle laf yetiştirmeye gelmedim. Yapacak daha önemli işlerim var."
Uto’nun gri yüzü karardı, gözleri delicesine parladı. "Vritra’ya yemin olsun, buradan bir çıkarsam, o gün ölmüş olmayı dileyeceksin!"
Başımı yavaşça iki yana salladım.
"Buradan çıkmaktan ya da bana acı çektirmekten daha çok istediğin bir şey olduğuna eminim." Yüzüme küçümseyici bir gülüş yerleştirip Uto’ya doğru eğildim. "Bana nasıl kaybettiğin hakkında en ufak bir fikrinin olmaması gerçeği şu an seni için için yiyor, biliyorum."
Yüzünün daha da öfkelenebileceğini tahmin etmezdim ama dişlerini gıcırdatarak kurtulmak için çaresizce çırpındı.
Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, "Kapatın," dedim. Üzerinde rünler kazılı kalın kapı gürültüyle kapanana kadar bakışmamızı sürdürdüm.
"Ne oluyor—"
Kafası karışan komutanı susturmak için parmağımı dudaklarıma götürdüm. Ancak zindanın bu seviyesinin çıkışına vardığımızda alçak sesle konuştum. "Şimdilik kendi haline bırakın."
"Ento ile ben ona bedensel ve zihinsel olarak işkence ediyoruz ama onu daha önce hiç bu kadar çıldırmış görmemiştim," diye mırıldandı Gentry. Yanındaki iriyarı ortağı da başıyla onayladı.
"Sanrıların ya da fiziksel acının o kibirli sadomazoşist üzerinde işe yarayacağını sanmıyorum," diye karşılık verdim.
Virion başını yana eğdi. "Sado-ne?"
"Önemli değil." Hafifçe gülümsedim, sonra Gentry’ye döndüm. "Mahzenini açmayın."
Kambur kıdemli kaşlarını çattı. "Yanlış anlamayın Generalim ama tecrübelerime dayanarak söylüyorum; zihinsel direnci tam da şu anki gibi çökmüşken üzerine gitmek en iyisidir. Hem ya o sırada size nasıl kaybettiğini hatırlarsa?"
"Hatırlamayacak," diyerek güvence verdim. "Ve bu durum onu yavaş yavaş çıldırtacak. Ben geri dönmeye karar verene kadar kendi yağında kavrulsun."
Virion, "Yüzündeki bu ifadeyi hiç sevmedim," diye mırıldandı. "Ne planlıyorsun?"
"Vakti geldiğinde onu bizzat ben sorgulayacağım."
Emily, giderek artan kontrol panellerinin arkasından, "Hazır mısınız?" diye sordu. Önceki hayatımdaki bir uçağın kokpitindeymiş gibi görünüyordu.
Kollarımdaki son bantları da sıkılayıp bağlama işini bitirirken, "Neredeyse," diye cevap verdim. Kolumdaki kayışı fazla sıktığımda acıyla yüzümü ekşittim.
Kahretsin.
Eğitim asistanım Alanis, yüzümdeki boş ifadeyi fark etmiş olacak ki, "Bugünden itibaren üçe tek senaryosuna geçiyoruz, bu yüzden lütfen odaklanın General Arthur," diyerek bizi bilgilendirdi. Aklım hâlâ günün erken saatlerinde zindana yaptığıma ziyaretteydi.
Ayağa kalkıp kollarımı salladım, kendimi salıvermeye hazırdım. "Anlaşıldı. İlk kısımda hangi elementi kısıtlıyoruz?"
Asistanımın gözleri, beni talamadan önce tanıdık renk dizilimiyle parladı, ardından notlarına baktı. "Su... ve elbette türev formu."
Eğitim odasının diğer ucuna doğru ilerledim; Camus, Hester ve Kathyln’den yaklaşık bir düzine metre ötede durdum. Uto’yla karşılaşmak beni huzursuz etmişti. Zindandayken Uto’nun bana nasıl kaybettiğini anlayamayacağından emindim, çünkü onu yenen ben değildim.
Bir müfreze üyesini bile yenemiyorsam nasıl bir Mızrak’ım ki ben? Bir Tırpan’ı yenmeyi söylemiyorum bile.
Alanis başlama işaretini verir vermez, arkamda zeminde tek bir ayak izi bırakarak Hester’a doğru fırladım.
Akıcı bir hareketle havayı elimde sıkıştırdım; ateş büyücüsünün gövdesine yatay bir darbe indirmeden önce onu şeffaf bir bıçak şeklinde keskinleştirdim.
Hester’ın gözleri şaşkınlıkla hafifçe açıldı ama diğer büyücülerin aksine, bu yıldırım saldırıma bile yanıt verebilecek kadar yetenekliydi.
Ateşin, havanın bu kadar sıkıştırılmış bir formuna karşı zayıf olduğunu bildiğinden, mana ile bedenini güçlendirirken kolumu yakalayarak darbemi bloklamayı tercih etti.
Ateş büyüsü bilgisinde benden üstün olabilirsin ama beni yakın dövüşte yenebileceğini sanıyorsan...
Kolumu tutmasına izin verdim ama beni zapt etmek için kullandığı kolu kavradım. Hester itme kuvvetine dayanmasını sağlayan bir duruş almıştı, bu yüzden onu kendime doğru çektiğimde öne doğru sendeleyerek dengesini kaybetti. Bu ivmeden yararlanarak kendi etrafımda döndüm ve kalçamı onun ağırlık merkezinin altına yerleştirip onu yere savurdum.
Sırtı yere çarptığında Hester’ın nefesi kesildi. Can simidi eserini tetikleyecek bir son darbe vurmaya hazırlanıyordum ki, üzerime boca edilen şiddetli bir su kütlesi beni tamamen ıslattı.
Saldırgana dönme fırsatı bile bulamadan, bedenimi kaplayan su buz tutarak hareket etmemi engelledi.
Vücudumu bir ateş katmanıyla güçlendirip buzu eriterek kurtuldum ama Hester, geçici olarak saf dışı kaldığım o kısa anı aramızdaki mesafeyi açmak için zaten kullanmıştı.
Toparlanmaya çalışan Hester’ı bir anlığına görmezden gelerek prensese doğru koştum ve bastığı zemini kontrol ederek bacaklarını sıkıştırdım. Hazırlıksız yakalanan Kathyln, hiç şüphesiz Varay’dan öğrendiği bir teknikle bedenini derhal buzla kapladı.
Güçlenen bedeniyle topraktan kelepçeleri kırmaya çalıştı. Ama ona bu fırsatı vermedim. Yaklaştıkça etrafındaki toprağı sürekli manipüle ettim, daha da güçlendirerek bacaklarının yukarısına doğru tırmanmasını sağladım.
Bu fikir Olfred’i izlerken aklıma gelmişti; Sebastian’ı içine hapsedip infaz ettiği magmadan tabut... Tabii ki aynı şeyi yapmaya niyetim yoktu ama toprak büyücülerinin kendilerini kaya zırhıyla kaplaması gibi, bir başkası da hareket özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde kolayca aynı zırhın içine hapsedilebilirdi.
Büyümü sürdürürken Kathyln kurtulmak için çabaladı. Ne zaman bir kaya parçasını kırsa, yerini daha büyük bir taş blok alıyor, küçük bedeninde yavaş yavaş yukarı tırmanıyordu.
Saniyeler içinde prenses boynuna kadar taşla kaplandı. Hafif bir don katmanı toprak engelin sağlamlığını kırmaya çalıştı ama artık çok geçti.
Yumruğuma mana yükleyerek çatırdayan şimşeklerden bir eldiven oluşturdum. Son darbeyi vurmak için yumruğumu kaldırırken içimden hafif bir suçluluk duygusu geçti.
Can simidi eseri var Arthur. Ayrıca bu savaşı kazanmak istiyorsan kimseye müsamaha gösteremezsin.
Kathyln, içinde en ufak bir korku kırıntısı olmadan bana ciddiyetle baktı. Yumruğum ona temas etmek üzereyken, şiddetli bir rüzgar beni geriye doğru savurdu ve zeminin hemen üzerinde dönen bir rüzgar formasyonunun merkezine hapsetti.
"Patla!" diye haykırdı Camus. Denge kaybımdan yararlanarak güçlü hortumu serbest bıraktı.
Görüşüm etrafımdaki rüzgar duvarlarıyla kaplandı ve bir an için her şey ölümcül bir sessizliğe büründü. Tüm sesler, kasırganın aralıksız kükremesi altında kayboldu. Çok geçmeden kendimi soluk soluğa, bu düşük hava basınçlı huninin içinde nefes almaya çalışırken buldum.
Zorlanan nefeslerimin arasında, "Sinir bozucu," diye mırıldandım.
Hortumun duvarları daralıyor, beni istediği yere savurmakla tehdit ediyordu ama neyse ki misilleme yapacak kadar oksijenim hâlâ vardı.
İlk tepkim toprağın altına kazıp saklanmak olacaktı; en mantıklı seçim bu olurdu. Ancak, belki de azalan oksijen yüzünden, zihnimde Uto’nun belirdiğini gördüm. O vahşi sırıtışı sanki "Senden daha üstün bir şeyin karşısında tek yapabileceğin kaçmak ya da saklanmak," der gibiydi ve bu durum içimde uzun zamandır hissetmediğim bir gazabı ateşledi.
Stratejinin canı cehenneme. Daha bununla bile yüzleşemiyorsam, Tırpanlar’ın karşısına nasıl çıkacağım?
Toprak büyüsüyle ayaklarımı yere sabitledikten sonra, yavaşça yaklaşan güçlü rüzgar büyüsünü nötralize etmek için karşıt bir akım oluşturmaya başladım.
Büyüm Camus’nun büyüsüyle çakıştıkça gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Büyüyü etkisiz hale getirmeme çok az kalmış gibi görünüyordu ki sırtımda beliren künt bir acı beni öne doğru savurdu. Ayaklarım yere sabitlenmiş olduğundan garip bir şekilde öne eğildim, doğrulamak için avuçlarımla kendimi ittim.
Gereksiz hava harcamaktan korkarak içimden küfrettim ve arkamdan bana çarpan nesneye baktım. Büyük bir buz kayasıydı. Daha da kötüsü, tek de değildi. Hortumun ritmine kapılıp etrafımda dönen, her biri kafamdan en az iki kat büyük onlarca buz kütlesi daha vardı.
Yine de Camus’nun kasırga büyüsünü bozmaya çalışmaya devam ettim. Belki de bu sadece benim inatçılığımdı. Tepeme dikilen bu "düşmana" karşı kazanmak için direniyor, çabalıyordum. Kasırga etrafımda daraldıkça, bedenim buz kayaları için adeta bir kum torbasına dönüştü.
Kathyln’in bu buz parçalarındaki yaratıcılığını takdir etmem gerekiyordu; bazıları sadece ağır balyozlar gibiyken, bazıları giysilerimi kesip beni kanatan keskin kenarlara sahipti.
Ar arkaya gelen darbelere rağmen bedenim uyuşmuş gibiydi. Başım dönüyordu ve üzerime ağır bir yorgunluk çöktü.
Beni ayakta tutan tek şey, bu büyüyü göğüsleyerek aşmanın bir şekilde Uto’ya karşı zafer kazanmak anlamına geleceği düşüncesiydi.
Buz kayalarının ortadan kaybolduğunu çok geç fark edene kadar bu mantıksız düşüncelere tutunmaya devam ettim. Onların yerini, hortumla birleşip alevden bir kasırgaya dönüşen ve giderek büyüyen bir ateş almıştı.
Görüşüm kararmaya başladı ve zihnimdeki Uto tasviri tam bir halüsinasyona dönüştü. Bayılmadan önce sadece birkaç saniye sürdü bu durum. Son düşüncüm ise bu mantıksız eylemlerim yüzünden oksijensizliği suçlamaktı.
Sadece bir anlığına gözlerimi kırpmışım gibi geldi ama tekrar açtığımda Kathyln’e bakıyordum; arkasında eğitim odasının tavanı görünüyordu. Yere uzanmış durumdaydım.
Alnımdan serin bir his yayıldı. Elimi götürdüğümde bunun buz gibi bir mendil olduğunu anladım.
"Hâlâ ateşin var biraz. Çıkarma şunu," dedi Kathyln. Sert ve kestirip atan ses tonunun ardında belirsiz bir endişe kırıntısı gizliydi. Bezi alnıma geri koydu.
"Teşekkür ederim," diye mırıldandım. "Az önceki şey için de kusura bakma."
Başını iki yana salladı. "Eğitim yapıyorduk neticede. Her ne kadar kıdemliler bu konuda biraz farklı düşünüyor olsa da."
"Farklı düşünmek de laf mı, kesinlikle öyle düşünüyoruz!" Buhnd'ın tanıdık, gür sesi kulaklarımda çınladı.
Hemen ardından sakallı yüzü görüş alanıma girdi. "Tıpkı mızmızlanan bir çocuk gibi dövüştün. O durumdan doğrudan kafa kafaya girmeden sıyrılmanın en az bir düzine yolunu bildiğinden adım gibi eminim."
Dişlerimi sıkarak, "Biliyordum, evet," dedim. "Ama onların birleşik büyüsünü kaba kuvvetle bastırıp bastıramayacağımı görmek istedim. Daha bunu bile yapamıyorsam, geriye kalan tüm muhafızları ve Tırpanları nasıl alt edeceğim?"
Buhnd bir şeyler söyleyecekmiş gibi ağzını açtı ama vazgeçti. Sessizlik uzamadan söze giren Camus oldu.
"Baskıyı hissediyorsun, değil mi?" dedi yumuşak bir sesle.
Cevap vermedim. Veremedim.
Onların gözünde belki de sadece yetenekli, genç bir harika çocuktum; oysa ben eski hayatımda bir kraldım, o dönemin anılarına ve zekasına sahiptim. Camus'nün bu tespitini kabul etmek, tüm bu avantajlarıma rağmen zayıf kaldığımı itiraf etmek demekti.
"Savaş tek başına verilmez," diye devam etti Camus. "Bir Mızrak unvanını ve sorumluluğunu taşımak aksini hissettirse bile durum böyledir."
Hester'ın azarlayan sesi biraz daha uzaktan duyuldu. "Tüm bu kıtanın sadece senin omuzlarına yükleneceği kadar hayati bir figür değilsin henüz."
"Haklısın," dedim, onun bu sözlerine inanmaya çalışarak.
Kathyln, alnımdaki beze parmağını dokundurup büyüsüyle onu tekrar soğuttu. "Dicathen halkı nasıl Mızraklar'a güveniyorsa, senin de kendi yapamadıklarını telafi etmeleri için askerlerine güvenmen gerekiyor."
Bezi biraz aşağı çekip soğukluğunun gözlerime işlemesine izin verdim. Kendimi toparlamak adına bir an boyunca hiçbir şey yapmadan, tek bir kelime etmeden öylece yattım.
"Sanki terapi seansındayım," diyerek kıkırdadım ve birden ayağa dikildim. Etrafımı sadece Kathyln ve kıdemliler sarmamıştı; Emily ile Alanis de oradaydı. İkisi de sessiz kalmıştı fakat yüzlerindeki endişe kırıntıları her şeyi anlatıyordu. "Eğitimime yardım ettiğiniz ve ayağımı kaydırmama engel olduğunuz için herkese teşekkür ederim."
Hester'ın sert çehresi yumuşadı, başıyla onayladı. "Bugünkü değerlendirmeyi atlayabileceğimizi düşünüyorum. Zira genç generalimiz nerede hata yaptığını gayet iyi biliyordur."
"Biraz dinlen artık. Yarın çıldırmak için sabırsızlanıyor olacağım!" diyerek avucuna bir yumruk indirdi Buhnd.
"Can damarı eserini yarın sabaha kadar eski haline getireceğime söz veriyorum. Bütün gece uykusuz kalmam gerekse bile!" diye teminat verdi Emily.
Başımı salladım. "O zaman yarın görüşürüz."
Kendi düşüncelerime öyle dalmışım ki evimin kapısına varana kadar yürüdüğümün farkına bile varamamışım.
Üstümü başımı yıkayamayacak kadar bitkin bir halde kendimi yatağa bıraktım. Gözlerim otomatik olarak Sylvie'yi aradı, ta ki onun başka bir odada kendini dış dünyaya kapattığını hatırlayana kadar.
Zihnimle ona uzandım. Her şey yolunda mı Sylv?
Yoldaşımdan doğrudan bir yanıt gelmedi ancak zihnindeki o sakin durumun hafif izi bile bana yetecek kadar net bir cevaptı.
Sırtüstü uzanmış halde elimi tavana doğru uzattım. Arthur olarak yaşadığım bu neredeyse yirmi yılda iyice kanıksadığım şu el... Şu beden... Grey olduğum zamanları düşündüğümde gözüme o kadar küçük görünüyordu ki.
Zihnim bir an için eski hayatıma, kralların karşı karşıya geldiği ve her bir dövüşçünün kendi ülkesini temsil ettiği o teke tek Kusursuzluk Düellolarında defalarca çarpıştığım anlara kaydı. Bu düellolar normal savaşların vahşetinden ve kanından yoksun olsa da o omuzlara binen yük çok daha ağırdı.
"Bu savaş tek başına verilmiyor Arthur," diye fısıldadım kendi kendime.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.