Ufukta macenta ve turuncunun puslu dansı yayılıyor, uzaktaki dingin okyanusa hayat veriyordu. Sylvie ile birlikte Ulu Dağlar’ın eteklerine doğru hızla alçalıyorduk. Sylvie tilki formuna büründüğünde beni yakalamaya hazırlanan Mica ve Olfred’in karaltıları, üzerimizde süzülürken gölgelerini peşimizden sürüklüyordu.
Kuzey kıyısına hâlâ kilometrelerce uzaktaydık ama daha fazla yaklaşmayı göze alamazdık. En kötü ihtimali düşünürsek, bir Tırpan bu mesafeden bile devasa mana dalgalanmalarını hissedebilirdi.
Sylvie küçülür küçülmez üzerime tırmanıp tutundu. Aynı anda uzanıp Mica’nın bana doğru açık duran elini kavradım. İstenmeyen bir dikkat çekmemek için devasa sıradağlara iyice yaklaşarak yavaşça aşağı indik. Bu yükseklikten kendi başıma da rahatça iniş yapabilirdim ama durmak için kullanmam gereken o muazzam kuvvet yüzünden muhtemelen yakındaki ağaçları dümdüz eder, hatta zeminde bir krater açardım. Kabul etmek istemesem de beni aşağı taşımaları için bir mızrak eline güvenmek çok daha kolaydı.
Mica, rüzgarın uğultusu arasında ancak duyulabilen bir sesle, “Elindeki o yara izi bayağı kötüymüş,” dedi.
“Eski bir yara.” Hafifçe gülümsedim. Boğazımdaki izi gizleyici bir bandajla sakladığımdan emindim ama sol elimdeki yara izi beni yakından tanımayanlar için pek bir önem arz etmiyordu.
Minyatür mızrak, narin görünen parmaklarına rağmen kolumu daha sıkı kavrayarak başını salladı.
Ulu Dağlar’ın eteklerinde, kuru otlar ve kayalarla dolu bir düzlüğe indik. Dondurucu rüzgar etrafımızda ıslık çalıyordu.
Olfred, çevrede birileri olup olmadığını kontrol etmek için etrafı tararken, “Bundan sonra mana kullanımını asgari düzeyde tutmalıyız,” dedi.
Onaylayarak başımı salladım. Serap Yürüyüşü sayesinde yakalanma riski olmadan mana kullanabiliyordum ama bu bilgiyi kendime saklamam daha iyiydi.
Huysuz mızrak, “Bahsi geçen vekil ve Tırpan’ı bulmak için bir planın vardır herhalde?” diye sordu.
“Sayılır.” Maceracı olduğum ilk dönemde edindiğim beyaz maskeyi ve kabus tilkisi kürkünden yapılmış siyah paltoyu çıkardım. Dikkatleri giyen kişinin üzerinden uzaklaştırma gibi ince bir yeteneği olduğu için maskeyle birlikte bu paltoyu da giyerdim. Paltoyu kıyafetlerimin üzerine geçirdikten sonra boyut yüzüğümden kalın bir pelerin çıkarıp yere attım ve üzerine bastım. Çamur ve pisliğe iyice bulandıktan sonra geri alıp omuzlarıma doladım.
Olfred siyah paltomu meraklı gözlerle inceledi. “İlginç bir etkisi var. Eskiden bir suikastçı ya da hırsız mıydın?”
Kıyafetlerime bakarak kıkırdadım. “Hayır, sadece dikkat çekmek istemiyordum.”
Kaygısız bir tavırla başını salladı ve değerli mana canavarı kürkünden yapılmış görkemli pelerinini çıkardı. Mica da aynısını yapmaya yeltenince beklesin diye işaret ettim.
Hiçbir şey söylemeden yüzüğümden ikinci bir pelerin çıkarıp Mica’nın yanına gittim. Onu da yere atıp üzerine bastım, kahverengi pelerini toprak ve çimen lekeleriyle kirlettikten sonra küçük mızrağa uzattım. “Bunun yerine bunu giy.”
Mica şaşkınlıktan donakalmış bir halde, “Onu az önce yere atıp üstünde tepindin!” diye bağırdı.
“Evet, amaç da bu zaten. İkimiz Olfred’in kölesi olacağız,” dedim kendi kirli pelerinimi göstererek.
Yedek pelerinimi iki parmağıyla tutarak burnundan soludu. “Neden Mica efendi olamıyor?”
Masum bir gülümsemeyle, “Çünkü ortaokul öğrencisi gibi bir görünüşün var,” diye açık sözlü bir cevap verdim. Olfred kürk pelerinini boynuna iliştirirken kısık sesle güldü.
Mica, ortağına adeta gözleriyle bıçak saplayarak bakarken istemeye istemeye gösterişli pelerinini yüzüğüne geri koydu ve ona verdiğim kirli olanı giydi.
“Üzgünüm, bu bir güvenlik önlemi,” dedim. Eğilip parmağımı çamurlu bir toprak yamasına daldırdım.
Mica, pelerininin kapüşonuyla yüzünü koruyarak, “Hayır, lütfen yapma,” diye yalvardı.
“Uzun yoldan gelmiş köleleriz. Kirli olmamız kadar doğal bir şey yok, bu göze batmamanın en iyi yolu.” Rızasını beklemeden kapüşonunu açtım ve nemli çamuru yüzüne sürdüm, aynısını kendime de yaptım.
Başımı öne eğip uzun saçlarımı, yüzümün çoğunu kapatacak şekilde darmadağın edene kadar karıştırdım. Pelerinimin kapüşonunu çektikten sonra beyaz maskemi Olfred’e uzattım. “Pelerininle birlikte bunu tak. Biri sorarsa feci bir yara izini gizlediğini söylersin.”
Olfred maskeyi alarak onayladı. Maskeyi yüzüne geçirip kapüşonunu kaldırdığında, ister istemez Note kimliği altında maceracılık yaptığım zamanları hatırladım.
Maskenin sağ göz deliğine inen mavi çizgi yıllar içinde solmuştu ama Olfred, benim maceracı olduğum zamanki boyuma yakındı. Onu maske ve pelerin içinde görmek anıları canlandırmıştı.
Olfred’in sesi maskenin etkisiyle daha derinden geliyordu. “Tam oturdu. Demek böyle bir işlevi de var.”
Küçük cüce, taze çamurla kaplı çocuksu yüzüyle surat asarak, “Mica eve gitmek istiyor,” diye homurdandı. Kirli ve yırtık pelerinin altından çıkan kısa saçları karmakarışık bukleler halindeydi.
Korumama dönerek zihnimden sordum: Kılığım nasıl olmuş?
Küçük kedigili andıran kafasını onaylarcasına salladı. “İdare eder. Yine de birisi çok yakından bakarsa ne olacağını düşünmek beni endişelendiriyor.”
Neden bu kulağa bir iltifattan ziyade hakaret gibi geldi?
Pelerinimin içine zıplarken, dalga geçen kahkahası zihnimde yankılandı. “Biraz ikisi de.” Köle rolü yaptığım için gözden uzak olması gerekiyordu.
Olfred’in derin sesi maskenin arkasından gürledi. “Kimsenin bizden şüphelenmeyeceğine emin misin?”
Geçici usta kılığındaki adamın arkasında, Mica’nın yanında ilerlerken cevap verdim: “Kimse dışarıda mızrak arıyor olmayacak, hem maske kullanmayı seven epey maceracı var. Ayrıca eski bir söz vardır; en iyi saklanma yeri herkesin gözü önüdür. Savaşlardan kaçmak için kuzeye giderken haydutların saldırısına uğramış bir soylu ve iki kölesinden kim şüphelenecek?”
“Haklılık payın olsa da böyle bir sözü daha önce hiç duymamıştım. Belki de sadece insanlara özgü bir deyimdir?” diye sordu Olfred.
“Öyle de denebilir,” diye yanıtladım. Bu sözü önceki hayatımda öğrendiğimi hatırlamıştım.
Saatlerce sessizce yürüdük. Dalgalanmaları gizlerken bacaklarımı mana ile güçlendirmek için sürekli Serap Yürüyüşü kullandım. Mica ve Olfred’in bile bunu fark edememesi beni tatmin etmişti.
Zihnimde Sylvie ile birlikte Virion’la hazırladığımız planın üzerinden geçiyorduk. Hem Olfred hem de Mica’nın hain olduğunu varsayarsak, bana ne yapmayı planladıklarını bilmiyordum. En kötü ihtimal, fırsat bulur bulmaz beni öldürmeleriydi; bir diğer olasılık ise beni Vritra’ya götürmeleriydi.
Durum ne olursa olsun, iki cüce Sylvie yanımdayken bana bu kadar küstahça saldıramazdı. Bizi alt edebilecek olsalar bile, bu zorlu bir dövüş olurdu ve en ücra yerlerde bile dikkat çekerdi. Onların yerinde olsam, bizi hızla yakalamak veya ortadan kaldırmak için doğrudan vekilin ya da Tırpan’ın yanına götürürdüm.
Eğer hainlerse, mızrakların bizi destek kuvvetlerine götürdüğünden emin olmak için düşman birliğini kendim bulamıyormuş gibi davranmam gerekiyordu.
Diyar Kalbi ile Vritra üssünü bulmak için görünür mana dalgalanmalarından yararlanabilirdim. Birkaç gün boyunca onları yanlış yöne sürükledikten sonra ya pes edip geri dönmek isteyeceklerdi ki bu şüphelerimin yersiz olduğunu kanıtlardı ya da Sylvie ile beni ölüme sürükleyecek önerilerde veya ipuçlarında bulunacaklardı.
Korumam, pelerinimin cebinde kıpırdanarak, “Planın çok fazla varsayıma dayanıyor,” diye belirtti. “Ya seni zorla Vritra’ya götürürlerse?”
Konumlarını ifşa etmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Konsey üyelerinden birinin casus olması, elde edebilecekleri en büyük koz. Bu yüzden, dikkat çekmeden bizden kurtulabileceklerinden emin olana kadar şüphe çekmemeye çalışacaklarını varsaymak en güvenlisi.
Sylvie kuşku dolu bir tonda sordu: “Yani bizi onlara götürmeye çalıştıklarını anlarsak sadece kaçacak mıyız?”
En iyi senaryo, Vritra üssünün yerini bulup Olfred ve Mica ile savaşmadan geri dönmemiz, diye yanıtladım ustam rolündeki maskeli soyluyu yakından takip ederken. Ama her ihtimale karşı, Virion arkamızdan bir mızrak daha gönderdi.
Sylvie cevap vermedi ama zihnime bir şaşkınlık dalgası yayıldı.
Onu hiç hissedemiyorsun, değil mi?
“Hayır, hissedemiyorum,” diye itiraf etti. “Şu elf mızrak mı?”
Hı-hı. Rakiplerini aldatma ve onlardan saklanma yeteneği yüzünden ona ‘Hayalet’ kod adı verilmiş.
Sylvie, “Bir suikastçı,” diye not düştü.
Engebeli düzlüklerde yol alırken zihinsel konuşmamıza devam ettik, bu da zamanın daha hızlı geçmesini sağladı.
Yol boyunca kısa aralıklarla Diyar Kalbi’ni etkinleştirip çevremizdeki mana dalgalanmalarını yakalamaya çalıştım. Gözlerimin maviden açık lavanta rengine dönüşünü iki mızrağın görmemesi için dikkatli olmalıydım ama kapüşonum ve uzun perçemlerim bunu gizlememe yardımcı oluyordu.
Kuzeybatıya doğru ilerledikçe, düzlükler yavaş yavaş ormanlık alanlara dönüştü ve ağaçlar sıklaştı. Mana rezervimi sürekli yenilemek için Sylvia’dan öğrendiğim beceri olan Mana Rotasyonu’nu, büyü kullanımımın neden olduğu dalgalanmaları gizlemek içinse Serap Yürüyüşü’nü kullandım. Sonuç olarak, yürüdüğüm süre bir nevi eğitime dönüşmüştü.
Nihayet ana yola vardığımızda Mica, “Geldik,” dedi. Toprak yol, aralarında geniş bir mesafe kalacak şekilde iki at arabasının sığabileceği kadar genişti. Kullanımdan kaynaklanan tekerlek izleri olsa da görünürde hiçbir araba yoktu.
Olfred’in derinleşen sesi yankılandı. “Şimdi nereye, evlat?”
“Yolu takip edip en yakın kasabaya gidiyoruz,” diye cevap verdim.
Mica protesto ederek sızlandı. “Yine mi yürüyüş?”
Onu teselli ettim. “En yakın kasaba çok uzak değil.”
Mica ve ben, yolun kenarında Olfred’in arkasından giderken başımızı öne eğdik. Bir süre sonra, nal seslerinin ve tahta tekerleklerin belli belirsiz tıkırtısını duydum.
Diğer mızraklar sesi benden bir saniye sonra duysalar da hemen tetikte beklemeye başladılar. Üçümüz de durup arabanın görüş alanımıza girmesini bekledik. Biri ağız çevresi lekeli, iki kahverengi atın çektiği ahşap arabayı, yeşil ve kahverengi yolcu kıyafetleri giymiş yaşlıca bir beyefendi sürüyordu. Yanında ise benden çok da büyük görünmeyen genç bir adam oturuyordu.
Yaklaştıklarında atların ne kadar bakımsız ve zayıf düştüğü açıkça görülüyordu. Kaburgaları dışarı fırlamış, tüyleri ve yeleleri tüm parlaklığını yitirmişti.
Olfred yaklaşan arabaya el salladı. "Merhaba!"
Sürücü dizginleri sertçe çekerek atları ve arabayı toz bulutu içinde durdurdu.
Yaşlı adam bir yandan Olfred’in kıyafetlerini süzerken diğer yandan, "Yolunuzu mu kaybettiniz?" diye ters bir edayla sordu. Yanındaki genç ise Mica ve bana şüphe dolu gözlerle bakıyordu.
Olfred sesindeki sarsılmaz tınıyla kurguladığı hüzünlü hikayeyi abartılı bir şekilde anlatmaya başladı. "Kölelerimle birlikte kuzeye gidiyorduk ama haydutların saldırısına uğradık. Atlarımızın boğazını kestiler ve bizi soymaya çalıştılar. Şansımıza, kölelerim haydutları püskürtmeyi başardı."
"Bu iki bücür mü?" Yaşlı adamın gözleri kısıldı.
Olfred başını salladı. "Hayır, hayır. Diğer kölelerdi ama maalesef dövüşten sonra pek dayanamadılar. Yaraları iltihap kaptı."
Sürücü tek kaşını kaldırarak sordu. "Anlıyorum. Peki ya şu maske?" O ve yanındaki genç, bellerinde asılı duran hançerlerin kabzalarını kavradılar. Ellerinin o tuhaf, eğreti duruşundan silahları daha çok göz korkutmak için taşıdıkları belli oluyordu.
Olfred, silahları fark ettiğini belli ederek ellerini teslim olurcasına kaldırdı ve hafifçe güler. "Babam bu tehlikeli zamanlarda kimliğimi gizlemem konusunda ısrarcı oldu."
Yaşlı adam silahındaki tutuşunu gevşetti. "Zaten tecrübe ettiğin gibi, gerçekten tehlikeli zamanlar. Savaş başladığından beri dövüşçü köle bulmak zorlaştı, maliyetlerini karşılamak ise daha da zor. Kaybın için üzüldüm."
"Büyük bir kayıp," diye onayladı Olfred.
"Eh, hepimiz zor zamanlardan geçiyoruz. Atlarımın daha fazla ağırlığı kaldırabileceğinden emin değilim." Yaşlı adam seyrek sakalını sıvazlayıp öksürdü.
Olfred sakince, "Elbette karşılığını alacaksınız," diye yanıt verdi. Kürk pelerinini karıştırıp iki gümüş para çıkardı.
Genç adam uzanıp gümüşleri kaptı. Kalitelerini kontrol etmek için paraları ışıkta yavaşça evirip çevirdikten sonra sürücüye başıyla bir işaret vererek onayladı.
Yaşlı adam Olfred'e işaret ederek, "Bin o zaman," dedi. "Ama kölelerin yürümek zorunda."
Olfred hiç tereddüt etmeden, "Tabii ki," dedi.
Mica başını tekrar öne eğmeden hemen önce yüzündeki yıkılmış ifadeyi yakaladım. Tek kelime etmeden onu geri çektim ve arabanın hareket etmesini bekledim, sonra onunla birlikte peşine takıldım.
Mica kapüşonunun altına gizlediği yüzüyle, "Mica o yaşlı adamı öldürecek," diye mırıldandı.
"Biraz daha sabret. Bir sonraki kasaba sadece bir saat uzaklıkta."
Mica şaşkınlıkla sordu. "Bu kırsal kesimi biliyor musun?"
Sessizce, "Elbette," dedim. "Burası benim memleketim sonuçta."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.