İlk günün tamamını Sylvie’nin sırtında geçirdim. Cüce mızrakların ikisiyle de tek kelime etmeden hava kararana dek yol aldık. Kalın kumaşların ve mananın korumasına rağmen, bacaklarım binek hayvanımın boynuna saatlerce sıkıca tutunmaktan bitap düşmüştü; artık çıplak pulların üzerinde duracak halim kalmamıştı.
Kendi sınırlarım yüzünden geceyi geçirmek için durduk ve Valden Şehri’nin birkaç mil kuzeyinde, Ulu Dağlar’ın eteklerine yakın bir yerde kamp kurduk.
“Lütfen, buyurun.” General Mica ve Olfred’e doğru birer balık şişi uzattım.
Çocuksu cüce mızrak, közlenmiş tatlı su balığını neşeyle kabul edip kılçıkları sanki hiç yokmuş gibi çıtır çıtır çiğnemeye başladı. Yaşlı mızrak ise sadece başını sallamakla yetindi.
“Yemek pişirecek enerjin varsa, belki de yakında yola çıkmalıyız,” dedi nezaketimi görmezden gelerek. Gözlerini getirdiği kitaptan ayırmıyordu.
Mica, ağzı balıkla dolu bir halde, “Ona bakma sen,” dedi. “İhtiyar, tam olarak güvenmediği birinin verdiği yemeği asla yemez.”
Başımı salladım ve General Olfred için hazırladığım balığı Sylvie’ye fırlattım. Sylvie tek bir hamleyle havada yakaladı ve kararmış balık devasa ağzında kaybolup gitti. Bağım, ejderha formunda küçük kampımızın kenarına kıvrılmıştı. Siyah pullarıyla koca cüssesine rağmen karanlıkta neredeyse görünmez oluyordu; ondan seçilebilen tek şey, karanlığın ortasında asılı duran parlak, topaz rengi gözleriydi.
‘Bu küçük lokmalar dişlerimin arasına kaçmaktan başka bir işe yaramıyor,’ diye homurdandı Sylvie zihnimde.
Biliyorum ama şimdilik bunlarla idare etmek zorundasın. Zaten yemek yemeden haftalarca dayanabilirsin, diye cevap verdim kendime de bir balık alırken. Balığın yanmış derisi ateşten gelen isli bir tatlılık taşıyordu; hiçbir baharat olmamasına rağmen ağzımı güzel bir aromayla doldurmuştu.
‘Evet ama ben besin değeri için değil, tadı için yiyorum,’ diye karşılık verdi.
Belki biraz daha kuzeyde bazı mana canavarları bulabilirsin. Valden’e hâlâ çok yakınız.
Yemeğin geri kalanı sessiz geçti. Sadece balıkları tuttuğum yakındaki derenin hafif şırıltısı ve ateşte ara sıra çıtırtıyla kırılan dalların sesi duyuluyordu.
Olfred, balığı reddettikten sonra tek kelime etmedi. Kendi yarattığı topraktan arkalığa yaslanmış, elindeki deri kaplı kitabı okurken bir heykel kadar hareketsiz oturuyordu. Kitaptan kafasını kaldırdığı tek an, General Mica’nın kısa ve kıvırcık saçlarını tararken mırıldanmaya başladığı andı.
Mica’nın detone melodisine bakarken Olfred’in yaşlı yüzünde beliren o saf tiksinti ifadesini görünce ağzımdaki balığı neredeyse püskürtecektim. Şansıma, General Mica gecenin geri kalanında oldukça sessiz kaldı ve bu da bana mana çekirdeğimi arındırmak için zaman kazandırdı.
Gümüş çekirdeğin orta aşamasında olmama rağmen, diğer mızrakların yanında otururken kendimi yetersiz hissediyordum. Şafak Türküsü hasar görmüş, bacaklarım ise güçten düşmüştü; Epheotus’taki eğitimden sonra bile sanki bir adım geri gitmişim gibi geliyordu. Bir şeyden emindim: Tekrar yürüyebilmek istiyorsam Patlama Adımı’nı bir daha kullanmayı göze alamazdım.
Atmosferden mana toplayıp, onu çekirdeğimde arındırarak geçen bir saatin ardından, üzerimde bir bakış hissettim.
Gözümü hafifçe araladığımda Mica’nın burun ucumda bittiğini ve dikkatle bana baktığını gördüm. Olfred bile izlemek için kitabını kapatmıştı.
“Mica ilk defa böyle bir şey hissediyor,” diye fısıldadı küçük cüce.
“Bir sorun mu var?” diye sordum, mızraklar arasında göz gezdirerek.
“Arındırma sürecin,” diye cevapladı Olfred, gözlerini düşünceli bir tavırla kısarak. “Normalde birinin çekirdeğini arındırması pek fark edilmez ama...”
“Ama sen yaptığında, sanki Mica’nın vücudu sana doğru çekiliyormuş gibi hissettiriyor!” diye araya girdi Mica heyecanla.
“Bunu daha önce kimse söylememişti,” dedim. “Belki de dört element kullanıcısı olduğum içindir?”
Mica’nın nefesi kesildi. “Dört mü?”
“Demek bu kadar genç yaşta bu yüzden mızrak oldun. Konseyin bunu tartıştığını duymuştum ama gerçek olabileceğini düşünmemiştim,” diye fısıldadı Olfred, sanki kendi kendine konuşur gibi.
“Bu kadar çok elementi kullanabilmek nasıl bir his?” diye sordu Mica, iri gözleri parlayarak iyice yaklaştı.
‘Neleri anlatacağına dikkat et,’ diye uyardı Sylvie arkamdan, yerinden bile kıpırdamadan. Hâlâ uyuyor gibi görünüyordu.
Biliyorum, diye geçirdim içimden. “Yerçekimi gibi kavramakta zorlandığım bazı elementler hâlâ var ama çoğu zaman bolca pratik yapmak ve belirli koşullar altında hangi büyüyü ve elementi kullanacağımı düşünmekle ilgili.”
“Doğru, doğru.” Mica hararetle başını salladı. “Ne zaman kullanacağını bilmedikten sonra binlerce büyü bilmenin bir anlamı yok.”
“Kullanırken daha rahat hissettiğin elementler olmalı,” dedi Olfred.
Başımı salladım. “Var.”
“Hey, Mica sana yerçekimine nasıl hükmedeceğini öğretsin mi?”
Mica’nın nefesindeki közlenmiş balık kokusundan kaçmak için biraz geriye kaydım. “Bence bu daha çok pratik meselesi. Kullanabildiğim zamanlar oluyor ama kendime pek güvenmiyorum.”
“Aslında çok kolay,” diye ısrar etti Mica, avucunu uzatarak. “Sadece dünyanın yukarı veya aşağı gittiğini hayal etmen gerekiyor. Sonra onu elinle yakalayıp bırakıyorsun!”
Mica’nın bu anlaşılmaz açıklamasını kavrayamayınca, çaresizce Olfred’e baktım.
Yaşlı cüce gözlerini devirdi. “Bir çakıl taşından öğrenmen daha kolay olurdu. Bayan Earthborn, ünlü cüce büyücülerinden oluşan köklü bir soydan geliyor ancak onların arasında bile bir dahi olarak kabul ediliyor. Sihri sezgileriyle öğrenmiş; mana manipülasyonunun temel kavramlarını bile bilmez.”
“Earthborn mu?” diye tekrarladım. “Bu ismi daha önce nereden duymuştum?”
“Ataları Earthborn Enstitüsü’nü kurdu,” diye kestirip attı ve kitabına döndü.
Çocuksu mızrağa dalgın bir şekilde bakakaldım. Tüm mızrakların kendine has güçleri olduğunu biliyordum ama bu görünüşte uçarı büyücünün böylesine nüfuzlu bir aileden geleceği hiç aklıma gelmemişti. Sapin’de cüce tarihi pek öğretilmez, hatta yazılmazdı bile; ancak Earthborn Enstitüsü, azalan nüfuslarına ve daralan bölgelerine rağmen cücelerin Sapin Krallığı ile boy ölçüşebilmesinin en temel sebeplerinden biri olarak bilinirdi. Xyrus Akademisi farklı ırkları kabul etmeye başladıktan sonra bile, pek çok cüce asilzadesi, cücelere uygun özel disiplinler ve çalışma alanları sunduğu için çocuklarını hâlâ Earthborn’a göndermeyi tercih ediyordu.
“Mica güzel olmasının yanı sıra harikadır da, değil mi?” Küçük cüce göğsünü kabarttı.
General Olfred, yüzünü kitabının arkasına gizleyerek alaycı bir ses çıkardı. “Yine mi bu muhabbet? Özgüvenini alkışlıyorum ama madem o kadar güzelsin, elli yaşına merdiven dayamış olmana rağmen neden tek bir ilişki tecrüben bile yok?”
Cümlesini bitiremedi; sanki yoktan var olmuş gibi beliren devasa bir savaş baltasına karşı kendini savunmak zorunda kaldı. Mica’nın uyguladığı saf kuvvet yüzünden yaşlı generalin altındaki zemin yarıldı.
İçinde yırtıcı bir iblis saklıyormuş gibi duran masum bir gülümsemeyle, Mica silahını bir kez daha indirdi. “Aman Tanrım, huysuz ihtiyar Olfred yine haddini aşıyor. Bir erkeğe zaman ayırmamamın sebebinin, zevklerimin sıradan cücelere hitap etmemesi olduğunu bilmen gerekirdi.”
Bu tartışmanın bir parçası olmak istemediğim için Sylvie’ye doğru biraz daha sokuldum.
‘Kendinden üçüncü şahıs olarak bahsettiği hali daha çok hoşuma gitmişti,’ diye itiraf etti Sylvie.
Sana tüm kalbimle katılıyorum.
Yoldaşının silahına karşı anında tepesinde sertleşmiş topraktan bir kalkan oluşturan Olfred homurdandı. “Lütfen. Dışlanmamanın tek sebebi aile geçmişin. Belki ileride küçük kızlara özel ilgisi olan bir insan bulursun da ayaklarını yerden keser.”
Çevremizdeki yerçekimi kuvveti aniden arttı. Vücudumu güçlendirmek için mana kullanmadan nefes almakta zorlanmaya başladım. Ateş sönmüş, az önce yanan odunlar küle dönmüştü.
Dicathen’deki gücün zirvesi olan iki mızrağın çocuklar gibi kavga etmesini şaşkınlıkla izledim.
Mevzuya dahil olmak istemiyordum ama bu ikilinin kavgayı ne kadar ileri götüreceğinden de emin değildim. “Böyle devam ederseniz dikkatleri üzerimize çekeceğiz,” dedim.
Beni görmezden gelen General Mica, devasa baltasını bir kez daha savurdu. Ancak baltası, General Olfred’in yarattığı taş golemi yarmak yerine onu adeta parçalayarak çakıl taşına çevirdi. “Senin de kollarında bir sevgili göremiyoruz, Olfred efendi!”
“Bu çocuksu tavırlarına rağmen nasıl mızrak olabildiğin beni her zaman şaşırtıyor,” diye homurdandı Olfred ve bu sefer çok daha büyük bir golem yarattı.
Kendimi aşırı heyecanlı iki yeni yetmeyi ayıran bir akademi eğitmeni gibi hissederek, yakındaki ağaçlardan su parçacıkları topladım ve ikisini de sırılsıklam olana kadar suladım.
Öfkeyle başlarını bana çevirdiler.
“Bitti mi yoksa hazır başlamışken bir dağı falan mı yerle bir edeceksiniz?”
Mica dilini şaklattı. “Olfred’in suçu, bir hanımefendinin yaşını açıp duruyor.”
“Gümüş kaşıkla doğanların cehaletlerini eğitmek lazım,” diye mırıldandı Olfred.
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak her birinin kampın kendi köşesine çekilmesini izledim. General Mica, minik ayağını yere tek bir vuruşuyla topraktan bir kulübe yükseltti. Neredeyse Sylvie’nin sığabileceği büyüklükteki taş evin duvarları bile işlenmişti ve tepesinden hemen dumanlar tüten bir bacası vardı.
General Olfred ise kampımızın hemen birkaç metre ötesindeki uçurumun yamacına kendi inini kurmayı seçti. Önündeki toprak uçurumun yüzeyi derin bir kırmızıyla parladı ve eriyerek sıvı kaya halini aldı. İçerisi neredeyse anında oyuldu ve mızrak arkasına bile bakmadan girişi kapatmadan önce, içerideki detaylı taş mobilyalara kısa bir bakış atabildim.
“Çok gizli bir operasyon oldu gerçekten,” diye mırıldandım çaresizce. Sonra arkama dönüp Sylvie’nin siyah kanatlarından birinin altına, derme çatma bir çadır niyetine sığındım.
‘Sen de kendine bir çadır kursan daha rahat ederdin,’ diye önerdi Sylvie.
Uykulu bir halde, “Ben uyurken bir şeyler yapmaya karar verirlerse burada daha güvende hissederim,” diye cevap verdim.
Geçmiş hayatımdan kesitler, huzurlu uyku anlarımın arasına sızıp zihnimde şimşek gibi çakarken bilincim gidip geliyordu. Unutmak istediğim hatıralar, yağmurlu bir günde toprağın üstüne çıkan solucanlar gibi yeniden yüzeye vuruyordu.
Müdür Wilbeck’in katledildiği o geceden sonra hedeflerim tamamen değişmişti. Nico ve Cecilia beni okula gitmeye ikna etmeye çalışsalar da müdürün benden beklediği o normal çocuk olma niyetinde değildim. Onu koruyamadığım için kendimden nefret ediyordum. Diğer tüm yetişkinlerin beni bir parazit ya da ayak bağı olarak gördüğü zamanlarda, bana annelik yapan kadını koruyamamıştım. Beni yanına almış, mutluluğumdan başka hiçbir karşılık beklememişti. Bir süreliğine o mutluluğu bulduğumu sanmıştım.
Hayatımdaki o kısa dönemde, yanımda Nico ve Cecilia, başımızda ise bizi kollayan ve gerektiğinde azarlayan Müdür Wilbeck varken herhangi bir çocuk kadar mutluydum. Kadının hiçbir günahı yoktu, yanlış bir şey yapmamıştı. Sokaktaki evsiz bir adama kendi öğle yemeğini verecek kadar iyi kalpli biriydi; ancak hayat bu iyiliğin karşılığını ona korkunç ve kanlı bir ölümle ödetmişti.
Yetimhane başka bir müdüre devredildi. Birkaç ay geçince diğer çocuklar sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettiler.
Ama ben edemedim. O katilleri benim, Nico’nun ve Cecilia’nın peşine kimin saldığını, Müdür Wilbeck’i kimin öldürdüğünü bulmayı takıntı haline getirmiştim.
Nico’nun sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Onları bulunca ne yapacaksın ki? Hepsini tek başına mı halledeceksin? Bu yeteneğinle mi?
İşte o an güçlenmem gerektiğini anladım. Okul başvurumu geri çekip ordu için aday yetiştiren askeri enstitülerden birine kaydoldum.
Hem Nico hem de Cecilia beni vazgeçirmeye çalıştı. Bu takıntıdan kurtulmam için okula bir şans vermem için yalvardılar. Şimdi geriye dönüp baktığımda, keşke o zaman onları dinleseydim diyorum. Öyle yapsaydım hayatım çok daha az acılı ve yalnız geçerdi.
Fakat onların tavsiyesini reddetmekten daha çok pişman olduğum bir şey vardı: Peşimden eğitim enstitüsüne gelmelerine izin vermek. O zamanlar buna karşı çıksam da eğer daha fazla çabalasaydım, onları kendimden daha uzağa itebilseydim, belki de bu yıkımdan etkilenen tek hayat benimki olurdu.
Arthur. Güneş doğmadan yola koyulmalıyız.
Bağımın sesi zihnimde nazikçe yankılandı ama yine de nefesim kesilerek uyandım.
Yine geçmiş hayatınla ilgili kabuslar görüyordun, diye belirtti Sylvie.
Bunları biliyor muydun? diye sordum doğrularak.
Evet. Sadece anlık görüntüler halinde gelseler de ne olduklarını seçebiliyorum. Bunları giderek daha sık görmeye başladın, diye cevap verdi endişeyle.
Önemli bir şey olmadığına eminim, diyerek Sylvie’nin kanadının altından sürünerek çıktım.
Umarım öyledir, dedi şüpheyle.
Zihinsel konuşmamıza son vererek ona bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Günün sonunda kuzey kıyısına varmayı hedefliyoruz, diye seslendi Olfred. O ve Mica’nın büyüyle oluşturduğu taş barınakları yerle bir ediyordu. Mica ise maceraların veya avcıların buralara yolu düşerse diye kamp alanımızın izlerini örtüyordu.
Dün geceki tavırlarından sonra, iki Mızrak’ın Dicathen’e ihanet konusundaki parmakları olduğuna dair şüphelerim biraz azalmıştı ama yine de temkinliydim. Hafif bir rüzgar dalgası oluşturarak izlerimizi kapatmalarına yardım ettim ve yeniden yola koyulduk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.